İNGİLİZLER, BLACK JUMBO'YU 1913 YILINDA 32 YAŞINDAYKEN KEŞFETMİŞLERDİ

 




















Filistin-Nablus’ta eski sofra arkadaşı General Allenby’nin karşısından yel yepelek kaçarak İngilizler’e kolay, zahmetsiz ve hasarsız bir zafer hediye eden Selanikli Mustafa Atatürk, İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafeyi kahramanca aşarak Halep’e gelmiş ve Baron Otel’in süitine yerleşmişti.

Emrinde hâlâ 8 bin asker vardı fakat bu şehri de İngilizler’e  savaşmadan teslim etti ve kaçıp 40 mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu.

Başladığı işi yarım bırakmayı sevmiyordu.

Hattı bırakıp kaçma yok, sathı bırakıp tüyme vardı. Slogan "Ne istiklal, ne ölüm! Tabana kuvvet gözüm"dü. 

Vatanın bir karış toprağı değil, bir milyon karış toprağı İngiliz dostlara feda idi! Dostluk ve centilmenlik böyle günde belli olurdu. 

Selanikli'nin son dostluk hamlesi, kendi ayağıyla gidip General Macandrew’a teslim olmak oldu. Çok medenî adamdı canım!

Fakat sadece kendisinin teslim olması ve medenî davranması yeterli değildi. Bu arada, kafaya almış bulunduğu (henüz üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf göndererek İngilizler’le “behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış)” yapılması teklifini iletmeyi ihmal etmedi.

Teslim olmanın adını "sulh/barış" koymuştu.

Dört yıl boyunca savaşan Osmanlı Devleti’nin İngilizler karşısında teslim bayrağı çekmesini iki aydan bile kısa bir sürede sağladı.

İşbitirici adamdı.

*

Prof. Ekrem Buğra Ekinci, Selanikli'nin Filistin'deki hizmetlerini şöyle özetliyor:

4 Temmuz 1918’de tahta çıkan padişah (Vahideddin), bir ay sonra Avrupa’dan (Karlsbad kaplıcalarından) dönen Kemal Paşa’yı tekrar 7. Ordu’nun başına getirdi. Ağustos sonunda Nablus’taki karargâha varışından birkaç gün sonra İngiliz taarruzu başladı. O zamana kadar cephede üstünlük, İngiliz kuvvetlerinde bulunsa bile, General Allenby bir türlü ilerleyemiyordu.

Nihayet İngilizlerin talihi döndü. Kemal Paşa, “Ordumla sahralar ve nehirler geçerek Şam’a ricata mecbur oldum. Burada çekilen meşakkatin izahı uzun olur” diyerek, en basit bir hâdiseyi bile tafsilatlı anlattığı halde, burada nedense sözü kısa kesmeyi tercih etmiştir. ...

O zaman Filistin cephesinde üç ordu vardı: Merkezi Salt’ta 4. Ordu; Nablus’ta 7.ordu ve Tulkerem’deki 8. ordular, Yıldırım Orduları diye anılırdı. Cephenin umumi karargâhı Nâsıra’da idi ve Liman von Sanders de cephe kumandanıydı. 4. ordu kumandanı Mersinli Cemal Paşa, 8. ordununki Arapgirli Cevad Paşa ve 7. ordununki Mustafa Kemal Paşa idi. İsmet Bey ve Ali Fuad Paşa, 7.ordunun kolordu kumandanlarıydı. ...

Bu üç ordu, Kudüs’ün kuzeyinde tahkim edilmiş bir mevzide bir müdafaa hattı teşkil ediyordu. İngilizler sayıca üstündü ama, Osmanlı birlikleri de yeni ve ağır Alman silahları ile donatılmıştı. Diğer cephelerden farklı olarak Filistin-Suriye’deki birliklerin mühimmatı ve morali yerindeydi.  İstanbul’un elverişli bir mütareke için mukavemetini bahane ettiği bu birliklerin bu kadar çabuk çözülmesi hayret uyandırmıştır.

Ders kitaplarında, tarihin en muvaffak geri çekilme hareketi olarak lanse edilen ve kısa geçilen bu hezimetin sebebi, (Mustafa Kemal kumandasındaki) 7. ordunun diğerlerine haber vermeden ricat etmesi, bundan açılan boşluktan saldıran İngilizlerin sağ ve soldaki 4. ve 8. orduları arkadan kuşatmasıdır. ...

4. Ordu Kumandanı Mersinli Cemal Paşa’nın yaveri Cevat Rıfat (Atilhan) hatıralarında hâdiseye temas eder. “Hadiselerin bu feci inkişafından son derece müteessir ve asabi olan Mersinli Cemal Paşa [Şam yolu üzerinde Deraa’da] 7. Ordu Kumandanını görünce zapt edilemeyen bir infial ve şiddetle şöyle haykırdı: ‘Bu hali görüyorsunuz Paşa Hazretleri! Allah bunu zât-ı devletlerinizden soracaktır. Üç ordu müşterek bir müdafaa yapmış müşterek bir mukavemet göstermiş olsa idi bu perişanlık husule gelmeyecekti!’ ...” (Cevat Rıfat Atilhan, Filistin-Suriye Cephesi'nde Kahramanlar ve Hainler, s.44) ...

Mustafa Kemal Paşa’nın Nablus Muharebesi’nden birkaç gün evvel üç ordunun da umum kumandanı sıfatıyla cepheye gelişi, ordu içi darbe denecek bir tavırla Alman kurmaylarını birer birer uzaklaştırması çok dikkate değerdir. Bundan birkaç gün sonra İngiliz birlikleri saldırmış, bütün ordu savaşmadan teslim olmuş, sadece karargahdaki az sayıda kişi kaçmayı becerebilmiştir. Bu izahı oldukça zor çetrefil bir hikayedir. Bunu danışıklı dövüş olarak görenler vardır. ... Türkiye cumhuriyeti tarihi, Nablus mağlubiyeti ile başlar. 

Bu mutabakat için temasların bir müddet evvel, belki birkaç ay evvelinden gizli bir şekilde başlayıp sürdüğü tahmin edilebilir. Bunun, nerede, nasıl ve kimler arasında olduğu, modern Türk ve İngiliz tarihçiliğinin sükût geçtiği bir meseledir. ...

Suriye cephesinin çökmesi üzerine 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi imzalandı. ...

(https://www.ekrembugraekinci.com/article/?ID=986&sonun-ba%C5%9Flangici:-filistin-suriye-bozgununun-hik%C3%A2yesi)

Bunun bir “danışıklı kaçış” olduğu ve bir “mutabakat”ın ürünü olarak yaşandığı açık.

