ZAMPARA DİKTATÖR “ORTAK DEĞER” MİDİR?

 



















Celal Bayar, Selanikli Mustafa Atatürk için “Seni halife yapmak, padişah yapmak isteyenler oldu” demişti.

Yalan söylüyordu.

Bununla beraber, Uğur Mumcu’nun “Kazım Karabekir Anlatıyor” adlı kitabı, Mustafa Kemal’in bir ara halifeliğe heveslendiğini belgeliyor.

Bir müftü edasıyla, “Şeriatçı, dinci, siyasal İslamcı” sarıklı bir vaiz gibi verdiği Balıkesir hutbesi o dönemin ürünü.

Sonra, bu hevesinden vazgeçiyor. Neden vazgeçtiği konusuna girmeyelim.

Böyle olmakla birlikte, cumhurbaşkanı olan bir insanın padişah olmasına ihtiyaç da, gerek de yoktur.. 

Hele de kayd-ı hayat şartıyla cumhurbaşkanı olmuşsa, ve de (bakanlık, valilik, emniyet müdürlüğü gibi) önemli görevlere yapılan bütün atamalar onun yetki ve sorumluluğundaysa..

*

Ortada bir parlamento/meclis varsa, cumhurbaşkanını o parlamento seçiyorsa, fakat meclisin üyeleri de komple cumhurbaşkanı tarafından belirleniyorsa, yani mevcut cumhurbaşkanı daima kendisini seçecek, kendisi aleyhinde asla parmak kaldırmayacak kişilerden müteşekkil bir meclis kuruyorsa, o adamın padişahtan ne farkı vardır?

Con Ahmed'in devr-i daim makinası gibi.. "Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan?" sorusunu akla getiren bir durum..

Ancak bu adam, daha baştan cumhurbaşkanı olmasını, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek milletvekillerini tehdit etmesine ve onları can korkusuyla itiraz edemez hale getirmesine borçluydu. Yani olayımızda yumurtalar tavuktan çıkıyor. Hikayenin başı böyle.

Evet, adam, TBMM'de karar yeter sayısı oluşmadığı halde “usulsüz” biçimde “darbe” anlamına gelen bir emr-i vaki (oldu bitti) ile cumhurbaşkanı olmuştu.. Kafa kesme tehdidi eşliğinde..

Padişahlar bazen “askerî darbe” yoluyla tahttan indiriliyordu, bu devletsel "tavuk", onu da düşünmüş, ismi Osmanlıca’da bir nokta farkıyla “kuzu” diye okunabilen Fevzi Paşa ile orayı da sağlama almıştı.

*

II. Abdülhamid’den sonra padişah olan Mehmed Reşad, adı var, kendi yok bir padişahtı. Etkisi ve yetkisi sıfıra yakındı.. “İttihat ve Terakki”cilerin kuklasıydı.

Dolmabahçe noteriydi.

Adının padişah diye adlandırılmasının ne önemi vardı?

Şunu kabul etmek gerekiyor: Mustafa Kemal, son 300 yılın padişahlarının hepsinden daha fazla güce ve otoriteye sahipti.

Diktatördü.. Celal Şengör gibiler “dahi diktatör” olduğunu söylüyorlar.

Doğrudur, siyasal dolandırıcılık, “gizli gündemci”lik ve takiyye alanlarında olağanüstü bir dehaya sahipti.. 

Kendisine güvenip “padişah vekilliği” anlamına gelen yetkilerle Anadolu’ya gönderen Padişah Vahideddin’i de, Osmanlı Devleti’nin bekası için ter döktüğünü ve hilafet kurumunu korumaya çalıştığını zanneden milleti de, dahiyane takiyyesiyle samimiyetine inandırmayı başardı.

Sonra da Osmanlı Devleti’ni de, hilafet kurumunu da çürük çarık bir tabuta koyup derin bir mezara gömdü.

Ardından da "dahi diktatör" olarak köşk ve saraylarda danslı balolu bir hayat yaşadı.. Basit bir evde değil, padişahlar gibi sarayda öldü. (Ama padişahların hepsi sarayda ölmedi.. Murat Hüdavendigâr, Fatih Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman gibi sefer sırasında ölenler de var.)

Adının padişah olup olmaması neyi değiştirirdi ki?

Türkiye’de adı Sultan olan bir sürü bayan var.. Sultanlıkları kaç kuruş ediyor?! Adı ha padişah, ha cumhurreisi olmuş, ne önemi vardı ki!

