İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN HERKESTEN GİZLEDİĞİ KİRLİ VE KARANLIK SIRLARI

 


UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 76


Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Filistin’de konuşlanmış olan 7. Ordu’ya komutan olarak iki defa atanmış olduğunu söylemiştik.

İlki 1917 yılı ortasında yaşanıyor. Selanikli ordunun başında iki ay bile durmadan Ekim ayı başında istifa edip İstanbul’a dönüyor.

İki – iki buçuk ay sonra veliaht (altı-yedi ay sonrasının padişahı) Vahideddin’in 20 günlük Almanya seyahatine katılıyor, onunla dostluk kurmaya çalışıyor.

Dört ay sonra, 25 Mayıs 1918’de (Samsun’a çıkışından bir yıl önce) böbrek rahatsızlığını bahane ederek tekrar Avrupa’ya gidiyor.. Viyana ve Karlsbad’a..

*

Selanikli’nin “manevî kızları”ndan (Neyse ki “manevî karılık” diye bir icat çıkarmamış) Afet İnan’ın Selanikli’nin Karlsbad macerasıyla ilgili bir kitabının bulunduğuna dikkat çekmiştik: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983.

Yeri gelmişken burada bir hususu belirtmekte fayda var: Selanikli’yle ilgili asılsız efsanelerden birini çok kitap okumuşluğu oluşturuyor.. Kitap satın alıp biriktirmek, bazılarına şöyle bir göz atıp bazı sayfalarına not düştükten sonra gösterişle raflara dizmekle çok okumak ayrı şeylerdir. 

Afet İnan’ın Selanikli’nin hatıra defterlerinden aktardığı satırlar, onun (televizyon, radyo, sosyal medya, sinema, internet vs. gibi oyalayıcı şeylerin bulunmadığı, okumaya ayrılacak zamanın bol olduğu bir zamanda) pek fazla şey okumamış olduğunu gösteriyor.

Mesela şunu yazmış:

[Atatürk] 19 Kasım 1916 günkü yazısında, sıhhatinin iyi olduğunu ve ordu mensuplarının aylık meselesini ve askeri durumu kaydettikten sonra okuduğu kitap için şöyle yazıyor: ''Alphonse Daudet'nin ''Sapho-Moeurs Parisiennes'' namında canım sıkıldıkça okuduğum romanı bitirdim.''

Kitap, günümüz Türk okurlarının Sapho diye bildiği roman.. Konusu internet sitelerinde şöyle özetleniyor:

“Tutku dolu bir aşk öyküsünün konu edildiği Sapho, yazarın model Marie Rieu ile yaşadığı uzun ve fırtınalı ilişkiden izler taşır.”

Tam Selanikli zamparaya göre bir roman.. Bundan çok şey öğrenmiş olmalı..

*

Afet İnan, kitabının baş tarafına, (kendi ifadesine göre,) Selanikli’nin 1881'den 1918'e kadarki meslek ve fikir hayatı ile bir derleme koymuş bulunuyor. Kaynağının Selanikli’nin hatıra defterleri ile diğer el yazısı defterleri olduğunu belirtiyor.

Yazdıkları arasında şunlar da var:

[Atatürk] 21 Kasım 1916'daki (8 Teşrin-i Sâni 1332) yazısında da şöyle yazıyor: …

“Bazı askeri meseleler (Terbiye-i Ruhiye ve Usul-i Muaşeret-i askeriye) [Ruh terbiyesi ve askerî görgü ve davranış usulü] hakkında bir eser yazayım. Bunun için Fransızca bildiğim bir eser var. Onu da evvela okuyayım ve buna ait esaslı soruları bütün subaylara vazife olarak vereyim. Önemli noktalar hakkında bazı büyük kumandanların fikirlerini de isteyeyim.'' …

2 Aralık 1916 Cuma günü notlarında ise şu kitabı okuduğunu kaydediyor: Tarih-i İslamın birinci zeyli ''Allah'ı inkâr mümkün müdür?''

