ŞEYH-İ EKFER ("EN KÂFİR" ŞEYH) OLMAYABİLİR, FAKAT UKALALIK MERAKLISI SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK OLDUĞU KESİN

 




Şüphesiz ki İbn Arabî, Allahu Teala’nın varlığını reddetmiyor.

Fakat, Allah inancı arızalı.

Allah’ın varlığını Yahudi ve Hristiyanlar da reddetmiyorlar, fakat O’na oğul vs. isnad ederek şirke ve küfre düşüyorlar.

İbn Arabî de, savunduğu (Eski Yunan filozoflarından kopyalanmış) vahdet-i vücud anlayışıyla benzer bir sapıklığa düşmüş durumda:

Yahudiler: “Uzeyr, Allah'ın oğludur” dediler; hristiyanlar da: “Mesîh, Allah'ın oğludur” dediler. (Hâşâ!) Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Ki sözlerini) önceden inkâr edenlerin sözüne benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!

(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

(Tevbe, 9/30-31)

Evet İbn Arabî, sözlerini Eski Yunan filozoflarının sözlerine benzetiyor.

Onun gibi sapıklara adeta peygamber muamelesi yapıp her sözlerinde hikmet arayan, onların açık Kur’an ayetlerine aykırı sözlerini bile benimseyenler ise, sözlerini, (haham ve rahiplerini rab edinen) Yahudi ve Hristiyanlar’ın sözlerine benzetiyorlar.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi şöyle diyor:

“Sofiyye-i Vücûdiyye erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini), felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinden uzaklaşmışlardır.”

(Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî Münâkaşaları, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı 4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinde, Türkiye’nin en fanatik ve “kesin inançlı” İbn Arabîcisi Prof. Mahmut Erol Kılıç, “Varlık Görüşü” başlığı altında şunları söylüyor:

Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla” (Bismillâhi fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlayan (Evrâdü’l-üsbûʿiyye, s. 1) İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd bilgisi ancak vücûdun o kişiye kendini açmasıyla mümkün olan bir bilgidir. …

Rabbin amâ üzerine istivâ etmiş olduğunu söyleyen İbnü’l-Arabî’ye göre amâ rabbin eyniyyeti (neredelik) demektir. Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeydir. Amâdan ilk yarattığı şey ise akıl yani kalemdir. İbnü’l-Arabî, amâ ile eş anlamlı olarak düşündüğü ademi [yokluğu] önce mutlak adem ve izâfî adem diye ikiye ayırır. … tasavvuf ehli … vücûdu (varlık) “yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise “varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd) olarak da tarif ederler. … Vücûd ve adem [varlık ve yokluk], mevcûd ve ma‘dûm [mevcut olan ve olmayan] üzerine [sıfat olarak] zâit [fazladan eklenen] bir şey değildir. Vücûd [varlık], mevcûdun da ma‘dûmun da [var olanın da olmayanın da] kendisidir. Fakat vehim vücûd ve ademi [varlık ve yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat gibi tahayyül eder [oysa sıfat değildirler, vücudun/varlığın bizzat kendisidirler]. Halbuki vücûd bir şeyin aynını [kendisini] ispat [sabit/mevcut, sübut bulmuş kabul etmek], adem ise nefyetmekten [olumsuzlamaktan, yok saymaktan] ibarettir. Meselâ aynında [kendisi] mevcud olan bir kişi [sokaktayken] sokakta mevcud, evde olmadığı için de evde ma‘dûm demektir. İki sıfatla birden muttasıf olduğu için de o aslında ma‘dûm sayılır. … Fakat eğer bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o zaman o şey için olmadığı mertebede yok deriz ki bu izâfî bir yokluk (adem-i izâfî) olmuş olur.

*

Söylediklerinin bir kısmı bilgiçlik taslama kabilinden lüzumsuz gevezelik, bir kısmı da çelişkili zırva durumunda.

Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla” (Bismillâhi fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlaması, onun bid’atçiliğinin bir tezahürü..

Ayet ve hadîslerde vird edinilebilecek dünya kadar ibare varken illa kendi işkembesinden birşey uyduracak, artistlik yapacak..

Üstelik, çıkarttığı icat kendisine ait de değil, tutuyor Eski Yunan’ın metafizik zırvalarında geçen “vücud (varlık)” kelimesini besmeleye yamıyor.

*

Amâ” meselesine gelince..

Körlük” ve “yüksek bulut” anlamlarına gelen bu kelime bir hadîsde geçiyor (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Amâ” maddesi):

Rivayete göre Ebû Rezîn, “Allah âlemi yaratmadan evvel neredeydi?” diye sorduğunda Hz. Peygamber, “Altında üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir (bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 12; Müsned, IV, 11). Hadisin râvisi Yezîd b. Hârûn, “Bu ifadeyle, O vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu, mânası kastedilmiştir” demektedir. 