Mutabakat için temasların nerede, nasıl ve kimler arasında kurulduğu hususuna gelince.. 

Mutabakatın temelleri, İngiliz ajanı Aubrey Herbert’in, İngiltere’deki evinde Selanikli onuruna verdiği ve Lord Allenby’yi de davet ettiği yemekte atılmış olmalıdır.

Cepheye gitmemek için sürekli bin dereden su getiren (Çanakkale’de savaşın ortasında izin isteyip cepheden ayrılan, Hicaz’ı savunma görevini kabul etmeyen, Filistin’deki vazifesinden üç ay sonra istifa edip İstanbul’a, Pera Palas Oteli’ne kapağı atan), en son, hastalığını bahane edip Avrupa kaplıcalarına kadar firar eden Selanikli nasıl oluyorsa (kafaya aldığı tecrübesiz yeni padişah sayesinde Almanlar’a ve Enver Paşa’ya dirsek gösterebilecek konuma gelince) birden bire cephe gönüllüsü haline geliyor ve tesadüfe bakın ki tam da Lord Allenby’nin karşısında savaş sofrasına oturuyor..

Ve kaçıyor.. 

Diğer iki ordumuzun tuzağa düşmesine ve onların da mahvolmasına yol açacak şekilde..

Selanikli’nin İngilizler’le olan “mutabakat” silsilesinin ilk halkaları biraz sisli olsa da, sonrakiler, İstiklal Harbi’nin doğu ve batı cepheleri kumandanları olan Kâzım Karabekir ile İsmet İnönü’nün itiraflarıyla sabit.

*

Selanikli zamparaya Filistin cephesindeki kahramanlığı yüzünden çıkışan Mersinli Cemal Paşa'yı (Mehmed Cemal Mersinli, ö. 1941) İngilizler affetmediler. (Selanikli'yi ise yıllar sonra meşhur "Dizbağı nişanları / Order of the Garter" ile onurlandırmak istediler.)

Adamları Black Jumbo'ya zorluk çıkaran herkesi bir şekilde tasfiye ediyorlardı. Selanikli'den altı yaş büyük olan Mersinli Cemal Paşa da bundan payını alacaktı.

Mersinli Paşa, Selanikli'nin yol açtığı bozgun yüzünden imzalanan (ve teslim olma anlamına gelen) Mondros Mütarekesi'nin ardından Ocak 1919'da (bozgundan dört ay sonra) önce Yıldırım Kıtaları müfettişliğine atandı, ardından da Konya'da bulunan 2. Ordu'nun komutanı yapıldı. Bunu Temmuz 1919'da (bozgundan 10 ay sonra) Askerî Okullar Genel Müfettişliğine atanması takip etti. Ekim 1919'da (bozgundan 13 ay sonra) ise Osmanlı Hükümeti'nde Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) oldu. Fakat 20 Ocak 1920'de işgalci İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa ve İtalya) Osmanlı Devleti'nden, onun ve İsmail Cevat Paşa'nın (Çobanlı) görevden alınması talebinde bulundular. Mersinli Paşa, istifa etmek zorunda kaldı. 

Fakat İngilizler olayı bu noktada bırakmadılar, onu 15 Mart 1920'de tutukladılar ve üç gün sonra Malta Adası'na sürgün ettiler. 

Bunlar yaşanırken Selanikli zamparanın Ankara'da TBMM'yi açmasına yaklaşık bir ay kalmıştı. Aynı günlerde İngilizler, Black Jumbo'larının önünü açmak, kuracağı meclise meşruiyet kazandırmak ve rakipsiz-alternatifsiz hale getirmek için Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nı (Milletvekilleri Meclisi) kapattılar ve Selanikli'yi adamdan saymayan dişli siyasetçileri tutuklayarak Malta'ya sürdüler.

Selanikli'yi ise, zamanında vize verip Anadolu'ya yolcu etmişlerdi. Padişah'a ve Osmanlı Hükümeti'ne Selanikli zamparayla uğraşmaları için baskı yaparlarken, 27 Aralık 1919'da (Padişah'ın altına çektiği iki otomobille) Ankara'ya gelen Black Jumbo'yu bu şehirdeki İngiliz garnizonu paşalar gibi karşılayıp ağırlamıştı. Tavuğuna kışt dememişlerdi.

Kulağından tutup Malta'ya götürmelerini geçtik, Selanikli'nin Ankara'ya güven içinde yerleştiğinden emin olunca ikibuçuk ay sonra (Mart 1920'de, tam da Mersinli Cemal Paşa'nın Malta'ya esir olarak sürüldüğü sırada) şehri zamparaya emanet edip geçip gitmişlerdi.

Zamparanın Filistin firarından sonrasını Mehmet Hasan Bulut şöyle anlatıyor:

“İşgalin ardından gelen emir üzerine General Macandrew, Mustafa Kemal’i serbest bıraktı ve onu lüks bir arabaya bindirip tren istasyonuna uğurladı. Trenle Anadolu’ya geçen Mustafa Kemal, Adana’da kısa bir mola verdikten sonra 13 Kasım’da işgal altındaki İstanbul’a döndü. Mütarekenin (Mondros Ateşkesi’nin) imzalanmasından iki hafta sonra İstanbul’a doğru ilerleyen İngiliz filosu, 12 Kasım 1918’de, yani Çanakkale Harbinden sadece üç sene sonra Çanakkale Boğazına girmiş ve İstanbul’u işgal etmişti. Mustafa Kemal, annesinin Akaretler’de evi olmasına rağmen, İngilizlerin kontrolü altındaki mıntıkada kalan ve casusların cirit attığı Pera Palasa yerleşti. Mustafa Kemal, ertesi gün otelde Daily Mail gazetesinin muhabiri ve (İngiliz casus) Aubrey’in arkadaşı George Ward Price ile buluştu. George’a, “Eğer İngilizler Anadolu için mesuliyet kabul edecek olurlarsa, tecrübeli Türk vâlileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir salâhiyet dâhilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münâsip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim” dedi ve kendisini Karadeniz Ordusunun başındaki Korgeneral Harington ile görüştürmesini istedi.

