ŞİİRSİZ ŞAİR, DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET ÖZEL REJİMİN SABOTÖRÜDÜR.. HAKİKATİN HAİNİDİR


 










2010 yılı sonlarıydı.

O zamanlar Rıhle diye bir dergi vardı.

Bu dergiyi çıkaran Daru’l-hikme diye de bir dernek..

Ebubekir Sifil ve Hakan Talha Alp gibi isimler burada ilim taliplerine dersler veriyorlardı.

Bunların bir de e-posta grubu vardı.

İlim ehli insanlardır, bunlardan istifade edebilirim diye üye olmuştum.

Fakat, o grupta yapılan bazı paylaşımlara bakınca, “iyi saatte olsunlar”ın, “üç harfli derin varlıklar”ın burada cirit atmakta olduklarını fark etmiştim.

Bu üç harfli derinlerin söz konusu platformda reklamını yaptıkları isimlerin başında eski komünist yeni Türk ırkçısı İsmet Özel, turfanda Kemalist Dücane Cündioğlu ve felsefeci Prof. Teoman Duralı geliyordu.

*

Söz konusu e-posta grubuna birşeyler öğrenmek, istifade etmek için katılmıştım, fakat orada yapılan paylaşımlara bakınca, kimi paylaşımcıların birşeyler öğrenmesi gereken kişiler oldukları kanaatine varmıştım.

O yüzden, bazı konularda hatırlatmalarda bulunmaya başlamıştım.

Bunun üzerine söz konusu platformda icra-yı sanat eyleyen üç adet “üç harfli”, bana karşı saldırıya geçmişlerdi.

Bunlardan biri, bir paylaşımında, getirdiğim eleştirilere cevap vermek yerine “istihbaratçı” kurnazlığı ve ağzıyla bana karşı şu sözleri sarfetmişti: 

Kendinizi bu işe memur etmenizin "tatminsizlikten" başka bir nedeni var mı? Teoman Duralı,İsmet Özel,Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır?

Bunlar "sistem" için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı,üretken ve "moderniteye meydan okumanın" başını çeken insanlar. Burası aynı karşı duruşun neredeyse merkezi haline gelmiş Daru'l-hikmenin bir paylaşım alanı.

*

Ben insanları ne bir cemaate, ne bir partiye, ne bir gruba, ne de belirli bir siyasal teşkilata ya da harekete çağırıyordum.

Bir izleyici/takipçi kitlesi oluşturmak, taraftar toplamak gibi bir derdim yoktu.

Sadece ilmî doğruları yazmıştım.

Daha doğrusu, insanların üzerine yanlışları boca edenler karşısında susmayı veballi görüp bazı uyarılarda bulunmuş, bunun üzerine saldırıya uğrayınca cevap vermek zorunda kalmıştım ve böylece söz uzamıştı.

Yalan yanlış yazıları mail grubuna sürekli gönderip insanları manipüle edenler aslında kendileriydi.

*

Şu lafları da ilginçti:

“Teoman Duralı, İsmet Özel, Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır? Bunlar ‘sistem’ için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı, üretken ve ‘moderniteye meydan okumanın’ başını çeken insanlar.”

Şunu biliyordum: Bu isimlerin “sistem” ile bir alıp veremedikleri aslında yoktu.

Tam aksine, baştan beri, Müslümanların bir şekilde “sistem”i benimsemesine yarayacak söylemler geliştirmişlerdi.

Mesela, İsmet Özel, “hidayete erince” Müslüman gençleri lüzumsuz konularla meşgul edip durmuş, kendisinde hiçbir zaman “Şeriat” vurgusuna rastlanmamıştı.

Komünizm tehlikesine karşı İslâm’ın Batı tarafından bir dereceye kadar hoşgörüyle karşılandığı Soğuk Savaş döneminde aniden İslâm’ı keşfetmiş ve “particilik” yapmaya başlamıştı.

İslâm’ın bir medeniyet olarak savunulması çabalarını sabote etmek için de “Üç Mesele”si (daha doğrusu Üç Masal’ı) ile medeniyet aleyhtarlığı yapmıştı.

Nedense bu vatandaşın “İslâmî” kelimesine karşı bir alerjisi vardı. İslâmî edebiyat konusunda düzenlenen bir sempozyumda, “İslâmî edebiyat olmaz” diyebilmişti.

Ne zaman ki Soğuk Savaş bitmiş, “dünya sistemi” yeni tehdit olarak İslâm’ı seçmişti, bu defa bu şahıs “zamanın ruhu”na uygun olarak, Erbakan’ın Millî Görüş çizgisinden Türkçülüğe yatay geçiş yapmıştı.

Eleştiriyor göründüğü Akparti’ye karşı da, “İslâmî” kelimesine alerjisi olduğu için, Şeriatçılığı ve ümmetin birliğini değil, Türkçülüğü savunmuş, bu şekilde adres şaşırtmaya uğraşmıştı.

*

Birileri İsmet Özel’i nasıl gündemde tutacaklarını da iyi biliyorlardı. Mesela birisi, “İsmet Özel’in anakronik Türklük yaklaşımına bir eleştiri” başlıklı bir yazı kaleme almış, eleştiriyormuş gibi yapıp allayıp pullamıştı.

İsmet Özel’in hurafelerinin, İslâm’ı benimsemeyen Batıcı ve ateist Türkler nezdinde zaten bir kıymeti yoktu, fakat onun “düşünce dünyalarını tahrip etmek istediği” kesim esasen bunlar değildi.

Özel’in amacı, müslümanlardaki Kur’an ve Sünnet” merkezli müslümanlık anlayışını Türklük kavramıyla ekseninden kaydırıp “devletçi” hale getirmekti.

Önce, “Türk eşittir müslüman” tekerleme ya da safsataıanı tekrarlayıp duracak, zamanla, zaten yanlış olan “Türklük eşittir müslüman” hurafesini de unutacaktık. Böylece aklımızda sadece Türklük kalacaktı.

O arada, bu sinsi oyunun bir sonucu olarak Müslümanlık kavramı “gümbürtüye gidecekti”..

Bir de bakacaktınız ki, sırat-ı müstekîmden, istikametten, Şeriat’ten, İslâm’dan, ümmet-i Muhammed’den (s.a.s.) söz eden insanlar gitmiş, yerlerine Türkçülük yapanlar gelmiş..

Şeriat konusundaki hassasiyetiyle bilinen Nakşbendî tarikatı şeyhi Prof. Dr. M. Esad Coşan hocanın varislerinin çok kısa bir sürede “Bozkurtlara oy ver, yol ver” diye Türk musikisi eşliğinde halay çekmeye başladıkları görülmemiş miydi?!..

*

İsmet Özel’in akademik versiyonu gibi yazıp çizen Teoman Duralı ise, Özel’den daha bilgili olmakla birlikte daha etkisizdi.

Felsefeci olması onun Özel kadar kolay saçmalamasına engel teşkil ediyordu.

Zihnindeki felsefî prangalar, cesurca mantık hatası sergilemesine mani oluyordu. Fakat onun da derdi son tahlilde İslâm değildi. Devletçi bir çizgisi vardı.

Dücane ise, bu iki isme göre daha kalitesiz olmakla birlikte, Müslüman gençlere daha büyük zarar vermiş bulunuyordu.

Her şeyden önce, İbn Arabî, vahdet-i vücud, aşk, meşk derken işe şehevî bir boyut katmış bulunuyordu.

İslâm’ı da, tasavvufu da, İslâmî ilimleri de ha bire sulandırıyor, şirazesinden çıkarıyordu.

Dücane’nin sürekli “gelenek” kavramına vurguda bulunması, “modernizm” aleyhtarlığı yapması ve “tasavvuf” edebiyatı paralaması, insanların ondaki “virüs”ler karşısında savunma mekanizmalarını çalıştırmalarına engel oluyordu.

