İLM-İ SİYASET ÜFÜRÜKÇÜLÜĞÜ: İLKESİZLİK, EYYAMCILIK, KONFORMİZM, FIRSATÇILIK, ÇIKARCILIK, TAKİYYE VE "ZAMAN VE ZEMİNE GÖRE KIBLE DEĞİŞTİRME"YE SİYASET ADINI VERME KURNAZLIĞI

 



Haber7.com yazarlarından Hasan Öztürk yağdanlığı (Kambersiz düğün olmazmış, bir ara Yeni Şafak balosunda sanatını icra etmişti), Erdoğan'ın göreve başlama töreni sırasında yaptığı konuşmayı konu edinen bir yazı kaleme almış.

Yazısının başlığı şöyle: 'Göreve Başlama Töreni konuşması ya da "Gelin canlar bir olalım" '

Son dönemin modası Alevîlik.. "Sünnî kodlar" bekleyebilir.. Zaten Sünnî hassasiyet bu laik (siyasal dinsiz) rejime uymuyor, onun üzerinde eğreti duruyor.

Bu Öztürk adlı yoz Türk'ün yazısı şöyle başlıyor:

Erdoğan’ı “takip edenler” açısından her şey olması gerektiği gibi oluyor!

Ama, Erdoğan’ın ilmi siyasetini göz ucuyla bile takip etmeyi kendilerine zül addedenler olup biteni elbette anlamakta güçlük çekiyor!

(https://www.haber7.com/yazarlar/hasan-ozturk/3330060-goreve-baslama-toreni-konusmasi-ya-da-gelin-canlar-bir-olalim)

*

Bu "ilm-i siyaset" lafı, yaşananları çok güzel özetliyor.

Gençler bilmezler, bu laf ile kastedilen, gerçek anlamda "siyaset ilmi" değildir.

Kastedilen, sözde dostluk sergileyerek düşmanlık yapmak, yüze gülüp kuyu kazmaktır.

Ankara'daki siyaset esnafı ve bürokratlar taifesinin bir kesimi bu alanda uzmanlaşmış ve maharet kesbetmiş oldukları için, bu lafı pek severler ve kendi karaktersizliklerini "ilm-i siyaset" ustalığı olarak göstermeyi ihmal etmezler.

Hasan Öztürk yoz Türk'ü, bu lafı Erdoğan için "övme" maksadıyla söylüyor, fakat aslında baltayı taşa vurmuş.

Bir bakıma "Kral çıplak" demiş oluyor, fakat bunu "Kralıma çıplak da siyaset ne güzel yaraşır" makamında bir besteyle kulağa hoş gelecek şekilde söylüyor.

Söylediğini zannediyor.

*

Kral çıplak..

En "akredite" yağdanlıklarına göre bile siyaseti, "ilm-i siyaset"..

Bilmemek ayıp değildir derler, bilmeyenler için anlatalım.. 

Bu "ilm-i siyaset" lafını kullananlar, şöyle bir hikâye (daha doğrusu masal) anlatırlar (Ki bunların en akıllısı bile böyle konularda ayet ve hadîsleri hatırlamazlar, nerde bir hurafe varsa onu arar bulurlar):

Bir ilim talibi, meşhur bir hocadan gidip dinî ilimleri öğrenmiş. Fakat hocası, "İlm-i diyaneti öğrendin, sana ilm-i siyaseti de öğreteyim" demiş.

O da "Gerek yok" deyip köyüne dönmüş.

Bakmış ki köyün hocası camide vaaz sırasında saçmalıyor. Hocaya "Söylediklerinin hepsi yanlış, hurafe, uydurma.. Doğrusu şudur" demiş.

Bunun üzerine hocanın kışkırttığı cemaat bunu bir güzel dövmüşler.

Bu da kalkıp tekrar hocasının yanına gitmiş, "ilm-i siyaset"i öğrenmiş.

