KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİT"LERİ VE YARALI “GAZİ”LERİ












FETÖ , TEKFİR, VE "SİVİL TOPLUMUN TANRISI" LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET


Prof. Ayhan Tekineş’in (bir önceki yazıda konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun, nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de.. Sözde gizli, fakat sen biliyorsun.. Bu nasıl oluyor?

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Şimdi (Muhammed Yakut sağken) servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Şimdi bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan bahsediliyorsa, bu, en fazla birkaç yıllık olabilir..

Bu videoları ellerinde bulunduranlar, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yakında yeni bir FETÖ icat etmek zorunda kalabilirler..

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de niye yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler. 

["Müslüm ilen Fadime"ye müstehcen film çevirttirip büyük bir reklam kampanyası ile millete beleş izlettirmelerinin nedeni buydu. Diriliş Ertuğrul dizisinin İbn Arabî'yi oynayan aktörü gibi sakal, cübbe ve sarıkla donattıkları çakma tarikat şeyhi (aynı zamanda Nurcu ve de radikal dinci) Müslüm üzerinden bütün bir dindar camiaya itibar suikastı yaptılar.. Başını örttürdükleri Fadime üzerinden de bütün başörtülü genç kızları şaibe ve töhmet altında bıraktılar.]

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Gazeteci-yazar Sertar Turgut’un yıllar önce anlattığı bir olay:

MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

22.06.2010 12:32

Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak, gözlemleyerek öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor. Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon.. Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin ve vatanseverliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Hatta Alparslan kadar bile olamazdı.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu; "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî" diyorlar.

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür.. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Bugünlerde Muhammed Yakut tarafından kaseti olmakla suçlanan hoca (N. H.) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi "modern haşhaşîlerin başındaki iblis" değil de yerli-milli vatansever (MİTsever) hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, N. H.'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak istemeleri durumunda ona istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye sözde FETÖ karşıtı "vatansever" istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu sözler bir ilahiyatçıya yakışmıyor.

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri salt günahlarından ve zulümlerinden dolayı tekfir edemeyiz (Küfür olan sözler söylüyor, İslam'ın hükümlerini ve Şeriat'i aşağılıyor, tağutperestlik yapıyorlarsa iş değişir). 

Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik (siyasal dinsiz) rejimle bir sorunları bulunmuyor.

Görebildiğim kadarıyla içlerinden birçoğunun işi gücü laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi savunmak oldu.. Diğerleri de bunları sükutlarıyla onayladılar.

Hüseyin Gülerce ve Latif Erdoğan gibi sonradan muhalefet edenler olduysa da bunların muhalefeti laik devlet hesabına yapılmış bir muhalefetti.

Hem laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı savrulma..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (gâvur da olsalar çoğunluğa uymayı) savunma açısından aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu (Darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını söylemesi), İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar (Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri) dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı. (Aynı şeyi maalesef birçok "FETÖ karşıtı" sözde vatansever muhafazakâr da söylüyor.)

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı Siyasal İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Akşener, sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürlerinden söz etmişti..

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


(İlk yayın tarihi: 20 Aralık 2023)


YUNAN’IN İZMİR’İ İŞGALİ, SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK’E “SANA BİR KAHRAMANLIK YAZDIK” DİYEN İNGİLİZLER’İN OYUNUYDU. BLACK JUMBO’YA BİR ZAFER HEDİYE ETMELERİ GEREKİYORDU

 












Selanikli zampara Mustafa Atatürk’ün başrol oyuncusu olarak arz-ı endam ettiği, senaryosu İngiliz istihbaratı (gizli servisi) tarafından yazılmış olan “vatan kurtaran kahraman” filminin en heyecanlı yerine geldik.  

Zampara, filmin sonunda (İngiliz desteği sayesinde) “devlet kuran adam” haline getirilmiş bulunuyordu.

Gerçekte “vatan kurtaran” değil, müthiş firarıyla Filistin ve Suriye gibi 400 yıllık vatan topraklarını İngiliz’e altın tepsi içinde hediye eden adamdı. (Selçuklu ile başlayan müslüman Türk hakimiyeti düşünülürse 800 yıllık vatan toprağı.)