*

Selanikli öyle böyle bir diktatör değildi, tanrılaştırılmış, put haline getirilmiş bir diktatördü.

Allah var, o da, putlaştırılıp tanrılaştırılması için elinden geleni ardına koymadı. Bunun için çok emek sarfetti.

Millete “Beni her yerde hazır ve nazır bilin” mesajını vermek istercesine şehirlerde en görünür yerlere heykellerini diktirmek için kollarını sıvadı.. Bunun için yurtdışından, dünyanın parasını vererek heykeltraşler getirtti.

Topkapı Sarayı'nın girişine Kelime-i Tevhid'i yazdırmalarının gösterdiği gibi insanları Allahu Teala'ya kul olmaya çağıran padişahlardan farkı, bunun kendisini put yapmasıydı. 

(Kul, "köle" anlamına gelir. Arapça'da "o, ö" harfleri bulunmadığı için köleye kul denilir, Roma için Rum, Romalılar ya da Roma'ya tabi olanlar için de Rumlar tabirinin kullanılması gibi.. Osmanlı'da, devlet hizmetine giren "kapıkulu" yani "devlet kapısının kölesi" bir zümre vardı.. Günümüzde devlet memurlarına "emir kulu" denilmesi gibi..)

*

Selanikli'nin "kul"ları, "Sultan'la birlikte Allah'ı da tahtından indirdik" diyorlardı. Nitekim, Allah'ın uluhiyet (ilahlık) tahtına göz koymuş olan Selanikli, her devlet dairesinde ve eğitim-öğretim kurumunda bir büstünün bulunmasını, devlet dairelerine fotoğraflarının asılmasını zorunlu hale getirmişti.

Paralara pullara resmini bastırmayı da ihmal etmedi.

Böylece milletin kendisine daima “rabıta” yapmasının, her zaman onun "yüce" huzurunda olduğunu düşünmesinin zeminini hazırladı. 

("Rabıta" diye bir pratiği bulunan tarikatlarda sadece "şeyhe rabıta" yok.. Bunun yanısıra "rabıta-i mevt" ve "rabıta-i huzur" da vardır.. Rabıta-i mevt, yani ölüm rabıtası, ölümü düşünme, Bediüzzaman'ın Mektubat'ında açıkladığı gibi, dünya sevgisini kalpten çıkarmak, ahiretteki hesap şuurunu canlı tutmak ve ihlası kazanmak içindir. Rabıta-i huzur ise, Allahu Teala'nın huzurunda olduğunu düşünmektir. Tarikat kitaplarında şeyhe rabıtanın geçici bir pratik olduğu, esas olanın rabıta-i huzur olduğu belirtilir. İslam'a, medreselere, tasavvufa ve tarikatlara savaş açan Selanikli ise bütün "rabıta"yı kendi tekeline almak istiyordu.)

Selanikli zampara, kendisini peygamber ya da tanrı ilan eden asalak şairimsi taifesine ulufeler dağıtıp ihsanlarda bulunarak potansiyel yalakalara cesaret ve umut verdi.

*

Öyle oldu ki, Türkiye’deki yabancı diplomatlar, tarafsız ve nesnel bir gözlemci olarak, bu milletin, İslam’ı terk edip şirke düşercesine "Selanikli Mustafa Atatürk’ü adeta tanrı yaptığını" söylemeye başladılar.

Daha garibi, günümüzde bile, "böylesi yabancıların o zamanki utanç verici şahitliklerini" Selanikli’nin bir meziyeti gibi övünçle haber yapıp hatırlatanlar var.

“He, öyle yapmıştık, aklımızla bin yaşayalım, ne kadar akıllıymışız” tavrı sergiliyorlar.. Deliye her gün bayram..

Fakat o yabancıların Selanikli hakkında söylediklerinin hepsini nazar-ı dikkate almanın kendileri için pek iyi olmayacağını düşünemiyorlar. Çünkü putlaştırdıkları şahsa dâhilik, bunların payına da angutluk düşmüş durumda.

Mesela o diplomatlardan “Türkler onu bir tanrı gibi sevdi. Onun tek aşkı ülkesiydi” diyen adam, “O kendisini tek bir kadına adayamazdı” da demiş. “Atatürk’ün bazı aşk maceralarını” not etmiş. (Bu aşk maceralarının kahramanı kadın ya da kızlardan bazıları ne yazık ki çok uzun yaşayamamışlar, ve beklenmedik nitelikteki vakitsiz ölümleri birtakım spekülasyonlara neden olmuş.)

