İHSAN ŞENOCAK İLE HALİS BAYANCUK LANETLEŞMESİ: KRİZLER VE FIRSATLAR





Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak arasında bir mülâane (lanetleşme) yaşanmış durumda.

Önce şunu söyleyelim, Şenocak’ın tam da Halis Bayancuk’un bazı aşırılıklarını törpülediği bir zamanda topa bu şekilde vahşice girmesi iyiye yorulacak birşey değil.

“Sen geçmişte şunları söyledin, yanlıştı, onları da düzelt” de, geç, ne diye söylediği (ve bu yüzden bedel ödediği) bazı doğruları da itibarsızlaştırmak için yaygara koparıyorsun?

Senin söylemediğin, ve söyleyemeyeceğin doğruları söylüyor.. Vıdı vıdı edip mıymıntılık yapmanın lüzumu yok.

Mülâane meselesine gelince..

Halis Bayancuk böyle bir meydan okumada bulunmakla hata etmiş durumda..

Şenocak nihayet lanet okudu ve sosyal medyada birilerinin hemen “Böyle mübarek bir hocaefendiyle lanetleşenin üç ay içinde belasını bulacağı kesindir” türünden “kendini doğrulayan kehanet” olması mümkün laflar etmeye başladıkları görüldü.

*

2000’li yıllarda, Ankara’da mukim M. C. de bana karşı, (beni tahrik etmek için ağır ve çirkin hakaretler eşliğinde) böyle bir lanetleşme meydan okumasında bulunmuştu. 

Onunla ilgili “tespit”lerim konusunda.. (Bu şahsın çevirdiği "derin" dümenleri, sonradan, "Geçmiş Zaman Olur ki Melâli Cihan Tutar" başlıklı yazı dizisinde anlattım.)

Söz konusu lanetleşme çağrısına cevap vermedim.

Bunu, durup dururken yapmıştı.. Hakkında herhangi birşey yazmış olmadığım gibi, kendisine de herhangi bir tarizde bulunmuş değildim.. Sadece, onunla ilgili tespitlerimi (oynadığı oyunları, çevirdiği dolap ve dümenleri) bir iki kişiye (teferruata girmeden) söylemiş durumdaydım. (Evet, durup dururken kendisi "kaşındı", cevabı söz konusu yazı dizisinde aldı.. O yazı dizisini bu bitmek bilmez "kaşınma"lar yüzünden kaleme almak zorunda kaldım.)

Bir süre sonra zehirlendim, ölümden döndüm.

Lanetleşmeyi kabul etsem, ve ölsem, arkamdan şunun söylenmesini sağlayacakları kesindi: “M. C.’ye iftira atmıştı, mülâane yaptılar, belasını buldu.”

*

Evet, Halis Bayancuk’a üç ay içinde birşey olabilir, ve bu, zannedilenin aksine, Bayancuk için Allahu Teala’nın bir rahmeti de olabilir.

Fakat, birilerine “kendini doğrulayan kehanet”leri için malzeme de vermemek gerekir.

Sen, adamın Allah’tan korktuğunu düşünerek lanetleşme teklif edersin, fakat ona akıl veren, onu gaza getiren birileri bu “kriz”i kendileri açısından bir “fırsat”a çevirebilirler.

*

Kimileri krizleri fırsatlar için yol yapmıştır, kriz gözleyip dururlar.

Mesela pandemi “kriz”i..

Bazılarını doğal görünümlü bir ölümle öbür dünyaya postalamak için mükemmel bir “fırsat”tı pandemi.


MURAT GEZENLER - ALTAY CEM TARTIŞMASI: ÇİFTE STANDART USULÜ




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ ve şirk konulu tartışmasını konu edinen yazımızda, Meriç’in, “Haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim” şeklindeki ifadesini aktarmıştık.

Usul istismarcılığı yapan bu “usul özürlü” şahıs, tutarlı ve mantıklı düşünmeyi beceremediği için, tartışmanın ilerleyen dakikalarında, kendisinin “parlamento ve parti” müdafaasını temellendirmek üzere, Hz. Ebubekir radiyallahu anh’in Mekke parlamentosu Daru’n-Nedve’ye katılmış olması ihtimalini gündeme getiriyor.

Bunun da bir haber-i vahid olduğunu unutuyor.. Üstelik tek sorun haber-i vanid olması değil.. Zayıfın da zayıfı bir rivayet.