“Mustafa Kemal, otelde kalırken birkaç defa da, Aubrey’in (Herbert Aubrey) mensubu olduğu İngiliz Hilâl-i Ahmer Cemiyetinin İstanbul Komitesinin reisi Rahip Robert Frew ile görüştü. Frew’un Amerikalılarla irtibatı devam ediyordu. Cihan Harbinin başlamasına bir ay kala, Amerikan Kız Kolejine Rockefeller tarafından yaptırılan yeni binaların açılışında Amerika’nın Yahudi sefiri Morgenthau, Hahambaşı Haim Nahum, Hâlide Edib ve Frew bir konuşma yapmışlardı. Amerikalı işadamı Charles R. Crane açılışa katılamadığı için tebrik telgrafı göndermişti. Yeni binadaki ilk dersi de Frew vermişti. Cihan Harbi başlayınca Frew, İstanbul’da faaliyetlerine devam etmişti. 1917 yılı başında, Malta’da tutulan Eyüp Sabri Paşa’nın serbest bırakılması için, Genç Türkler tarafından tevkif edilmişti ama artık serbestti. Geçen zaman zarfında İngiliz Hilâl-i Ahmer Cemiyetinde beraber çalıştığı Damad Ferid’in yakın dostlarından olmuştu. Türkiye’nin, İngiltere ile, Enver gibi İttihâtçılar yüzünden bozulan münasebetlerini tekrar düzeltmek isteyen Damad Ferid, İngiltere Başvekili Lloyd George ile arasının iyi olduğunu bildiği için Rahip Frew’un her dediğine inanıyordu. Frew da Ferid’in ve eşinin vasıtasıyla Sultan Vahideddin’e telkinlerde bulunabiliyordu, yani Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesi için Frew kritik bir isimdi.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 346-7.)

Rahip Robert Frew için “kritik” kelimesi hafif kalıyor. Kritik ötesi bir isimdi.. Görünüşte İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibiydi, gerçekteyse İngiliz istihbarat teşkilatının (gizli servisinin) İstanbul (Türkiye) şefiydi.

Aubrey’in de amiriydi.

*

Selanikli zampara Mustafa Atatürk, tam da İngilizler’in İstanbul’u işgal ettiği 13 Kasım 1918 günü İstanbul’a gelmiş ve İngiliz subaylarının karargâh olarak seçtiği Pera Palas Oteli’ne yerleşmişti.

Anasının Beşiktaş-Akaretler’de evi bulunduğu halde.

Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılacağı 16 Mayıs 1919 tarihine kadar altı ay İstanbul’da kalacaktı.

Selanikli zampara, bu altı ayın ilk iki ayı içinde (Ocak 1919’un ortalarına kadar olan sürede) İngilizler’le işi bağladı, ve Lord Curzon’un Osmanlı Devleti’nin tasfiyesi ve Anadolu’da nevzuhur bir Türk devleti kurulması projesinin ihalesini almayı başardı.

Bu süreçte kritik ve kilit isim Rahip Frew idi.

Selanikli, Pera Palas Oteli’nin müdürü vasıtasıyla Frew ile irtibat kurmuş ve yalnız olarak başbaşa (Rauf Orbay’ın ifadesine göre) “müteaddit defalar” görüşmüştü. Bu görüşmeleri Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas da yayınlanan hatıratında doğrulayacaktı.

*

Selanikli zampara, 1926 yılında Falih Rıfkı Atay’a, Frew ile olan görüşmesinden üstünkörü bahsedecek, konuyu geçiştirmeye çalışacaktı. Onunla bir defa görüştüğünü, bir daha da görüşmediğini söyleyecekti.

Yalancının çok iyi bir hafızasının olması gerektiği herkesçe kabul edilen bir genel geçer doğrudur, fakat bir başka doğru, her yalancının hafızasının mutlaka bir yerde tekleyeceği, “error” vereceğidir.

Nitekim Selanikli bir yıl sonra TBMM’de okuduğu ve kitap olarak basılan meşhur Nutuk’unda Frew (Fro, Fru) ile “bir iki defa” görüştüğünü söyleyecekti. Falih Rıfkı’ya söylediği yalanı unutmuştu.

Doğal olarak, onun istihbaratçı kimliğini özenle saklamaya çalışıyordu. Ona göre, Frew son derece iyi bir adamdı, tek kusuru hayalperest bir maceraperest olmasıydı.

Gerçekte Frew ile Selanikli zampara, “müteaddit” görüşmelerinde Selanikli’nin Anadolu’da nasıl yeni bir hareket başlatabileceği ve Osmanlı Devleti’ni nasıl tasfiye edeceği hususunu görüşmüşler ve yol haritası konusunda mutabakata varmışlardı.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli’nin sağ kolu ve başbakanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumdaydı:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

*

Osmanlı Devleti, Çanakkale, Kûtu’l-Amare ve (Rusya’daki komünist ihtilal sayesinde) doğuda kazandığı zaferlere rağmen Selanikli zamparanın “altın vuruş”u yüzünden dört yıllık savaş defterini iki haftada yenilgi ile kapatınca Enver, Talat ve Cemal Paşalar memleketi bırakıp kaçmışlardı.

Fakat geride kalan (örgütlü) İttihatçı taifesi, kendi aralarında, Anadolu’da bir direniş hareketi organize edilmesi hususunu görüşüyorlardı. (Nitekim Kâzım Karabekir bu niyetle Selanikli’den bir ay önce Anadolu’ya geçecekti.)

Doğal olarak İngiliz istihbaratı bu tür kıpırdanışları takip ediyor, kendi gelecek planı doğrultusunda gereken adımları atıyordu.

Bulut, şunları yazmış durumda:

“… İstanbul’un işgali ve azınlıklar yüzünden Anadolu karmakarışıktı. İttihâtçılar, Anadolu’da bir hareket planlamak ve bu harekete bir lider seçmek için Galata’daki Selânik Bankası şubesinde gizlice toplandılar. Rothschild’lefin ortağı olan Allatini ailesine ait Selânik Bankası, 1908 ve 1910’da Fransız, Avusturya ve Osmanlı Bankasının iştirakiyle iyice büyümüş ve bankanın merkezi Selânik’ten İstanbul’a taşınmıştı. İttihât ve Terakki Komitesi, Meşrûtiyet’ten sonra da mühim kararları almak için çoğu zaman Selânik Bankasının bu şubesinde toplanırdı. Toplantıda Anadolu Hareketinin lideri olarak Mustafa Kemal seçildi.

“Bundan haberdar olan İngilizler, ellerindeki tevkif edilecekler (tutuklanacaklar) listesinde adı üçüncü sırada yer alan Mustafa Kemal’i asayişi sağlamak üzere Anadolu’ya müfettiş olarak göndermesi için Sultan Vahideddin’i iknâ ettiler. Sultan, Anadolu’da silahları teslim alınmamış orduları ve İstanbul’un işgaline karşı gösterilen reaksiyonu organize ederek anlaşma esnasında işgal güçlerine karşı koz olarak kullanabileceğini düşündü. İstanbul’u işgal kuvvetlerine bırakarak kendisi Anadolu’ya geçemezdi, istese bile İngilizler buna müsaade etmeyecekti. 22 Kasım’da Mustafa Kemal ile görüşürken endişeli olduğu her halinden belliydi. Ona, “Ordunun kumandan ve subayları eminim ki seni çok severler, Onlardan bana bir fenalık gelmeyeceğine teminat verir misin?” diye sordu. Ertesi hafta Yıldız Sarayında tekrar görüştüler ve Sultan taşıdığı tüm şüphelere rağmen Mustafa Kemal’i Anadolu’ya göndermeye karar verdi.” (s. 348)

Bulut’un burada hüküm verirken biraz acele gittiği görülüyor.