Bu yüzden de, verdiği zarar, o yıllarda, önceki iki isme göre daha fazla oluyordu.

İşte bana saldıran üç harflilere göre, bu isimler “manuplasyona kapalı” idiler.

Peki hangi manipülasyona?..

*

Cevap belliydi..

Mesela İsmet Özel’i hiç kimse Şeriat yönünde manipüle edemiyordu, “Türklük” davasını kazık gibi savunmaktan onu hiç kimse alıkoyamıyordu.

Dücane de, İbn Arabî’de iyi bir “damar” yakalamış bulunuyordu.

Bazı mutasavvıflar, her ne kadar bu söyledikleri de lüzumsuz olsa bile, mecazî aşktan ilâhî aşka doğru gidişten söz ederken, Dücane gibiler tam tersini yapıyor, ilâhî aşkla söze başlayıp sonra mecazî aşka yelken açıyordu.

Evet, aslında Dücane gibi isimler, tasavvuf adı altında gerçek tasavvufu katlediyor, aşk edebiyatı maskesi altında laubaliliği yaygınlaştırmaya çalışıyorlardı.

Feyz aldıkları kaynak onlar açısından “sağlam”dı: İbn Arabî.. Adamda herşey vardı. Firavun imanı bile..

Havuz başı hocası Adnan Oktar da ondan feyz almış, kitaplarındaki saçmalıkları alıntılamak suretiyle “maddenin gerçekte mevcut olmadığına” dair bir kitap yazmış, diğer kitaplarına da bu saçmalığı serpiştirmişti.

Cündioğlu ve Oktar gibi adamlara Cüneyd-i Bağdadî ya da Haris-i Muhasibî tasavvufu yaramıyordu..

Bunların tasavvuftan anladığı sadece İbn Arabî lafazanlığıydı. İşlerine bu geliyordu.

Durum buyken bir üç harfli bana Teoman Duralı, İsmet Özel, Dücane Cündioğlu saldırganlığının asıl başka nedenleri var mıdır? Bunlar ‘sistem’ için çok tehlikeli olan ve manuplasyona kapalı, üretken ve ‘moderniteye meydan okumanın’ başını çeken insanlar” diye soruyordu.

Böylece, Darulhikme’nin mail grubuna üye olan insanları manipüle etmeye uğraşıyordu.

*

Bunlar, “sistem”, “modernite” vs. diyerek icat ettikleri yel değirmenleriyle müslümanları yıllarca uğraştırıp durmuş, ümmetin gerçek sorunları üzerinde kafa yormalarına fırsat vermemeye çalışmışlardı.

İsmet Özel, sosyalist Wallerstein’dan çaldığı “dünya sistemi” kavramıyla kafa karıştırıp durmuş, onun alternatifi olarak da “Türklüğü” sunmuştu. 

Müslümanlığın bile adını Türklük olarak değiştirme hokkabazlığını sergileyebilmişti. Ona göre, müslümanın cihad edenine Türk deniliyordu.

Ayet-i kerimede geçtiği gibi “Ben müslümanlardanım” dediğiniz zaman, İsmet Özel’e göre cihad kaçkını hale gelmiş oluyordunuz. “Elhamdülillah Türküm” demeliydiniz.

Böylece, İslâm tahrif edilmiş oluyordu.

Göz göre göre hem de..

Bunu yapan kişi, aklını yitirmiş bir zavallı değildi, milleti akılsız yerine koyan bir abrakadabracıydı..

Ne paranoyaktı, ne de paranoid şizofren.. Cin fikirliydi..

*

Aynı isimler eliyle ne idüğü belirsiz bir “moderniteye meydan okuma” icat edilmiş, müslümanlar doğru dürüst tarif bile edemedikleri modernite ile savaş için tonlarca mürekkep israf etmişler, uzun nutuklar atmışlar, onların önüne bu kavramları “yem” olarak atanlar da bu zavallı komedyayı kenardan izleyip kıs kıs gülmüşlerdi.

Şimdi de aynı şeyi Darulhikme’nin e-posta grubunda yapıyorlar, benim basit bir müdahalemi bile gürültü ve patırtı ile geri püskürtmeye çalışıyorlardı.

Evet, bu tartışmanın ardından Darulhikme’nin grup üyeliğinden ayrılmış, meydanı üç harflilere bırakmıştım.

Onların istediği de buydu..

Ne ilk ne de son sürgünümdü bu.


(İlk yayın tarihi: 8 Aralık 2022)

*

İSLAMCILIK MUHALİFLERİ FOLKLOR EKİBİ: ÇALANLAR BATILILAR VE BATICILAR, OYNAYANLAR YERLİ MİLLİ ŞUURSUZLAR (BİR DE OYNUYOR GÖRÜNEN NÜFUZ/TESİR/ETKİ AJANLARI)

 






Batı cephesinde İslamcılık bahsine dair yeni birşey yoksa, Türkiye'deki İslamcılık tartışmalarında da yeni birşeye rastlanamıyor.

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını tekrarlıyorlar.

Bu olgunun iki vechesi var.

Birincisini, aydın (sosyal bilimci, düşünce adamı vs.) geçinen, öyle görünmeye çalışan birilerinin Batılıların kavramlarını, yaklaşımlarını ve düşüncelerini benimsemeleri oluşturuyor.

Bunlar da iki gruba ayrılıyorlar.

Birinci grupta has halis Batıcılar yer alıyor.

İkinci grubu ise, Batıcı olmadıklarını söyleyen, fakat onların kavram ve kelimelerini kullanarak örtük biçimde "Bakın biz de sizin gibi aydınız, kültürlüyüz, bilgiliyiz" mesajını vermeye çalışan aşağılık kompleksiyle malul "kendinden habersiz, ne yaptığını bilmez" "entel"lik meraklısı boş kafalılar oluşturuyor.

Bunlar mesela akıllarınca modernlikle savaştadırlar, fakat kullandıkları dil, benimsedikleri tartışma konuları, düşünüş biçimleri, yaklaşımları ve tavırlarıyla modern bir görüntü vermek için kırk takla atarlar.

İşte bunların İslamcılık konusunda söylediklerine bakıldığında, Batılı akademisyen ve araştırmacıların söylediklerini aynen tekrarlamakta oldukları görülüyor. 

Tipik misal İsmail Kara..

Bir de İsmail Kara gibilerin nazarında "bulunmaz Hint kumaşından mamul İslamcı" olan taife var. Bunların da İslamcılıkmış gibi gösterilmeye çalışılan ithal ve çalınıp çırpılmış laflarına bakıldığında, yine Batılılara ait düşünce ve iddiaların zayıf ve biçare bir taklidi olduğu görülüyor. 

Tipik misal İsmet Özel.

Sözünü ettiğimiz olgunun ikinci vechesine gelince.. Onu ilk vecheyi tartıştıktan sonra ele alacağız.

*

İddiada bulunup geçmek olmaz. İlk vecheye dair delillerimizi ortaya koymak gerekiyor.

İsmail Kara, Türkiye'de İslamcılık mevzuu tartışılırken ilk akla gelen isimlerden biriKonuyla ilgili bir doktora tezi hazırladı, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi diye derlemeler filan yaptı, ilgili pekçok çalışmaya katkıda bulundu.

İslamcılık uzmanı bilinen bu şahsın ideal İslamcısı ise İsmet Özel.

İsmet balonunu şişirmek için az çaba sarfetmedi. 

Bunun için bir tanker dolusu ter döktü. Yoruldu.

Ancak, "İsmet Özel'i şişirme platformu" tek kişiden oluşmuyor. Hayli kalabalıklar(dı).

Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitap da (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) bu şişirme ameliyesinden payını almış.

Ercan Yıldırım adlı bir boşboğazın "Körler sağırlar birbirini ağırlar" babından İsmet ağası için yazdığı "güzelleme" de bu kitapta kendisine bir yer bulmuş. 

Vatandaşın tebliğ diye sunduğu "Sen neymişsin be abi!" kıvamındaki yıkama yağlama metninin başlığı şöyle: "İslâmcılığa Muhalif Bir İslâmcı: İsmet Özel".

Adamın İslamcılığa karşı olduğunun farkında, fakat onu yine de bir İslamcıymış gibi pazarlamak için mantık denilen Allah vergisinin bütün devrelerini acımadan yakıyor.

Bize de, "Balık baştan, mantıksızın yazısı da başlıktan kokar" demek düşüyor.

*

Eskiler "Şeyh uçmaz, mürid uçurur" diyorlardı.

Şimdilerde uçup kaçan şeyhlerden pek söz edilmiyor, onların yerini düşüncesiz düşünürler, edebiyattan nasipsiz edebiyatçılar, şiirsiz şairler, bilgisiz bilgiçler aldı.

Ercan Yıldırım'a bakılırsa, uçup kaçan şeyhler "uçmayan uçar"lığı ya da "uçan uçamaz"lığı icat edemezken, İsmet ağası "İslamcılığa muhalif İslamcı" olmayı başarmış.

Ancak, yazara göre, İsmet Özel'in muhalif olmadığı şeyler de var: "Hâlbuki İsmet Özel ne dünya sistemine ne de Türkiye’deki sisteme muhaliftir."(s. 307)

Demek ki, adam bir tek İslamcılığa muhalifmiş.. Muhalif olmak için bula bula bir tek İslamcılığı bulmuş.

Ancak yazar, yazısına attığı başlığı çöpe atma pahasına bir sonraki cümleyi şöyle kurmuş: "Hatta İslâmcı paradigmanın kendisine de muhalif değildir."

Bunu izleyen cümlesi ise, yazarın "mantık devreleri"ni ikinci kez yakması anlamına geliyor: "Bunların karşısında, onların yerine yeni teklifler getirecek denli kökten ayrı düşünür."

Şuna "kökten muhalif" dese sanki olmaz.

Adam İslamcı paradigmanın kökünü kazımaya, köküne kibrit suyu dökmeye çalışıyor, fakat ona muhalif değilmiş. 

*

Evet, İsmet bunu yaptı.

İslamcı/İslamî düşüncenin yerine ırkçılığı (Türkçülüğü), ırkçı paradigmayı oturtmaya çalıştı.

Ercan Yıldırım bunu "Türklük fikriyatı" diye adlandırıyor.

Türk-çülüğün adı ne zamandan beri Türk-lük olduysa..

İslamcılığa mesela İslamlık fikriyatı demezler, fakat sıra Türkçülüğe gelince, "Aman ci cı olmasın" diyerek Türkçülük yerine Türklük derler.

Söz buraya gelmişken Nuh Yılmaz gibi ontolojik bir soru soralım: Türklüğün fikriyatı olabilir mi? 

Tamam, insanın Türk olmaktan kaynaklanan, Türkler'e özgü kabul edilen bir göz rengi, ten rengi, saç rengi, iskelet yapısı, bir zamanlar ölçülmeye çalışılan kafatası genişliği, uzunluğu gibi özellikleri belki olabilir, fakat Türk olmaktan kaynaklanan ayrı bir fikri olabilir mi?

Olsa olsa Türkçülükten, yani kendi kendine hayran olup kendini ideal haline getirme denilen hatadan söz edilebilir. 

Ve bu, fikriyata değil fikirsizliğe karşılık gelir.

Martin Buber'in kulakları çınlasın, bireysel düzeydeki narsisizm kişilik bozukluğu olarak görülürken, kolektif düzeyde yapıldığında adı nasıl "fikriyat" olabilir?!

*

İsmet Özel'in savunmaya başladığı "Türklük fikriyatı"na fikir denilebilir mi?!

Bu fikirsiz adam, düşüncesizce "Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir!" diyerek "müslüman" kavramını dolaylı olarak aşağılamıştı.

Ve, İslamcılık kelimesinden rahatsız olan, "İslamcı değil müslümanım, Kur'an'da İslamcı tabiri yok!" diyen, böylece part-time Kur'an müslümanlığı sergileyen aşırı hassas, duyarlı, çıtkırıldım, kırılgan "müslüman" kardeşlerimiz, nedense İsmet'in bu hezeyanları karşısında zevkten dört köşe oldular.

"Kur'an'da sadece müslüman tabiri var, Türk diye birşey yok. Senin lafına göre iki ayrı müslümanlık var, biri sade suya tirit müslümanlık, öbürü ise Türklük. Sen ya ne konuştuğunu bilmeyen bir ahmaksın, ya da dini tahrif etmeye çalışan kötü niyetli bir bid'atçisin! Ananı da, atanı da, Türk'ünü de al git!" demediler.

Şöyle birşey de söylemediler: "Türk'ün Türk olmayana, Arab'ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Sana göre ise Türk, en üstün, birinci sınf müslüman. Türk olmayan müslümanlar ise ikinci sınıf. Sen bölücü bir din haramîsi, fikir teröristi, müslümanlık yankesicisi ve gaspçısısın." 

Şunu da demediler: "Sen kelimelerin yerlerini değiştiren bir dil bozguncusu, bir fesat makinesisin."

"Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. Onlar kelimeleri yerlerinden (mevzilerinden, vaz' olunup konuldukları mevâzîden) değiştirirler (tahrife tabi tutarlar: yuharrifûne)...." (Maide, 5/13)

Evet İsmet, bu kafası kalın ve kalbi kaskatı illüzyonist, Türk kelimesini vaz' olunduğu yerden alıyor bir başka yere koyuyor, mücahid kelimesinin mevzîini, batıl ideolojisi Türkçülük için Türklük namına gasp ediyordu.

(İslam düşünce geleneğinde "vaz' ilmi" diye bir ilim vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "vaz'" maddesinde verilen kısa tanım şöyle: "Lafızların belirli bir anlam karşılığında ortaya konulmasını ve lafız-anlam ilişkisini konu edinen bilim dalı." Şeriatin/kanunların da vaz' edilmesi söz konusudur, bu yüzden yasaların bütününe mevzular [konulmuş olanlar] anlamında çoğul bir kelime olarak mevzuat denilir.)

*

İsmet'in uçurmacı müridi Ercan Yıldırım, İslamcıların, bulunmaz Hint kumaşı İsmet'in kadr ü kıymetini bilmemiş olmalarından şikayetçi.

İsmet, solcu bir şair müsveddesiyken hidayete ermiş, müslüman olmuştu, o halde İslamcılar, İsmet'i baş tacı etmeli, ne diyorsa ikiletmemeliydiler:

"Yazmaya başladıktan sonra İslâmcılar, İsmet Özel’in üzerinde durduğu, oluşmasına çabaladığı tüm hassasiyetlerin, birlikteliklerin tam zıddını yaptı." (s. 316)

Bunu gören İsmet de, başını hangi taşa vuracağını bilememiş, yazara göre "Türklük fikri"nde karar kılmış:

"Sistemin çarklarına girmemeleri konusunda uyarılarda bulunan İsmet Özel’in Türklük fikrine ulaşmasında bu ikazların tam zıddının yapılmasının etkisi büyüktür." (A.y.)

Bu zırvaların neresini düzelteceksiniz..

Türklük (doğrusu Türkçülük) fikri denilen ucubenin Batı'da milliyetçiliğin/ırkçılığın ortaya çıkmasıyla icat edildiğini aklına getirmeyen birine neyi nasıl anlatacaksınız?