Hani sen haber-i vahidi bu tartışmada kabul etmiyordun!.. Ne oldu?.. Niye perhizi bozdun, lahana turşusunu kıtlıktan çıkmış gibi niye abur cubur götürüyorsun?

Sendeki bu doymaz iştahın nedeni ne?

(Diyelim ki bu söylenti doğru.. Hz. Ebubekir r. a. herhalde Daru'n-Nedve'ye katılırken "Lat ve Uzza'nın ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ediyorum" demiyordu.)

*

İmdi, bir haberin haber-i vahid olması (bize tek kanaldan gelmesi), onun sahih (doğru) olmaması anlamına gelmez.

Haber-i vahidin kimisi sahih olur, kimisi zayıf.. Güvenilir, asla yalan söylemeyeceği bilinen zekî kişilerin haberleri sahih olur; buna karşılık, aldığımız bir haberi getiren kişiyi tam tanımıyorsak, bu haber, bizim açımızdan doğruluğu şüpheli (yani “zayıf”) hale gelir.

Haber, haberi getiren kişinin hafızasının zayıflığı, idrak ve anlayışının yetersizliği vs. gibi nedenlerle de “zayıf” hale gelebilir.. Günlük yaşantımızdan örnek verelim, hukuk bilmeyen eğitimsiz birinin bir hukukçudan naklettiği haber genelde “zayıf” olur; hukukçunun kullandığı terimleri yanlış anlamış olabilir.

Haber-i vahidin “itikat”ta kesin delil olmaması ise, “insan”ın insan olmaktan kaynaklanan zayıflığının dikkate alınmasından kaynaklanır.. İnsanoğlu hatasız olmaz.. En zekî insan bile bazen bazı şeyleri yanlış hatırlayabilir, ya da farkında olmadan hata ile yanlış bir kelime kullanabilir. 

Bu ihtimal her zaman varit olduğu için, haber-i vahid itikad açısından kesin (asla itiraz kabul etmeyen) delil olmaya elverişli değildir.

Ancak bu, “hadîs”ler için böyledir.. Ayetler söz konusu olduğunda “haber-i vahid”lik itirazı yapılamaz.

*

Ayetlerin her biri itikatta kesin delildir.. Onlar ancak “delalet”leri açısından tartışılabilir..

İstiva meselesinde olduğu gibi..

İstivayı reddeden, “Hayır Allahu Teala Arş’a istiva etmemiştir” diyen kâfir olur.. Ayetin müteşabihliğini gözardı ederek ona (evrendeki cisimlere özgü işleyişe benzer şekilde) anlam veren ise bid’atçi (Ehl-i Sünnet dışı) olur.

Selefin tutumu, bu noktada hiç yorum yapmadan anlamı Allahu Teala’nın ilmine bırakmaktan (tefvîz) ibarettir.

Selefî olduğunu söyleyip kelimenin sözlükteki anlamına göre akıl yürüten (anlam veren) kişi de bid’atçidir.

Tevil edenlerin de tehlikeli bir vadide koşturmakta oldukları kesindir.

*

Murat Gezenler ile Altay Cem Meriç’in tartışmasına dönelim..

Gezenler teşrî (şeriat) konulu ayetleri okuyor, beriki ise bozuk plak gibi “delaletin zannîliği” temcit pilavına dadanıyor.

Sanki ayetler müteşabih ayet..

Usul istismarcısı usulsüzün yaptığı şey, bilerek veya bilmeyerek ayetleri hükümsüz bırakmaya çalışmaktan ibaret.. “Tamam, ayetleri kabul ediyorum, ama manasını anlayamayız, onlardan hüküm çıkaramayız” der gibi bir havada.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Hakikaten âyetlerim size okunuyordu da, büyüklük taslayanlar olarak ökçeleriniz üzerinde geriye dönüyordunuz; geceleyin toplanarak saçmalıyordunuz.” (Müminûn, 23/66-67)

“Âyetlerimiz husûsunda (iptal etmek, hükümsüz bırakmak gayesiyle) acziyet oluşturmak üzere yarışırcasına uğraşanlara gelince, işte onlar yok mu, onlar için, en kötüsünden elemli bir azap vardır.” (Sebe, 34/5)

Ayetler hususunda acziyet (güçsüzlük, acizlik, uygulanamazlık) ortaya çıkarma iki şekilde olur:

Biri, laik (siyasal dinsiz) devletlerin İslam Şeriati’ne savaş açmaları, onu “irtica” adı altında “tehlike” ilan etmeleri, hakim kılınması çabasını “devlete karşı işlenen suç” saymaları.