Selanikli eğer İngilizler’in tutuklanacaklar listesinde olsaydı, Halep’te zaten teslim olmuşken serbest bırakılmazdı.

Padişah’la görüştüğü 22 Kasım 1918’de İstanbul’a geleli sadece dokuz gün olmuştu. Sonraki süreçte İngilizler pekçok subay, milletvekili, siyasetçi, bürokrat ve aydını tutuklayıp Malta’ya sürecekler, Selanikli’ye ise hiç dokunmayacaklardı.

Ancak, İngiliz istihbaratı düşmanlarını aldatıp kandırmak için sağ gösterip sol vurmayı iyi bilir. Şayet tutuklanacaklar listesine bir ara Selanikli zamparanın ismini de yazdılarsa, bu sadece, Selanikli’yi kahramanlaştırmak ve şüpheleri onun üzerinden uzaklaştırmak için yapılmış olabilir. 

Tutuklamadıktan sonra istediğin kadar liste yap. Kâğıt parçasının bir hükmü yok.

*

Bununla birlikte, Bulut’un söylediği gibi, Sultan Vahideddin Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya, kendisi gidemediği için göndermişti. 

En güvendiği subay oydu. 

Selanikli, muhteşem takiyyesi, harikulade riyakârlığı ve eşsiz dalkavukluğu ile onun aklını çelmeyi başarmıştı. 

O kadar ki, Selanikli’nin gelecekte neler yapacağını sezen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, onun yerine bir başkasını Anadolu’ya göndermesi için Padişah’a yalvarıp yakardığında, suizanda bulunmakla ve siyasetten anlamamakla suçlanmıştı.

Aldanan sadece Padişah değildi, Selanikli (İnönü ile Karabekir’in açıkladığı gibi İngiliz devletinin, özellikle de onun gizli servisinin yani istihbaratının desteğiyle) bütün bir milleti aldatmayı başarmıştı.

Herşey olup bittikten sonra Selanikli maskesini indirmiş, fakat darağaçlarının ikna edici belagat ve fesahati karşısında herkes dilini yutmuştu. 

Selanikli’nin anlattığı ve anlattırdığı masallara karşı gerçekleri dile getirmek kafayı feda etmek anlamına geliyordu, çünkü yeni deccalî ve celladî rejim “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” cumhuriyetçilik ve halkçılığı çerçevesinde hüküm sürüyordu. 

Kafaların çoğu yerinde kaldı, fakat meydanlar, devlet daireleri, okullar, ders kitapları, paralar ve pullar Selanikli’nin gaddar kafasının resimleri, büstleri ve heykelleriyle dolduruldu. Millet kesesinden..

*

Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan, onun Selanikli’yi Anadolu’ya göndermesi olayını, eski başbakanlardan Suat Hayri Ürgüplü’ye şu şekilde anlatmış bulunuyor:

"Babamın padişah olmadan evvel ve veliaht iken en çok tanıdığı ve takdir ettiği asker Mustafa Kemal Paşa'ydı. Yaveri iken onunla Almanya seyahatini de yapmıştı. Mustafa Kemal Paşa da ona çok bağlı ve hürmetkârdı. Memleketin en feci durumunda başa geçen babam mücadelenin ancak Anadolu'da devam edebileceğine inanmış ve Mustafa Kemal Paşa'yı -bu işi tek başarabilecek insan saydığından- Anadolu'ya kaçmaya teşvik etmiştir. Bunu bize söylediği gibi, bu kararlaşınca yanından çıkıp yaver odasına giren Başyaver Naci (Eldeniz) Paşa diğer yaverlere bunu gizlice tebşir etmiş (müjdelemiş) ve 'Hele şükür, efendimiz Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya geçmeye ikna etmişler!' demiştir. Rahmetli Yümni Paşa da bunu gayet iyi bilirdi.

Aralarında konuşup mutabık kaldıkları hususlar vardı:

“Evvelâ birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş gibi hareket edilecek; iş hangi yönden selâmete götürülürse sonra birleşecekler. Yegâne gaye vatanın selâmeti, kurtulması ve istiklâli olacaktı.

Babam sonradan Mustafa Kemal Paşa'nın sözünü tutmadığından, kendisini ve İmparatorluğu hain insanlar gibi göstermesinden çok ama çok müteessir olmuş ve bunu asla hazmedememiştir.

“ 'Biz her şeyi olabiliriz. Cahil, tecrübesiz, hatalı bir siyasete kapılmış olabilir ve zararlar da verebiliriz amma Osmanoğlu olarak nasıl vatan haini olabiliriz? Bizi en iyi tanıyan Mustafa Kemal Paşa bunu nasıl söyler!' der, derin bir keder içinde kavrulurdu. Nitekim bu keder o kadar devamlı olmuştur ki, bir gece beyninde bir damar kopması kendisini hayattan ayırmıştır.”

(Murat Bardakçı, Şahbaba, İstanbul: İnkılap Kitabevi., 2006, s. 515-6.)

Hain, Vahideddin değildi, Selanikli Mustafa Atatürk’tü. Black Jumbo..

İngilizler’le ajan Frew vasıtasıyla anlaşan ve onların (İnönü ile Karabekir’in açıkladığı gibi) desteğini alan Selanikli hain, bir yandan Anadolu’ya gitmeye hazırlanırken diğer yandan da daha fazla yetki ve para koparmak için Padişah’a nazlanıyordu.

Vahideddin, Selanikli ile İngilizler’e oyun oynayabileceğini düşünüyordu.. Sabiha Sultan’ın belirttiği şekilde, politika gereği İngilizler’e “birbirlerini tanımıyor, mutabık kalmamışlar, ayrı ayrı iş göreceklermiş” numarası yapacaklardı.

Padişah, kamuoyuna karşı açıkça “Selanikli’yi ben görevlendirdim” diyemiyordu. Çünkü böyle konuşması durumunda Mondros Mütarekesi hükümlerini çiğnemiş ve işgalci İngilizler’in eline koz vermiş olacaktı. “Ben Selanikli’yi, sizin istediğiniz gibi ortalığı yatıştırması için gönderdim fakat o benim emrimin dışına çıktı, bana başkaldırdı” diyordu. 