Ordularımız Çanakkale’de, Irak’ta (Kûtu’l-Amare zaferi) ve (komünist devrim sayesinde Ruslar çekildiği için) doğuda üstün durumdayken, Selanikli’nin Filistin’deki ihaneti yüzünden, Osmanlı Devleti’nin (dört koca yıl süren) Birinci Dünya Savaşı macerası iki haftada yenilgi ile sonuçlanmıştı.

Hezimetin mimarı Selanikli zamparaydı. Bu yenilgi, Osmanlı Devleti’nin yıkılışının habercisiydi.

Selanikli, “devlet yıkan adam”dı. Devletimizi yıkan adam..

*

Selanikli zamparayı tarihî film yıldızı yapan senaryo kimler tarafından nasıl yazılmıştı?

Mehmet Hasan Bulut, bu soruya cevap olacak bilgileri kitabında sıralamış:

“Harbin bitişinden hemen sonra, (İngiliz siyasetçi) Seton-Watson’un liderliğindeki Balkan mütehassısları (uzmanları) tarafından ‘New Europe’ (Yeni Avrupa) adlı bir grup kurulmuştu. Bugünkü Avrupa Birliği’nin, Commonwealth of Nations’ın (İngiliz Milletler Topluluğu) ve Chatham House’un (Royal Institute of International Affairs / Milletlerarası Münasebetler Kraliyet Enstitüsü olarak da bilinen think-tank, yani fikir teati cemiyeti) temellerini atan bu grup, (İngilizler’in Güney Afrika’da aptığı) Boer Harbi’nin mimârı Alfred Milner’in, (sonradan Zimbabve ve Zambiya diye ikiye bölünecek olan Rodezya devletini kuran İngiliz siyasetçi) Cecil Rhodes’un vasiyeti üzerine kurduğu ‘Round Table’ (Yuvarlak Masa) adlı grup ile beraber çalışıyordu. İçlerinde Wickham-Steed, Bourchier, Leo Amery gibi kişilerin yanı sıra, İngiltere Başvekili (Başbakanı) Lloyd George’un hususî sekreteri Philip Kerr ve Balkan Komitesi’nden ayrılan (İngiliz casus) Aubrey Herbert de vardı. Ekim 1916’dan beri aynı isimle haftalık bir mecmua (dergi) bile çıkartıyorlardı. Yeni kurulan Çekoslovokya devletinin filozof reisi Tomâs G. Masaryk’ın felsefesinden yola çıkarak, Birinci Cihan Harbi’nin ardından dağılan Osmanlı, Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun topraklarında yeni devletler, yani ‘Yeni Avrupa’yı kuruyorlardı.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 351-2.)

Evet, Yeni Avrupa’yı, yeni dünya düzenini kuracak olan heyette İngiltere başbakanı Lloyd George, özel sekreteri aracılığıyla hazır ve nazır.

Lloyd George, Yunan’ın İzmir’i işgaline yeşil ışık yakacak olan isimdir.

Ayrıca, 1913 yılında Selanikli zampara Atatürk’ü İngiltere’deki evinde verdiği yemekle ağırlayan, Lord Allenby ile (ileride Filistin’de devam edecek olan) dostluğu kuran süper casus Aubrey Herbert de aynı kurulda.

Heyet üyeleri, Yeni Avrupa’yı ve bu arada (Osmanlı’dan geriye kalan) Yeni Ortadoğu’yu tanzim için kolları sıvıyorlar:

“‘Yeni Dünya Nizamı’ hedefi için büyük bir adım olan bu projede, siyâsî ve kültürel kapasitesi olan her milletin kendi müstakil (bağımsız) devletini kurmasını istiyorlardı: Lehler için Polonya; Çek ve Slovaklar için Çekoslovakya; Sırp, Hırvat ve Slovenler için Yugoslavya ve Türkler için Yeni Türkiye gibi.” (s. 352.)

Yani, Osmanlı Devleti diye bir devlet olmasın, fakat Türkler’e bir “Yeni Türkiye” verelim.

Osmanlı zannediyor ki, Mondros Mütarekesi’nin (ateşkesinin) ardından bir anlaşma imzalanacak, bazı topraklardan vazgeçmekle birlikte varlığını sürdürecek.