Tekrar köyüne gelmiş, aynı hocanın vaazını dinlemiş, sonra da cemaate şöyle seslenmiş: 

"Aziz cemaat, bu hoca efendi derin ilim sahibidir, hikmet ve irfan deryasıdır, her sözü birer incidir, kendisi de pek mübarektir. Onun saçından veya sakalından bir kılı hatıra olarak saklayan cennetliktir." 

Bunun üzerine cemaat hocanın üzerine üşüşmüşler, ne saç kalmış ne baş, ne kaş kalmış ne sakal.. Yüz göz kan içinde..

*

Bu hikâyeye göre, sözde "ilm-i siyaset" öğrenen ilim talibi, hurafeci hocanın hakkından gelmiş oluyor.

Halbuki kendisi hurafeci hoca haline gelmiş durumda.

Hoca hakkında söylediklerinin hepsi yanlış, uydurma ve hurafe..

Eğer sen ilm-i siyaset adına kötülüğün kendisi haline geliyorsan, neyin mücadelesini veriyorsun?

Yolunan, hurafeci hocanın saçı sakalı değil, senin şahsiyetin, haysiyetin, şerefin, karakterin.. 

Kan revan içinde kalan, hocanın yüzü gözü değil, senin ahlâk ve seciyen..

Düşmanınla birlikte senin haysiyet, şeref, insanlık ve karakterin de ölüyorsa, bu, bir zafer midir?

*

Demek ki"Biz savaşı öldüğümüz zaman değil, düşmanlarımıza benzediğimiz zaman kaybederiz" diyen Aliya'nın ilm-i siyaseti ile Türkiye'deki ilm-i siyaset farklı.

Demek ki diyanet fakiri metin yazarlarının temcit pilavını ısıtıp yemekten ibaret olan "prompter hatipliği" ile ilgisi bulunmayan, entelektüel donanımı ile göz dolduran, gerçek bir dava adamı olma vasfını kendisinde taşıyan, bazılarının "bilge kral" olarak adlandırdığı Aliya, ilm-i siyaseti öğrenememiş.

İlm-i diyanetle kalmış. 

Diyanetini ve şahsiyetini muhafazadan başka ilm-i siyaset tanımamış.

Türkiye'deki ilm-i diyanet bakımından tam takır kuru bakır tipler ise, ilm-i siyaseti çok iyi öğrenmişler.

Öyle öğrenmişler ki, düşmanlarından bir farkları kalmamış..

Dışardan bakan birinin bunları düşmanlarından ayırması mümkün değil.. Hatta düşmanlarında biraz olsun şahsiyet ve "olduğu gibi görünme" derdi var, bunlarda o da yok.

Çünkü "fena fil ilmi siyaset" olmuşlar. 

Yanlışın ve hurafenin sözcülüğünde düşmanlarını geçmişler, böylece düşmanlarını emekli etmişler, onların postlarına kurulmuşlar.

*

İlm-i siyaset tarikatının pîri, Abdullah ibni Übeyy'dir.

Medine'deki iki kabileden birinin, Hazrec'in lideriydi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Medine'ye hicret etmeseydi bu şehrin kralı ilan edilecekti.

"İlm-i siyaset" icabı müslüman olmuş göründü, fakat imanı yoktu, münafıktı.

Medine'deki liderliğini, "münafıkların lideri" olarak sürdürdü.

Sözü dinlenen ve saygı gören bir adam olma özelliğini muhafaza için her yerde "rol kapmaya" çalışır, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hutbe irad ettiğinde hemen arkasından kalkıp "ilm-i siyaset" yapar, "Rasulullah şöyle güzel konuştu, böyle güzel konuştu, sözleri hikmet ve hidayet bahri vs." türünden laflar eder, nutuk atardı.

Uhud Savaşı sırasında bin kişilik İslam ordusunun önemli bir bölümünün savaş başlamadan harp meydanını terk etmesini sağlamıştı. Kendisine tabi 300 kişiyle yarı yoldan geri dönmüştü. 