10 Aralık 1916'da yeni okuduğu bir kitaptan bahsediyor: Namık Kemal'in Siyasi Makaleleri''İkinci kitabın sonunda idim, bitirdim''. ...Kemal Bey'in Tarih-i Osmani'sine başladım.

Nasrettin Hoca’nın çokça çalı çırpı dikip kenarından geçen koyunların çalılara dolanan yünlerini toplayarak eğirmesi, ip yapıp satması, ve böylece borcunu ödemesi tasarısını andıran bir kitap projesi.. 

Tek bir kitaba, hem de okumadığı bir kitaba dayanarak kitap yazmayı, ve de sağdan soldan topladığı fikir kırıntılarına dayanmayı düşünüyor.. 

Adamın entelektüel çapı buradan anlaşılabilir.

Vatandaşın fikirlerinde hiçbir derinlik ve özgünlük yok.. Ya genel geçer basmakalıp klişe doğruları tekrarlamış ya da boş şeyler söylemiş.. Meşhur tabirle, “Söylediklerinden doğru olanlar özgün değil, özgün olanlar da doğru değil”..

Büyük bir fikir adamı gibi görünmesinin nedeni ise, bazılarının onu (devlet gücünü arkalarına alarak) putperestçe yüceltmelerinden, aklı eren birçoklarının da onu tenkit etmenin insanın başına iş açabileceğini düşünerek susmasından ileri geliyor.

*

Yukarıda yaptığımız alıntılar, Afet İnan’ın kitabının ikinci bölümünde yer alıyor. Bölüm başlığı şöyle: “Mustafa Kemal Atatürk’ün (1915-1916-1918) Hatıra Defterleri”.

Birinci bölüm, yukarıda geçtiği gibi, Selanikli ile ilgili olarak yaptığı derlemeden oluşuyor.

Sonra bir "ara başlık" geliyor:  “Mustafa Kemal Atatürk’ün Altı Deftere Yazdıkları”. Burası, Afet İnan'ın değerlendirmelerini içeriyor.

Bunun ardından gelen üçüncü bölümün başlığı ise şöyle: Mustafa Kemal Atatürk'ün Karlsbad'da "Geçen Günlerim" Başlığı Altındaki Yazıları.

Afet İnan'ın "Mustafa Kemal Atatürk’ün Altı Deftere Yazdıkları” ara başlığı altında kaleme almış olduğu değerlendirmelerin ilk paragrafları şöyle:

General Mustafa Kemal Atatürk'ün ve Karlsbad ve Viyana'da ''Geçen Günlerim'' başlığı altında 30 Haziran 1918 Pazar gününden 28 Temmuz Pazar gününe kadar altı deftere yazdığı anılarının sonu şöyle bitiyor:

''Karlsbad'da geçen günlerimin anılarını bütünüyle ve olduğu gibi bu defterlere geçiremedim. Bunun iki nedeni var, birincisi yeterince yazı yazmak için vaktim olmadı. İkincisi her düşündüğümü, her yaptığımı, yani bütün fikirlerimi ve hayatımla ilgili sırları bu defterlere nasıl emanet edebilirdim? Hatta bu yazdıklarımı bile bir gün, ihtimal pek yakın bir günde yok etmeyecek miyim? Şimdiye kadar hep öyle olduğu içindir ki, anılarımı toplayan bir derlemem yoktur.''

Hayatı "hep öyle" geçti, hep öyle..

"Şimdiye kadar" ve şimdiden sonra..

Bu satırlar, Selanikli’nin ikiyüzlü bir sahtekâr, karanlık ve kirli ilişkiler içinde olan bir dolandırıcı, olduğundan farklı görünen takiyyeci bir yalancı olduğunu inkâr edilemez biçimde ispatlıyor.

Sonradan memleketin başına geçip ali kıran baş kesen haline geldiği için bu yazdıklarını yok etmeye gerek duymamış.