Ve de Osmanlı Meclis-i Mebusanı (milletvekilleri meclisi), bu doğrultuda “Misak-ı Milli” (ulusal yemin) ilan ediyor, vazgeçilmez vatan sınırlarını içeren harita yayınlıyor.

Oysa İngiliz, kendi kafasında Osmanlı Devleti’nin varlığına çoktaan son vermiş.

“Yeni Türkiye”yi kurmuş.

Hatta Yeni Türkiye’nin başına geçireceği kişiyi bile belirlemiş.

Yeni dünya düzenini oluşturmak üzere kolları sıvayan heyetin üyeleri, her birinin elinde bir enstrüman olduğu halde Osmanlı İmparatorluğu için bir veda şarkısı yazmışlar, fakat Osmanlı’nın haberi yok.

Bir kişinin var, o da şarkıyı söyleyecek olan solist: Selanikli zampara. Black Jumbo.

*

Devam ediyor M. H. Bulut:

“Fakat bu milletler, Cemiyet-i Akvâm (Milletler Cemiyeti) çatısı altında Batılı devletlerin medeniyetini taklit ederek gelişmelilerdi. İmparatorluk halklarının geleceğinin konuşulduğu Paris’te, Lloyd George başta olmak üzere Müttefiklerin (İngiltere, Fransa ve İtalya) danıştığı ve itimâd ettiği (güvendiği) yegâne mütehassıslar (uzmanlar), New Europe (Yeni Avrupa grubu diye adlandırılan düşünce kuruluşu) mensuplarıydı. Bu grubun çok yakın olduğu devlet adamlarından ikisi, Fransız Franklin-Bouillon ve Yunanistan Başvekili (Başbakanı) Venizelos’tu.” (s. 352.)

Bu iki isim, yani Fransız Henry Franklin-Bouillon ile Yunan Venizelos, Selanikli zamparanın solist olarak icra-yı sanatta bulunacağı Yeni Türkiye şarkısında vokalist olarak ona eşlik edeceklerdi.

Venizelos'a Lloyd George, Yeni Avrupa grubunun (ve de o sırada İngiliz hükümetinin Türkiye’den/Osmanlı’dan sorumlu yetkilisi olan) Lord Curzon’un telkinleri doğrultusunda İzmir’i işgal vizesi verecekti.

Böylece Selanikli-Venizelos örtülü işbirliği ve dostluğunun temeli atılacak, Venizelos’un Yunan ordusunu İzmir’e göndermesi ile başlayan samimi dostluk, sonraki yıllarda çok daha sıcak, sımsıcak hale gelecekti. Hatta maneviyatsız Selanikli, kadîm dostunu Türkiye’de ağırlayacak, koluna “manevî” kızı Afet İnan’ı takacaktı. 

Ve de Venizelos, dostu Selanikli'yi Nobel Barış Ödülü için aday gösterecekti. 

(İngilizler'in "Milne Hattı" ile İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamaya ve ot yolmaya mahkum ettikleri Yunan ordusu Anadolu içlerine fazla ilerlemeyecekti. Fakat o arada Yunanistan'da, Almanya yanlısı olduğu için tahttan indirilmiş olan Kral Konstantin tekrar başa geçti ve "dost" Venizelos devre dışı kaldı. "Yedi düvel"in Fransa ve İtalya şubeleri tarafından gönlü hoş edilen Selanikli, Yunanistan yüzünden biraz sıkıntı çekti.)

*

Fransız diplomat Henry Franklin-Bouillon üzerinde biraz duralım.. Çünkü milletimiz Venizelos'u bilir, Selanikli'nin sözünden çıkmadığı akıl hocalarından olan bu şahsı fazla bilmez.

Selanikli Ankara’ya postu serip “Yeni Türkiye”nin temeline ilk harcı döktüğü sırada söz konusu Fransız diplomat hemen bu şehirde bitiverecek, zampara ile birlikte kameralara keyifli pozlar verecekti.

Evet, Franklin-Bouillon, 21 Ekim 1921’de Selanikli ile (Fransa’yı temsilen) Ankara Antlaşması’nı imzalayarak, İngiliz projesi Yeni Türkiye’nin temeline ilk taşı koyacaktı. Böylece, Osmanlı Devleti hükümetinin uluslararası denklemden düşürülmesi, yerine Selanikli’nin oturtulması süreci başlatılmış oluyordu.

