İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE İNSANINA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ

 












FATİH SULTAN MEHMED’İN LANETİ VE ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK

 

Mücahid padişah Fatih Sultan Mehmed, kendisinden dört beş asır sonra Mustafa Atatürk diye bir adamın ortaya çıkacağını elbette bilmiyordu.

Dolayısıyla Ayasofya ile ilgili vakfiyesinin şartlarını çiğneyip onu cami olmaktan çıkaranların lanete uğramasını istemişse, bunu, birilerinin put yapıp taptığı Selanikli Atatürk’ü şahsen hedef alarak dilemiş değil.

Fakat Atatürkçüler, Fatih’in vakfiyesinin ve lanetinin gündeme gelmesinden rahatsız oluyorlar.

Söz konusu laneti çok önemsiyorlarsa, “Atatürk niye bu vakfiyeyi çiğnemiş ki?” diyerek, tanrılaştırdıkları şahsı sorgulamalıdırlar.

Fakat sorgulamıyorlar.. Nedeni, adamı putlaştırmış olmaları

Hadi diyelim ki “O günkü uluslararası konjonktür böyle gerektirdi, Atatürk bunu istemeden yaptı, mecburdu” diye mazeret ürettiniz, peki dinle diyanetle (dindarlıkla) alay etmesi de böyle bir “mecburiyet”ten mi kaynaklanıyordu?

*

Putlaştırmadan söz ettik.

Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı bir anekdot bunun örneklerinden birini oluşturuyor.

Selanikli "zampara diktatör" Atatürk tutup bir hafızı çağırtarak Kur’an okutmuş, bu arada ayetlerle alay etmiş, ardından da Yunus Nadi denilen aşağılık yalakası ayağa kalkıp şunu demiş:

“- Gazi Hazretleri! Bu millete tanrı olarak sen yetersin. Başka tanrı gerekmez!”

Kendisine böyle hitap edilen bir adam, haddini ve hakkını bilen biri olsa, böylesi bir şerefsiz yalakanın yüzüne tükürür ve huzurundan kovar.

Selanikli zampara densiz ise bu şerefsiz dalkavuğu değil, Kur’an okuyan hafızı huzurundan kovmuş.

Peki, o sırada orada bulunan diğer zevat (ya da zerzevat) nasıl bir tepki vermişler dersiniz?

Canları sıkılıp surat mı asmışlar, bu çirkin manzara karşısında sohranıp homurdanmışlar mı, ne yapmışlar?

Hayır, bu saray soytarıları kumpanyası bravo ve alkış sesleriyle kadehlerini kaldırıp “Gazi Hazretleri şerefine!” sayhalarıyla rakılarını yudumlamışlar.

Mısıroğlu’nun Şişli Camii imamlığı yapmış olan Hafız Cevdet Soydanses'ten aktardığı anekdot şöyle:

Ben Balıkesir’de askerlik yapıyordum. Bir akşam gece yarısına yakın yatakhanemize bir çavuş gelerek:

- Aranızda hafız var mı?’ diye sordu.

- Ben hafızım, dedim.

- Benimle geliyorsun, dedi.

Giyinip, yatakhaneden çıktım. Ben hasta, ölmek üzere olan biri var da Kur’an okunacak sanıyordum. Birlikte merkez binaya gittik. Kapının önünde çavuş, kapıyı tıklattıktan sonra içeriden:

- Gel! denilmesi üzerine kapıyı açtı. Selam ve resmi ta’zim ifasından sonra:

- Hafızı getirdim, dedi.

- Sen çık, o gelsin, dediler.

Çavuş çıktı, ben içeri girdim. Askerce selam verdikten sonra hazırol vaziyetinde bekledim. Karşımda bir güruh vardı. Önlerinde rakı kadehleriyle yemek yiyip, çerez atıştırıyorlardı. Tavanda mutantan bir avize, gözleri kamaştırmaktaydı. Birçok masa birleştirilerek tek bir masa haline getirilmişti. Masanın başında gazetelerden tanıdığım M. Kemal, etrafında ise sivil ve asker birçok kimse yemek yiyip, içki içiyorlardı.