Durum böyleyken, savaştan sonra Mescid-i Nebevî'de Peygamber Efendimiz'in hemen ardından ayağa kalkıp nutuk atmaya kalkışmış, bunun üzerine onun kabilesinden olan Ebu Eyyub el-Ensarî r. a. onu azarlayıp konuşmaktan men etmiş, ilm-i siyasetin çanına ot tıkamış, sesini kesmişti. (Geniş bilgi için Asım Köksal Hoca'nın "İslam Tarihi"ne bakılabilir.)

O günden sonra bir daha Peygamber Efendimiz s.a.s.'in meclislerinde "ilm-i siyaset" tarzı nutuklar atamamıştı.

*

Yoz Türklerin sözünü ettiği "ilm-i siyaset" kaypaklığı, Abdullah ibni Übeyy'lerin sanatıdır. 

Karakter abidesi Ebû Eyyub el-Ensarî'lerin, Aliya'ların şerefli yolu farklı.


E-KİTAP: TÜRKİYE TARİKATLARININ KİMLİK KRİZİ: İSKENDERPAŞA ÖRNEĞİ

 

https://archive.org/details/turkiye-tarikatlarinin-kimlik-krizi-iskenderpasa-ornegi



TÜRKİYE TARİKATLARININ

KİMLİK KRİZİ:

İSKENDERPAŞA ÖRNEĞİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İFRAT İLE TEFRİT ARASINDAKİ BAŞDÖNDÜRÜCÜ ZİKZAKLAR

BÜYÜKELÇİ'NİN AHLÂKÇISINA AHLÂK VE HUKUK DERSİ 4

 “İSYANKÂR, GAFİL, ŞAŞKIN VE KIYMET BİLMEZ” CEMAAT 16

MASLOW’UN ÇİVİSİ VE “İNSAN KULLANIM EL KİTABI” 20

GECİKMİŞ MEALCİLİKTEKİ ARIZALAR 23

ÇOK ÖZEL PROJE MERAKI 36

“ZAMANIN İMAMLIĞI” HÜSN-Ü KURUNTUSU 40

 

İKİNCİ BÖLÜM: BABALAR VE OĞULLAR: SAVURGAN MİRASYEDİLİĞİN “ONTOLOJİK VE EPİSTEMOLOJİK” BUNALIMI

“ŞEYHLİK KESMEDİ, DOĞAL LİDERLİK İSTEREM” 44

DERİN ŞEHİR TİYATROLARI TARİKATLAR MASASI SAHNESİ İFTİHARLA SUNAR: İCAZETLİ ŞEYH HALİT YAŞAR, İCAZETSİZ NURETTİN’E KARŞI 60

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: AÇ “DOĞAL LİDER”İN OY AMBARI SANARAK KURDUĞU PARTİ: SAĞDUYU

“İBRAHİM’İN MİLLETİ”NDEN YÜZ ÇEVİREN PARTİ 68

KIBLESİZLİĞİ BAĞIMSIZLIK, KONFORMİZM VE EYYAMCILIĞI SAĞDUYU ZANNETMEK 87

SOLUN BAYAT SLOGANLARININ MÜŞTERİSİ OLACAK KADAR SAVRULMAK 98

AKL-I SELİM ÖZDEN MAHRUM SAĞDUYU AMBALAJI 104


"KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ" Mİ?

 











“Beni tefe koyarlar ama, keşke Yunan galip gelseydi. Ne Hilafet yıkılırdı,  ne Şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı. 

"Buna inanmayan, Yunanistan‘da bir şeriat mahkemesi var, orda Yunan’ın esiri olan müslümanlar için… 

"Sizin içinizden birisi desin ki ‘Ahval-i şahsiyyeye (kişisel hallere) müteallik (ilişkin) mesail (sorunlar) için hiç olmazsa ihtiyarî (isteğe bağlı), talebe bağlı, isteyen şeriat mahkemesine gitsin’, diyebilir misin? 

"‘Anayasa’ya laiklik konmasın’ diyen adamı [dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ı] nasıl boykot ettiler, nasıl hakaretlerde bulundular, görüyorsunuz. 

"Bizim gâvur, elin gâvurundan daha şiddetli.”

*

Ekim 2016’da merhum Kadir Mısıroğlu‘nun bu sözleri medyaya yansımıştı..