Dahası Selanikli, (içeride “Padişah Efendimizi, Halife Hazretlerini kurtaracağız” yalanıyla elde ettiği) meşruiyetin (meşrutiyet değil) dış ayağını da oluşturma yolunda mesafe almış oluyordu.

Bu aynı zamanda, Misak-ı Milli'nin güme gitmesi, Selanikli ile dostu Franklin-Bouillon tarafından sözkonusu misakın (yeminin) cenaze töreninin yapılması, Halep gibi beldelerin Fransızlar'a hediye edilmesi demekti.

*

Fransa’nın bu hamlesinin ardında İngilizler’in kararı vardı. Önce piyon Venizelos’u satranç tahtasının İzmir karesine sürmüşler, ardından da Fransız filini Ankara'ya göndermişlerdi.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

İnönü’nün Milliyet gazetesine verdiği demecinde dile getirdiği gerçeği Selanikli zampara “Black Jumbo” Atatürk de bir gazeteciye açıklamış durumda.

Ancak o, böylesi “netameli” açıklamaları Türk gazetelerine yapmıyordu.

Amerikalı bir gazeteciye, “Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun İngiltere Başbakanı Lloyd George olduğu”nu itiraf etmiş bulunuyor.

Bu konuyu Mustafa Armağan, 2-3 Aralık 2019 tarihli Twitter (X) paylaşımlarında şöyle gündeme getirmişti:

“Türk Tarih Kurumu’nun ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk’ adlı kitabının 5. cildine göre Mustafa Kemal ABDli Marcosson’a

“ ‘Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun İngiliz Başbakanı Lloyd George olduğunu ve İstanbul’da ona bir heykel diktirmeyi düşündüğünü söylemiş”

“Sebebini ise şöyle açıklamış M. Kemal:

“ ‘Lloyd George’un Yunanları İzmir’e çıkarması Türk vatanseverlerini topraklarını korumak için ayaklandırdı. Bu teşvik olmadan Türkiye’yi ayaklandırmayı başaracağıma inanmıyordum.’

İngiliz Belgelerinde Atatürk, 5, 2005, Türk Tarih K, 264”

(https://x.com/mustafarmagan/status/1201637797607755776)

Armağan’ın Selanikli’nin bu sözlerini aktarması Kemalistleri çok rahatsız etmiş, hemen savunmaya geçmişlerdi.

Cevap olarak yazdıkları arasında şu satırlar da yer alıyor:

Mustafa Armağan’ın 2 Aralık 2019 tarihli paylaşımı şu şekildeydi: (…)

Bilâl N. Şimşir tarafından hazırlanan Türk Tarih Kurumu Basımevi’nden çıkan 1973 basımı “İngiliz Belgelerinde Atatürk” (“British Documents on Atatürk, 1919-1938“) adlı çalışmanın 5. cildinde bahsi geçen cümlenin geçtiği doğru. ...

İngiliz belgelerinden alıntı taşıyan, 1923 yılında Türkiye’yi ziyaret ederek Atatürk’le röportaj gerçekleştiren The Saturday Evening Post dergisinin yazarı ABD’li gazeteci Isaac F. Marcosson’un aktarımını içeren metnin ilgili bölümü şöyle:

“Ankara’da bir hafta geçirmiş olan tanınmış Amerikan gazetecisi Isaac Marcossan ile görüştüm. Mustafa Kemal’in çok içtiği söylentilerinin doğru olmadığını; eşinin güzel, zeki, İngilizce ve Fransızca bilen ve siyasete karışmaya hevesli bir hanım olduğunu, kendisinin (Marcossan’ın) Mustafa Kemal’in vatansever kişiliğinden etkilendiğini söyledi. Mustafa Kemal, ülkesini kalkındırmak için Amerika’dan yardım umuyor, İngiltere’ye kuşkuyla bakıyormuş; Yeni Türkiye’nin gerçek kurucusunun Lloyd George olduğunu, onun İstanbul’a heykelini dikmek gerektiğini, çünkü Yunanlıları İzmir’e çıkarınca Türk milletinin vatanı savunmak için ayaklandığını söylemiş. Amerikan gazeteci, Türkiye’deki yoğun vatanseverlik ve yabancı düşmanlığının Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını köstekleyeceğini, Ankara’nın başkent kalması için Mustafa Kemal’in ısrar edeceğini söylüyor.” ...