Bozuk bir saat bile günde iki defa doğruyu söylüyor.. Selanikli’nin bütün hayatı boyunca söylediği en doğru sözler, kendisiyle ilgili bu itirafı.

Allah söyletmiş..

*

Bu yazdıklarına dayanarak, üçüncü kişi olarak (hakikate sadakat, gerçeğe bağlılık adına) şu tespitleri yapmak zorundayız:

Selanikli sahtekâr, geçen günlerinin anılarını “bütünüyle” ve “olduğu gibi” anlatmamış, ya eksik anlatmış, ya da “olmadığı gibi” kurgulayarak, yalan söyleyip kılıfına uydurarak başka şekilde anlatmıştır.

Meşhur Nutuk’unun durumu da budur.

"Her düşündüğünü", asıl niyetlerini ve "her yaptığını" söylememiş.. Duruma göre kimi zaman düşündüklerinin tam tersini söylemiş, yaptıklarının birçoğunu gizlemiş, milletten saklamış.. Gizli saklı yapmış.. 

Mesela, Samsun'a çıkmadan önce İstanbul'da geçirdiği altı ayın ilk ikisinde "İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının Türkiye şefi" Robert Frew ile yalnız olarak başbaşa yaptığı gizli toplantılarda pişirdikleri zehirli aşlar konusunda hiçbir şey söylememiş durumda.

Evet, İngilizler’le olan (ajanlık boyutundaki) işbirlikçilik dalaveresini kendisi asla açıklamamış, ve Kemalistler dışında herkesin anladığı ve bildiği bu kirli sırrını açığa vurma görevi, ölümünden 35 sene sonra, 1973 yılında (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı, Lozan baş murahhası) Orgeneral İsmet İnönü’ye düşmüştür:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli hayatıyla ilgili derin sırları ne yazmış, ne de söylemiştir..

Derler ki, "İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur"..

Selanikli 37'sinde neydiyse 47'sinde de, 57'sinde de oydu.

Hep öyle yalancı, düzenbaz, hilekâr, takiyyeci, münafık ve riyakârdı.. Anlatılamaz sırların sahibiydi.

*

O sırların bazılarını (çok azını) Kâzım Karabekir ile Rıza Nur yazmaya kalkışmış, fakat ikisi de yazdıklarının yayınlandığını yaşarken görememişlerdir.

Bunlardan biri Selanikli’nin şerrinden korktuğu için memleketi terk etmiş, gönüllü sürgüne gitmiş bulunuyor. 

Diğeri de zampara diktatör ölünceye kadar hafiye (ajan) ve sivil polis takibi altında bir tür hapis hayatı yaşayıp çile çekmek zorunda kalmış.

*

Unuttuğumuz ya da (alışmışlıktan dolayı) hissedemediğimiz, farkedemediğimiz can alıcı nokta şu:

Bu ülkeden sürgün edilen, ve bu memlekette hapis hayatı yaşayan, sadece bu iki zat değildi.. 

Asıl sürgün edilen ve hapis hayatı yaşayan, "gerçek"ti, "hakikat"in kendisiydi.

"Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek,

"Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?"


HANGİSİ: ATATÜRK'ÜN HAİNLİĞİ, YA DA KÖRLÜĞÜ

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 75

 

Falih Rıfkı Atay’ın, Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk’ün Samsun’a çıkışını konu edinen M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs adlı kitabını okuyorduk.

Selanikli anlatmış, bu da kâğıda aktarmış.

Tahmin edilebileceği gibi, olayı çarpıtarak, bazı gerçekleri gizleyerek, bazılarını da değiştirerek anlatıyor.

Mesela, İstanbul’dan ayrılışından önce Padişah Vahideddin’in huzurunda ettiği yeminden hiç söz etmiyor.