Öncelikle şunu belirtelim: Bu tür ahad haberler (sübutları mütevatir haberler gibi her tür şaibeden uzak kesinlikte olmadığı için) itikadda kesin delil kabul edilemiyor.

İbn Arabî’nin yorumlarına gelince, “amâ”ya onun da “yokluk” (adem) anlamını verdiği görülüyor.

*

Ancak, sadece bu değil..

Ona göre amâ, aynı zamanda Rabbin eyniyyeti (neredeliği) demekmiş, Mahmut Erol öyle diyor.

Bu durumda Rabbin neredeliği “yokluk” olmuş olur; yani vücud değil, adem.. İşin içinden çık çıkabilirsen..

Dahası, amâ, Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeymiş.. Böylece mahlukat, Allahu Teala’nın neredeliğinden yaratılmış oluyor.. Ne demekse?..

Fakat sadece bu da değil.. Dediğimiz gibi, İbn Arabî’ye göre amâ aynı zamanda adem (yokluk), ve mahlukatı onunla yarattığı şey.. Olay, “yok iken var etme, yoktan yaratma” değil de “yoklukla yaratma” oluyor.. 

Ne demekse?..

*

Bitti mi?

Hayır!

Tasavvuf ehli (Ki burada İbn Arabî oluyor) vücûdu (varlığı) “yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise “varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd) olarak da tarif ederlermiş.

Boş gevezelik.. 

Canlılığı “ölümün/cansızlığın yokluğu”, ölümü de “canlılığın yokluğu” olarak tanımlama kabilinden bir totolojik laf ebeliği.. 

Lüzumsuz laf kalabalığı..

Laflar cafcaflı, havalı, fakat içleri boş.

*

Vücûd ve ademin, yani varlık ile yokluğun; mevcûd ile ma‘dûmun (yani mevcut olan ile olmayanın) sıfatları olup olmaması meselesine gelince..

Vehim, vücûd ve ademi [varlık ve yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat gibi tahayyül edermiş, oysa sıfat değildirlermiş, vücudun/varlığın bizzat kendisidirlermiş.

Galiba bu vehim sadece İbn Arabî soytarısının boş beyninin derdi.. Herkes bilir ki, var olan birşeyin, kendi varlığından ayrı bir "var olma" sıfatından bahsedilemez.

Çünkü, birşeyin var olma sıfatı yoksa, varlığından/vücudundan söz edilemez. Dolayısıyla vücud (varlık), "var olan (mevcut olan) birşeyin" zatından/kendisinden ayrılabilen bir sıfat olamaz.

O sıfat bulunmayınca zaten ortada varlık, yani var olan şeyin kendisi kalmıyor. Dolayısıyla o sıfat, “zat”ın (var olan şeyin) bizzat kendisi haline gelmiş oluyor. 

Yani burada “zat üzerine zaid (eklenen)”, bir başka deyişle, zattan ayrı düşünülebilen bir sıfattan söz edemiyoruz.

Somut/müşahhas örnek üzerinden gidelim..

Mesela cömertlik sıfatını alalım.. Bu “zat üzerine zaid” bir sıfattır.. Cömertlik sıfatı bulunmasa bile zatın varlığı devam eder.. Yani cömertlik, "zat"tan ayrı düşünülebilir.. Ya da, "zat"ı cömertliksiz düşünebiliriz.

Fakat var olma sıfatını zat'ın elinden aldığınızda ortada zat diye birşey kalmaz. Dolayısıyla o, “zat üzerine zaid” bir sıfat değildir, “zat”ın (var olan şeyin) bizzat kendisidir.

*

Böylesi lüzumsuz lafları bilmecemsi bir üslupla ortaya atmanın ne faydası var?

Tek faydası şu: Endülüs’ün soytarısı böylece “Bakın ben neler biliyorum” diyerek hava atma imkânına kavuşuyor.

Bunlar aslında herkesin bildiği şeyler, fakat bu tür soyut fikirler üzerinde düşünmeyi gereksiz gören (Ki gereksizdir) insanlar ilk anda onları anlayamaz, “Burada benim anlayamadığım büyük hikmetler olmalı” diye düşünürler.

Daha doğrusu, böylesi boş bir konunun mesele yapılabileceğini tahmin edemez, "İşin içinde benim anlayamadığım daha derin ve girift birşey var herhalde" diye düşünürler. 

*

Bitmedi..

Var olan bir kişi, [mesela sokaktayken] sokakta mevcudmuş, evde olmadığı için ise evde ma‘dûmmuş (adem/yokluk halindeymiş).

Ne büyük keşif!

Böyle biri, iki sıfatla birden muttasıf (vasıflanmış, sıfatlanmış) olduğu için de o, aslında ma‘dûm sayılırmış.. 