... Bu ironik cümle ile Lloyd George’un Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalama stratejisi sürdürüp Yunan işgalini destekleyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına vesile olan Anadolu’daki hareketin kıvılcımını güçlendirdiği belirtiliyor.

Söz konusu ifadelerin kaynağı olarak aktarılan Isaac F. Marcosson’un Anadolu gezisindeki izlenimlerine ilişkin kaleme aldığı yazıda bu husus şöyle vurgulanmıştı:

“1919 Mayısında Yunanlılar, uzun zamandır göz diktikleri İzmir’i işgal ettiler. Bu akılsızca eylem hemen tamamen Lloyd George’un eseriydi ve İngiliz Başbakanı o zaman anlamamışsa da, kendisini iktidardan düşüren olaylar zincirinin ilk halkası buydu.

“Bu olay, nasıl Yunanlıların nihaî felâketinin ve Lloyd George’un nihaî düşüşünün başlangıcını ifade ediyorsa, aynı zamanda da Kemal’in büyük anının geldiğini anlatıyor. Yunanlıların İzmir’i işgalleri ve iradelerini vahşice hâkim kılmak istemeleri, sanki Türkiye’deki yeni milliyetçilik ateşini başlatan kıvılcım oldu.”

“In May, 1919, the Greeks occupied Smyrna, which they had long coveted.  This ill-advised procedure was due almost entirely to Lloyd George, and, although the British premier did not realize it at the time, was the first of the events that hurled him from power.

“Just as it marked the beginning of ultimate disaster for the Greeks, and the final overthrow of Lloyd George, so did it at the same time mean that Kemal’s great hour had come. The occupation of Smyrna by the Greeks, together with the brutal way they imposed their will, was the spark, as it were, that started the flame of the new nationalism in Turkey.”

(https://www.malumatfurus.org/ataturk-lloyd-george-marcosson/;)

Lloyd George'un sonraki süreçte başbakanlığı kaybetmesi önem taşımıyor, çünkü "Yeni Türkiye" politikasının asıl sahibi Lord Curzon'du.

Lloyd'un kabinesinde dışişleri bakanlığı koltuğunda oturmakta olan Curzon, Lloyd gittikten sonra da koltuğunu korudu.

Ve Lozan'da İngiltere'yi temsil edip eserini tamamladı.

Selanikli zamparanın Türkiye'yi "medenî" hale getirmesini sağladı.

*

Milli Mücadele sonucunda Yunan'dan İzmir alınınca Selanikli'nin yolu Franklin-Bouillon'la yine kesişecekti. 

Falih Rıfkı Atay, meşhur kitibı Çankaya'da şunları yazmış bulunuyor:

“… Notlarımın arasında Mustafa Kemal’in şu fıkrası [anekdotu] var:

” ‘Franclin Bouillon [Buyyon] barış konferansında benim bulunmamı istiyordu. O vakit konferansın İzmir’de toplanması lâzım geleceğini söyledim. ‘Çalışırım, fakat birinci sınıf devlet adamlarını İzmir’e getirmekliğim güçtür,’ dedi. Ben gitmiyeceğime göre konferansa [Lozan'a] kimi baş delege yapmaklığımı düşündüğünü sordum:

“- İsmet Paşa’yı gönder! dedi.

“- Yapabilir mi?

“- Evet… En iyisini…”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 146.)

Selanikli zampara, çatır çatır pazarlık yapması gerekirken, “düşman”ın karşısına, onun istediği kişiyi çıkartıyordu.

Hatta, kimi göndermesi gerektiğine “düşman”ın karar vermesini istiyordu. Muhatabı da, emir verir bir tonla konuşuyordu.

Olan biteni İngilizler'in ve Fransızlar'ın "düşündüğünü" ve kendisine talimat verdiklerini, onların Türkiye'deki taşeronu olduğunu resmen itiraf etmiş, has adamı Atay da aynen aktarmış. (Aslında bu Selanikli zampara çok fazla zeki değil, millet olarak biz aptalız.. Aziz Nesin haklıydı.)

Üst akıl İngiliz ve Fransız.. Ayakçı ya da taşeron, Selanikli..