Adamın hem tek aşkı ülkesi, hem de başka bazı aşk marecaları var, nasıl oluyorsa?.. 

Selanikli bizim anlayamayacağımız şekilde çok mu fazla dâhi idi, yoksa, bu lafı söyleyen yabancı diplomat mı angutluğun dozajını kaçırmıştı, karar vermek zor.

*

Bu millet Selanikli’yi tanrı gibi sevmedi tabiî ki, bunu yapanlar bir avuç işbilir asalak putperest yalaka taifesiydi.

Bu yalakalar taifesinin günümüzdeki izdüşümlerinin ikide bir “Yok efendim Atatürk olmasaydı şimdi şöyle olurdu, böyle olurdu, biz olmazdık” vs. şeklindeki zırvaları seslendirdikleri görülüyor.

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde olmasaydı, Mustafa Atatürk de olmazdı.. İşin ucu böylece Hz. Adem aleyhisselam’a kadar gider.. Hz. Adem olmasaydı, ne Ali Rıza olurdu, ne Zübeyde, ne de Selanikli.. (Bazıları, “Hayır, atamızın ecdadı maymun” diyecek ve işi “Maymun taifesi olmasaydı Atatürk olmazdı” deme noktasına taşıyacaklardır. Onlarla tartışmıyoruz.)

Osmanlı Devleti olmasaydı, devletin bir ordusu bulunmasaydı, senin Mustafa Kemal diye bir paşan da olmazdı.

Alparslan (Davud Çağrı oğlu Muhammed) olmasaydı, kurtarılacak Anadolu diye bir vatanın da bulunmayabilirdi.

*

Geçmişi bırakalım, Selanikli’ye bakalım.. Atatürk olmasaydı, birilerinin dediği gibi Türkiye işgal altında kalsaydı nasıl bir tablo ortaya çıkardı?

İslam harflerini mi yasaklayacaklardı?.. İngilizler Irak’a, Fransızlar Suriye’ye çöreklenmişlerdi, niye bunu yapmadılar?

Ezanı mı susturacaklardı? Bu niye Irak ve Suriye’de olmadı?

İnsanlara zorla şapka mı giydirilecekti?

Kadınların öğretim kurumlarına başı açık devam etmeleri zorunluluğu mu getirilecekti?

Şapka giymeyenler özel devrim mahkemelerinde yargılanıp idam ya da hapis gibi cezalara mı çarptırılacaklardı?

Yönetimi eleştirenler, İngiliz ilke ve inkılaplarına karşı çıktıkları için idam mı edileceklerdi?

Türkçe’yi bozmak için dil devrimi yapıp Türkçe’deki bin yıllık Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri atmayı mı deneyeceklerdi?

İslam takvimini bırakıp hristiyan Avrupa takvimini mi dayatacaklardı?

“Bizim kimimiz hristiyan, kimimiz yahudi, bundan böyle burada bizim cumartesimiz ile pazarımız tatil olacak, müslümanın cumasının tatil olması devlet ve rejim düşmanlığıdır” mı diyeceklerdi?

“Bundan sonra Şeriat (İslam hukuku) diye birşey yok, artık Hristiyanlık’tan ve Roma’dan mülhem Avrupa kanunlarına göre yönetileceksiniz” diyerek dayatmada mı bulunacaklardı?

*

Kemalistlerin (densiz Fatih Altaylı filan gibi) şerefsizlik ve geri zekâlılıkta “level” atlamayı başarmış olanlarının “Atatürk olmasaydı babanızın kim olduğu belli olmazdı” diyenlerine da rastlanıyor.

Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın (milletvekilleri meclisinin) ve TBMM’nin kabul ettiği Misak-ı Milli (ulusal yemin) diye birşey vardı. Buna göre, vatanın sınırları belliydi ve bu sınırlar içindeki topraklardan taviz verilmesine asla izin verilmeyecek, gerekirse millet, kanının son damlasına kadar savaşacaktı.

Ne var ki Selanikli Misak-ı Milli’yi ayaklarının altına alıp çiğnedi, söz konusu sınırlar içindeki Batı Trakya, Batum, Halep ve çevresi, Musul ve Kerkük düşmanlara bırakıldı.

Yani Misak-ı Milli sınırları içindeki o vatan topraklarının bir “kurtarıcı Atatürk”ü yoktu.