Burası, mantığın ruhuna Fatiha okunan yer. Gerçekte, onun için aynı nedenle "aslında mevcud" denilmesi gerekir; son tahlilde asıl sıfatı "mevcud" oluşudur. Çünkü tümden ma'dum olması söz konusu değil.

Fakat Endülüslü safsatacı ukalanın laflarındaki tek arıza bu değil. İki sıfatla birden muttasıf olmadan söz ettiğine göre, demek ki vehim limanına demir atmak zorunda kalmış.

Eğer bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o zaman o şey için olmadığı mertebede yok dermişiz ki bu izâfî bir yokluk (adem-i izâfî) olurmuş.

*

Lafa bak, tabiî ki izafî (görece) yokluk, gerçek yokluk değil.. 

Buna izafî yokluk demek bile gereksizdir, "hazır olmayış, orada bulunmayış" gibi birşey demek gerekir.. Endülüs'ün gevezesi, kelimeleri yanlış yerde kullanıyor; burada "ğâib" kelimesini kullanmak gerekir, "adem"i değil.

Hangi salak sokakta olan adam için “Hayır, o, evde de var” ya da “Evde bulunmadığına göre o kökten/tümden yok, mutlak yokluk durumunda” der ki?!

İşte, Endülüs’ün soytarısı bu tür lüzumsuz gevezelikler ile güya hikmet saçıyor.

Yaptığı şey, kelime oyunundan ibaret.. Kelimeleri, uygun olmaya yerlerde kullanarak kafa karışıklığı üretmeye çalışıyor.

Mahmut Erol gibi prof. unvanlı ağzı açık ayran budalası “taklitçi”ler de bu saçmalıkları aktararak kalın kitaplar yazıyor, adı “İslam” olan ansiklopedileri kirletiyorlar.

*

Bununla birlikte, her ne kadar "zat üzerine zaid" (zatın kendisinden ayrı) bir vücut (varlık) sıfatından söz edemesek de, elimizde vücud (varlık) diye bir kavram bulunmaktadır.

Mevcut olan iki ayrı şeyin aynı şey olduklarını söyleyemiyoruz, fakat onlarda ortak olan bir sıfat var: Varlık.. Var olmaları durumu.

Gerçeklikte zat (mevcud) ile sıfat (mevcudiyet) aynı şey olsa bile, zihnimizde onları ayırmak durumundayız.. Mevcud ve mevcudiyet (ya da vücud) diye ayrı kavramlar kullanıyor olmamızın nedeni de bu.

İsim ile müsemma (isimlendirilen) kavramlarında olduğu gibi.. İsim, müsemma ile birlikte vardır, müsemma mevcut olmayınca isim de olmaz, fakat bu, isim-müsemma ayrımı yapmamıza engel olamaz.

Dolayısıyla, vücudu (varlığı) "zat üzerine zaid" değil fakat "zatla kaim" (ya da zat'ın kendisiyle kaim olduğu, zatın onsuz olamayacağı) bir sıfat olarak düşünmek durumundayız. 

*

Başka bir misal..

Canlı ve canlılık kavramlarını İbn Arabî'nin yaklaşımı çerçevesinde ele alalım.. Denklemimizde vücud (varlık) yerine canlılık, mevcud yerine de canlı kavramlarını kullanabiliriz. 

Endülüslü laf ebesi gibi düşünürsek, canlılığın "canlı üzerine zaid" bir sıfat olmadığını kabul etmemiz, canlılığın canlının bizzat kendisi olduğunu söylememiz gerekir.

Doğrudur, canlının olmadığı yerde canlılıktan söz edilemez.. Canlılık, canlının kendisi ile birlikte vardır.. Canlı, "canlılık"sız var olabilseydi, onun zaid bir sıfat olduğunu söyleyebilecektik. Ama söyleyemiyoruz.

Fakat bundan hareketle bir "vahdet-i canlılık" hurafesi üretip, bütün canlıları aynı (tek bir) "canlılık"ın parçaları veya tezahürleri olarak göremeyiz.

Canlı ile canlılık sıfatını ayrı düşünemeyebiliriz, fakat bu, canlıları birbirlerinden ayrı ve aynı şekilde (kendileri demek olan) canlılıklarını da yine ayrı düşünmemize engel değildir.

Bilakis, böyle düşünmemiz gerekir.

*

Mevcudat (var olanlar) ayrı fertler durumunda olduklarına göre bunların vücutlarını (varlık sıfatlarını da) ayrı ele almak, birbirlerine karıştırmamak gerekir.

Zat'lar ayrı ise, onların "kendileri" demek olan vücud sıfatları da ayrı demektir. Onların zatlarını "aynı tek zat" olarak göremeyeceğimiz gibi, vücudlarını (varlıklarını) da "tek varlık" olarak göremeyiz.