Dönemin Bahriye Nazırı (Denizcilik ve Deniz Kuvvetleri Bakanı) Avni Paşa’nın hatıratında (Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor: Milli Mücadele ve Sürgün Yılları, haz.: Osman Öndeş, İstanbul: Timaş Y., 2012) bu yemin seremonisi şu şekilde anlatılıyor:

Olayın önemine binaen Padişah askerî üniformasını giymiştir ve ayakta durmaktadır. Sadrazam (başbakan) Damat Ferid ile Bahriye Nazırı yaver Avni Paşa da iki yanında, birer adım gerisinde yerlerini almışlardır. Selanikli Atatürk bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerler ve sağ elini Kur’an-ı Kerim’in üzerine basarak şu yemini eder (sadeleştirilmiş hali):

“Bakanlar Kurulu’nca düzenlenip Padişah’ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.”

(http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti/)

Selanikli sahtekâr, işine gelmediği için bu yeminden söz etmiyor.. Masal anlatıyor.

*

Doğal olarak, Avni Paşa’nın hatıratı Selanikli’nin Türkiye’ye getirdiği “hürriyet” ortamında yayınlanabilmiş değil..  

Zaten Selanikli, Avni Paşa’yı 150’likler listesine dahil ederek vatandan deport etmiş, sürgüne göndermiş bulunuyor.. Malına mülküne el koyarak.

Hatıratının yayınlanabilmesi için Selanikli sahtekârın ölümünün üzerinden 74 yıl geçmesi gerekiyordu.

Bununla birlikte, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir Türkiye için biraz daha beklememiz gerektiği anlaşılıyor. Çünkü hatırattaki bazı ifadeler parantez içi üç nokta ile sansürlenmiş.

Avni Paşa’nın Selanikli hakkında dikkat çektiği hususlardan birisi, Padişah Vahideddin’e dalkavukluk yaparak itimadını kazanmış olması..

Öyle ki, Filistin’e padişah yaveri üniformasıyla 7. Ordu komutanı olarak gönderildiğinde, onuruna Şam civarındaki Başmenzil karargâhında bir yemek veriliyor. Burada yaptığı konuşmada Padişah’ı övüyor ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu dile getiriyor.

Ona göre Padışah “feraset ve zekâ” sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve “tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya” çalışmaktadır.

Zaten kendisi de oraya “Padişah’ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere” gelmiştir.

Dediği bu.

*

Padişah Vahideddin adına konuşuyor..

Nerden geliyor bu samimiyet? Padişah’ın ne düşündüğünü sen nerden biliyorsun?

Bu soruya cevap vermek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

Selanikli Atatürk’ün bu, 7. Ordu komutanlığına ikinci atanışı.. İlk atama, 5 Temmuz 1917’de yapılmış. Fakat vatandaşın görevinin başına gitmek için İstanbul’dan ayrılış tarihi 8 Ağustos.. Bir ay üç gün beklemiş.. Orada iki ay bile kalmadan 4 Ekim’de istifa edip tekrar İstanbul’a dönmüş.

Yaklaşık iki ay sonra onu, veliaht (geleceğin padişahı) Vahideddin’in yanı başında görüyoruz. Onun 15 Aralık 1917 – 5 Ocak 1918 tarihleri arasında yaptığı Berlin seyahatinde beraberindedir. 

Selanikli’nin yıldızı parlamaya başlamıştır.

Selanikli, Avrupa’yı sevmiştir. İstanbul’a döndükten dört buçuk ay kadar sonra, 25 Mayıs’ta, böbrek rahatsızlığının tedavisi için Viyana ve Karlsbad’a gidiyor.

Beni Türk hekimlerine emanet edin” demiyor. “İlla da gâvur hekimleri” diyor.

*

Karlsbad’dan bahsedip de Selanikli’nin “manevî kızları”ndan Afet İnan’ın, bu konuyla ilgili kitabına değinmemek olmaz. (Zampara vatandaş, “kızlar” söz konusu olunca “materyalizm” ve “pozitivizm”ini unutturmak için “maneviyat” zımparasıyla arz-ı endam etmeyi unutmuyor. Toprağı bol olsun, çok uyanık adamdı çook.)