Tabiî laik kesim hemen üzerine atladı.

İçten içe memnundular, rahmetlinin Mustafa Kemal eleştirilerine cevap veremedikleri için akıllarınca bir açığını yakalamışlardı.

*

Merhumun sözlerinin önemli bir kısmı doğru olmakla birlikte, abartılı konuştuğu açıktı..

Yunan galip gelip İstanbul’u da ele geçirseydi, hilafet kaldırılmazdı diye birşey yok.

Hilafetin ne izi ne tozu kalırdı.

Çünkü küfrün hâkimiyeti altındaki bir halife müsveddesi, tanım gereği, halife değildir.

Şeriat de sadece ahval-şahsiyyeden ibaret değildir. Onun siyaseti ve ekonomiyi de içeren bir toplumsal yanı vardır.

Şeriat sadece evlilik, boşanma, miras vs. konularını düzenlemiyor, onun ayrıca bir de ceza hukuku boyutu var.

Diyelim ki bir müslüman Türk ile hristiyan Rum arasında cinayetle biten bir kavga oldu, bunu hangi ceza hukukuna göre çözeceksiniz? Yine İslam Şeriati mi geçerli olacak?

Tabiî ki olmayacak.

Dolayısıyla, merhum Mısıroğlu’nun “Yunanistan’da Şeriat mahkemesi var” sözü o kadar da doğru değil.

*

Yunan galip gelseydi, bugünkü İstiklal Marşı’n olmazdı.

Bayrağında hilal olmazdı.

Ezanlar bu kadar serbestçe okunmazdı. (Gerçi bir ara Ezan da yasaklandı, Allah Menderes'e rahmet etsin!)

Ancak bunlar, Mustafa Kemal’in bu millete beleşten bağışladığı, elde yokken kazandırdığı birer karşılıksız lütuf değildir.

Tam aksine bu millet, Mustafa Kemal’in ve kurduğu "laik (siyasal dinsiz) düzen"in elinden ancak bu kadarını kurtarabildi.

Batı Trakya’daki Türkler de Yunan’ın elinden başka bazı şeyleri kurtardılar.

*

Bununla birlikte, “Keşke Yunan galip gelseydi” demenin de bir anlamı yok.

Yunan galip gelseydi, ve bu arada Mustafa Kemal’i savaş esiri olarak alıp götürselerdi, şimdi onun için ağıt yakıyor olurdun.

Şöyle derdin: 

“Bakmayın siz Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin namaz vs. kılmadığına.. O savaş gailesi içinde namazına abdestine çok dikkat edemedi, ama kalbi çok temizdi, yüreği imanla doluydu. Padişah onu boş yere seçmemişti. Emri altındaki İslam ordusu galip gelseydi, cihad zaferle sonuçlansaydı, Osmanlı yıkılmazdı. Ne Hilafet yıkılırdı, ne Şeriat kaldırılırdı, ne medreseler lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Said-i Nursî gibi basiretsiz hocalar ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa gibi sadık bir komutanı anlayamadılar. Düşman ajanlarının iftiralarına aldanıp Paşa hakkında suizanda bulundular, Paşa’nın dış dünyaya karşı siyaset icabı söylediği bazı lafları kafaya taktılar. Hatta Said-i Nursî tuttu önce bir namaz beyannamesi yayınladı, sonra da savaşın ortasında Ankara’yı terk edip gitti. Şimdi siz söyleyin, Padişah emrettiği için Yunan’a karşı cihat eden, savaşıp esir düşen Mustafa Kemal Paşa hazretleri mi daha dindardır, yoksa ‘Bunlardan bir cacık olmaz’ diyerek savaşın ortasında Ankara’dan çekip giden Said-i Nursî mi? Bu millet bu basiretsiz, kifayetsiz, firasetsiz, hayalperest, yaşadığı çağı anlayamayan, dünyayı bin 400 yıl öncesi gibi zanneden hocalardan az çekmedi!”