M. Kemal Paşa bana hitaben:

- Sen hafız mısın?’ diye sordu.

- Evet’ cevabını vermem üzerine:

- Peki, bize Kur’an’dan bir şey oku, dedi.

- Ne okuyayım? diye sordum.

- Sure-i Rahman'ı oku, dedi.

Bu emir üzerine ben hemen yere çömeldim, cebimden takkemi çıkararak başıma koydum. O, bu hareketimi görünce:

- Bakın, bakın! Nasıl bir ta’zim vaziyeti alıyor!’ diye söylendi.

Ben duymamazlıktan gelerek Euzubesmele’yi çektikten sonra Sure-i Rahman'ı okumaya başladım. Biraz sonra ‘Febieyyi âlâai rabbikümâ tükezzibân’ yani ‘Şimdi rabbinizin hangi nimetini tekzib eder, yalan dersiniz?!’ mealindeki ayete geldikçe bana elindeki kadehi sallayarak:

- Hangi nimetini tekzip ettik. Kuru fasülyesini mi, yeşil pırasasını mı?!’ gibi laflar atmaya başladı. 

Malumunuz bu ayet orada çok tekerrür (tekrar) eder. Her defasında benzer istihzalar savurdu (inceden alay etti) ve nihayet:

- Yeter, yeter artık! Hadi defol!’ dedi. 

Ben ayağa kalkıp çıkmak üzereyken masadaki şişman birisinin yüksek sesle:

Gazi Hazretleri! Bu millete Tanrı olarak sen yetersin. Başka Tanrı gerekmez!’ demesi üzerine umumi bir bravo ve alkış sesiyle kadehler havaya kalktı ve:

- Gazi Hazretleri şerefine! sayhalarıyla rakıyı yudumlarlarken ben sür’atle kaçıp, oradan uzaklaştım. 

Ertesi gün bu şişman herzegûnun kim olduğunu merak ettiğimden mahalli gazeteyi aldım. Orada bu sofranın resmi vardı ve masadakilerin de ismi yazılıydı. Bu mel’unun Yunus Nadi olduğunu oradan öğrendim.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberlerİstanbul: Sebil Y., 2016, s. 406-8.)

Bahsi geçen hafız, imam hatiplerin kurucusu Celaleddin Ökten hocanın kayınbiraderi, Prof. Dr. Sadettin Ökten‘in ise dayısıdır.

*

Bunu yapan adam, ipleri eline alıncaya kadar millete mavi boyncuk dağıtmış, nabza göre şerbet vermiş bir takiyye ustası.

Baştan itibaren Osmanlı Devleti'ne, İslam'a, Padişah Vahideddin'e sadakatle bağlı olduğuna dair yemin edip durmuş biri. 

Adamın durumu, Bakara Suresi'nin 204 ve 205'inci ayetlerine uyuyor:

"Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözleri hoşuna gider. Kalbinde olana da Allah'ı şâhit tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.

"Ayrılınca da, yeryüzünde fesat çıkarmak, harsı (mahsulü) ve nesli helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez."

*

Selanikli'nin takiyyesinin örneklerinden birini Celal Bayar da anlatıyor.

Onun aktardığına göre, tutmuş TBMM kürsüsünde millete “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) devrinin tekrar yaşanacağı” müjdesini vermiş.

Az yalancı değil.. İki yüzlülüğün mücessem timsali.. Deccal sıfatını hak etmek için elinden geleni yapmış.. (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı, fazla yalancı” anlamına geliyor.)