Mesela Yusuf  Akçura, 1911 yılında Türk Yurdu dergisinde şunları yazmıştır: 

"Vatan ve milliyet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yasayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik. Şu söylediklerim acı ise bile hakikat değil midir?"

Bu aslında İslamî daru'l-İslam kavramından Batılıların seküler (dinle ilgisiz) vatan kavramına geçiş demek oluyordu. Ve "müslüman"ların birliği ideali yerine ırkçılık tefrikasının savunulması.

Akçura'nın söyledikleri acı.. Çünkü özü itibariyle Batı taklitçisi olduklarını ortaya koyuyor. Zihniyetleri "millî" değil, gayrimillî.. Zihniyet alanında öğretmenleri ecnebi kitapların yazarları, ve de "içimizde yaşayan yabancı milletler"..

Kılavuzu karga olanın son durağının neresi olacağı malumdur.. 

*

Burada soru şu: İsmet "Türklük fikri"ni kimden öğrendi ya da tevarüs etti?

Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibilerden mi, yoksa ecnebîlerden mi?

Öğretmenleri kim?

Peşinden gittiği kişiler Akçura ve Gökalp ise durum yine değişmediği için sorunun cevabı aslında tek: İsmet, son tahlilde (her halükârda) ecnebîlerin öğrencisi bir taklitçi.

Şişirilen balonun içyüzü bundan ibaret. 

Böylece, dönüp yazımızın başında vurguladığımız olguya geliyoruz.

Aslında İsmet, Batılıların söylediklerinden farklı birşey söylemiyor. Onların basit bir taklitçisi.

*

Ercan Yıldırım'ın İsmet ağasından naklettiği saçmalıklardan birini de "medeniyet" meselesi oluşturuyor. 

Şöyle diyor: "... Özel, medeniyet ile Batıyı özdeşleştirerek İslâmcı gelenekte önemli etkilerde bulunmuştu." (s. 315)

Tabiî böylece İslam dünyası ile bedevîliği dolaylı olarak özdeşleştirmiş oluyordu.

Medeniyet ile bedevîliği karşı karşıya koyduğunuzda kazananın er geç medeniyet olacağı kesindir. Batı, medeniyet demek olunca, senin kaybedeceğin de ortaya çıkmış oluyor.

Ancak, İsmet'in bu zırvası müşteri bulamadı. Bozuk mal, İsmet'in elinde kaldı.

Zaten malın aslı Rousseau'ya aitti, onun kalitesiz ve acemice bir taklidinin müşteri bulması mümkün değildi.

*

Vatandaşın İsmet ağasının bir de "dünya sistemi teorisi" var tabiî..

Şöyle diyor: 

"Dünya sistemi teorisi Özel’in bu medeniyet - teknik ve yabancılaşma kuramının genişletilmiş, daha somut ve sistematize edilmiş halidir."(s. 315)

Böylece iş, İsmet'in "üç mesele"sine (üç masalına) gelip dayanıyor. 

İşin ilginç tarafı şu ki, İsmet'in bu üç kavram hakkında söyledikleri, Marx, Heidegger ve Sombart gibi Batılılardan yapılan "araklama"lardan ibaret.

Aslında İsmet'in yaptığı şey, Batı'nın ölü ve kokmuş salyangozlarını müslüman mahallesinde satmaya çalışmaktan ibaretti.

Dolayısıyla, İsmet'in İslamcılığa muhalif olması normal.

Çünkü İsmet'in "İslamcı gelenek" içinde yeri yok.

Ancak onun yeri Batı geleneği de değil, Batı gelenek. Adam fiilen Batıcı.. İsmet'in, onu uçuran müritlerinin gözüne parlak görünen lafları, Batılıların tezlerinin zayıf ve biçare bir taklidinden başka birşey değil.

Aynı şey, "dünya sistemi teorisi" icadı için de geçerli.

Bu tabirden söz edildiğinde akla gelen isim aslında Wallerstein'dır.

Wikipedi'de bu ad altında yer alan maddenin ilk cümlelerini aktaralım:

Modern Dünya Sistemi Teorisi, Immanuel Wallerstein tarafından ortaya atılmış olup küresel ekonomiyi merkez (center) ve çevre (periphery) kavramları ile bağımlılık ilişkileri çerçevesinde açıklamaya çalışmıştır.

Immanuel Wallerstein küresel dünyada ülkeler arasındaki eşitsizliğin nedenlerini açıklamaya çalışan dünyaca ünlü sosyolog ve aynı zamanda dünya sistemler analisti "Modern Dünya Sistemi" adlı yapıtında 'Dünya Sistemi Teorisi'nden bahseder. Kapitalist dünya sistemi siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan homojen olmaktan çok uzaktadır. Dünya sistemi sosyal sınıflar arasında sermayedeki artış, zamanla gelişen farklılıklar nihayetinde meydana gelmektedir.

Wallerstein'ın kendisi dururken ilkel, harap, derme çatma ve döküntü bir taklidini kim ne yapsın!

*

İsmet'in durumu bu olunca müridi İsmail'in durumunun daha parlak olması tabiî ki mümkün değildi.

Onun İslamcılığa getirdiği eleştiriler de aynı şekilde taklit.

Mesela, İslamcıların Batı'nın geliştirdiği teknoloji ve bilim ile kültürü arasında ayrım yaptıklarını, "Bilimini, tekniğini alalım, kültürünü bırakalım" dediklerini söylüyor.

Ona göre bu görüşün felsefî temelleri zayıf.

Neden zayıf olduğunu açıklamıyor, fakat, zayıflığın nedeni olarak İsmet'in zırvalarına aykırılığı gördüğü açık.

Çünkü İsmet'e göre, teknoloji ile kültür birbirinden ayrılamaz. Teknoloji, icat edenin kültürünü de beraberinde getirir. Mesela traktör, İsmet'in muazzam keşfine göre, cikletsiz olmaz. (Söylediklerinden bu sonuç çıkar demiyorum, bu, onun kendi lafı.)

*

İsmail'in İsmet'in verdiği "gaz"la İslamcılara yönelttiği bu eleştirisi de, tahmin edilebileceği gibi özgün değil, yine Batı'dan araklama. Taklit.

Çünkü, Batılılar da, İslamcıların Batı'nın tekniğini alıp kültüründen yüz çevirmelerinden rahatsızlardı. 

Bunu, adamlarına söylettiler.

Müşahhas örnek vermeden önce, yazımızın başında sözünü ettiğimiz "ikinci veche"ye açıklık getirmemiz gerekiyor. 

Batı'da ne söyleniyor, ne söyletiliyorsa, bizdeki papağan zekâsına (ya da duyarlılığına) sahip taklitçiler de aynısını söylüyorlar ve bu olgunun iki vechesi var, demiştik.

Birinci vecheyi "kendinden zuhur" taklitçilik oluşturuyor.

İkinci vecheyi ise, Batı'nın yerli acentasının, Batıcı/laik/dinsizlikçi derinlerin İslamî/İslamcı kesimdeki algı operasyonları, manipülasyonları, oyunları, suret-i haktan gelerek yaptıkları saptırmalar, çarpıtmalar, gündem belirleme çalışmaları oluşturuyor.

Merhum Muhsin Yazıcıoğlu'nun tabiriyle "tarlayı sürme" durumu.

Bunu nüfuz/tesir/etki ajanları eliyle gerçekleştiriyorlar.