İkincisi ise, aynı devletlerin, suret-i haktan gelen ajanları vasıtasıyla Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmaları, onlara “Bunlar tarihseldir, hükümleri geçmişte kalmıştır, zaten ayetlerden ne anlaşılacağı da belli değildir, delaletleri zannîdir” filan diye laga luga yaptırmaları.

(Bu noktada "kâfirler için inmiş ayetleri müslümanlar için kullanmaktan kaçınma" mugalatasından da uzak durmak gerekiyor.. Müslümansan kâfir gibi konuşmayacak ve davranmayacaksın.)


USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ İLE HALEF SELEF-Çİ MURAT GEZENLER’İN TARTIŞMASI




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim.

İki tarafın da akıl yürütüşünde sorunlar var.. 

Doğruları da var.

Ancak, Murat Gezenler’i daha dürüst ve tutarlı buldum..

Altay Cem ise usul edebiyatı yaparken usulden sapıyor.. Bir ölçüde demagoji ve mugalataya kayıyor.

*

İlk söz alan, Gezenler.

Teşrî’ konulu ayetleri sayarak söze giriyor.

Teşrî, şeriat ve meşrû kelimeleri ile aynı kökten türemiş bir kelime.. “Kanun koymak, yasa yapmak” demek.

Yasalar Allahu Teala ve peygamberleri tarafından konulduğunda bu ilahî şeriattir, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî şeriat.

Din de, Allahu Teala tarafından konulduğunda (vaz' edildiğinde) ilahî din, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî (insan yapımı) din olur.

*

Geçtiğimiz günlerde Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak sosyal medyada Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’daki hükümranlığını tartışırken “Melik’in kanunları” meselesine girmişlerdi.

(Evet, Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır krallarına Firavun deniliyor, fakat Hz. Yusuf dönemindeki kral için Kur’an’da melik [hükümdar] tabiri geçiyor.)

İkinci bir husus şu: Ayette Mısır kanunları için “Melik’in dini” (fî dîni’l-meliki) deniliyor.

Evet, insanların kabul ettikleri yasalar, onların dini demek olur.. Bu anlamda şeriat (yasalar, pozitif hukuk) ile din aynı şeydir.

Doğal olarak Melik’in dini (yasaları), beşerî din (beşerî şeriat) kategorisine giriyordu.

Lafı uzatmadan, Gezenler ile Meriç’in tartıştığı meseleye girelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve Kemalist yasalarını benimseyen (evet, benimseyen, beğenen, İslam Şeriat’inden üstün bulan, veya onun kadar saygıya layık gören) kişinin dini, Kemalizm’dir.

(İsteyen Kemalizm yerine başka bir ad da takabilir, fakat onun dini İslam değildir.. Müslüman olduğunu zannetse ve iddia etse bile.)

*

Gezenler’den sonra sözü Meriç alıyor.

Hemen usul dersi vermeye başlıyor..  (Usule dair birşeyler okumuş ama tam anlamamış.. Kafası karışık.)

Önce "kat’î (kesin) delil – zannî delil” ayrımını hatırlatıyor. (Ama tam izah etmiyor veya edemiyor.)

Tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söylüyor.

“Mesela” diyor, “haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim”.

Böylece Sünnet’i büyük ölçüde kaldırıp bir tarafa atmış oluyor.. Haber-i vahidleri kaldırdığınızda geriye kaç tane hadîs kalıyor ki?

Hadîslerden kurtulduktan sonra sıra ayetlere geliyor.. Onlar için de bahane hazır: Delaletleri kat’î değil, zannî..

İşkembesinden (delalet hususunda) bir zannîlik uyduruyor.. Delili şu: "Bana göre" zannî.

Anlamı açık ayetin neresi zannî, ukala?!

Birisi senin için "Aptal, geri zekâlı" dese, sen tutup bu kelimeleri hakaretin delili olarak ortaya sürdüğünde, muhatabın "zannîlik" iddiasında bulunabilir mi?!