Çünkü aynı adam, yaklaşık üç yıl önce, Erzurum Kongresi’nin tam da bittiği sırada bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, “zafer”den sonra “kılık kıyafet devrimi/devirmesi” yapıp tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağını, millete zorla Frenk şapkası giydireceğini, Kur’an harflerini atıp yerine Latin harflerini getireceğini müjdelemiş.

Tesettürün kaldırılması ne demek?.. Şu demek: Bin 400 yıl önce oluşturulmuş medenîliğe son verip insanları sonu ilkçağ müstehcenliğine varacak şekilde çıplaklığa yöneltmek..

Bin 400 yıllık medenîliğe savaş açıp 7 bin 400 yıllık Afrika çıplaklığına dönüşü savunmak..

Gelişme, ilerleme diye yutturmaya çalıştığı Latin alfabesi ise köken olarak Milat’tan önce (sonra bile değil) 7’nci yüzyıla dayanıyor.

Şapkaya gelelim.. Sanki şapkada bir keramet var..

Allahu Teala’nın emrettiği tesettürü kaldırmayı hedef olarak benimsiyor, kendisi gâvur şapkasının giyilmesini emretmeyi planlıyor.

Bu yaptığı, resmen millete tanrılık taslamak.. Adam resmen, tanrılık taslayan bir tağut..

*

Evet, Celal Bayar’ın aktardığına göre, bu zampara deccal, TBMM’de, kanun tasarılarının önce “Şeriat’e uygunluk” bakımından incelenmesi teklifini savunan bir konuşma yapıyor.

Sonra da, bunun için alimlerden oluşan üç kişilik bir komisyon kurulmasını sağlıyor.

Sonra?

Sonrası, İslam’a göre, münafıklık ve riyakârlık.. 

Ahlâkçılığa göre ise yalancılık, hilekârlık ve aldatma.. 

Anti-FETÖ’cülüğe göre de takiyye ve gizli ajanda..

Fakat “ilericiliğe” göre taktik beceri, Kemalizm’e göre stratejik deha, istihbaratçılığa göre de algı operasyonu ustalığı ve manipülasyon mahareti..

*

Bayar’ın sözlerini aktaran kişi, İsmet Bozdağ..

Sayfanın başına 9.11.1969 tarihini düşmüş.

Altında da “Celal Bayar’dan dinlenmiştir” notu yer alıyor.

Okuyalım:

Büyük Taarruza yaklaşılmakta olduğu günlerde Meclis dalgalıydı. Mustafa Kemal Paşa’dan kuşku duyan bazı milletvekilleri bir taraftan elinde bulundurduğu geniş salahiyetleri kısıtlamaya çalışıyor, bir taraftan şeriatı bütün işlerde hâkim kılmaya çalışıyordu.

Kabinede, Şeriye Vekâleti [Şeriat Bakanlığı] vardı. Bazı sarıklı Konya ve Eskişehir mebusları birleşerek bütün kanunların Şeriye Komisyonu‘ndan geçtikten sonra kanunlaşması için Meclis’e bir takrir vermişlerdi.

Meclis’in ilerici kanadı, o gece Çankaya’da toplandı. Hayli kalabalıktık. Fakat buna rağmen, böyle bir konuda Meclis’in oy çoğunluğunu elimizde tutamıyorduk.

O gece Mustafa Kemal Paşa konuşmadı, daha çok bizi dinledi. Biz ne olursa olsun kanaatlerimizi Meclis’te savunmaya ve takririn aleyhinde konuşmaya kararlıydık. Atatürk de bizi hem haklı buluyor, hem fikirleriyle destekliyordu.

Sabaha karşı Çankaya’dan Ankara’ya inerken, Hamdullah Suphi ile Meclis’te birlikte çalışmaya karar verdik.

Meclis toplandı, takrir okundu. Eskişehir Mebusu ve Şeriye Vekili [Şeriat Bakanı] Abdullah Azmi Efendi, uzun bir konuşma yaptı. Devr-i saadetten [Hz. Peygamber s.a.s. döneminden], Hazreti Ömer adaletinden, şeriatın bütün ahkâmı [hükümleri, yasaları] ihtiva ettiğinden bahsetti ve bütün kanunların mecliste müzakere edilmeden Şeriye Komisyonu’nda şeriat bakımından incelenmesini istedi.