Kitap, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış bulunuyor: M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara, 1983.

Afet İnan, kitabı kafasından yazmış değil.. Selanikli’nin günlüklerinden aktarmış.. Ancak, baş tarafa kendisinin bazı değerlendirmelerini eklemiş durumda:

“Ben bu kitabı hazırlarken baş tarafına iki konuyu da yazmayı gerekli buldum. 1881'den 1918'e kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün meslek ve fikir hayatı ve diğer hatıra defterlerinden kısa bilgiler, asıl el yazısı ile defterden ise bir derleme yaptım. Çünkü Atatürk bu defterleri bana verirken öyle bir telkinde bulunmuştu. Yani daha çok kamuoyunu ilgilendiren ve faydalı olacak konular üzerinde durmamı istemiştir.”

*

Yazdıklarından şunu anlıyoruz: Selanikli, Hicaz (Mekke ve Medine), Suriye, Filistin ve Irak’ın savaşsız olarak İngilizler’e hediye edilmesini istemektedir.

Öyle ya, bizim orada ne işimiz var?.. Orada ancak İngilizler ile Fransızlar’ın işi olabilir.

Afet İnan, kitabında şunu diyor:

“Bu esnada diğer bir cephe olan güneyde ''Hicaz Kuvve-i Seferiyesi'' adı ile teşkil edilmek istenilen kuvvetin kumandanlığına, Mustafa Kemal Paşa tayin edilmiş (1917). Kendisi bu emri alınca Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın da bulunduğu Şam'a gitmiştir. Burada, Hicaz ve Suriye'nin askeri durumunu, özellikle cephelerdeki genel durumun tehlikeli olduğu ve bunun için esaslı tedbirler alınması gerektiğini delilleriyle anlatmıştır. Önerdiği esaslar şöyle idi: ''Derhal Hicaz'ın boşaltılması ve toplanabilecek kuvvetlerle Suriye Cephesi'nin kuvvetlendirilmesi''. Bunu delilleriyle oradaki heyete anlattığı için, kabul edilmiş ve böylece kendisine verilmek istenen vazifeye de gerek olmadığı anlaşılmıştır.”

Aslında Suriye cephesi de adamın umurunda değil, fakat Hicaz’ın (Arabistan’ın) İngilizler’e altın tepsi içinde hediye edilmesini makul göstermek için suret-i haktan gelme numarası yapıyor.

Böylece, Osmanlı Genelkurmayı’nın savaşma kararlılığını tahrip ediyor, cepheyi içerden çökertiyor. Su katılmamış gerçek bir hain.

*

Osmanlı Devleti'nin geleceğiyle ilgili planları, eski Hindistan Valisi Lord Curzon yapıyordu. O, Türkler'in İslam dünyasındaki itibarının ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyordu ve bunun için, önceki bölümlerde genişçe anlattığımız gibi, şu üç şeyi gerekli görüyordu:

Birincisi, kutsal beldeler Mekke ile Medine Türkler'in elinden alınmalıydı.

İkincisi, Türkler'in halifelik makamını ellerinde tutmalarına son verilmeliydi. (Bu durum, laiklik [siyasal dinsizlik] ilkesi ile sağlam kazığa bağlandı.)

Üçüncüsü, Türkler'e yeni bir devlet kurdurulmalı ve böylece (eşsiz bir marka değeri bulunan) imparatorluk geçmişleri unutturulmalıydı. Bu hedef doğrultusunda İstanbul'un başkentliğine son verilmeli, yeni devletin başkenti Anadolu'daki bir şehir olmalıydı. 

Çünkü İstanbul'un başkent olması, Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının payitahtı olması itibariyle yeni devlete de imparatorluk "havası" verme istidadına sahipti. Merkezi Anadolu'daki bir şehir olan yeni devletin ise, Afrika'daki köksüz, tarihsiz ve medeniyetsiz muz cumhuriyetlerinden hiçbir farkı olmayacaktı. Ortaya Lidya, Frigya filan gibi (devletler şampiyonasının ikinci ya da üçüncü liginde oynayan) "iddiasız" bir devlet çıkacaktı.