Peki ya Türkiye Büyük Millet Meclisi?.. Milletin/halkın temsilcileri, vekilleri?.. Millet?

Kanun-üstü Kemal, Lozan’a kimin gönderileceğini onlara niçin sormuyordu?

Çıkardığı gazetenin adını bile (milletin gözünü boyamak için) Hakimiyet-i Milliye koyan şapkalı zampara neden milleti umursamıyordu?

“Türk milletinin iradesi”nin yerini neden “Fransız iradesi” alıyordu?

Ve İsmet İnönü, düşman onu istediği, onu seçtiği için Lozan’a gönderilirken, Türkiye Büyük Millet Meclisi mensubu olan Ali Şükrü Bey, sırf, “Diplomasi tecrübesi olan birini göndermeliydiniz” dediği için neden Mustafa Kemal’in hışmına uğruyor ve Topal Osman’ın tuzağında boğularak feci şekilde can veriyordu?

*

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’nin Milliyet gazetesi için kendisiyle yaptığı röportajda, Falih Rıfkı’nın yazdıklarını doğrulamış durumda.

İpekçi’nin sorusu şöyle:

“Millî Mücadeleden sonra Atatürk’ün Lozan barış konferansının baş temsilciliğine sizi getirmesi nasıl oldu?”

Cevap:

“Hiç beklemiyordum. Atatürk ilk defa söylediği zaman şaşırdım, hatta istemedim. … Atatürk ısrar etti.

“Bir Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanı] var, devletin siyasîleri var…” dedim. …

“Hülasa Atatürk ısrar etti ve ikna etti beni. …

“İşin içyüzünü sonra öğrendim… Ben Mudanya mütarekesinde konuşurken orada bir Fransız müşahidi [gözlemci] vardı: Mösyö Franklin Bouillon. … Mudanya mütarekesi müzakerelerini takip etti. … o bizde çok insan tanımış olarak … Atatürk ile konuşmuş derler. Yani beni tavsiye etmiş…."

(Aktaran: Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, 9. b., İstanbul: Beyan Yayınları, 1989, s. 226-7.)

 

KAMER, 54/1-10

 

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.

1. Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.

2. Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler.

3. Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.

4. Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.

5. Bu büyük bir hikmettir. Fakat uyarılar ne fayda verir!

6. Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir.

7. Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan bir halde kabirlerden çıkarlar.

8. Dâvetçiye koşarlarken o esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler.

9. Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve zorlandı.

10. Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı.


ESAD COŞAN HOCA’NIN “PARANOYA”SI

 




Anadolu Ajansı, 2016 yılının Aralık ayı başlarında, büyük Türk sanatçısı, Türk tiyatrosunun parlayan yıldızı Ahmet Yenilmez ile bir röportaj yapmış ve bunu haberleştirmişti.

Neden herhangi bir televizyon kanalı, gazete, dergi vs. değil de Anadolu Ajansı?

Sebebi şu: Derin “algı operasyonu”nundan ibaret olan “devlet” destekli mesaj, devlete ait Anadolu Ajansı’na abone olan bütün medya organlarına ulaşsın diye..

Eski Kültür Bakanı Zeybekçi’nin ajan olduğunu söylediği gazeteci Emin Pazarcı ile aynı yerden talimat ve destek aldığı açık olan bu tiyatrocu, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın 28 Şubat döneminde İsrail-ABD-CIA-mason işbirlikçisi darbeci askerler ve MİT yüzünden ülkesini terk ettiğini unutturmaya çalışıyordu.

Güya, o dönemde Esad Efendi, FETÖ‘nün hedefindeymiş.. MİT‘in ve darbeci askerlerin değil..

Esad Efendi, kendi hayal dünyasında yaşadığı için darbeci askerler ile MİT’ten çekinen bir paranoyakmış..

FETÖ’nün hedefinde olduğunun ise farkında değilmiş..

Paranoyasının büyüklüğüne bakın ki, kendisinin MİT ile darbeci askerler tarafından hedef alındığını zannediyormuş.

*

Halbuki, o dönemde hedef olan birileri var: Erbakan ve onun hükümet kurmasını sağlayan Esad Efendi ile Muhsin Yazıcıoğlu..

Onları hedef alanlar ise MİT ile TSK’daki hainler..

O sırada FETÖ diye birşey yok..