*

Doğrudur, usulsüz usul istismarcısı Meriç, itikatta zannî delilin kesin bir bağlayıcılığının olmadığını söylerken bir usul ilkesine işaret ediyor.

Önce kat'î delilleri bile abrakadabra, hokuspokus ile zannî yapıyor, ardından da, işine gelmediği için, ayetlerden çıkan anlamı "zannî" yaftasıyla devre dışı bırakıyor. (İtiraz sadedinde ortaya attığı parlamento ve parti örneğinin saçmalığı konusuna geleceğiz inşaallah.)

Ancak, usulden bahseden bu usulsüz ukalanın zannettiğinin aksine, itikadî meselelerde “zannî delilleri hiçbir şekilde kabul etmeme” diye birşey olmaz.

Bu, usule aykırıdır, usul tanımazlıktır.

Mesela Matüridiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilafları alalım.. Bunlar arasındaki ihtilaf, delillerinin zannîliğinden kaynaklanır.

Ortada kat'î delil olsa ihtilaf yaşanmayacaktı.

Daha doğrusu, kat'î delili inkâr edenle "mezhep" tartışması yapılmaz, öylesi tekfir edilir, İslam dışı olduğu söylenir.

Zannî bir delile, yine zannî bir delil ile itiraz etmek mümkündür.. Birbirlerini tekfir edemez, bid’atçilikle suçlayamazlar.

Ancak, zannî delilleri, (Meriç’in yaptığı gibi) sırf zannîdirler diye yok sayan, (başka bir delile dayanmadan) delilsiz olarak reddeden kişi, kesinlikle bid’atçidir.

Haktan bir ölçüde sapmıştır.

Tekfir edilmez, fakat böylesi, haktan yüz çevirmiştir.

İşte, Meriç’in edebiyatını yaptığı, fakat yüz çevirdiği usul bunu söylüyor.

Gezenler ayet okuyor, bu ukala ise burun büküyor.. Neymiş, delaletleri zannî imiş..

İstediği şu: Bunun yarım aklının vurduğu zannîlik damgası yüzünden Allahu Teala'nın ayetlerini yok sayacağız, onlara sırt çevireceğiz.

*

Meriç’in devirdiği çamların yekünü fazla.

Sindirilmesi için parça parça tartışacağız inşaallah.

Gezenler için de söyleyeceklerimiz olacak.

*

[Kesin/kat'î delil için iki hususta kesinlik aranır: Birincisi, sübutta kesinlik (sabitlik, müsbetlik/pozitiflik), ikincisi delalette kesinlik.. 

Mesela Evrim Teorisi bu iki açıdan da sorunludur, güvenilmezdir; hem delillerin sübutları, hem de delaletleri bakımından.

Newton'un yerçekimi teorisi/yasası ise, ilk ortaya atıldığında sadece delalet bakımından kesinlikten yoksundu.. Merkür'ün yörüngesindeki kayma anlaşılınca sübutu da tartışılır hale geldi.

Delaletteki kesinlik eksikliği bütün fizik yasaları için söz konusudur.. Hepsi "zan" durumundadır.]


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN (İNÖNÜ'NÜN 1973'TE AÇIKLADIĞI GİBİ) İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ BİR SAHTE KURTARICI OLDUĞUNU DEVLET "RESMEN" AÇIKLAMADIKÇA VE DERS KİTAPLARINDA BU ANLATILMADIKÇA, HARBİYELİSİ DE, HARBİYESİZİ DE ATATÜRKÇÜLÜK ADINA ALDATILMAYA DEVAM EDECEK VE KENDİLERİNİ HAKLI ZANNEDECEKLERDİR.. İNÖNÜ'NÜN SÖYLEDİĞİNİ ERDOĞAN DA SÖYLEMELİ, ANITKABİR'E GİDİP TAZİM SUNMAKTAN, "ATATÜRK'ÜN İZİNDEYİZ" DEMEKTEN VAZGEÇMELİ, İNÖNÜ GİBİ ATATÜRK'ÜN RESİMLERİNİ PARALARDAN FALAN SİLMELİ, DEVLET DAİRELERİNDEN ATMALIDIR.. BUNU YAPMADIKÇA "HARBİYELİ ALDANMASI"NIN ŞERRİNDEN KURTULAMAZSINIZ. DEVLET KURUMLARINDAKİ BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERİ VE RESİMLERİ KALDIRILMALIDIR, SADECE TÜRK BAYRAĞI OLMALIDIR.. BAYRAK BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR, ATATÜRK HEYKEL VE RESİMLERİ İSE ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİĞİN, MİLLETİN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E KUL KÖLE EDİLMESİNİN SİMGESİDİR.. HARBİYE, BU MİLLETİN VERGİLERİYLE ÜNİFORMA GİYİP KILIÇ KUŞANINCA KENDİSİNİ MİLLETTEN DAHA VATANSEVER ZANNEDEN, BİR GÜN GENERAL OLUP DARBE YAPMA HAYALLERİ KURAN BURNU HAVADA ZIR CAHİL, RESMÎ EZBER DIŞINDA BİRŞEY BİLMEYEN NARSİST GENÇLERİN OYUN BAHÇESİ OLMAKTAN ÇIKARILMALI, ALLAH'TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEME AZMİYLE MİLLETİNE TEVAZU İLE HİZMET EDEN SUBAYLARIN YETİŞTİĞİ OKUL OLMALIDIR