Şimdi o “Atatürk olmasaydı…” şeklinde aptalca ve edepsizce cümleler kuran Kemalist/Atatürkçü dangalaklara soralım: Batı Trakya Türkleri’nin babaları belli değil mi?

Batum’da kalmış olan Türkler’in babaları belli değil mi?

Suriye ve Irak (Kerkük ve Musul) Türkleri’nin babaları belli değil mi?

Onların babaları kim?

Onların babaları belli de, sizde akıl bulunup bulunmadığı belli değil.. Meçhul..

Edep, izan ve terbiye ise hepten yok.

*

Hem müslüman hem de laik olduğunu söyleyen bazı angutların “Laiklik ateizm değildir” dediklerine şahit oluyoruz.

Doğru, Türkiye için bu söylenebilir.

Türkiye söz konusu olduğunda devletin ateist olduğunu söylemek mümkün değil, devletin tanrısı Selanikli Mustafa Atatürk.

Türkiye’de Selanikli zampara diktatöre resmen tanrı muamelesi yapılıyor.

Devletin kıblesi Kâbe değil, fakat kıblesiz olduğu da söylenemez, kıblesi Anıtkabir.

Kâbe gayriresmî bireysel dindarlık içindir, devletin resmî kıblesi ise Anıtkabir’dir.

Kur’an’daki emir ve yasaklar önemsenmez, fakat Atatürk ilke ve inkılapları (yani İngiliz ilke ve inkılapları) devlet için vazgeçilmez nitelik taşır. Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez, reform kabul etmez; kıyamete kadar geçerlidir.

Selanikli ölü zampara diktatörün sözleri, yerlerin ve göklerin, hayatın ve ölümün yaratıcısı Allahu Teala’nın sözlerine üstün tutulur. Îlâ-yı kelimetillah (Allah’ın sözünü yüceltme) davası Osmanlı ile birlikte tarihe karışmıştır.

Evet, Türkiye’deki laiklik ateizm değildir, Selanikli tapınmacılığıdır.

*

Selanikli Anadolu’ya gönderildiğinde etki ve yetkisinin kaynağı (meşruiyetinin temeli), elindeki “Anadolu genel valiliği” anlamına gelen müfettişlik göreviydi.

Resmî görevinden istifa ettikten sonra ise meşruiyetini önce Erzurum ve Sivas Kongrelerinde kendisine verilen Heyet-i Temsiliye başkanlığına, daha sonra da TBMM başkanlığı sıfatına dayandırdı.

Söylediğine göre, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindi ve milleti temsil eden vekiller (milletvekilleri) kendisine milleti temsilen birtakım kararlar alma yetkisi vermişti.

Günümüze gelelim..

İş tersine dönmüş durumda.. Meşruiyetin temeli olarak Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen İngiliz ilke ve inkılaplarına sadakat ve bağlılık, ve de onlara uygunluk kabul ediliyor.

Diyelim ki milletin tamamı “Atatürk ilke ve inkılapları denilen saçmalıklardan bize gına geldi, artık bunlar tarihin çöp sepetine atılsın” dedi, mevcut meşruiyet anlayışına göre, otomatikman, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” tanrısal hükümleri çiğnemeye kalkışan cehennemlik günahkârlar haline geliyorlar.

Sözde hakimiyet kayıtsız şartsız milletin.. Özde ise hakimiyet tanrılaştırılan zampara ölünün.. Millet, zampara Atatürk’ün kayıtsız şartsız kulu..

*

Bu kulluk, Atatürkçü olmayan “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” vatandaşlara zorla dayatılıyor.

Fakat, ölü zamparaya kul olmayı Allahu Teala’ya kul olmaya, hiç zora maruz kalmadan ve zorlanmadan tercih eden putperestler de var.

Bunlar Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e Avrupa dergi ve gazetelerinde karikatürcüler tarafından en ağır hakaretler yapılırken Atatürkçülük ve laiklik adına özgürlükçülük taslar, müteveffa Nihat Genç gibi “İfade özgürlüğünü savunmak ya da var olmamak” başlığı taşıyan yazılar kaleme alırlar, “Biz de, biz de Charlie Hebdo’yuz” diye şirret çığlıklar atarlar, fakat putları ölü zamparanın eleştirilmesi söz konusu olunca “Söyletmen vurun, zehirleyin, trafik kazasıyla temizleyin, hapse atın, asım kesin!” moduna geçerler. 

Evet, Nihat Genç’in “İfade özgürlüğünü savunmak ya da var olmamak” başlıklı yazısı odatv.com’da yayınlanmıştı.