FETÖ, bütün devlet desteğine ragmen henüz rüşeym halinde.. ABD gibi dış güçler ile ülke içindeki işbirlikçi derin güçlerin Erbakan’a karşı (dolaylı ve örtülü biçimde) desteklemeleri sonucunda iktidar koltuğuna oturacak olan Erdoğan sayesinde dal budak salacak..

Sonra da aralarında “ganimet paylaşımı” ve “Sen mi bana biat edeceksin, ben mi sana?” kavgası çıkacak..

Fethullah, kendisinden biat bekleyen Erdoğan’a, “Sen daha dünkü çocuksun, ustan Erbakan’a ihanet etmiş, onun mirasına konmuş bir çömezsin, bense sıfırdan bir cemaat inşa etmişim, ilmim de var, üstelik benim ABD ile aram seninkine göre daha iyi, benden biat beklemeyecek, sözümü dinleyeceksin” diyecek..

*

Fakat aslında mesele daha derin..

Erdoğan’ın FETÖ için sarfettiği “Bunlar insanların mahremine girdiler” lafını unutmayın..

Olayın bir yönü bu..

Diğer yönü ise 17-25 Aralık..

Kuşçu Eşref takma adıyla Twitter‘da The Cemaat’i tehdit eden şahsın/odağın, daha 2014’te, henüz ortada hiçbir şey yokken hakimi, savcısı, öğretmeni, memuru, askeri ile bütün Cemaat mensuplarının cezalandırılacağını söylemiş, sonradan yaşanacakları haber vermiş olması tesadüf değildir.

Mahremiyet meselesini Odatv yazarı Asiye Güldoğan kod derin şahıs eliyle algı operasyonuna bağlayıp işi Emine Hanım ile Tayyip Bey’in görüntüleri basitliğine dönüştürmeye çalıştılar, fakat aslında mesele Defne Samyeli idi..

Şunu da belirtelim: Bu ülkede insanların mahremine girme işi MİT’ten sorulur.. MİT’in (babası da MİT’çi olan) önemli isimlerinden Mehmet Eymür, devletin mahkemesine verdiği ifadesinde “yatak odalarının istihbaratta çok önemli olduğunu, dinlediklerini” ifade etmişti.

Doğal olarak MİT’ten personeli Eymür’e bir yalanlama gelmedi.

Kendilerini biliyorlar.

*

İktidarın şu Selam Tevhid Örgütü Davası konusundaki hassasiyet ve öfkesinin temelinde de bu yatıyordu.

Çünkü, polisler, bu dava kapsamındaki telefon dinlemeleri sırasında Erdoğan ile Defne Samyeli‘nin konuşmalarına da muttali olmuşlardı.

Evet Erdoğan, Samyeli ile aynı fotoğraf karesine girmiş, objektiflere yan yana poz vermişti, Samyeli konuşmadığı biri değildi. Fakat telefon konuşmaları özel hayata giriyordu.

Buna bir de 17-25 Aralık eklenince Erdoğan’ın öfkesi son raddesine ulaştı.

Ve bu öfke hâlâ dinmiş değil.. Capcanlı duruyor..

Fethullah ve onun ardındaki CIA “üst akıl(sızlığ)ı” burada hesap hatası yaptı..

Kediyi köşeye sıkıştırır, onun herşeyini hedef alırsanız, yani geride “kaybetmekten korkacağı” hiçbir şey bırakmazsanız, olacağı budur.

Ölmüş koç kurttan korkmaz.

*

Evet, FETÖ‘yü FETÖ yapan bir ölçüde Erdoğan’dı.. Devletin (kökü 1970’lere dayanan) Fethullah'ı büyütme politikasını sürdürdü.

28 Şubat’ta FETÖ yoktu ki Esad Efendi‘yi hedef alsındı..

Esad Efendi’yi hedef alanlar, İsrail ile ABD paralelindeki askerler ile MİT’çi hainlerdi.

Ve yıllar sonra, tiyatrocu Ahmet Yenilmez‘in, söz konusu hainleri unutturmak için algı operasyonu yaptığını, 28 Şubat süreciyle başlayan operasyonun bu defa algı düzeyinde devam ettirildiğini görüyoruz.

Kimin desteğiyle?