İbn Arabî kafasızı ise, iddiasının aksine, vücut sıfatını zatlardan ayırıp soyutlayarak "birbirinden ayrı durumdaki bütün zatlara ait" tek bir ortak sıfat haline getiriyor ve onu, birbirinden ayrı fertlerden bağımsız, kendi başına var olan bir sıfat kabul ediyor.

Sonra da, bu sıfatın mevcudattan ayrı düşünülemeyeceğini (zatlara zaid olamayacağını), onların bizzat kendisi olduğunu öne sürerek vahdet-i vücud (varlığın birliği), daha doğrusu vahdet-i mevcudat düşüncesine ulaşıyor.

Oysa, mevcudatı oluşturan fertler zat cihetinden ayrı oldukları gibi vücud (varlık) cihetinden de ayrıdırlar.

Bu, vücud sıfatının zat'ın bizzat kendisi olmasının, ondan ayrı düşünülememesinin mantıkî sonucudur.

Yani vahdet-i vücud düşüncesi batıl bir vehimden ibarettir. 


ASLAN POSTU GİYEN EŞEK GİBİ "VELÎLERİN SONUNCUSU" MASKESİ TAKARAK İNSANLARI ALDATAN ZAMPARA SAPIK

 


Lokman Suresi, 18. ayet


 

Onun kitaplarında, özellikle döneminde yaşadığı ve fikir alış-verişinde bulunduğu insanları anlatırken onlara bir şeyler öğrettiğini ya da hatırlattığını sık sık dile getirmiştir.

Bu ifadelerden sanki her hususta kendisine bir pay çıkardığı izlenimi doğarsa da aslında işin gerçeği onun anlayışına göre her insan her yaşta bir şeyler öğrenmeye muhtaçtır ve insanın neyi kimden öğreneceği de belli ve belirlenmiş değildir.

İşte bu anlayışla İbn Arabi başta el-Futuhatu'l-Mekkiyye adlı eseri olmak üzere bütün eserlerinde kendisinden ve yaşadıklarından bol bol örnekler vermektedir.

*

Yukarıdaki cümleler, Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası adlı kitabında yer alıyor (Ankara, Otto Y., 2018, s. 42).

Evet, kendisinden ve yaşadıklarından (hatta yaşamadıklarından) bol bol örnekler veriyor.

Adam (salih ve müttekî, alim ve fazıl mürşid-i kamil olduğu kanaatine vardığı) bir şeyhin irşad ve terbiyesi altında sabır ve sebat göstermeyi becerememiş, ipini koparan deli dana gibi sağda solda serseri mayıncasına dolaşmış, nerde bir şeyh varsa gidip tanışmış, yanında bir teşehhüd miktarı oturmuş.

Sonra da “Ben yüzlerce şeyhten feyz aldım” diyerek artistlik yapmak için oturup kitap yazmış, bunların adlarını sıralamış, “tekâsür”ü vird-i zeban edinmiş.

Fakat bunu sadece övünmek için yapmıyor; asıl gayesi, (insanların manevî bağışıklık sistemini çökertmek ve onları sapıklık virüslerine karşı savunmasız hale getirmek için) şu bilinçaltı mesajı vermek:  

"Bakın ben nice salih zatlardan ilim irfan öğrenmiş, feyz almış mübarek bir adamım, bana güvenmeli, itiraz etmemelisiniz.. Ben velîyim.. Hem de velîlerin sonuncusu.. Benden sonra gelip de insanların velî diyecekleri kişiler ancak haşerat olabilir.. Ne sandınız ya!.. Bina, kerpiç, altın, gümüş, tuğla, aşk, meşk, keşf, güzel Nizam, kem küm, hık mık.. Ben velîyim, adamı çarparım.. Heeeyt, benim gibisi var mı!.."

*

Doğrudur, her insan her yaşta bir şeyler öğrenmeye muhtaçtır ve insanın neyi kimden öğreneceği de belli değildir.

Ancak, “Falana şunu öğrettim, öbürüne bunu öğrettim, filana şunu söyledim, feşmekana şöyle nasihat ettim” diyerek buram buram riya kokan gevezelikler yapmak da gereksizdir.

Ayıptır.. Edeb açısından sorunlu bir tavırdır.

Endülüslü soytarının en büyük özelliklerinden biri, edeb özürlü olması.

İncelik ve zarafet gösterişçiliği yapan (özünde manen harap) bir odun..

*

Mesela Karadaş’ın aktardığı şu olay:

Ebu Muhammed Abdullah el-Bağı eş-Şekkaz, arkadaşı Abdullah Bedru'l-Habeşı ile birlikte evine giderek tanıştıkları bir zattır. İbn Arabi, söz konusu şeyh ile ilk karşılaşmasını, "Benim adetim bir kimsenin yanma girdiğimde şeyh olsun fakir olsun üstümdeki bütün paraları vermem idi; bu şeyhin yanına girdiğimde cebimde sadece bir dirhem vardı ve onu şeyhe takdim ettim." (s. 54.)