Bizim gibi ilerici bir mebus bilinen Edirne Milletvekili Şeref Bey söz aldı. Biz kendisinden Abdullah Azmi Efendi’ye cevap vermesini beklerken, Abdullah Azmi Efendi’yi aynı hararetle desteklemez mi!.. Şaştık kaldık.

Hamdullah Suphi dayanamadı ve oturduğu yerden laf attı. Arkadaşı Şeref bey kürsüden kendisine cevap verdi: “Kabahat bende mi?.. Yanlış bellemişsin! Ben her şeyden önce Müslüman’ım.

Hele bu son sözler, Meclis’i iyice coşturdu. Son ümidimiz Mustafa Kemal Paşa idi. Söz aldı ve konuşmaya başladı.

Fakat şaşılacak şey!.

Şeref Bey nasıl bizim için bir sürpriz olmuşsa, Mustafa Kemal Paşa daha da büyük bir sürpriz oldu. Çünkü takriri destekliyor, İslamiyet’in kudsiyetinden, devr-i saadet günlerini tekrar yaşayacağımızdan bahsediyordu. Biz İlericiler, perişan olmuştuk. Son güvendiğimiz insan Meclis’te son ve en büyük kozumuz olan Mustafa Kemal Paşa, kuvvet karşısında bizi terk ediyor ve gericilere yanaşıyordu.

Atatürk takririn kabul olunmasını tavsiye ettikten sonra, bu maksatla bir komisyon kurulmasını ve en yetkili ulemanın kuracağı bu komisyonun hemen çalışmaya başlayarak uygulamayı hazırlamasını istedi.

Oylar toplandı, takrir kabul ve komisyon teşkil olundu. Takririn en hızlı taraftarları, komisyon üyesi seçilmişti. Atatürk’ün teklifi ile Komisyon üç kişilik seçildi.

İlerici grup perişan olmuş, bütün ümitlerini kaybetme noktasına gelmişti. Artık biz de Çankaya’ya gitmiyor, Atatürk’le karşılaşmak istemiyorduk. Çünkü bizi sattığına hükmediyorduk.

Atatürk, taktisyen gücünü bundan sonra gösterdi. Komisyonun çalışması için, üç kişinin bir araya gelmesi gerekliydi. Konya’daki kolorduya bir şifre göndererek, kendisine, [kolordu komutanlığı tarafından] “Ordu’da dinî akidelerin gevşemekte olduğuna dair bir telgraf çekilmesini” istedi.

Telgraf gelir gelmez, Komisyon başkanını davet etti ve alınan kararın ne kadar isabetli olduğunu, Yeşil Ordu çalışmaları ile dini duyguların sarsılmış olduğunu ve Ordu’da ciddi çalışmalar gerektiğini anlatarak Komisyon Başkanı’ndan hemen Konya’ya hareket etmesini ve Ordu’yu irşat buyurmasını rica etti.

Hoca büyük bir memnuniyet içinde, cübbesini savurarak Konya’nın yolunu tuttu. Tabii komisyon çalışamıyordu. Konya’ya gönderdiği komisyon üyesinin dönmesine yakın, [bu defa] Batı Cephesi kumandanı İsmet Paşa’ya bir şifre göndererek [aynı minvalde] bir telgraf çekmesini istedi. O telgraf da gelince komisyonun ikinci üyesini Batı Cephesi’ne gönderdi.

(İsmet Bozdağ, Celal Bayar Anlatıyor: Bilinmeyen Atatürk, 5. b., İstanbul: Truva, 2009, s. 75-8.)

*

FETÖ olayına Atatürkçülük açısından bakıldığında, Fetullah’a ve bilumum FETÖ’cülere haksızlık yapıldığını söylemek gerekir.