Bu ajanlar da ya daha baştan özenle seçilerek "beleş" hediye şeklinde size ait bahçeye bir meyve çekirdeği ya da fidan formatında dikiliyorlar, onu siz yetiştirip büyütüyor, böylece kendi ocağınıza incir dikmiş oluyorsunuz, ya da ecnebi bahçesinin ağacı durumundaki o ajanlar kökünden sökülüp getirilirek hidayete ermiş ağaç olarak sizin bahçenize özenle yerleştiriliyor, ve genetiği değiştirilmiş zehirli meyveler veriyor. 

Üçüncü bir yol ise, bahçenin eski ağaçlarının özel operasyonla/ameliyatla aşılanması (ajanlaştırılması) ve kendisinden beklenmeyecek değişik tadda ve görünümde meyveler verir hale getirilmesi.


(İlk yayın tarihi: 19 Eylül 2022)

KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİT"LERİ VE YARALI “GAZİ”LERİ

 











FETÖ , TEKFİR, VE "SİVİL TOPLUMUN TANRISI" LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET


Prof. Ayhan Tekineş’in (bir önceki yazıda konu edindiğimiz) sözlerini tekrar hatırlayalım:

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

*

İlk cümleden başlayalım:

“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular.”

Bu tür “korkutmalar” yapıldığını biliyoruz.. Teferruatına girersek yazı uzar.

Burada sorun şu: Söz konusu videolar gizli ise, birileri bunu nasıl biliyorlardı?

Gizli fakat sen biliyorsun, nasıl?.. Nasıl oluyor da oluyor?..

Videosu çekilen kişiyi de biliyorsun, çekeni de.. Sözde gizli, fakat sen biliyorsun.. Bu nasıl oluyor?

*

Bu tür korkutmalar, “bilgi” olmadan yapılamaz.

Böylesi videoluk işleri olmayan bir adama gidip “FETÖ’cü polisler tarafından çekilmiş kasetlerin var” dediğinizde sizin hakkınızda ne düşünür?

Videoluk işleri varsa korkacağı ve paniğe kapılacağı doğrudur, fakat böylesi bir ihbar (haberdar etme), “Senin kasetin bizde de var” demenin kibar yoludur.

Ayrıca, psikolojik savaş, algı operasyonu ve yalanlarla meşbu istihbaratçılık sanatında, kendi elinde olanı başkasında varmış gibi göstererek dolaylı tehditte bulunma kurnazlığı, yadırganacak birşey değildir.

*

Tekineş’in, “Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor” şeklindeki ifadesine gelince..

Şimdi (Muhammed Yakut sağken) servis edilen videolar, o videolar değil..

Bunlar yeni..

Çünkü, son 10 yıl için, “FETÖ’cüler birilerinin videolarını çektiler” diyebilmek mümkün değil.

Şimdi bir adamın 25-26 yaşındaki genç kızla çekilmiş videosundan bahsediliyorsa, bu, en fazla birkaç yıllık olabilir..

Bu videoları ellerinde bulunduranlar, suçu başkalarının üzerine yıkmak için yakında yeni bir FETÖ icat etmek zorunda kalabilirler..

Alfabede harf bol: BETÖ, CETÖ, ÇETÖ, DETÖ, “f”yi atlıyoruz, GETÖ, ĞETÖ.…

Bu işler salt FETÖ'nün işiydi de niye yeni nesil "içinden kaset geçen" tehditler havada uçuşmaya, Türkiye'nin sosyal medya atmosferinde yüksek basınca yol açmaya başladı?

*

Meselenin diğer bir boyutu şu: Şantaj amaçlı videolar çekmek polislik mesleği çerçevesinde mümkün değildir. 

Yasal yetkilerini aşmış, yaş tahtaya basmış, suç işlemiş olurlar.

Fakat aynı yaşlık, tuzu kuru istihbarat teşkilatları (gizli servisler) için geçerli değil.

Onların (laik yani siyasal dinsiz rejimin ruhuna uygun) böylesi suçları işleme hakkı ve özgürlüğü var.

Bu "çağdaş" hak ve özgürlükleri yasal koruma altında..

O kadar ki, bu tür faaliyetlerde bulunan “ajan”ları deşifre etmeniz suç..

Gizli servisler bu tür “hizmet”leri bizzat kendileri yapabildikleri gibi, bunları, sızdıkları örgüt, cemaat, grup vs. içindeki adamlarına yaptırabilir, sonra da onların çevirdikleri dolaplar üzerinden söz konusu grupları suçlama ve itibarsızlaştırma kurnazlığı sergileyebilirler. 

["Müslüm ilen Fadime"ye müstehcen film çevirttirip büyük bir reklam kampanyası ile millete beleş izlettirmelerinin nedeni buydu. Diriliş Ertuğrul dizisinin İbn Arabî'yi oynayan aktörü gibi sakal, cübbe ve sarıkla donattıkları çakma tarikat şeyhi (aynı zamanda Nurcu ve de radikal dinci) Müslüm üzerinden bütün bir dindar camiaya itibar suikastı yaptılar.. Başını örttürdükleri Fadime üzerinden de bütün başörtülü genç kızları şaibe ve töhmet altında bıraktılar.]

Buna ister "bir taşla iki kuş vurma" kurnazlığı deyin, ister sahte bayrak (false flag) operasyonu, isterse "maşa varken el yakmama" becerisi..

*

Örnek verelim..

Gazeteci-yazar Sertar Turgut’un yıllar önce anlattığı bir olay:

MİT ajanı, kadın muhabirin kulağına ne dedi?

22.06.2010 12:32

Kuzey Irak’ta PKK gösterisi içinde kalan kadın muhabirin kulağına MİT ajanları ne dedi? İşte o ilginç sorunun yanıtı.

Gediktepe’deki PKK saldırısı sonrasında istihbarat eksiği ile ilgili olarak ilginç bir tartışma başlatıldı. TSK ve MİT’in özellikle ABD istihbaratına bağımlı olduğu iddialarına ilginç bir yanıt Serdar Turgut’tan geldi.

Turgut, köşesinde geçmişte yaşanan bir olayı aktardı ve MİT’in Kuzey Irak’taki etkisini ve rolünü anlattı.

MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir” diyen Turgut, geçmişte bir kadın gazetecinin Kuzey Irak’ta yaşadığı olayı okuyucuları ile paylaştı.

Uzun bir süre önce Kuzey Irak’a giden kadın bir gazetecinin başına gelenleri Turgut şöyle anlatıyor:

“Çalışırken bir gün etrafının, makineli tüfekleriyle havaya ateş açıp PKK lehine sloganlar atan militanlarca çevrilmiş olduğunu görüyor. Doğal olarak biraz korkuyor.

Tam bu sırada, aynen o militanlara benzeyen bir kişi elindeki silahla birlikte gazetecinin yanına yaklaşıyor. Ve kulağına eğilip, “Hiç korkmayın, siz burada, şu an Milli İstihbarat Teşkilatı’nın koruması altındasınız, güvencedesiniz” diyor.

Bu hayal ürünü bir hikâye değil, yıllar önce aynen yaşandı ve olduğu yıl gazetelerde de haberi çıktı.”

(http://www.istanbulhaber.com.tr/mit-ajani,-kadin-muhabirin-kulagina-ne-dedi-haber-43225.htm)

*

Evet, MİT’in sahada çalışma deneyimi hayli zengindir”.

Kuzey Irak gibi sınır ötesi bir bölgede silahlı bir terör örgütünün içinde böyle at oynatabiliyorlarsa, bazı eylemlerine "PKK'nın işi" süsünü vermeleri mümkün olabiliyorsa, sınırlarımız içindeki ve de mensuplarının önemli bir bölümü “devlet memuru” olan bir “cemaat”te neler yapabileceklerini varın siz tahmin edin.