*

Bu laikler (siyasal dinsizlikçiler), sözde vatanseverlik edebiyatı yapıyor olsalar da, çoğu, Yunan’ın galip gelmiş olmasını dert edecek adamlar değiller.

Tam aksine, "laik, demokratik ve çağdaş" bir Yunan hakimiyetini yürekten, can u gönülden isterler.

Çünkü bunların hedefi batılılaşmak, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve bu arada Avrupa Birliği‘nin bir parçası haline gelmekten ibaret.

Yunan galip gelseydi, bu hedefler daha çabuk ve kolay yoldan gerçekleşmiş olurdu.

Bu yüzden, bana kalırsa, Yunan’ın galip gelmemiş olmasına Mısıroğlu‘ndan daha fazla üzülüyorlardır.

Ama, bunu yüksek sesle söylemeyecek kadar da işlerini bilirler.

Onlar açısından meselenin can alıcı noktası ise şu: 

Yunan işgali yaşansaydı, kökenini bir şekilde Rumluğa dayandıramayanlara "ikinci sınıf vatandaş" muamelesi yapılır, onlara "keçi çobanlığı" layık görülürdü. 

"Cennet vatanın Kemalist imtiyazlı vatandaşları" Yunan usulü "laik demokrasi"de mağdur olurlardı. 

Canlarını sıkacak tek nokta burası.

*

Yunan galip gelseydi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “milli ve yerli” AB hedefi kolayca gerçekleşebilirdi.

Kalkıp Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat yerine laiklik” tavsiye etmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunan vatandaşı olduğu için, muhtemelen, Şeriatçılıktan yine uzak dururdu.

Belki imam hatip lisesi yerine, eksik gedik bir medrese tahsili yapmış olur, fakat herhalde yine laikliği savunurdu.

Türk milletvekili adayı Temel Karamollaoğlu, “Müslümanım, İslamcı değilim” diyerek, vatandaşı Yunan halkının gönlüne su serperdi.

Bahçeli ve Akşener gibi milliyetçiler (din-ci olmayan milliyet-ciler) “Biz Türkler Yunanistan’ın laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, onun ötesinde bir talebimiz yok, laiklikten taviz verilemez” derlerdi.

Kılıçdaroğlu da muhtemelen “Ben Alevî meşrep samimi bir müslüman olarak sosyal demokrasiye inanmış durumdayım, başka bir davam yok” derdi.

Yunan devleti vatandaşı Mehmet Şevket Eygi“Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcılık sapıklıktır; sapıtmış ve sapıttıran bir fırkadır” diye yazılar döşenir, Yunan makamlarından aferin alırdı. Yılın gazetecisi filan seçilirdi. 

İşbirlikçilik yaptığı İçişleri Bakanı’nın adı Faruk değil, Dimitri filan olurdu.

 “Canım Yunanistan“ı için “Ben devlet taraftarıyım. Düzen ya da rejim bozuk olabilir, rejim başka, devlet başkadır. Devletime bağlıyım. Devletimi en çok ben severim, bu konuda ikinci olmayı bile kabul etmem” şeklinde sevgi dolu yazılar kaleme alırdı.

"Yunanistan sevgisi imandandır" adıyla kitap yazan bile çıkardı.


ŞEYH EFENDİ'NİN RÜYASINDAKİ ATATÜRK









Star gazetesinin 29 Aralık 2013 tarihli Pazar ekinde yayınlanan bir yazının başlığı şöyleydi:

Gülen Cemaati ve Sünni kodların kaybı”.

Dert edinilen husus aslında "Sünni" kodların kaybı değildi, söz konusu yazının kodlarını, aynı ayın 17 ve 25'inci günleri oluşturuyordu. 

O hengâmede başka türden kayıplar yaşanması söz konusuydu, Sünnîliği umursayan yoktu.

O günlerde Devlet Bahçeli bile "Gülen Cemaati"ne destek veriyor, odasındaki duvar saatini 17:25'e ayarlıyordu.

Fethullah'tan Hocaefendi diye söz ediyordu.

*

Söz konusu yazıyı kaleme alan kişi, Erdoğan'ın uçağının gazeteciler koleksiyonunun demirbaş parçalarından biri haline gelecek olan Prof. Burhanettin Duran'dı..