Bu üç şartın gerçekleşmesi, Türkler'in genel olarak dünyadaki, özel olarak da İslam alemindeki itibarının ve "hava"sının yerle bir olması için yeterli olur gibi görünüyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk'ün gelecek vizyonu ile İngilizler'inkinin tamamen örtüştüğü açık.. Onun "ilke ve devrimleri" de Türkler'in "itibarsızlık, tarihsizlik ve medeniyetsizlik"lerini "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" hale getirme amacına yönelmişti. 

*

Afet İnan’ın sonraki satırları, Selanikli’nin 7. Ordu komutanlığına atanması hakkında şunları söylüyor:

“Suriye Cephesi tehlikeli durumu muhafaza etmekte iken, Bağdat'ı geri almak için hazırlanan ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanlığı'na Alman generali Falkenhayn tayin edilmiştir. Mustafa Kemal Paşa da (5 Temmuz 1917) bu gruba bağlı olan 7. Ordu'ya nakledilmiştir. Ancak kendisi Alman kumandasının askeri planlarını uygun bulmadığı gibi, iç idareye karışmalarına da razı olmuyor ve bu zihniyete karşı geliyordu. General Mustafa Kemal bu fikirlerini delilleriyle raporlar halinde Osmanlı hükümetine, sadrazama, başkumandan vekili ve Harbiye Nazırı'na bildirmiştir. Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu. Hakikaten bu cephelerdeki durum gittikçe tehlikeli bir hal almakta iken, Sina Cephesi'ndeki İngiliz ordusu ve donanması Filistin ve Suriye'yi tehdit eder durumda, hazırlık içinde idi. Buna karşı ''Yıldırım Orduları Grubu'' Kumandanı Falkenhayn tarafından tertip edilen askeri planın başarı sağlaması mümkün değildi. Mustafa Kemal Paşa, buradaki inceleme ve izlenimlerinin sonucu, bu tertiplerin başarılı olmayacağını ve memleketin genel zaafını, mülki idarenin artık güvenilemeyecek bir hale geldiğini, ekonomik hayatın felce uğradığını belirten ve bunlara çare olarak tavsiyelerde bulunan bir raporu hükümete vermiştir (2 Eylül 1917). Bu önerileri kabul edilmemiştir. Fakat O, yine rapora ek olarak, yeni tekliflerde bulunmuştur (24 Eylül 1917). Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

Hicaz konusunda yaptığı bozgunculuk yetmemiş, Suriye’de de milletin moralini bozmak ve savaşma azmini kırmak için elinden geleni yapmış.

Afet İnan’ın “dikkate değer” dediği cümle de gerçekten dikkate değer.. En büyük tehlike olarak düşman (İngiliz, Fransız) işgalini görmüyor da, saltanat binasının “bir gün içten, birdenbire çökmesi”ni dert ediniyor.

Güya.. 

Saltanat binası çökmemeli, çünkü onu bir gün içten, birdenbire çökertme misyonunun talibi kendisi.. Bunu başkası yapmamalı, kendisi beklenmeli.

"Saltanat binası" konusunda sergilediği "en büyük tehlike"li hassasiyeti, yalancılık ve takiyye (Ki bu özelliklere milletimiz sahtekârlık diyor) alanlarında ne kadar mahir ve becerikli olduğunu da ispatlıyor.

Çok değil iki yıl sonra, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, "zafer"den sonra saltanat binasının ocağına incir dikeceğini açıklayacaktır.

Kimseye söylenmemesi kayıt ve şartıyla..

Çünkü, milletin önünde saltanat ve hilafetin kurtarılması ve korunması davasının sahibi gibi konuşmaktadır.. Sözde, kendisi için hiçbir şey istememektedir.

Gerçekteyse yalan söylemekte, milleti aldatmaktadır.