Soytarının adeti buymuş.. 

Çirkin, akla ve izana, hikmete, adab-ı muaşerete (muaşeret edeblerine) aykırı bir densizliği adet edinmiş..

Nadanlık..

Üstündeki bütün paraları çıkarıp çok muhtaç bir fakire vermen normal karşılanabilir de, tanıştığın her şeyhe de tutup (sadaka verircesine) para sunmaya kalkışman, akılsızlık ve nadanlıkta zirveyi zorlamaya çalışman anlamına gelir.

Peki, cebindeki bütün parayı böyle yanına girdiğin her insana veriyorsun diyelim, sonra ne yapıyorsun?

Gidip inşaatta mı çalışıyorsun, hamallık mı yapıyorsun, neyle geçiniyorsun?

İnsanların duygularıyla oynayan bir asalaksın, hepsi bu..

*

Şeyhin yanına girmişsin, cebinde topu topu bir dirhem varmış (Biz bir kuruş veya bir lira diyelim), en iyi ihtimalle şunu demiş olabilirsin:

“Zatıalinize layık değil ama, sahip olduğum bütün para bu, kabul buyurmanız ümidiyle size takdim etmek istiyorum.”

“Sen bir kuruşluk adamsın, al sana bir kuruş!” diyecek halin yok.

Böylece karşındaki kişiye, “Ben fakirim, çok fakir olduğum halde canına cömert bir adamım, bütün servetimi dağıtabiliyorum.. O halde benim halimi görün, benim elimden tutun” mesajını vermiş oluyorsun.

Bu ince görünme budalası özü kaba dangalak, bir de utanmadan yaptığı dingilliği bir marifetmiş gibi anlatıyor.

Adamın işi gücü her kitabında kendisinin reklamını yapmaktan ibaret.

Her hususta kendisine bir pay çıkarma azgınlığını ve şımarıklığını o kadar abartmış ki, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i İslam binasında gümüş kerpiç, kendisini de altın kerpiç yapmış.

Halbuki kendisi tezek (ya da ahbun) kerpiç.

*

Karadaş’ı dinlemeye devam edelim:

“Genellikle tefsir [Kur’an yorumu] tarihçileri İbn Arabi'nin yetenekli bir müfessir [yorumcu] olduğu kanaatindedirler. Ancak bazı ayetlerin içerdiği tasavvııfi anlamlan ince bir üslupla dile getirmesini olumlu kabul ederken bazı te'villerinde dil kaidelerini zorlayacak hatta yok sayacak tarzda aşırı davranışlarını olumsuz bulurlar.” (s. 68.)

Olumsuz bulmamak, onaylamak mümkün değildir.

Bu yaptığı şey, tek kelimeyle cinayet.. Ucu küfre kadar gider.

Adam, Kur’an’ın anlamını tahrif etmek için dil kaidelerini bile tahrif edebiliyor, tahrif edemediği zaman ise yok sayıyor.

Bunu ancak, konuştuğu dile hakim olmayan bir aptal ya da (dini içinden yıkmaya çalışan) bir deccal (çok yalancı) yapabilir.

İbn Arabî denilen şarlatanın maskeli zındıklığı işte bu noktada kabak gibi ortaya çıkıyor.

*

Kur’an’ın mesajını bu şekilde tahrif etmeye çalışan bu zındığın elinden, hadîsler (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sözleri) de kurtulamamış.

Karadaş’tan dinleyelim:

“:.. İbn Arabi, sufiler ile muhaddislerin [hadîsçilerin] hadis konusunda anlaşamadıklarını, onların 'zayıf' dediği bir hadisin veliler katında, keşif ile tebliğciden [Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den] bizzat alınması hasebiyle 'sahih' olabileceğini, aksine onların 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceğini belirtir. Bundan da öte hadisçilerin kendilerine haksızlık ettiklerinden yakınır ve hakikatin kimsenin tekelinde bulunmayıp çeşitli yollardan elde edilebileceğini vurgular.” (s. 69.)

Endülüs’ün kurnaz zampara zındığının keşf maskesi takarak Müslümanlar’ı aldatmaya çalıştığı temel konulardan biri bu.

Usûl”ü bozmak suretiyle İslam’ın/Şeriat’in iki temel kaynağını, Kur’an ve Sünnet’i hedef alıyor.

Sermayesi, dağarcığındaki keşf palavrası ve Müslümanlar'ın saflığı..

*

Öncelikle şunu söyleyelim: Hadîsler söz konusu olduğunda sufîlerin konuşmaya hakları yoktur.. Bir sufî aynı zamanda muhaddis ise o başka..

İkincisi, sufî olmak, velî olmak anlamına gelmez.. Her sufî velî olacak diye birşey yok.. Ayrıca, velî olmak için sufî olmak da şart değildir.