Sorun şuydu ki, yazısında Sünnîlik (İslamîlik) diye birşey yoktu, Kemalizm/Atatürkçülük ve devletçilik vardı. 

Yazarın Sünnî kodlardan anladığı, kendisini laik, yani "siyasal dinsiz" kabul eden, ve böylece dine açıkça muhalefet eden bir rejimi ya da düzeni desteklemekten ibaretti..

Sünnî kodlar, Sünnî kodlar olalı böyle zulüm görmemişti. 

Şairin, “Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” dediği gibi, bu öyle bir Sünnîlik anlayışıydı ki, Sünnîliğe, Sünnet’e (Şeriat'e) pusu kurmuştu..

*

Burhanettin Duran (Keşke yerinde duran olsaydı da kalemini gözümüze doğru, sokmak istermiş gibi sallamasaydı), yazısına şöyle başlamıştı: 

“Cumhuriyet dönemi din-devlet ilişkilerini yeniden düşünmemiz gereken bir noktadayız. İsmail Kara’nın Şeyh Efendi’nin Rüyası adlı kitabı sanki bugünler için yazılmış.”

Görüldüğü gibi, kılavuzu karga değil.. Kara.. 

Kara’nın kitabını görmüş değilim. Ancak, 1990’lı yıllarda Yeni Şafak’ta yayınlanan yazılarından oluştuğunu tahmin edebiliyorum. Çünkü, Şeyh Efendi’nin rüyasından bahsettiği yazısı hâlâ hafızamda.

Bir defa, kitabın adı, Şeyh Efendi’nin Rüyası değil, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye.

Duran’ın (İnsanın “aklı duran” diyesi geliyor) yazısının üçüncü cümlesi şöyle: 

“Kitap, Cumhuriyet’in radikal din karşıtı reformları yapılırken Kemalist yönetime kahhariye okumak üzere sözleşen Sufilerin, gördükleri bir rüya üzerine bundan vazgeçişlerini anlatır.”

Sanki kitap, baştan sona bunu anlatıyor.. 

Yazar, rüyayı aktarmıyor, kahhariyenin (kahriye) ne olduğunu da açıklamıyor, bir sonraki cümlesinde hemen, kaşla göz arasında, “rüyadan alınan mesaj”a geçiyor.

Kahhariyeden kastedilen, Allahu Teala’nın Mustafa Kemal’i kahretmesi için “Ya Kahhâr (Ey kahr ü perişan eden Allah)” zikrinin yapılması..

“Aklı duran”ın “aldığı mesaj”a geçmeden önce, onun yapmadığı şeyi yapıp, rüyayı anlatalım.

Bir defa, rüyayı hepsi görmüyor, gören sadece Şeyh Efendi.

Kitabın arka kapağından okuyalım:

II. Abdülhamit döneminde Şeyhulislamlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhar” zikri çekilerek Mustafa Kemal Paşa’nın ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır. Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür. Rüya şöyle: Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lakin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözü önünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar. Mustafa Kemal Paşa, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahçup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

Bu rüyadan, Resulullah s.a.s. nezdinde Mustafa Kemal’in “makbul” bir adam olmadığı sonucu çıkar.. Fakat bunu bilmek için böyle bir rüyadan haberdar olmamız gerekmiyor. 

Gelelim Duran’ın yazısının devamına.. Şöyle diyor: 

“Rüyadan alınan mesaj son derece açıktır: Devletin bekası ve ümmetin maslahatı için sabır siyaseti gerektir.”

Kahriye okumak (zikir ve dua), sabra aykırı mıdır?!..

O gün mesele salt Mustafa Kemal'in şahsıyla ilgili değildi. 

Memleketteki sorun, kahriye okumakla (salt dua edip işi Allahu Teala'ya havale etmekle) çözülecek bir sorun olmaktan uzaktı. 