Demek istiyordu ki, Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e her türlü hakareti rahatça yapabilmeliyiz, yapamazsak yokuz demektir.

Bunun adına da “ifade özgürlüğü” diyordu.

İfade özgürlüğüne bu kadar meraklıydıysa işe putu Selanikli zamparayı zımparalayarak başlayabilirdi.

Hayır, putlarına sıra gelince kimseye asla fikir özgürlüğü tanımak istemezler.

Sonra da gelsin “Asıl din hürriyeti, asıl inanç hürriyeti ve fikir hürriyeti laiklikte var” masalları..

*

Bu Atatürk kulluğuna herkesi ortak etmek için bir de tutmuş “ortak değer” masalı uydurmuşlar.

Bunlar daha “değer”in ne olduğunu bile bilmiyorlar.

Hukuk fakültelerinde okutulan “hukuk felsefesi” kitaplarında oldukça geniş bir “değer teorisi” bölümü bulunur.

Devleti “değer” kabul etmek faşizm, şahısları “değer” kabul etmek ise şahıs tapınmacılığıdır, ilkel putperestliktir.

Değerler evrensel nitelik taşıyan, zaman ve zemine, devletlere ve ırklara göre değişmeyen yüce idealler ve üstün ahlâkî ilkelerdir.

Selanikli Mustafa Atatürk, yaşarken kimilerine faydası dokunmuş, kimilerine de zarar vermiş bir zampara diktatördür.

Zamparalık ve diktatörlük nasıl değer değilse, zampara diktatör Atatürk de “değer” değildir.


SULTAN ABDÜLHAMİD İLE KATİL DİKTATÖR ATATÜRK FARKI (YA DA DİNCİLİK İLE KEMALİZM FARKI)

 














Sultan Abdülhamid neydi, kimdi, Selanikli Mustafa Atatürk neydi, kimdi?

Hayır, Abdülhamid’i tanıtmak için merhum Necip Fazıl ile Kadir Mısıroğlu’nu yardıma çağırmayacağım.

Selanikli’nin ahbaplarından Burhan Belge’nin oğlu Murat Belge’ye başvuracağım.

Belget24.com’da yayınlanan “Osmanlıcılık ve Sultanhamidcilik” başlıklı yazısında şunları dile getirmişti:

Bir Osmanlı yüceltmeciliği ne zamandır geçerli ama şu sıralar iyice yoğunlaştığı, yoğunlaştırıldığı görülüyor. Bu Osmanlı yüceltmesinin dikkati çeken bir yanı da Abdülhamid‘in meth-ü senası idi. Bu da gündemden eksik değil. Hem de Cumhurbaşkanı sayesinde, Abdülhamid’in “istihbarat” konusundaki dehası öne çıkarıldı.

… Padişahlık’tan Cumhuriyet’e geçiş bir meşruiyet sorunu yarattığı için Osmanlı geçmişinin karalanması gerekli görülmüştü. …

Abdülhamid’i “kanlı” gibi sıfatlarla yerin dibine batırmanın gereğini hiç anlamadım. Bir padişahı “demokrat olmadığı” için eleştirmek ne kadar akla yakın bir şey? Öte yandan, “Ulu Hakan” muhabbetini büsbütün anlayamadım.

… Çağdaşı İslamcılar ondan nefret ederken şimdikiler ne buluyorlar diye düşünmek galiba yersiz. Kurduğu “jurnalci” örgütü hakkında Cumhurbaşkanı’nın söylediklerini duyunca böyle bir meraka gerek kalmıyor. Bunu beğendikten sonra her şeyi beğenebilirsiniz.

… Jurnaller faslı tabii çok daha acıklıdır. Yalnız Abdülhamid açısından değil, o jurnalleri yazanlar açısından belki daha da acıklıdır. Nitekim Abdülhamid’in düşmanları sonunda onu yıkıp bu jurnallere de el koyunca, bunları yayımlamamaya karar verdiler. Yayımlasalar, herhalde “ulusal tarihimiz”in birtakım şanlı karakterlerinin prestiji çamura bulanacaktı. Bunu göze alamadılar ve jurnalleri yaktılar.