Fiiliyatta Türkiye’nin “derin” güçleri cemaatlere öyle nüfuz ediyor ki, bütün üyelerini tek tek devşirmeseler de (Ki buna gerek yok), hepsini, içlerindeki (abi, üstad, hoca, şeyh vs. konumuna getirilmiş) kendi adamları vasıtasıyla, laik rejimin gerekleri doğrultusunda koyun gibi güdebiliyorlar.

Bunlar, yaşayarak, gözlemleyerek öğrendiğimiz şeyler.

Hatta bu derinler, gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatı gibi tarikatlar bile kurdurabiliyor, başlarına şeyh bile atayabiliyorlar. 

Yeterli müritleri yoksa onlara (tulumbaya su koyma kabilinden) devlet kontenjanından mürit bile tahsis edilebiliyor. (Aczimendeburi tarikatında “görünür” biçimde yaşandı bu.)

(Alamet-i farikaları boylarından büyük provokatif ve ajitatif laflar ederek artistlik yapmak ve tribünlere oynamak olan böylesi "ense göbek, cübbe şalvar" yerinde laik rejim şeyhleri, “Hayatımı yaşayabilecekken rol icabı bu çileleri çekiyorum, bari avantajlarından da yararlanayım” diyerek şeyhlik karizmasını nefsanî hobileri için kullanmaya başladıklarında olay skandalla noktalanabiliyor, fakat rejim açısından ne gam, yara alan İslam’ın tarikat kurumu ve tasavvuf öğretisi oluyor. Atatürkçülük hesabına “İşte tarikatlar bu yüzden kapatıldı” denilebilmesi de yanında eşantiyon.. Derinler için kadrolu yeni "laik rejim şeyhi" bulmak da mesele değil.)

*

Fethullah Gülen de, küresel lige transfer olma başarısı gösterdiği ustalık döneminden önceki çıraklık ve kalfalık yıllarında, yerli milli “derin”lerin adamı olarak “hizmet” ve “himmet”te bulunuyordu.

"Devlet-i Ebed Müddet" başlıklı şiirler karalayarak laik rejim devletçiliğinin ve vatanseverliğinin destanını yazıyordu. 

Zekiydi, hırslıydı, çalışkandı, azimliydi, gayretliydi, ilmi vardı, hitabeti güçlüydü, fakat derinler önünü açmasalar ve palazlanmasını sağlayan "örtülü" imkânları önüne sermeselerdi, en iyi ihtimalle Alparslan Kuytul gibi kılı tüyü yolunmuş bir kasaba vaizi olabilirdi.

Hatta Alparslan kadar bile olamazdı.

Zaten derinlerin ona olan devasa öfkesinin nedeni de bu; "Ne istedin de bu devlet sana vermedi?! Seni önce sözde aranıyor gibi göstererek efsaneleştirmedik mi, yanına işbilir hempalar yerleştirmedik mi, Türkiye'yi geçtik dünyanın dört bir yanında örgütlenmeni sağlamadık mı?! Sen ne yaptın, 'Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun' hesabı küresel güçleri görünce bizi sattın, nankörlüğün destanını yazdın.. Bizim rejimimize hizmet edecek nice insanın elimizden kayıp küresel ligin oyuncuları haline gelmesine yol açtın.. Sana yaptığımız iyilikler eline, yüzüne, gözüne, dizine dursun lanet haşhaşî" diyorlar.

Hayal kırıklıkları ve hınçları büyük.

*

Evet, bir cemaatin ya da hareketin devlete rağmen büyüyüp palazlanması mümkün değildir. (Şayet bugünün PKK'sı sırtını dış güçlere vermeseydi, merhum Şeyh Said'in akıbetine uğrardı, defteri en fazla bir iki yılda tümden dürülürdü.)

Partiler de aynı durumda, ayakları, milletin sırtındaki rejim kazıklarına sağlam ve kopmaz sicimlerle bağlanmış bulunuyor.

Cemaatlerin de, partilerin de tabanları, boyunları rejimin kazıklarına bağlanmış büyük başlar vasıtasıyla koyun gibi güdülüyor.

Genelde durum bu.

Koyun olmayı kabul etmeyenlerin ise, istenirse, başına olmadık çoraplar örülür.. Cemaat (grup) içi ayak oyunlarıyla ekarte edilmeleri işten bile değildir.

Pek yaşanmaz ama, diyelim ki birisi ekarte edilemiyor, son çare olarak “canından endişe edilen” bir pozisyona düşürülebilir.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca sağ olsaydı bu sözlerime (isim vererek) açıklık getirmeyi düşünebilirdi.

*

Başa dönersek, diyelim ki FETÖ’cülerin çektiği kasetlerden söz ediliyor, bunu yapanların FETÖ içinde “saha görevi” yapan MİT’çiler olmadığından emin olamazsınız.

Bugünlerde Muhammed Yakut tarafından kaseti olmakla suçlanan hoca (N. H.) üzerinden örnek verelim.

Şayet Fethullah Gülen bugün olduğu gibi "modern haşhaşîlerin başındaki iblis" değil de yerli-milli vatansever (MİTsever) hocaefendi olmaya devam etseydi, ve de cemaati, Fethullahçı Terör Örgütü değil de, hâlâ, kendilerini insanlığa hizmete adamış muhabbet fedaileri olarak nitelendiriliyor olsaydı, N. H.'na bir bal tuzağı (honey trap) hizmeti sunmak istemeleri durumunda ona istihbaratçılar pekâlâ The Cemaat'ten görünen bir bayan aparatlarını gönderebilirlerdi.

Diyelim ki aralarında samimiyet oluştu ve “kasetlik işler” vukua geldi, kayda alınabilir, ve ihtiyaç duyulduğunda devreye sözde FETÖ karşıtı "vatansever" istihbaratçılar girip, “Muhterem hocam, zatıalinizin hain FETÖ’cü alçaklar tarafından çekilmiş kasetleri var ne yazık ki” diyebilirlerdi.

*

Gelelim meselenin bam teline, esas can alıcı noktasına..

Prof. Tekineş’in son cümleleri şöyle:

“Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."

Bu sözler bir ilahiyatçıya yakışmıyor.

Burada resmen tekfir (kâfir ilan etme) var.

İmanlarını kaybettiler” diyor.

İmandan neyi anlıyor, meçhul.. İmanlarını kaybettiklerini neye dayanarak söylüyorsa?.. Galiba imandan anladığı Fethullah'ın velayetine iman..

"Yaptıklarının cezasını bulma"ya gelince..

Yarınki halinin ne olacağını, Allahu Teala’nın huzurunda neyle karşılaşacağını kim bilebilir ki!.

Tevbe kapısı da, helalleşme kapısı da açıktır, başkaları için “Yaptıklarının cezasını bulacaklar” diye konuşmak bize düşmez.

Zulme uğramışsak hakkımızı helal etmeyebiliriz, o başka.

Yaşadığımız sürece hepimiz imtihandayız, ve hangimizin kurtulacağı, hangimizin kaybedeceği meçhul..

İçimizden en günahkâr kişi tevbe edip kurtulabilir, buna karşılık, en müttekî, salih ve abid bilinen kişi de imansız ölebilir.

“Yoksa Allah’ın mekrinden (tuzağından, zorlu imtihanından) kendilerini güvende mi görüyorlar? Hüsrana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mekrinden emin olmaz!” (A’raf, 7/99)

*

Allahu Teala böyle "Yaptıklarının cezasını bulacaklar" tarzı ifadeleri kullanma iznini Son Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e bile vermedi.

Uhud Savaşı.. 

Halid bin Velid'in atlılarının hamlesinin ardından İslam ordusu bozulup oraya buraya dağılmış, Rasulullah s.a.s. ashabdan beş on kişiyle savaş meydanında kalmıştı.

Bu arada, atılan bir taştan dolayı dişi kırıldı.

Bir diğer taş alnını ve alt dudağını yardı.