*

“Beka”, Allahu Teala’nın sıfatlarındandır.. O, el-Bâkî’dir.. Beka sahibi olan yalnız O’dur. Ancak, “Tanrısız devlet”i icat eden laikler (siyasal dinsizlikçiler) için (Dinci varsa dinsizlikçi de vardır değil mi, onlardan niye bahsetmiyoruz?), devletin bizzat kendisi tanrıdır. Cemal Bali Akal’ın dediği gibi, “Sivil Toplumun Tanrısı”..

Ve bunlar, tanrılarının beka sıfatına sahip olduğunu iddia ederler. Onlara göre, tanrıları “ebediyyen payidar olacak”tır.

*

Burhanettin efendi kurnaz mı kurnaz.. Rüyayı anlatsa, abrakadabra kabilinden el çabukluğuyla ürettiği fetvayı vermesi mümkün olmayacak. Herkes kendisine gülecek..

Bunun için, rüyayı anlatmıyor, hemen fetvaya geçiyor. Vatandaş sanki akademisyen değil de, bir gizli servisin kara propaganda ustası kalemşörü..

Rüyanın verdiği mesajı doğru anlamak için “aklı duran” değil, kafası çalışan olmak gerekiyor: Hiç kimse Allah’a rağmen “mülk” (egemenlik) sahibi olamaz. 

Ve her toplum, layık olduğu idarecileri bulur.

Yaşadıklarımız, millet olarak yozlaşmışlığımızın resmidir. 

Adam olsaydık bugün Afganistan'da olduğu gibi İslamî bir idaremiz olurdu.

*

Yazıdaki sorunlar bunlardan ibaret değil..

Yazar, "Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler" hesabı, yaşadığı yerin farkında olmayan bir "balık" idraklilik sergiliyor.

Rüyadan fetva imal etmekle İslamî ilimlerin usulünü berhava ettiğinin, Sünnîliğin ocağına incir dikip Batınîlik bataklığının kokuşmuş zemininde çamur banyosu yaptığının farkında değil. 

Rüya, dinî hususlarda delil olmaz. Rüyadan dinî hüküm çıkarılamaz. Edille-i şeriyye arasında rüya yer almaz.

Apaçık Şeriat’in hükmünü, Allah’ın kelâmını ve Resulullah’ın s.a.s. Sünnet’ini (edille-i şer'iyyeyi) bir tarafa bırakıp falan ya da filanın rüyasından “fıkıh” inşa etmek, “fetva” üretmek, Sünnî kodların kaybının ta kendisidir.

Fethullahçılar da "hizmet"lerinde "rüya"lardan az yararlanmamışlardı.

İki taraf da "rüya"ların peşinde.

"Kur'an ve Sünnet'e, Şeriat'e gelin! Ayet ne diyor, hadîs ne diyor, ona bakın"" diyenlere ise savaş açıyorlar.

*

"Sünnî" Burhanettin'in bir sonraki cümlesi ise şöyle: 

“Bu meyanda İslami sembolleri, kurumları ve şahsiyetleri tasfiye eden bu nevzuhur rejime beddua bile edilmemelidir.”

Resulullah s.a.s. de beddua etmiştir. Mesela, Bi’r-i Maûne olayının faillerine bir ay kadar her sabah beddua etmiştir.. (Asım Köksal Hoca'nın İslam Tarihi'nde ayrıntılı bilgi var.)

Hz. Nuh a. s., kendi kavmine bile değil, bütün kâfirlere beddua etmiştir.. 

Yine, Hz. Musa a. s. da, Firavun’a ve kavmine beddua etmiştir.. (İlgili ayeti kendiniz bulup okuyun, herşeyi bizden beklemeyin.)

Fakat Burhanettin efendi hazretlerinin Kemalizmden/Atatürkçülükten beter Sünnîliğine göre, bu laik (siyasal dinsiz, Atatürkperest) Anıtkabir rejimine beddua bile edilmemeliymiş..

Şu fetvanın güzelliğine, Sünnîlikteki derinliğine bakın!.. 

Delil de gayet sağlam: Bir rüya.. 

Hem de, anlatamadığı, anlatmaktan kaçındığı bir rüya.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...