İşte bu, tam da İngilizler’in ve adamları Selanikli hainin istediği şeydi. Çünkü böylece, Selanikli’yi güya İngilizler’e karşı direnen kahraman, Padişah’ı ise İngilizler’in sözünden çıkmayan hain gibi göstermek mümkün olacaktı.

Anadolu’da (Lord Curzon’un istediği tarzda) Batıcı yeni bir Türk devletinin kurulması ve Osmanlı Devleti ile Hilafet kurumuna son verilmesi ancak böylesi aldatıcı bir siyasî iklimde mümkün olabilirdi.

İngilizler Selanikli’yi yeni keşfetmiş değillerdi. Uzun süredir gözleri onun üzerindeydi.

Nitekim, İngiliz istihbaratının yetenekli ajanı Aubrey Herbert daha 1913 yılında onu İngiltere’de evinde misafir edip onuruna yemek vermiş ve Lord Allenby ile tanıştırmış bulunuyordu.

Aynı yıl Selanikli, İngiltere’nin Genelkurmay Başkanı ile de tanışma ve gözüne girme şansını yakalamıştı. Bulut’tan dinleyelim:

“… İngiltere Erkan-ı Hârbiye Reisi, yani günümüzdeki tabiriyle Genelkurmay Başkanı olan Henry Wilson, Türkleri yakından tanıyordu. Ekim 1913’te Balkan Savaşının geçtiği sahaları gezerken İstanbul’da Enver, Cemal ve diğer İttihâtçı subaylarla tanışmış, fakat hiçbirinden hoşlanmamıştı. Bir subay müstesnaydı; “Mustafa Kemal diye biri var, genç bir Yarbay. Onu izleyin. Çok yükselecektir” demişti büyük bir kehanette bulunarak.” (s. 351)

Öyle anlaşılıyor ki İngilizler, daha 1913 yılında, Selanikli’yi “yükseltme”ye (bir başka deyişle kullanmaya, Black Jumbo yapmaya) karar vermiş bulunuyorlardı.




“KİLİT İSİM”DEN CEVAP

 




İnternette yayınlanan bir yazıma, Esad Efendi ile ilgili tartışmalarda adı geçen S. G., Ağustos 2014’te şöyle bir e-posta mesajıyla cevap vermişti:

Submitted on 2014/08/16 at 7:00 am

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM i
Sayın Seyfi Bey,

İslamda en büyük günahlardan biri iftira etmek ve fitne çıkarmaktır.
Rahmetli Es’ad efendiye mürşidim(peygamber s.a.s vekili) diye
hizmet etmeye çalıştım.HASETÇİ ve zavallı bazı şahıslar bana
iftira ederek çok büyük günaha daldılar.

Kaza günü ben olay yerinde değil 800 km uzakta brisbane şehrindeydim.
Bunu Hüseyin Kara ve cevdet bey(araçta olan insanlar) teyit eder.
Ayrıca eski yazılarınızda sizin de belirttiğiniz gibi ben 1 sene daha AİLEMLE
Brisbane de cemaatin içine ,aynı camiide kaldım .Türkiye ye dönünce
çocuğum ES’AD efendinin okulu ASFA da ögretimine devam etti…10 senedir
aynı camiide sabah akşam ”sakallı ”olarak beni görebilirsiniz.İsmim ve
kimliğim ise 50 senedir aynı elhamdulillah.

Kurduğum vakıfla (bunu söylemek istemezdin ama) Türkiye ve Afrika da
Prof. Es’ad COŞAN adına 4 tane Camii/mescid ve 3 tane su kuyusu ve
kuran kursları yaptık.

Sizin gibi yüksek fasih ve belagat sahibi ve doktorasını yapmış bir zatın
masum bir insanı delilsiz ispatsız mesnetsiz bir şekide suçluyacağını
zannetmiyorum. Ahir zaman da İFTİRA atıp insanları sıfırlamak maalesef çok
kolaylaştı ama bunun ALLAH katında elbet bir hesabı vardır. Bana iftira atıp
yayanlara cevabı ALLAH c.c verecektir. ALLAH sizi de kuru iftira dan korusun.
Hasbünallahü nimel vekil.
s.g

*

Evet, S. G.’ün açıklamasının ikna edici bir dille yazılmış olduğu görülüyor. Ancak, bazı sorulara cevap olmaya yetmiyor.

Bir vakitler, S. G.’ün, hakkındaki dedikodularla ilgili olarak, Prof. Dr. M. Esad Coşan Hoca’nın oğlu Nureddin’le görüşmüş olduğunu, ancak ona bile ev adresini vermekten kaçındığını, nerede nasıl ikamet ettiğinin kimse tarafından bilinmediğini duymuştum. (Hadi kimden duyduğumu da söyleyeyim, Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak’tan..)

Bana söylendiğine göre, Nureddin, “Adam bana ‘Hocam’ diyor fakat adresini istediğimde vermiyor” demiş bulunuyordu.

Kaza günü olay yerinde değildiyse, ve buna Hüseyin Kara ile Cevdet Bey şahitlik ediyorsa, “Hayır, öyle değildir” diyemeyiz. (İkisiyle de 1997 yılında Avustralya’da tanışmıştım.)

Öyledir, dediği gibi, o gün 800 km uzaktaki Brisbane’da kalmış olabilir.

Belki de bu, olağanüstü ya da sıradışı “şansının zannettiğimizden de büyük olduğunu gösteren bir işarettir.

Yani kalkıp, taa Avustralya’ya, Esad Efendi’nin yaşadığı şehre, sırf ona olan derin bağlılığınız yüzünden yerleşecek, gönüllü şoförlüğünü yapacaksınız, fakat, öldüğü kazada, yanında olmayacaksınız.

Muhteşem! 

Yani muhteşem bir şans..

*

On senedir aynı camide ise S. G., neden bu caminin adını ve adresini vermemektedir?

Elli senedir aynı kimlikle yaşıyorsa, neden doğduğu, çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği, öğrenim gördüğü yer hakkında bilgi yok?

Mesela ben, Sivas’ın Gürün ilçesinin Karadoruk köyünde dünyaya geldim.

Çocukluğum köyümde ve Gürün’de geçti. İlkokulu Gürün’de Kurultay İlkokulu’nda, ortaokulu Yıldızeli’de Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nde, liseyi ise Gürün Lisesi’nde okudum. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim.

Evet, S. G., kurduğu vakfın adını, gerçekleştirdiği hizmetlerin “nerelerde” yapılmış olduğunu da açıklamalıydı, gölgeler üzerinden mesaj vermemeliydi.