Harbiyeli aldanır

Aydın Ünal

Yeni Şafak

29/11/2024, Cuma

 

27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.

Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.

Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.

Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.

Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.

15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.

Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.

Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.

Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.

Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.


BU ACZİMENDEBURİ SOYTARILARI "DERİN"LER, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E YÖNELİK ELEŞTİRİLERİ VE ŞERİAT DAVASINI ÇIĞIRINDAN ÇIKARMAK VE İTİBARSIZLAŞTIRMAK İÇİN ARASIRA PİYASAYA SÜRÜYORLAR

 







Aczmendi'ler yine sahnede: Risale-i Nur cemaati diye pazarlıyorlar


ekran-goruntusu-2024-11-27-092658.png


İstanbul'da 28 Şubat günlerine benzer görüntüler yaşandı

Aczimendi grubuna mensup kişiler İstanbul Üsküdar Meydanı’nda kadınlı erkekli bir araya gelerek tekbir getirdi.

İşin ilginç tarafı medyanın bu grubu "Risale-i Nur cemaati" olarak duyurması ve Aczmendi ifadesine yer vermemesi oldu.

Görüntüleri yayınlayan T24 sitesi "Üsküdar'da tekbirli gösteri: Risale-i Nur talebeleriyiz" başlığını kullandı.

Haber şöyle:

"İstanbul Üsküdar Meydanı’nda bugün öğleden sonra Risale-i Nur cemaati bir gösteri düzenledi. T24’ün çektiği görüntülerde göstericilerin “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” diyerek slogan atıldığı görüldü.

2 resmî polisin gösteriyi izlediği, telsizli bir sivil polisin ise merkezle görüşüp durumu aktardığı ve sonrasında gösteriye müdahale etmeden izlediği öğrenildi. Çevredeki bazı vatandaşlar duruma tepki gösterdi."

RİSALE-İ NUR ANLAYIŞINA, TARZINA AYKIRI

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur'un tarzına tamamen zıt olan nümayişin, üzerine basa basa "Risale-i Nur cemaati" olarak duyurulması dikkat çekti.

Gösteri sırasında erkekler "halay çeker gibi" elele tutuşup tekbir getirirken, çarşaflı bir grup kadın da bağırarak onlara destek verdi.

ASKERİ KIŞLADA EĞİTİLMİŞLERDİ

Tamamen tezgah olan ve sipariş üzerine yapıldığı anlaşılan gösteri, 28 Şubat dönemindeki benzer hareketleri akıllara getirdi.

O dönemde de Aczmendiler, inançlı insanlara özellikle de Risale-i Nur talebelerine zarar vermek üzere kullanılmıştı.

28 Şubat günlerinde bir anda ortaya çıkan grubun askeri kışlada eğitildiği, içlerinde istihbarat subaylarının da olduğu ortaya çıkmıştı.


Kaynak: Aczmendi'ler yine sahnede: Risale-i Nur cemaati diye pazarlıyorlar


LAİK DEVLETİN MOLLALARI TEKFİRCİLİĞİN ZEKİ (KURNAZ), ÇEVİK (CANBAZ) VE AYNI ZAMANDA FETÖ'LÜ OLANINI SEVİYOR

 



Sosyal medyada Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak kapışmışlar.

Şenocak, Hz. Yusuf aleyhisselam üzerinden birşeyler söylüyor, Bayancuk’u aşağılıyor.