Çünkü, Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendi cumhurbaşkanlığının ve cumhurbaşkanı sıfatıyla yapacağı "devirme"lerin müjdesini vermektedir.

"Zafer" ve "cumhurbaşkanlığı" çantada kekliktir.. Çünkü arkasında İngilizler ile müttefikleri vardır.. Gayet emin konuşmaktadır.

*

Afet İnan, Selanikli sahtekâr hain için, “Irak'ta yapılacak askeri hareketin de hiçbir sonuç vermeyeceğini görüyordu” diyor.

Demek ki körmüş.. Basbayağı kör.. Hiçbir şeyi gördüğü yokmuş.. Sağır duymaz uydurursa, körün neyi eksik, o da görmezken, görmüş gibi konuşabilir.

Gördüğü birşey yoktu.. Birincisi, Osmanlı ordusu Irak’ta başarılı oldu, Kûtu’l-Amare (Amare Kalesi) Savaşı kazanıldı, binlerce İngiliz askeri esir edildi. Daha sonraki İstiklal Harbi sürecinde de Cafer Tayyar Paşa Musul ve Kerkük’ü ele geçirme imkânına sahipti fakat onun bunu yapmasına Selanikli engel oldu.

Birinci körlüğü bu.. İkinci körlüğü ise, Hicaz ile Suriye arasında kurduğu “Ya o, ya bu” illüzyonist denkleminin çökmüş olması.. 

Hicaz’ın bırakılması Suriye’nin elde tutulmasını sağlamadı.. Fakat, Suriye’deki yenilginin asıl müsebbibi de kendisi.. İngilizler'in önünden yıldırım hızıyla kaçtı.. 

Avni Paşa'nın ifadesiyle, "Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canıını kurtaran kahraman komutan" durumundaydı. Ve de "Halep’te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep’in meşhur ‘sahra âlemleri’nin birçoklarına katılmaktan geri kalmamıştı".

*

Beyanlarına ve tavrına bakılırsa, adam inançsız, zafere inanmıyor.. Ve kafasında vatan/memleket mefhumu adına belirli ve kesin birşey yok.. 

"Mevzubahis vatansa gerisi teferruattır" lafı palavra.. (Doğrusu şu: "Mevzubahis olan benim muz çiftliğim olacak toprak parçasıysa vatan da, memleket de teferruat.)

Böyle bir adamın cephede sahici bir hizmette bulunması mümkün değildir.. 

Adeta düşmanın beşinci kolu gibi içeride milletin maneviyatını çökertmeye çalışmış.. Afet İnan’ın sözlerinin devamı bunu ortaya koyuyor:

“Madde madde açıkladığı fikirlerinde I. maddenin sonundaki şu cümle dikkate değer: ''Savaş devam ettiği halde karşısında bulunduğumuz en büyük tehlike, her taraftan çürüyen büyük saltanat binasının bir gün içten, birdenbire ve hep birlikte çökmesi ihtimalidir.''

“4. maddede ise şu sonuca varıyor: ''Bu genel durumdan çıkacak sonuç, artık her iş bitmiştir ve bulunacak bir çare kalmamıştır, demek değildir. Böyle bir kötümser kanaatin, düşmanların ve tehlikelerin en büyüğü olduğunu açıklamaya lüzum görmem. Kurtuluş ve yaşama imkânı var olup, ancak tedbirleri bulmak gerek'' diyor ve alınacak kararlar için fikrini açıklayarak devam ediyor:

''Askeri siyasetimiz, bir savunma siyaseti ve elimizde bulunan kuvvetleri ve bir tek neferi dahi son ana kadar saklamak siyaseti olmalıdır. Bu siyasetin memleket dışında bir tek Osmanlı neferinin kalmasına tahammülü olamaz.'' Bu rapor uzundur. Bütün alınacak tedbirleri açıklar. Başkumandanlık bu fikirlere katılmaz. Fakat az zamanda düşmanın üstün kuvvetlerle taarruzu Filistin'in istilası ile neticelenir ve Kudüs İngilizlerin eline geçer.”