Aldığı bir kılıç darbesi nedeniyle elmacık kemiği yaralandı, darbenin şiddetinden parçalanan miğferinin iki halkası yüzüne battı

Bunlar yetmiyormuş gibi, Mekke’ye gidip müşriklere katılan Ebû Âmir’in savaştan önce kazdırıp üstünü örttürdüğü çukurlardan birine düştü ve diz kapakları yaralandı

Çukurdan çıktığında yüzü gözü kan içindeydi.. 

Elini kanayan yüzüne sürüp "Kendilerini Rablerine imana davet ederken Peygamberlerinin yüzünü kana bulayan bir kavim nasıl felah bulabilir?!" diyerek üzüntüsünü dile getirdi.

Bunun üzerine Âl-i İmran Suresi'nin 128'inci ayeti nazil oldu:

"Bu işten sana ait olan birşey yoktur. Allah ya onların tevbesini kabul edecek ya da zalim oldukları için onlara azap edecektir."

Allahu Teala'nın işine karışılmaz.. Kime ne yapacağını sadece kendisi bilir..

Kâfirlerle küfürleri ve zulümleri yüzünden savaş meydanında çarpışırsın, ölürsün, öldürürsün, fakat onların hayatta kalanlarının akıbetinin ne olacağını Allahu Teala'dan başkası bilemez.

*

Evet, insanları tekfir etmeyi gerektiren (tevili imkânsız) sözler ve fiiller vardır.

Fakat Tekineş’in sözlerinde geçen kaset meseleleri bunlardan değil..

Günah, helal itikat edilmedikçe küfür sebebi olarak gösterilemez.

Müslüman ve mümin olduğunu söyleyen kişileri salt günahlarından ve zulümlerinden dolayı tekfir edemeyiz (Küfür olan sözler söylüyor, İslam'ın hükümlerini ve Şeriat'i aşağılıyor, tağutperestlik yapıyorlarsa iş değişir). 

Fasık, facir ve zalim olmak başka, kâfir olmak başkadır.

Tekineş’in kullandığı “karanlık rejim” kavramı çerçevesinde birilerinin küfründen, imanlarını kaybetmelerinden söz edilebilir, fakat Tekineş’in bir parçası olduğu The Cemaat’in böylesi bir hassasiyetinin bulunmadığını biliyoruz.

*

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi alimlerin dile getirdiği üzere, Şeriat’i yok sayan, tehlike kabul eden, ona savaş açan, laikliği (siyasal dinsizliği) en iyi yönetim şekli kabul eden kişilerin küfründen şüphe edilemez.

Ancak, Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün böylesi bir hassasiyeti yok..

Onlar, “Siyasal İslamcı” olmadıklarını söylüyorlar, laik (siyasal dinsiz) rejimle bir sorunları bulunmuyor.

Görebildiğim kadarıyla içlerinden birçoğunun işi gücü laik (siyasal dinsiz) demokrasiyi savunmak oldu.. Diğerleri de bunları sükutlarıyla onayladılar.

Hüseyin Gülerce ve Latif Erdoğan gibi sonradan muhalefet edenler olduysa da bunların muhalefeti laik devlet hesabına yapılmış bir muhalefetti.

Hem laikliği (siyasal dinsizliği) savunuyorsun, hem de demokrasiyi.. Son tahlilde çift katlı savrulma..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, (Zaman gazetesinin de hediye olarak okurlarına verdiği) muhalled tefsiri Hak Dini Kur’an Dili’nde, haham ve papazların Yahudi ve Hristiyanlar tarafından rab edinilmelerine dikkat çeken Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, günümüzde bu haham ve papazların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerin parlamentoları bir tür "laik kilise", parlamenterler de (Cemal Bali Akal'ın tabiriyle Sivil Toplumun Tanrısı devletin) rabcikleridir.. Putperest toplumlardaki putların büyüklük küçüklük göstermesi gibi, bu rabciklerin de büyükleri, küçükleri, cücükleri, lider olanı olmayanı vardır.

Evet, Şeriat’in içtihat konusu olmayan “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerini yok sayan bir parlamenter demokrasi, İslam nazarında şirktir, küfürdür.

Bunu merhum Elmalılı Hoca, Selanikli’nin bir şapka için kelleleri aldığı, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuştuğu dönemde yazdı.

Bugün bu kadarını olsun söylemeyen, Şeriat düzenini (Alah'ın indirdiği ile hükmetmeyi) Siyasal İslam diyerek lanetleyen, demokrasi tellallığı yapanlar neyi savunduklarının farkındalar mı? 

*

İmdi, Fethullahçıların böyle bir hassasiyeti var mı? Oldu mu?

Hayır!

Mesela Prof. Tekineş, imanlarını kaybettiklerini söylediği ilahiyatçıları, laikliği ve demokrasiyi benimsedikleri için mi tekfir ediyor?

Hayır!

Laikliği (siyasal dinsizliği) ve demokrasiyi (gâvur da olsalar çoğunluğa uymayı) savunma açısından aralarında fazla bir fark yok.

Hatta Fethullahçı olmayanların önemli bir kısmının bu rejim meselesinde daha doğru bir çizgide oldukları görülüyor.

*

Tekineş ve onun gibi Fethullahçılardaki bu tekfircilik, Arap dünyasındaki rejimlerin baskısına maruz kalan, idam edilen, haksız yere hapse tıkılan, işkencelere maruz kalan İslamî hareket mensuplarının tekfirci çizgiye kaymaları olayını hatırlatıyor.

Yalnız onların Fethullahçılardan ciddi bir farkları vardı, tekfir için ayet ve hadîslerden deliller getiriyor, (Allah’ın indirdiğiyle hükmedilen) Şeriat düzeni hesabına, buna karşı çıkan ya da mesafeli duranları tekfir ediyorlardı.

Fethullahçılar ise, görüldüğü kadarıyla tekfirciliği Şeriat değil laik (siyasal dinsiz) demokrasi hesabına yapıyorlar.

Pusulaları bozulmuş, feleklerini şaşırmışlar..

Mesela Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde (rejimin bekçisi) darbecilere verdiği açık destek, bu destek için yaptığı "içtihat" yorumu (Darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını söylemesi), İslamî değerleri tepetaklak etme anlamına geliyordu.

Bu, haramı helal yapmaktan fazla birşeydi.. Haramın sevap gibi sunulmasıydı. 

Fethullah'ın o laflarından sonra merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, "Ona hoca demeyin!" demişti.

Sözüne kulak verildi.

Hoca demediler.. Hocaefendi dediler.. 

Türkiye'nin dinci olmaktan çıkıp dindarlaşmış, İslamcılığı bırakıp "müslüman"laşmış muhafazakârları ona "Gözünün üstünde kaşın var" bile diyemedi.

Ne zaman ki Fethullahçılar dünyalarına ve ceplerine dokunmaya başladılar, birden bire uyandılar. 

*

Şayet Fethullahçılar (Siyasal İslamcı, cihatçı, radikal vs. diyerek lanetledikleri) dünya müslümanları gibi bu ülkede Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi davası için mevcut rejimle, Sivil Toplumun Tanrısı laik (siyasal dinsiz) devletle (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlarla), iktidar partisiyle karşı karşıya gelselerdi ve yaşadıklarını bu yüzden yaşasalardı, Allahu Teala katında (ihlasları nisbetinde) mükâfata mazhar olmayı umabilirlerdi.

Dünyadaki sayılı ömürlerini, günlerini, nefeslerini, sayısal değeri sonsuza tekabül eden ahiret ameliyle çarpma işlemine tabi tutarak onlara sonsuzluk değeri kazandırmış oldukları düşünülebilirdi.

Bugünkü durumda ise hesaplarının bakiyesi sıfıra sıfır, elde var sıfır..