Çünkü onlar, Atatürk’ün izinde olma bakımından Türkiye’deki bütün Kemalistlerden/Atatürkçülerden daha iyi durumdalar.

Takiyye, gizli gündem ve siyasal dolandırıcılık alanlarında her ne kadar Selanikli Mustafa Atatürk’e yetişemeseler de, onun çalışma tarzını ve yöntemini benimseme bakımından herkesten daha iyi durumdalar.

Selanikli zampara diktatörün Erzurum Kongresi’yle başlayan “Milli Mücadele süreci”nde izlediği stratejiye göre hareket ediyorlardı.

Bu strateji, bir sacayağı üzerine kurulu.. Yani üç ayaklı bir strateji söz konusu.

Bir ayak “yalan”, diğer ayak “takiyye”, son ayak da “gizli gündem”den ibaret.

Ancak, şunu belirtmemiz gerekiyor: Bu stratejiyi hayata geçirme ustalığı ve becerisi bakımından FETÖ, Selanikli zamparanın yarısı bile kabul edilemez.. Hatta çeyreği bile değildir.. FETÖ, Selanikli zamparanın ancak onda biri eder.

Nitekim FETÖ’nün bir üfürüklük canının olduğu görüldü.. Selanikli "zampara deccal"in takiyyesinin ceremesini ise bu millet hâlâ çekiyor.. 

Allahu Teala’ya meydan okumaya kalkışan rezil ve kepaze Kemalist putçuluğun esaretinden hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

*

FETÖ nasıl CIA ile iş tutmuş idiyse. Selanikli zampara da İngiliz gizli servisiyle anlaşmış durumdaydı.

İstanbul’da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile gizlice başbaşa yalnız olarak defalarca boşuna görüşmedi.

Selanikli, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile herhalde dinler arası diyalog sohbetleri yapmıyordu.

Olan şuydu: Selanikli zampara ile ajan Frew, patenti dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a ait olan bir “paralel devlet” projesi üzerinde anlaşmışlardı.

İngiliz vizesiyle Samsun’a çıkan Selanikli’nin asıl hedefi “paralel devlet” kurmaktı. 

Nitekim, Samsun’a çıktıktan iki buçuk ay sonra bu “derin sırr”ını hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e açıklayıp, “zafer”den sonra Osmanlı Devleti için cenaze merasimi düzenleneceğini, Osmanlı hanedanının ocağına incir dikileceğini, cumhuriyet ilan edileceğini (yani kendisinin cumhurbaşkanı sıfatıyla diktatör olacağını) ve Curzon ilke ve inkılaplarını hayata geçireceğini haber vermiş durumdaydı.

Niyeti buydu fakat milleti uyutmak için söylediği ninni “hilafet ve saltanatın, Osmanlı Devleti'nin bekası” için cansiperane cihat etmekten bahsediyordu.

Adam has halis gerçek bir deccal olduğu için milleti inandırmayı ve ayakta uyutmayı başardı.

*

Buna karşılık, onun izinden giden FETÖ, beceriksizliği yüzünden (“dünyanın ağalığı” unvanını İngiltere’nin elinden almış bulunan ABD’nin hoşuna gidecek türden) “paralel”lik işini yüzüne gözüne bulaştırdı.

Yani FETÖ, takiyye, gizli gündem, siyasal dolandırıcılık ve yalan sınavından geçer not almayı (en azından Selanikli zampara kadar yüksek not almayı) başaramadı.

Bu aynı zamanda, CIA’in alavere dalavere işinde İngiliz gizli servisi, ABD’nin de manipülasyon sanatında bir zamanların “üzerinde Güneş batmayan” imparatorluğu İngiltere kadar becerikli olmaması anlamına da geliyor olabilir.