Bunları açıklamasının bir zararı yok. Tam aksine, teyit etme, doğrulatma imkânı olurdu.

Bu hizmetleri yapmış olsa bile (Ki, “çakma” vakfının internet sitesinde sözü edilen camilerin/mescitlerin “açık adreslerini, telefonlarını ve fotoğraflarını” görmeden buna kesin bir şekilde inanmak mümkün değil), bu, onunla ilgili “derin bağlantı” şüphesini şu anda izale etmeye yine de yetmez.

*

Hiç kimse, “meşru” zenginliğinin kaynağını açıklamaktan kaçınmaz.

Tam aksine, “Babam şöyle bir zengin tacirdi, çok sıkıntılar çekip servet edinmişti” veya “Ben şu şu işleri, filanca yerde yaptım, şansım yaver gitti” der.

S. G., bu hizmetleri hangi parayla yapıyor, şu anda geçimini nasıl sağlıyor?

“Çakma” vakfını, bazıları gibi bağışlarla mı finanse ediyor?

Eğer öyleyse, isimlerini internette yayınlayarak bağışçılarını onurlandırması yanlış mı olur?!

S. G.’ün (adını sanını, yerini yurdunu bilmediğimiz) vakfını, kimler hangi saiklerle veya dürtülerle desteklemektedir?

*

Elimizdeki bilgiler, S. G.’ü merhum Esad Efendi’nin ölümünden sorumlu tutmaya yetmez. Fakat onun, birtakım “derin bağlantılar içinde” olmadığına ikna olmamıza da yetmez.

Özetle:

Bir: S. G.’ün cevabı ikna edici bir dille yazılmış olmakla birlikte, müşahhas bilgiler taşımamaktadır.

İki: Verdiği cevap, Hasan Mezarcı’nın kendisi hakkında ortaya attığı iddiayı tümden geçersiz kılacak nitelikte değildir.

Elbette Hasan Mezarcı da yanılabilir.

Fakat…

Yanılmayabilir de..

*

S. G. için üç ihtimal var..

Birincisi: S. G. samimi, kendisini 28 Şubat’ın zulmü yüzünden çile çeken şeyhi Esad Efendi’ye ivazsız garezsiz adamış olağanüstü fedakâr bir derviştir.

İsmi de (S. G.) sahte değildir, gerçektir.

Bu durumda, şimdi paranoyakça denilebilecek bir tedirginlikle saklanması, ismiyle ve cismiyle ortaya çıkmaması, mazisini (doğduğu belde, yaşadığı yerler ve komşuları, okuduğu okullar, çalıştığı yerler) gizlemesi anlamsız hale gelir.

*

İkinci ihtimale gelelim..

S. G., CIA’in, MOSSAD’ın ya da İngiliz Gizli Servisi’nin Türkler arasındaki ajanlarından biridir..

Böyle olduğu varsayılırsa, MİT’in bu şahsın peşine hiç düşmemiş olması, bu güzide kurumumuzu o gizli servislerin (dış güçlerin) suç ortağı haline getirir.

Son (üçüncü) ihtimal: S. G.’ün, (geçmişte yaptıklarını gelecekte yapacaklarının teminatı kabul edebileceğimiz) MİT’in adamı olmasıdır.

Hangi ihtimale inanmalıyız?

*

Kısacası, S. G.’ün S. G. olarak hayatını sürdürmemesi, kayıplara karışmış olması, geçmişi hakkında hiçbir şeyin bilinmemesi, bu ismin sahte olduğunu, ve kullanım süresinin Esad Efendi’nin ölümüyle bittiğini düşündürüyor.

Esad Efendi vefat edince hemen ortadan kaybolmamış olması bir anlam ifade etmiyor..

Çünkü hemen ortadan kaybolması, Esad Efendi’nin vefatı ile kendisinin varlığı arasında kesin bir ilişki bulunduğunun düşünülmesine, şüphelerin derhal kendisi üzerinde toplanmasına neden olurdu.

*

Bu S. G. konusunda Esad Efendi’nin “varis”i/oğlu “doğal lider” Nureddin Coşan’ın ve AK Parti iktidarının hiçbir adım atmamış olması tuhaf..

“Doğal lider” Nureddin, 23 yıldır ülkeyi yöneten Erdoğan’dan, dördüncü kat göğe yükseltilmiş Hz. İsa ya da Dünya’yı terk edip Mars’a yerleşmiş bir uzay yolcusu gibi kayıplara karışan S. G.’ün gerçek kimliğinin tespitini isteyebilirdi.

S. G.’ün bulunması Erdoğan’ın sadece bir işaretine bakar..

Ne diyorlardı, “Hırsız evin içinden ise kilit kontrol edilmez” mi diyorlardı?.. Buna benzer birşeydi o söz.

S. G., gerçekten S. G. idiyse, sorun yoktu.. Bütün hayatı boyunca bu isimle yaşamıştıysa, ondan şüphelenmekten vazgeçebilirdik.

Ama, öyle anlaşılıyor ki, gerçekte S. G. diye biri yok.

Saklanıp gizlenmesine neden olan eşsiz paranoyası da numara..

Saklanması, korkması için hiçbir neden yok.. Ama adam bütün hayatını da uydurma/kurgusal (mazisiz, tarihsiz, tarifsiz) bir sahte kimlikle de geçiremez ki! Ne yapsın!

*

Bu süreçte “doğal lider” (Aşağısı kurtarmaz) Muharrem Nureddin Coşan’ın da tuhaf açıklamalar yapmış olduğu görülüyor.

Mesela bir oylama sırasında “Aziz Başkan”ı Erdoğan’a yönelik destek açıklamasında “4 Şubat 2001’i tasarlayanlar kahrolmuştur” diyebilmişti.

4 Şubat 2001, Esad Efendi’nin vefat tarihi.

“Aziz Başkan”ı, bunu söylemesini gerektiren ne yapmıştı?

Bunu öğrenemedik..

Ne olmuştu da “4 Şubat 2001’i tasarlayanlar kahrolmuştur” diyerek dosyayı kapatıyordu?

Zafer türküleri ve marşları söylemeyi gerektiren ne yaşanmıştı?

4 Şubat 2001’i böylece “tatlıya bağlayarak” unutturmak istemesinin ardındaki sır ya da etken ne?


“PROF. COŞAN’IN ÖLÜMÜNDE KİLİT İSİM”

 









ESAD EFENDİ ÖLDÜ, SEVDAM GÖZLERİNDE (S. G.) KALDI


Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocayla ilgili olarak haber7.com’da 4 Şubat 2008 tarihinde yayınlanan yazının başlığı böyleydi: “Prof. Coşan’ın ölümünde kilit isim” (http://www.haber7.com/artikel.php?artikel_id=141328).