Üçüncüsü, bir velî, muhaddisler nazarında zayıf olan bir hadîsin (rüyada, vakıada vs. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i görmek suretiyle) sahih olduğunu öğrense bile, başkaları için bu delil olmaz, sadece kendisini bağlar.

Yerli-milli istihbaratçılar ile yabancı ajanların uydurma rüyalar ile aldattıkları çok adam var.

*

Dördüncüsü, İbn Arabî soytarısının “muhaddislerin 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceğini” söylemesi, kendisinin anlattığı keşf hikayelerinin bir palavra olduğunu ortaya koyan bir karîne durumunda.

Çünkü, keşf yoluyla hadîs hakkında bilgi sahibi olmak, onun Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından gerçekten söylenmiş olup olmadığının öğrenilmesi anlamına gelir.

Bu durumda ortaya iki ihtimal çıkar: Hadîs ya sahihtir (gerçekten söylenmiştir) ya da uydurmadır (mevzu’dur, uydurukçunun biri tarafından vaz’ edilmiştir).

Endülüs'ün sivri zekâlı kurnaz eşeğinin kafası burada kısa devre yapmış, keşfin hadîs için "Vardır" veya "Yoktur" diyeceğini, "Zayıftır" filan demeyeceğini aklına getirememiş.

Evet, keşf bahane edilerek,  “muhaddislerin 'sahih' dediklerinin sufilerce 'zayıf' bulunabileceği” iddia edilemez.

Bir keşf ki, hadîs için "Vardır" veya "Yoktur" bilgisini vermiyor, "Zayıftır" hükmünü getiriyor. Tam komedi!.. 

Endülüs’ün zındık deccalinin foyası burada meydana çıkmış, keşf balonu patlamış durumda.

*

Endülüs’ün kitap yüklü eşeğinin “hakikatin kimsenin tekelinde bulunmayıp çeşitli yollardan elde edilebileceğini” ileri sürmesi ise tam bir sapıklık abidesi.

Hakikat, Allahu Teala ile Rasulü'nün, yani Kur’an ile sahih Sünnet’in tekelindedir.

Hakikati, Kur’an ve Sünnet’i bir tarafa bırakıp başka yollardan elde edebilir misin?!

Kur’an ve Sünnet dışında hakikat değil, ancak sapıklık vardır.

Ve ne yazık ki bu Endülüslü (kendisini “velîlerin sonuncusu” ilan eden) eşek, dört dörtlük, dört başı mamur bir sapık durumunda.

Dil kaidelerini yok sayarak ayetlere alâkasız anlamlar verebilen bir sapık.. 

Sadece bu bile, adamın dalalet ehli olduğunu matematiksel kesinlikle ispat ediyor.

Başkaca bir delil ikamesine gerek yok.

*

Böylece, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen haham ve rahiplerin “rab” edinilmesi şirkini “kendi kendisini (heva ve hevesini) rab” yaparak sergilemiş durumda.

Uydurma keşfini bahane ederek Müüslümanlar'a kendisini fiilen "rab" edinmeleri çağrısında bulunuyor.

Bu sapığı küfürle itham edenler delilsiz konuşmuyorlar, Endülüs'ün ucub ve enaniyet hastalığından mustarip edepsiz ve hadsiz zamparasının zırva ve hezeyanları ortada.


MAĞRİB SUFİLERİNİ TAŞLAYAN ZÜHD KUMKUMASI ZAMPARAYA BAK SEN!





O, her ne kadar bu bölgede dini yaşama arzusu içerisinde bulunan gruplar varsa da bunların dinî şuur düzeylerinin ve maneviyat anlayışlarının son derece düşük düzeyde olduğunu vurgulamış, bölgenin dindar sayılan kesimlerinin geniş bahçeler içerisinde, yüksek binalar şeklinde hankâhlar [tekke, zaviye ve dergahlar] yapmalarına, giyim kuşamlarına [cübbe ve sarıklarına], sakallarına ve teşrifata özen göstermelerine rağmen, herhangi bir yol, yöntem (tarikat) edinmeksizin hakikate ulaştıklarını ve hakikat ehli olduklarını iddia ettiklerini; halbuki bir yol ve yöntem edinmeksizin hakikate ulaşmanın mümkün olamayacağını belirtmiştir.

Çünkü usulün kaybedilmesi, vusulden mahrumiyete götürmektedir.

Yine onun ifadesine göre, o günler zorlu günlerdir, şeytanları azgın, zorbaları inatçıdır; kötü alimler, sadece yemeyi düşünmekte; zalim yöneticiler, kendilerinin yapmadıklarını halktan istemektedirler.