İslamî duyarlılığı dünyevî hedefler için kullanmak, onları sıfırla çarpmaktır.

Fethullahçıların durumu buydu, çünkü mücadeleleri kendi cemaatlerinin istikbal ve ikbali içindi.. 

Şeriat için, Allah'ın sözünün yüceltilmesi için değildi.. 

Davaları "Alah'ın indirdiği ile hükmedilmesi" davası olmadı.. Gerine gerine, övüne övüne Siyasal İslamcı olmadıklarını söylüyorlardı. (Aynı şeyi maalesef birçok "FETÖ karşıtı" sözde vatansever muhafazakâr da söylüyor.)

*

Şimdi yurtdışında birçok Fethullahçının ağlayarak Türkiye’de gördükleri işkencelerden bahsettiklerini görüyoruz.

“Böyle şeyler yaşanmamıştır” diyemiyoruz, dememize laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nin serapa fazilet olan cumhuriyetinin tarihi izin vermiyor.

Akla 12 Eylül sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan inanılmaz vahşet öyküleri geliyor. (O dönemde orada askerlik yapmış iki kişiyi tanıyorum. Onlardan biri bana, “Orada yaşananlar, anlatılanların yüzde biri bile değil” demişti.)

Fethullahçıların şikâyetlerine vakıf olunca, inanmakta güçlük çekmiyoruz, Muhsin Yazıcıoğlu gibi ülkücülerin, birtakım solcuların hapishanelerde yaşadıkları, tadına vardıkları eşsiz cumhuriyet faziletleri zihnimize hücum ediyor.

*

Evet, Fethullahçılar Siyasal İslam’a karşılar.

Ebu Gureyb'i, Guantanamo'su, Irak ve Afganistan'daki mezalim ve işkenceleri ortada olan ABD'nin demokrasisine ve insan hakları davasına meftunlar.

Bu meftuniyette Türkiye'nin laik (siyasal dinsiz) rejiminin onlardan geri kalır yanı yok.

Fethullahçıların, Guantanamolu Amerikan demokrasisi ve insan haklarının benzerinin bizde de olmasına, Siyasal İslam'a karşı olduklarına göre, itiraz etmemeleri gerekir.

Siyasal İslam’ın gerçekten hâkim olduğu (gerçekten olduğu) bir yerde çağdaş uygarlık rezillikleri de, Guantanamo tipi işkenceler de görülmez.

Suçu ispat edilenler cezalandırılır.. Recmse recm, el kesmeyse el kesme, kısassa kısas.. Suçu ispat edilemeyenlere dokunulmaz.. Cezalandırılanlara da şer’î cezaları dışında birşey yapılmaz, mesela hakarete uğramalarına, ayrıca işkenceye maruz bırakılmalarına izin verilmez.

*

Mesela şimdi birileri Afganistan’da bazı suçluların değnekle dövülmelerini dillerine doluyorlar.

Ama o kişilere karanlık odalarda aylarca akıl almaz işkenceler yapılmıyor.. 

Soyunmaya zorlanmıyor, çırılçıplak halde akla hayale gelmez işkencelere uğratılmıyorlar, aşağılanmıyorlar, hakarete maruz kalmıyorlar, yakınlarına zarar verilmesi tehdidiyle karşılaşmıyorlar.

Halkın önünde sopalarını afiyetle yiyip evlerine gidiyorlar. 

Üstelik, bu değneklerin öyle kalın olmaması gerekiyor.. “Ya Allah” diye geriye doğru çekilip gerinerek hız alıp vurmak da yasak. Değnek, yere göre en fazla doksan derece dik olacak şekilde kaldırılabilir ve çıplak bedene de vurulamaz.

Bu işlemin halkın önünde yapılmasının da iki nedeni var: Birincisi, vuran kişinin ölçüyü kaçırmasına izin verilmez, ikincisi cezalandırmadan maksat halkın ibret alması ve suça meyilli kişilerin gözünün korkutulmasıdır.

Halkın gözünün önünde olmayan karanlık dehlizlerdeki işkenceleri tarife ise kelimeler yetmez.

Senin faili meçhul cenneti ülkende sokakta vatandaşa sözde dokunulmaz.. Perde arkasında ise neler yapıldığının hesabını bilen yok..

İnsan onuru gerçek anlamda ancak İslam (siyasal kanadı kesilip kopartılmamış İslam) tarafından korunur. 

(Türk'ün, Arab'ın, İranlı'nın, Moğol'un töresinde, siyasetinde, devlet geleneğinde işkence vs. olabilir, fakat İslam'da yoktur.)

*

Durum böyleyken bu Fethullahçılar tutuyor, din (İslam) devletinin devrinin geçtiğini söyleyen, Milli Görüş gömleğini çıkarıp muhafazakâr demokrasi gömleğini giydiğini ilan eden, Atatürk’ün izinde olduğunu açıklayan, laikliği savunan, hatta laikliği Mısır ve Tunus’a ihraç etmeye kalkışan Erdoğan’ı Siyasal İslamcı ilan ediyor ve onun üzerinden İslamcılığa savaş açıyorlar.

Bunu yapabilmek için ya büyük sahtekâr olmak gerekiyor ya da devasız angut..

*

Afganistan’dan söz etmişken.. İyi Parti lideri Akşener, sahipsiz zavallı kızları fuhuş sermayesi yapan otel sahibi polis müdürlerinden söz etmişti..

Buyrun işte, çobanlık vazifesi verdiğin adamların kurt olduğu, koyunları parçaladığı rejim.. 

(Sorun sadece o pezevenk polisler değil, müşterileri durumundaki siyasetçiler, bürokratlar, işadamları vs. o sahipsiz kızlara da, kendilerine "güvenli" hizmet verecek "polis pezevenekler"e de ihtiyaç duyuyorlar.. Kamer Genç gibi "çiçek sulayıcısı" rezil tipler laik rejim fedailiği, Şeriat düşmanlığı yapmasınlar da ne etsinler?)

Sizin şu pezevenk polis müdürlerinizi Afganistan'a gönderin, orada da aynı şeyi yapsınlar, bakın ne oluyor!

Sonra da, Afganistan’daki kızların okulunun derdine düşüyorlar.. 

Afganistan’daki kız İslamî ilimleri öğrenmek isterse sonuna kadar yolu açık, fakat kızlarının Türkiye’de olduğu gibi “işsiz üniversite mezunu” yetiştirme çarkının dişlileri arasında heba olup gitmesine engel olmaya çalışıyorlar.

Yeni bir model geliştirmek için kafa yoruyorlar.

En isabetli kararlarından biri bu.. 

*

Son sözümüz de ahlâksız “Şeriat tenkitçisi ahlâkçı” sahtekârlara olsun:

Şeriat’ten uzaklaşıldığı nisbette ahlâk tefessüh eder, çöker, yıkılır.

Ahlâk'ın temeli Şeriat'tir.

Şeriat'in cezalarını ciddi bir şekilde uygulamadığınız zaman (Osmanlı'da da görülen ve onu yıkıma götüren türden) sapıklıklar yayılır ve toplumsal çözülme yaşanır.

Her toplum ve her birey Allahu Teala’nın vahyinden, Şeriat’inden uzaklığı nisbetinde çürür, kokuşur, belasını bulur. 

İbn Haldun, Mukaddime'nin talim ve terbiye ile ilgili bölümünde Hz. Ömer'in şu anlamdaki sözünü nakleder: "Şeriat'in edeplendirmediğini Allah edeplendirmemiştir."

Bunu söyleyen, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in "Benden sonra peygamber gelseydi Ömer olurdu" dediği ahlâk ve karakter abidesi zat..


(İlk yayın tarihi: 20 Aralık 2023)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...