Öyle anlaşılıyor ki ABD, adamı Fetullah’a, İngilizler’in piyonları Selanikli zamparaya verdiği destek kadar destek vermediler ya da beceri ve kapasiteleri buna kâfi gelmedi.

Oysa İngilizler, Selanikli’nin başarılı olması yönünde karar aldıklarında müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’ı bile bu projelerine destek vermek mecburiyetinde bırakmışlardı.

Nitekim bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmişti: 

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İnsanların, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki işgal yıllarının hayhuyu içinde, cemaziyelevvelini ve içyüzünü bilmedikleri Selanikli Mustafa Atatürk hakkında hüsnüzanda bulunup ona aldanmış olmaları doğal karşılanabilir. Firaset ve basiret herkese nasip olan bir nimet değil.

Bazıları, onun kendilerini aldattığını süreç içinde fark ettiler ve karşı koymaya çalıştılar. Fakat, atı alan artık Üsküdar’ı geçmişti, ona cephe alanlar bedel ödemek zorunda kaldılar.

Bazıları da kendilerini, Selanikli zamparanın her yaptığına bir mazeret kulpu icat etmeye adadılar.

Merhum Necip Fazıl, Büyük Doğu Dergisi’nin 22 Aralık 1950 tarihli 40’ıncı sayısında, Selanikli zamparayı konu edinen Allahsız” başlıklı yazısında bunların durumunu şöyle anlatıyor (Bkz. http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/9999-allahsyz/):

“Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.”

*

Mektubat-ı Rabbanî’de şöyle bir ifade var:

Şunda da, hiç şüphe yok ki: Sultanların (devlet başkanlarının) ahlâkı ve vaziyetleri, bütün insanlara saridir (bulaşır). Yani: Üstte anlatılan sevgi bağı vasıtası ile.. Amma, kendilerine gelen ihsanların derecelerine göre..

Bu mana icabı olarak, şöyle buyurulmuştur:

«İnsanlar, meliklerinin (hükümdarlarının) dini üzeredir

Bu ifade, Araplar’ın atasözlerinden biri: “En-nâsü alâ dîn-i mülûkihim.” (Arapça’da din kelimesi sözlük anlamı itibariyle yasal düzenlemeleri, örf, adet, gelenek ve görenekleri de kapsar. Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Din” maddesi.)

Türk insanına da Selanikli’nin takiyyesi, gizli gündemciliği, siyasal dolandırıcılığı, yalancılığı, dönekliği, hainliği, dinsizliği ve namussuzluğu bulaşmış durumda.

Kaypak ve omurgasız bir millet haline geldik.. 

Sağımız solumuz, yönümüz kıblemiz, fikrimiz zikrimiz belli değil.. 

Kimsenin yarın karşımıza nasıl bir adam olarak çıkacağı kestirilemiyor. 

Herkesten her yamukluğu bekler durumdayız.

Hadiseler karşısında eğilip bükülmeyen, kıvrak ve kaypak davranmayan ender-i nadirattan birini gördüğümüzde şaşırıyor, “Böyleleri de kaldı mı ki?” diye hayret ediyoruz.

En dinsiz adam yeri geliyor dindarlık taslayabiliyor. Yıllarca Turan Dursun gibilere yazdırarak İslam’a çamur atan Doğu Perinçek bunun tipik bir örneği.

Buna karşılık, milletin en sağlam dindar kabul ettiği tarikatçı tipler, dinsizliği sabit olan Selanikli zampara diktatör için “Ata” filan diyerek olumlu ifadeler kullanabiliyorlar.

Dış politikamız da, iç politikamız da “şahsiyetsiz” hale gelmiş durumda.

Huyumuz, ahlâkımız, karakterimiz nasıl düzelir bilmiyorum, fakat şurası kesin ki, artık “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” mert ve dürüst, “sözü senet olan” insanlar olmak için çaba göstermeye, yeni kuşakları buna göre eğitmeye ihtiyacımız var. 


EN'ÂM, 6/70

 


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...