Sufiler ise dünya malı ve itibarı peşinde; kalplerini dünya bürümüş, başka bir amaçları kalmamış, hak, gözlerinde küçülmüş; korudukları tek şey; yer döşemeleri, giyim-kuşam ve ellerinde taşıdıkları asalarıdır; yaşlılar, çocuklar ve zayıf akıllılar gibi sesli tesbihat çekmekten öte bir eylemleri yoktur.

Bu tip sufilerde ne haramdan koruyacak ilim, ne de dünyadan sakındıracak zühd bulunmaktadır; dünyanın görünüşüne sarılmışlar, hankahlara ve ribatlara [tekke, zaviye ve dergahlara] kapanmışlar, helal olsun, haram olsun sürekli bir şeylerin gelmesini bekleyerek şişip semirmektedirler.

*

Yukarıdaki satırlar, Prof. Dr. Cağfer Karadaş’ın Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası adlı kitabında yer alıyor (Ankara: Otto Y., 2018, s. 26).

Bu ifadelerin başı şöyle:

İbn Arabî, Ruhu'I-Kuds adlı eserinde batı İslam dünyasının (Mağrib) [Endülüs, Fas] sosyal hayatı ve alimlerin durumu hakkında çok geniş malumat vermektedir.”

Görüldüğü gibi, sufîler hakkındaki sözleri, sanki Selanikli Mustafa Atatürk’ün ruhu o sırada İbn Arabî’nin içindeymiş de konuşuyormuş gibi bir izlenim veriyor.

Bütün sufîlerin durumu nasıl böyle olabilir ki!..

Nitekim, aynı kitapta anlattıkları, yaptığı bu tespit ve genellemeleri yalanlıyor.

Ancak, o devrin sufîlerine yönelttiği suçlamalar tam da kendi durumuna uyuyor.

Sözünü ettiği bütün kusurlar kendisinde eksiksiz biçimde var, fazlası da mevcut.. Onların aynasında gördüğü, kendi sahtekâr, çirkin ve pespaye suratı.

*

Adamın ne yolu yöntemi (tarikatı) var, ne zühdü.. Fakat uydurma rüya ve keşif bol..

Dünya malı ve itibarının peşinde; kalbini dünya bürümüş, özellikle itibarlı, soylu, zengin ve güzel kadın..

Başka bir amacı kalmamış, hak, gözünde küçülmüş; koruduğu tek şey; yer döşemeleri, giyim-kuşam ve elinde taşıdığı asa olmuş.

Ancak, yaşlılar, çocuklar ve zayıf akıllılara layık gördüğü sesli tesbihattan uzak durmuş.. Başka “eylem”lerin peşinde koşmuş.. Mekke’nin itibarlı alimi Mekînüddîn’in güzel kızı Nizam için aşk şiirleri yazmak, sonra da bunlara ilahî aşk tecellileri madalyası takma hokkabazlığı sergilemek gibi..

*

Adamda ilim var, fakat haramdan koruyacak ilim değil, haramı yalayıp yutmasını sağlayacak ilim..

Dünyadan sakındıracak zühd de yok, zenginlerin, eşrafın, sultanların peşinden koşmuş, onlara lüzumsuz mektuplar yazarak gözlerine girmeye çalışmış..

Hankahlara ve ribatlara [tekke ve dergahlara] kapanmamış, uzlet ve inziva defterini yırtıp suya atmış, saraylarda misafir edilmek, el kesesinden yiyip içmek için kırk takla atmış.

Helal olsun, haram olsun sürekli bir şeylerin gelmesini bekleyerek şişip semirmiş.

Hayat hikayesinden anlaşılan o..

Baybars gibi bir sultanın karşısında bile ilmin vakarını koruyan gerçek zahid İmam Nevevî rh. a. nerdee, bu şarlatan Endülüs soytarısı nerde!

*

Karadaş’ın kitabında şu satırlar da yer alıyor:

“İbn Arabi İşbiliye'de iken babası tarafından dostu olan ünlü filozof İbn Rüşd ile görüşmesi için Kurtuba'ya gönderilmiştir. Zira İbn Rüşd, manevi alanda onun mertebe sahibi olduğunu öğrenmiş ve görüşme arzusu duymuştur. Bu sırada henüz bıyık ve sakalı çıkmadığından İbn Rüşd ile karşılaşması esrarengiz bir sahne içerisinde gerçekleşmiş, sadece ikisinin anladığı karşılıklı kısa bir konuşmanın ardından vedalaşıp ayrılmışlardır. Daha sonra ünlü filozofla ikinci defa görüşmek için babasından talepte bulunmuş ise de bu mümkün olmamıştır.” (s. 32.)

Endülüslü şarlatanın en büyük palavralarından biri olan bu hikayenin saçmalığını başka bir yazıda tartışma konusu yapmıştık, o yüzden üzerinde durmayacağız.

İbn Rüşd, daha bıyığı bile terlememiş 15 yaşındaki çocuğun manevi alanda mertebe sahibi olduğunu duymuşmuş da başka bir şehirden yanına getirtmişmiş.. 