Tedbir diye öne sürdüğü şeye bak, hiç çatışmadan, tek kurşun atmadan geri çekiliyorsun, “memleket dışında” bir tek Osmanlı neferi bırakmıyorsun.. 

(Bir zaman gelecek tam tersini söyleyecek, "Hattı [belli bir sınır çizgisini] müdafaa değil sathı [karış karış bütün yüzeyi] savunma vardır" diyecek, vatanın bir karış toprağının bile kan dökülmeden terk edilmemesi edebiyatı yapacaktır. Fakat bunları söylerken de samimiyetten nasipsiz kalacak, TBMM'de Lozan'a "Misak-ı Millî" gerekçesiyle itiraz edildiğinde, bir zamanlar en hararetli savunucusu gibi göründüğü söz konusu misak aleyhine konuşacaktır.)

Memlekete çekilmeliymiş.. Sanki bırakıp geri çekildiğin yerler “memleket” değil. 

Evet, adamda gerçek anlamda vatan sevgisi de, vatan tasavvuru ve nosyonu da yok.

Bugün bile Suriye, Lübnan ve Irak’ta dünya kadar Türk yaşıyor. (Filistinliler’in de önemli bir bölümü Araplaşmış Türk’tür.) Onlar için "memleket" ya da "vatan" neresidir? Neresiydi?

Bari Orta Asya’ya gitseydik.. Bu kafaya göre, Alparslan bizi Anadolu’ya getirmekle çok yanlış yapmış..

*

Bu vatansız sakat kafa, Yunan ordusu Kütahya-Eskişehir muharebelerini kazanıp Polatlı’ya kadar geldiği zaman da harekete geçecek, TBMM’yi Kayseri’ye taşımak için kolları sıvayacaktır. 

Fakat vatansever TBMM kabul etmeyecek, Sakarya Savaşı yaşanacaktır.. 

Firarî kafa orada da devreye girip ricat (geri çekilme) emri verecek, fakat Fevzi Çakmak’ın emrin ifasını ertelemesi sonucunda, Yunan’ın da manen çöktüğü için geri çekilmeye başlamış olduğu anlaşılacaktır. (General İshal, Mareşal Açlık ve Albay Salgın Hastalık onların savaşma azmini yok etmişti.)

Selanikli fırsatçı, inançsızdı.. Daha doğrusu bütün umudunu İngilizler’e bağlamıştı.. Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “zafer” müjdesini ve "İngiliz ilke ve inkılapları projesini" anlatırken de güvendiği yer “İngiliz dayı”sıydı. 

Yunan’a kendisini dövme fırsatı vermeyeceklerini düşünüyordu. 

(Selanikli, İstanbul'da görüştüğü üst düzey İngiliz istihbaratçı/ajan Robert Frew'dan kesin söz almasaydı bu kadar kendisinden emin konuşamazdı. Bu işler salt düşünmekle, tahminle, zanla olmaz.. Kesin konuşmak için garanti almış olmak gerekir. Evet Selanikli, İngilizler'in Milne Hattı ile durdurmuş oldukları Yunan ordusu konusunda İngilizler'e güveniyordu.. Yunanistan’da Almanya yanlısı eski kral Konstantin tekrar tahta çıkıp Venizelos başbakanlığı kaybedince hesaplar altüst oldu.. 

Evdeki hesap çarşıya her zaman uymaz.)

*

Mustafa Atatürk, İngilizler’in bir piyonu olmaktan öteye gitmeyen bir sahte kahramandır.. İngiliz işbirlikçisidir.. Kanunlarla koruma altına alınmaya çalışılması gerçeği örtemez.

Örtülmeye çalışılan bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!

İngilizler Selanikli'ye medyun-u şükrandı, ve ona, Lord Curzon'un projeksiyonu çerçevesinde bir "devlet" bağışladılar.


İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...