Söz konusu yazıdan, ancak bir – birbuçuk ay sonra, Hakyol Vakfı Genel Müdürü Av. Hasan Pak’ın beni bilgilendirmesi sonucunda haberdar olacaktım.

Haber, siteden kaldırılmıştı. Çünkü, ilgili isim (“kilit isim”), kaldırılması için teşebbüse geçmiş bulunuyordu.

Ancak, bir defa ok yaydan çıkmış, söylenenler söylenmişti.

*

“Kilit isim”in, hakkındaki iddiaların yüksek sesle söylenmesine yasak getirmek yerine. o iddiaları çürütecekyanlışlıklarını ortaya koyacak açıklamalar yapması beklenirdi.

Cevap vermeyip salt “yayın yasağı” getirmek, dolaylı olarak iddiaları onaylamak olarak da anlaşılabilirdi.

Yazı, şöyleydi:

“Prof. Coşan, bilindiği gibi 28 Şubat sonrasında önce Almanya’ya gitti. Dost grubunun yoğun bulunduğu Essen eyalet merkezine yerleşti. Hizmetlerini yalnızca Almanya değil, çevre ülkelere de yayarak yürüttü. Bu sırada, çevresinde hizmette ve fedakarlıkta çok cömert bir isim ortaya çıktı. Bu isim, yıllardır hizmette bulunan bir çok kişiyi geride bıraktı ve kısa sürede Hocaefendi’nin etrafındaki bir kaç isimden biri olmayı başardı. 30 yaşlarında, esmer, hafif kilolu, kirli sakallı bu genç, kendini bir çok kişiye farklı tanıştırmaya başlamıştı. Kimine göre, İngiltere’de filoloji okumuştu, kimine göre şeker ticareti yapıyordu, kimine göre de babasının İstanbul’da işhanları vardı ve varlıklı bir ailenin çocuğu idi. S. G. adındaki bu genç, hizmette o kadar hızlı idi ki yıllardır çevresinde bulunanların yapabildiği himmetten daha fazlasını tek başına yapabiliyordu. Lüks arabalar alıp Hocaefendi’nin hizmetine verebilecek kadar cömert idi. ‘Varlıklı bir ailenin çocuğu’ olduğu için çalışmak zoruda değildi ve yalnızca servetini değil, bütün vaktini de Hocaefendi’ye vakfedebiliyordu. Bu genç, hızını alamadı ve 1997 yılının son aylarında Bonn yakınlarındaki Siebengebirge (yedisıradağlar) kasabasında bir villa kiraladı ve Hocaefendi’nin bir süre burada ikamet etmesini sağladı. Bu hızlı genç, ‘hizmet nerede ise S. G. orada’ mantığı ile gayret ediyordu. Prof. Coşan’ın sevenlerinin yanında ‘sığınmacı’ gibi kalmasına gönlü elvermeyen bu genç, bir süre sonra bir fedakarlıkta daha bulundu. 400 bin Mark para vererek Essen’de 3 katlı bir villa satın aldı. Bir katını Hocaefendi’ye tahsis etti. Prof. Coşan, artık eşi ile birlikte bu evde yaşamaya başlamıştı. ‘S. G.’ olarak tanınan bu genç, bu fedakarlığı sayesinde artık Hocaefendi ile kimin görüşüp kimin görüşmeyeceğini de bir tür kontrol altına almıştı. Milletvekilliği ile birlikte dokunulmazlık zırhı da kalkan Hasan Mezarcı da 28 Şubat depremi sonrasında yurt dışında yaşamak durumunda kalmıştı. Bir gün Ankara Üniversitesi’nden hocası olan Prof. Coşan’ı ziyaret etmek istemişti. Ne var ki evin sahibi olan S. G., Hocaefendi’nin biraz rahatsız olduğunu söyledi ve görüştürmeye bir türlü yanaşmadı. Mezarcı, bu kez Prof. Coşan’ın çevresinde bulunan öteki isimlerden yardım istedi. Yıllardır tanıyıp bildiği İbrahim Balçok’a gitti. Mezarcı, Balçok’a, ‘Ben artık imkan olsa bile Hocaefendi ile o adamın evinde görüşmek istemiyorum. Beni Hocam ile görüştür’ dedi. İbrahim Balçok, ilk fırsatta Hocaefendi’yi kendi evine davet etti. Hasan Mezarcı ile dar kapsamlı bir görüşme yapıldı. Sözünü sakınmaması ile bilinen Mezarcı sözü uzatmadan konuşmaya başladı. ‘Hocam bu S. G. denilen adam istihbarattan. Ben bu işin kitabını yazdım. Kendinize dikkat edin’ dedi. Hocaefendi biraz durakladı ve ‘Olabilir. Haklı olabilirsiniz’ karşılığını verdi. Sonra başka konular konuşulmaya başlandı. Hocaefendi, 1998 yılında bazı şeyleri bahane ederek Avustralya’ya geçti…. Hocaefendi’nin Avustralya’ya göçmesinin hasretine dayanamayan S. G. de bir süre sonra aynı yolu takip etti. Almanya’daki evini satmış ve Prof. Esat Coşan’ın bulunduğu kentte bir eve yerleşmişti. Almanya’da olduğu gibi yine Hocaefendi’nin özel şoförlüğünü yapmaya başlamıştı. 4 Şubat 2001 günü Girifit şehrinde bir cami açılışı yapılacaktı. Cemaat büyük bir konvoy halinde ilerliyordu. Yerel saatle 12.00 civarı (Türkiye saati ile 04.00) idi. Sydney’e 600 kilometre mesafede bulunan Dubbo kasabası yakınlarında bir trafik kazası yaşandı. Prof. Esat Coşan ve damadı (aynı zamanda cemaatin gelecekte lideri olacak isim diye bakılan isim) Prof. Ali Yücel Uyarel birlikte can verdi. O gün S. G. biraz rahatsızdı, Hocaefendi’nin bulunduğu aracı kullanmıyordu. Konvoyda dördüncü sırada yer alan bir araçta idi. Elim kazadan hemen sonra konvoy durdu. S. G.’nin de aralarında bulunduğu birkaç kişi, Hocaefendi’yi ve damadı Ali Yücel Uyarel’in cesetlerini araçtan çıkardı ve yolu temizleyip trafiğe açtı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak suretiyle meydana geldi diye kayıtlara geçti. Oysa, yapılan araştırmalar bir şeyi ortaya çıkarmıştı. Kaza, karşıdan gelen araca çarpmak değil, önde giden stop lambası bozuk TIR’a çarpmak suretiyle meydana gelmişti. Kimilerine göre, sürücünün dikkatinin karşıdan gelen araca odaklandığı bir anda öndeki stop lambası bozuk aracın ani fren yapması sonucu, arkadan gelen aracın çarpması suretiyle yapılan bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı. S. G., Hocaefendi’nin vefatından iki üç hafta sonra Almanya Bochum’da yapılan anma toplantısında görüldü. Prof. Ahmet Akgündüz ve Nuri Yazar’ın da katıldığı bu anma toplantısında bir konuşma yapmak istedi. Önce hayır diyenler sonradan ‘buyur’ edip mikrofonu verdiler. S. G.’yi bir daha da cemaatten gören olmadı.”