O devirde Arabistan, Anadolu ve Suriye niree, Endülüs nire!.. İddiayı sorgulamak ve teyit ettirmek mümkün değil ya, salla gitsin! At martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

Bu soytarının bütün hayat hikayesi kendi anlattıkları üzerine kurulu.. Bozacının şahidi yine bozacının kendisi, şıracı bile değil.

*

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı kitabında, İslam dünyasına yerleştirilen ve alim ya da mutasavvıf gibi gösterilen ajanlardan söz ediyor.

Yine, meşhur seyyah ve tebliğci Abdürreşid İbrahim de Âlem-i İslam adlı hatıratında, Hindistan’da karşılaştığı mutasavvıf/derviş görünümlü bir Rus ajanından bahsediyor.

Mevlana, Mesnevî’nin birinci cildinde, Hristiyanların akidesini bozmak için zühd ü takva sahibi hristiyan gibi görünen bir yahudi bilgininin hilesini anlatır.. Ölmeden önce, "Benden sonra yerime sen geçeceksin" diyerek 10 kadar talebesine ayrı ayrı görüşler telkin etmiş, fitne ve fesat, fikir ayrılığı ve tefrika çıkmasına neden olmuştur.

İbn Arabî zındığının durumu bu örneklerdeki gibi mi, bilmiyoruz, birşey diyebilmek için elimizde veri yok. Bununla birlikte, ancak öyle bir misyonla çalışan ajan ve fitneci münafıkların yapabilecekleri bozgunculuk ve tahrifatı en üst düzeyde gerçekleştirmiş durumda..

Bunu, köşeye sıkıştığında suret-i haktan gelerek, “usûl”ü tersyüz ederek, hak ile batılı karıştırarak, sahte keşf ve rüya hikayeleri anlatarak yapmış durumda.

Öyle böyle değil, büyük zındık!

*

Karadaş’ı dinlemeye devam edelim:

Böylece birçok yer gezen İbn Arabi yaşı ilerleyince 617/1220 yılında Halep şehrine uğrayarak tahminen 618/1221 veya 619/1222 yılında Şam'a (Dımaşk) gelmiş ve sürekli olmak üze­re buraya yerleşmiştir. 

Belki de İbn Arabi’yi buraya çeken önemli sebeplerden biri, sufilerin burada adeta 'sultan' muamelesi görmeleridir. Çünkü sufiler burada dünya sıkıntısı ve geçim derdinden uzakta, cennet bahçelerini andıran saray benzeri yerlerde yaşamaktadırlar.

İkinci bir sebep ise burada Mağriblilere [Endülüslülere] çok itibar edilmektedir. Bunun en güzel örneği sultan Nureddin'in; Maliki zaviyesinde kalan Mağribliler için yıllık geliri beş yüz dinarı bulan bir vakıf bağışlaması ve böylelikle onların barınak ve yiyecek ihtiyaçlarını karşılamasıdır.

Öte yandan Mağriblilere şehir halkının ileri derecede güven duyduğu görülür. Bu yüzden bahçıvanlık, hizmetçilik, hamamda elbise bekçiliği, değirmen işçiliği, çocukları okula götürme gibi işlerde güvenilirlikleri dolayısıyla hep Mağribliler tercih edilmektedir.

Üçüncü bir neden ise şehre gelen yabancılar eğer hayırlı yolda iseler dilenmek gibi bir onursuzluğa uğratılmaksızın bütün ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Bu yüzden olacak ki [Endülüslü gezgin] İbn Cubeyr kitabında, "Mağribli hemşehrilerimizden kim rahata kavuşmak istiyorsa buraya göç etsin" diye bir çağrıda bulunmaktadır.

İbn Arabi, bilinen ve bilinmeyen bütün bu sebeplerden dolayı Şam'a yerleşmiştir. (s. 40-41.)

Adam işini biliyor, postu nereye sereceğinin hesabını iyi yapmış.. Nerde beleş, orda yerleş!.. 

Bedava sirke baldan tatlıysa, bedava balın tadı nasıl olur, varın siz hesaplayın..

*

Evet, Endülüslü soytarının zühd sofrasında görmek istediği herşey Şam’da onu bekliyormuş.. Dünyaya sırt çevirmiş ya, Şam’a yerleşmesi lazım.

Ama bu zühd sofrasında eksik olan birşey var, kuş sütü, yani hareme dahil edilecek olan bir eşraf kızı..

Şehrin ileri gelenlerinden, hali vakti yerinde, parası bol, makam mevki sahibi bir kalantorun kızıyla evlenmezsen zühdden ne hayır gelir!

Doğal olarak Endülüslü şarlatan soytarı zühd duvarındaki o eksik altın kerpici de tamamlamış, şehrin Malikî kadısının kızıyla evlenmiş.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...