İhsan efendi, senin Halis Bayancuk’a karşı ileri sürdüğün argümanların hepsini bir FETÖ’cü de (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensubu da) sana karşı aynen kullanabilir.

Aynen..

Kendilerinin bugünkü durumlarını aynı gerekçelerle savunabilir ve haklı gösterebilirler.

Bu noktada Halis Bayancuk’un tekfirci olarak nitelenen tutumu ile FETÖ’ye karşı kullanılan “resmî” söylem arasında bir fark yok.

Peki, ey “laik Türkiyeci, devletçi” Ehl-i Sünnetçiler, FETÖ’ye yönelik tekfirci söyleme karşı, Halis Bayancuk ile arkadaşlarına karşı sergilediğiniz şiddet ve celalin bir kırıntısını olsun sergilediniz mi?

(FETÖ karşısında laik devletin sorgusuz sualsiz safında yer alan tüm cemaat ve gruplar bu sorunun muhatabı.. Aynı şekilde Diyanet Teşkilatı da.)

*

FETÖ ile mücadele siyasal iktidarın (ve devletin) hakkıydı.. Çünkü dış bağlantıları vardı.

Ancak, FETÖ’cü diye nitelenen insanlara yapılan muamele haddini aştı.

Haklı haksız denilmeden bir sürü insan aynı torbaya konuldu, zulüm gördü.

Ve bu insanlara olmadık hakaretler reva görüldü.. Tekfir edildiler.

Tamam, bu Halis Bayancuk ile arkadaşları da birilerini tekfir ediyorlar da, tekfir ettikleri kişilere, sizin FETÖ’cülere yönelttiğiniz hakaretleri yaptılar mı?!

Onların şirketlerine el mi koydular?!

Onları işlerinden mi attılar?!

Açlığa mı mahkum ettiler?!

Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.. Halis’in kendisi hapis yattı, nerde kaldı ki başkalarını hapse göndersin..

Asıl tekfirci Halis değil, bu laik (siyasal dinsiz) devletin eli sopalı, dili uzunları.

Madem devlet laik, FETÖ ile uğraşılırken din iman işin içine katılmadan salt siyasal mülahazalarla hareket edilmeliydi.

Üstelik bu Türkiyeci Ehl-i Sünnetçilerin (devletin her dine eşit mesafedeki laikliğinin hatırına) “Her inanç saygındır” dediklerine de şahit olunabiliyor.. 

Şahit olduk.. 

Eğer her inanç saygın ise, FETÖ’cülerin “özel” inançlarına da saygı duyulması gerekirdi.

Hayır, her inanç saygın değildir.. Fakat bu laik (siyasal dinsiz) devletin birilerinin dindarlığı hakkında not vermeye de hakkı yoktur.. 

Tutarlılık devlete de lazım.. Beyan, öncelikle sahibini bağlar.

Devlet (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar taifesi) önce kendisine baksın.. Doğru yolda olmak istiyorsa, önce devletin resmî dininin İslam olduğunu ilan etsin, ondan sonra konuşsun.. 

“Dinime dahleden bari müselman olsa!”.. Dinsiz (siyasal dinsiz) değil de müslüman olduğunu söyleyebilse..

Kamalist (Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına iman etmiş) bir devletin İslam ve müslümanlar hakkında konuşmaya hakkı yoktur.

*

FETÖ’cülerin, Hristiyan ve Yahudiler’in küfrünü (ve cehennemlik olduklarını) ilan noktasından (yani Ehl-i Kitab’ı tekfir noktasından) sorun yaşadıkları görülüyor.

Böylece, başka yazılarımızda açıkladığımız gibi, Kur’an’la ters düşüyorlar.. Hristiyan ve Yahudiler’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’an’ı tasdik etmelerinin şart olmadığını savunur hale gelmiş durumdalar.

İçlerinden bazıları, küfür olan bu düşünceyi yaymaya çalışıyor, ve diğerleri bunu sessizce izliyorlar.

Bu, kabul edilebilecek, hoş görülebilecek birşey değil.. Küfre küfür demedikleri için küfre düşüyorlar.

Aynı durum, laiklik (siyasal dinsizlik) bahsinde de geçerlidir.