Tayyip Erdoğan‘ın başında bulunduğu devletin desteğiyle.. Yani 28 Şubat farklı kanallardan farklı vasıtalarla devam ettiriliyor.

Kültür Bakanlığı’ndan para alarak saçmasapan paranoya üzerine kurulu film çeviriyor: Sevdam Gözlerinde Kaldı. Evet, “S. G. Kaldı”.

Emin Pazarcı‘nın izinde yürüyerek film yapıyor.. Daha doğrusu, ikisi aynı orkestra şefinin çubuğuna bakarak ellerindeki enstrümanların tellerine dokunuyorlar.

*

Aslında ABD ve Fethullah, Esad Efendi’ye “havuç” uzatarak onu “kontrol” altına almayı (bir başka deyişle satın almayı) denemişlerdi.

Bir ara analitikbakis.com adlı bir internet sitesini yöneten Av. Hüseyin Yürük, söz konusu sitede, Fethullah’ın, Türkiye’yi 28 Şubat sürecinde terk eden Esad Efendi’yi ABD’ye davet etmiş olduğunu yazmıştı.

Esad Efendi kabul etmemişti..

Vefatından beş ay önce ise, son haccı sırasında, 2000 yılında, kendisine teklifte bulunanın sadece Fethullah olmadığını açıklamıştı.

CIA’in stratejik ortağı, vazgeçilmez müttefiği, can ciğer kuzu sarması dostu MİT (Nasıl olmasın ki, bir ara ondan maaş alıyor, aynı binada beraber çalışıyorlardı), görünüşte daha “yerli, milli, Türkiyeli” bir teklif ile ona yanaşmıştı.

Esad Efendi bunu da kabul etmemişti..

Ve yapılan teklifi, hacda kendisine refakat edenlere açıklamıştı.

Onlara, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz fakat kabul edilecek şey değil” demişti. (Şahitlerden biri, o sene Esad Efendi ile birlikte hac yapan Av. Yalçın Ünal.. Bunu, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana söylemişti.)

*

Tekrar söyleyelim, tiyatrocu Ahmet Yenilmez, 28 Şubat döneminin asıl hainlerini unutturmak için, bütün fanatik holiganlar gibi, son yarım yüzyılın devasa günah keçisi FETÖ'yü öne çıkarmış bulunuyor. 

"Canbaza bak, canbaza!.." çığlıkları atarak.. 

Daha doğrusu bunu ona, devletin parasıyla ve desteğiyle, “üst aklı”yla yaptırdılar.

Seri katil Barnabas İncili paranoyasının kaynağı buydu..

Fakat, böyle bir paranoya tutmaz..

Sabun köpüğünden bir balon bu.. Onu yok etmek için bir üflemek yeterli..

Ancak, bu üfleme işi kolay olsa da, büyük cesaret istiyor, çünkü paranoya balonunun ardında, (28 Şubat‘ta marifetlerini görmüş bulunduğumuz, 1990’lı yıllarda faili meçhulleri ile tanıştığımız, 12 Eylül döneminde işkenceciliği zirve yapmış) devletin parası ve desteği var..

Üflemek kolay da, arkasından neler geleceğini kestirmek zor..

O yüzden, bu işe aklı erenler, “Amman haa!” deyip susuyorlar.

Aklı ermeyen angut taifesi ise “Hee, bizim hocamız Esad Efendi çok yerli, milli, Türkiyeli idi, hain FETÖ’cülerin hedefindeydi, yaşasaymış Barnabas İncili‘ni de yayınlayacakmış, Barnabas İncili Hafızlık Okulu açacakmış” diyerek 28 Şubat’ın hainlerini kendilerine güldürüyorlar.

*

Trafik kazalarıyla, zehirlemelerle vs. birilerini öldürme hakkını kendilerinde görenler şunu unutuyorlar: Kendileri de ölümlüler.

Onlar da (Allahu Teala’nın takdiri gereği) ölümlüler, yani aslında onlar da idama mahkumlar.

Sadece, infaz günü ve saatini bilmiyorlar. Ölümlü olduklarını unutmanın sarhoşluğu içinde mestler.

Ve şunu da hatırlamak istemiyorlar: Asıl hesaplaşma bu dünyada değil, ahirette.

Bütün sırların ortaya döküldüğü, herkesin ne mal olduğunun ortaya çıktığı ahirette..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...