*

Haberde doğrularla yanlışların harmanlandığını görüyoruz.

“S. G.’ü bir daha da cemaatten gören olmadı” ifadesi doğru değil.

S. G., Esad Efendi’nin vefatından bir ya da iki yıl sonra, yanına aldığı Zübeyr Somuncu (Zemçi Somuncu) ile birlikte evimin kapısına kadar gelmiş, kendi kullandığı arabayla beni Beykoz’a, Yuşa Tepesi’ne götürüp getirmiş ve bu sırada, maruz kaldığı ithamları bana anlatmıştı.

Ayrıca, o görüşmede, hâlâ Avustralya’da Brisbane’da ikamet ettiğini de belirtmiş durumdaydı.

Yani oradaki cemaat mensupları onu “görüyorlardı”.

Ancak, daha sonra ortadan kaybolduğu doğru.

*

Bunun yanı sıra, haber7.com’daki yazıda yer alan “… bu tür ‘kazalar’ İngiliz istihbaratı tarafından daha önce de kullanılmıştı” ifadesi dikkat çekici.

Doğal olarak, bu tür “kaza”lar hiçbir gizli servisin tekelinde değildir. 

Bu kayıt aslında, okurlara, “Hasan Mezarcı’nın sözünü ettiği istihbarat, İngiliz istihbaratı” mesajını vermek anlamına geliyor. Çaktırmadan yapılan bu tür yönlendirmelere NLP’ciler “bilinçaltı mesaj tekniği” adını veriyorlar.

(Hasan Mezarcı’nın bugünkü haline bakmayın, 1990’larda aklı başında meşhur bir milletvekiliydi. Kemalizm eleştirisi yüzünden hapse atıldı ve iddiaya göre verdikleri ilaçlarla delirttiler. Dava duruşmalarından birinde “Bana ilaç veriyorlar, beni delirtecekler” dediğini eski milletvekili Şevki Yılmaz açıklamıştı.

İlginç bir başka husus, Emin Pazarcı’nın “Barnabas İncili” hikâyesine dört elle sarılan ve bu “öykü”yü gözümüze sokan “ulusal” medyamızın şu S. G. olayı karşısında kör, sağır ve dilsiz kesilmiş olması.

Dahası, Kültür Bakanlığı, yani devlet, tiyatrocu Ahmet Yenilmez’e Barnabas İncili masala etrafında bir sinema filmi de yaptırdı: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Fakat söz konusu S. G. hakkında kimse kılını kıpırdatmadı.

Buna, Esad Efendi’nin oğlu ve varisi “doğal lider” Nureddin de dahil.)  

*

Gerçekte, S. G.’ün Esad Coşan hoca ile Hasan Mezarcı’nın görüşmesine engel olmaya çalışması, İngiliz istihbaratı açısından düşünüldüğünde gereksiz ve anlamsız birşeydir.

Mezarcı’nın kastettiği “(the) istihbarat”ın İngiliz istihbaratı olmadığı da malumdur.

Diyelim ki, söz konusu yazıda geçen “İngiliz istihbaratı” iması gerçeği yansıtıyor. Bu durumda, Türk istihbaratının neden S. G.’ün peşine düşmediği, onun taa İstanbul’a gelip yanına birini de takarak “cemaatten biri”ni ziyaret etmesini bile niçin kayıtsızlıkla izlediği, ve ayrıca, S. G.’ün hakkındaki yayınlara daha sonraki süreçte Türk avukatlar aracılığıyla müdahalede bulunmasını hangi saiklerle ilgisizce seyrettiği sorularına cevap bulamayız.

Türk avukatları üzerinden S. G.’e (veya onun gerçek kimliğine) ulaşmak bir istihbarat teşkilatı için bu kadar mı zordur?!

(Ancak, S. G. isminin söz konusu şahsın gerçek ismi olmadığı anlaşılıyor. Olayın gelişimi, bu ismi Esad Efendi’nin etrafına sızmak için kullandığını ve sonra bıraktığını gösteriyor. Bu isimle ilgili haberlere yayın yasağı getirmesi ise, isimle ilgili gerçeklik algısı oluşturma ve sahteliğinin açığa çıkmasını önleme gayesine matuf gibi görünüyor.)

*

Burada cevap arayan bazı sorular var:

S. G.’ün geçmişi (ailesi, memleketi, okuduğu okullar, komşuları, öğrencilik dönemi arkadaşları vs.) neden bilinmiyor?

2002-2003’ten sonra nerelerde vakit geçirdiği, nerelerde çalıştığı, nerelerde ikamet ettiği meçhul olduğu gibi, Esad Efendi’nin yanında bitivermeden önce nerelerde ne yaptığı da meçhul.

Bunun nedeni “S. G.” isminin salt Esad Efendi’yi “takip” sırasında kullanılan sahte bir isim olması gibi görünüyor. Durumun makul başka bir açıklaması yok.

Esad Efendi’nin vefatını bir suikast olarak değerlendiren ve bu yönde ifadeler kullananlar (Arslan Bulut, Alper Tan, Ramazan Kurtoğlu vs.) S. G.’den neden hiç bahsetmediler?

Gazeteci Arslan Bulut’un yazdığına göre, Esad Efendi’nin “yabancı istihbarat örgütleri” tarafından öldürüldüğü değerlendirmesini yapan “Türk istihbarat kaynakları”, neden S. G. konusunda sağır, kör ve dilsiz numarası yaptı?

Neden S. G. hakkında tek kelimelik bir açıklama bile yapmadılar?

Bu, S. G.’ün MİT’in adamı olmasından kaynaklanmıyorsa, ardında nasıl bir “dokunulmazlık” var?

Esad Efendi’nin gönüllü özel şoförlüğünü yapan, böylece onu “adım adım takip” eden ve nefes alışını bile “kontrol” altında tutan S. G.’ün, onu ölüm yolculuğunda yalnız bırakmış, (kendi açıklamasına göre) Brisbane'da evinde kalmış olması, bir tesadüf müydü yoksa keramet mi?


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...