Laikliğin küfür olduğunu kabul etmeyen, İslam’a aykırı olmadığını ileri süren, küfre düşer.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin söylemiş olduğu gibi, böylesinin küfre düşmüş olacağından şüphe eden de küfre düşer.

Küfür, küfürdür kardeşim!

Küfür, yerli ve milli olunca, senin ağababaların tarafından benimsenince makbul hale gelmez.

FETÖ'yü tarttığınız terazi ile kendinizi de tartmaya ihtiyacınız var.

*

FETÖ'nün tek kusuru "dinler arası diyalog" hurafesi değil.. 

Bir zamanlar yerli-milli idiler, "laik devletçilik" yapıyorlardı.. Fethullah'ın "Devlet-i Ebed Müddet" diye bir şiiri var.. "Devletçilik" yapıyordu.. Sıkı devletçiydi.

Cemaat (klik) olarak Siyasal İslam'a karşı "kültürel müslümanlığı" savundular, İslam'ı bölüp parça parça ettiler.. 

Abant Platformu toplantılarında laiklik ve demokrasi havariliği yaptılar.. 

Adamlardaki yamukluk ve sapmalar kimsenin umurunda olmadı, Fethullah'a bol keseden "hocaefendilik" madalyası takıldı.

Şunu da unutmayalım: 

FETÖ'nün hristiyan Batı ile "sivil toplum" ayağından kurduğu ittifak/müttefiklik ilişkisini laik Türkiye Cumhuriyeti "devlet" düzeyinde kurdu, ve "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" Avrupa Birliği hedefinin ortaya koyduğu gibi, bu ittifak bağını kopmaz hale getirmeye çalışıyor.


SÖZDE EHL-İ SÜNNETÇİ SAHTEKÂR KALEMLER, VAİZLER!.. BEĞENMEDİĞİMİZ ŞİÎ "BİZ HİZBULLAHIZ, ALLAH'IN TARAFTARLARIYIZ" DİYOR, SİZ İSE "RESMEN" ANCAK TAĞUT İLKE VE İNKILAPLARINA BAĞLILIK YEMİNİ EDİLMESİNİ SÜKUTUNUZLA İKRAR VE TASDİK EDİYOR, BUNA BİR İNİLTİ, VIZILTI, MIRILTI VE SIZILTI İLE BİLE TEPKİ GÖSTERMİYOR, SONRA DA UTANMADAN TAĞUTUN KÜFÜR DÜZENBAZLIĞI HESABINA BİD'ATÇI ŞİÎ YA DA VEHHABÎ İLE UĞRAŞILMASINI İSTİYOR, VE TAĞUTÇU KÜFÜR DAVASINI EHL-İ SÜNNET MÜDAFAASI GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ.. ALÇAKSINIZ!

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ve de zayıf düşürülmüş (mustad'af), «Ey Rabbimiz, bizi ahâlîsi zalim olan şu memleketten kurtarıp çıkar, bize tarafından bir sahip (velî) gönder, bize katından bir yardımcı yolla» demekte olan erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

“Îmân edenler, Allah yolunda savaşırlar. Küfredenler ise, tağut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın! Şüphesiz ki şeytanın hîlesi zayıftır.”

(Nisa, 4/75-76)


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİNİN EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCILIĞI

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:

… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da, Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.

Sorun da burada..

Selanikli Kamal’ı (Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir yararı yok.

Selanikli Kamal, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor. ("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)

Ancak bu, İslam açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.

Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.

Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.

*

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..

Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.

Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.

(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.) 

Laik (siyasal dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.

Vatan için savaşıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya kalkışırsanız adınız terörist olur.

Çünkü, laik (siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.

Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.

Çünkü laik.. Kamalist..

*

İmdi, Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan fırka) olan topluluktan olmak demektir.

Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.

Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.

Evet, Ehl-i Sünnet'ten olmanın ölçütünü Sünnet'ten almadan ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) olamazsınız.

Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).

Bunlar arasında Türkçülük, Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?

Yok!

Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde), Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)

Ölçümüz sadece Kur’an, Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.

Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.

Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar. 

Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik  (siyasal dinsiz) taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.

*

Derin devlet" (Ki buna devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i Sünnet istismarcılığı yaptırıyor. 

(Bu satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler, iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor. Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])

Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu. 

*

Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a, Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.

Aparatıdır.

Onda şu veya bu ölçüde nifak (münafıklık) vardır.

Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).

Kamal'ın "ümmet"indendir (topluluğundandır).


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...