… Abdülhamid’e ciddi bir suikast girişimi olduğunu bilirsiniz. Bu olay üstüne Tevfik Fikret oturdu, şiir yazdı. “Avcı, attın ama vuramadın” diyordu. Vuramadığı için ne kadar üzüldüğünü söylüyordu. Bu şiir tabii yayımlanmadı. Ama hemen o günlerde ağızdan ağıza ulaştı, herkes ezberleyip birbirine okumaya başladı. Abdülhamid’in jurnalcilik düzeninde Tevfik Fikret’in burnunda sivilce çıksa Hünkar’ın bundan haberi olurdu. Ortalıkta, “sözlü düzey”de böyle bir şiirin dolaşımda olduğu, yazanın da Tevfik Fikret’in olduğu Abdülhamid’in kulağına gitmez miydi?

Peki Abdülhamid ne yaptı kendisi hakkında bu duyguları dile getiren Tevfik Fikret’e?

Hiçbir şey.

Bazan insanın Abdülhamid’den öğreneceği bir şey de olabiliyor.

(https://t24.com.tr/yazarlar/murat-belge/osmanlicilik-ve-sultanhamidcilik,27546)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Abdülhamid’den hiçbir şey öğrenmedi.

Onun öğretmenleri Firavun, Nemrut, Neron, Deli Petro ve yamyam vampir Kazıklı Voyvoda Drakula idi.

İlhamını en çok da Fransız İhtilali’nin jakoben liderlerinden Robespierre’den almıştı.

Peki bu etkilenme nasıl gerçekleşti ve hangi hususlarda kendisini gösterdi?

Bu soruya cevap vermek için önce jakobenizm kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

*

Vikipedi, “jakoben”in kelime anlamı itibariyle “keskin devrimci” demek olduğunu söylüyor. “Müfrit/aşırı ihtilalci” de diyebiliriz. Devrim adı altında eskiyi yakıp yıkmakta sınır tanımamayı ifade ediyor.

Söz konusu kaynağın “Jakobenizm” maddesinde aktarılan bilgileri şu şekilde özetleyebiliriz:

Jakobenlik (jakobenizm) başlı başına bir ideoloji değildir, her ideoloji ya da siyasal hareket için sözü edilebilecek biir “yöntem”dir. Savunulan ideolojinin “dayatma” ve “zor kullanımı” ile egemen hale getirilmesini ifade eder.

Mezkur maddede şu ifadeler de yer alıyor:

Bir tür toplum mühendisliği çabasıdır. Fransa'da eğitim alanında 20. yüzyıl ortalarına kadar etkisini sürdürmüş ve bu nedenle Fransa'da yaşayan azınlıklara yerel dillerini konuşma olanağı verilmemiştir. Fransız Jakobenler ideolojilerini benimsetmek için devrimi tercih ettiklerinden karşıtları tarafından dayatmacılıkla suçlanmışlardır. Fransız Jakobenlerin ideolojisi aristokrasi yerine cumhuriyettir [cumhuriyetçiliktir].”

Bu aktarılanlardan anlaşılabileceği gibi, Selanikli Mustafa Atatürk Fransız jakobenlerin çok iyi bir öğrencisiydi.

*

Ancak, onlardan öğrendikleri bunlarla sınırlı değildi.

B. S. Bolat, “Fransız İnkılabı’nın Türk Modernleşme Süreci’ne Etkileri” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

“Atatürk … bağımsızlık anlayışının Fransız İnkılabı’ndaki düşüncelerden etkilendiğini ifade ederek, Türk Milli Mücadelesiyle Fransız İnkılabı arasındaki benzerliği işaret etmiştir.

“Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulurken de Fransız İnkılabı örnek alınmıştır. (Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplum Bilim Açısından Atatürk, 5. Bas., Remzi Kitapevi, İstanbul, 1999, s. 258.)

“TBMM, Fransız İnkılabı’nın “Conventioan” nun (Meclis Hükümeti) benzeri olduğu gibi, “İstiklal Mahkemeleri” de Fransa İnkılap mahkemelerinin bir benzeri olmuştur. (Ergun Aybars, İstiklal Mahkemeleri, Bilgi Yay. Ankara, 1975 , s.13,15,26.41; İsmet Giritli, “Fransız İhtilali ve Etkileri”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, c. V. Temmuz 1989, sa. 15, s.543 .)”

[Bengül Salman Bolat, “Fransız İnkılabı’nın Türk Modernleşme Süreci’ne Etkileri”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 1, Yıl: 2005, s. 158.]

Bolat’ın Aybars’tan yaptığı alıntı önem taşıyor; evet, İstiklal Mahkemeleri, Fransa “devrim mahkemeleri”nin bir benzeri durumundadır.

Bu o kadar öyledir ki, bu mahkemelerin kurulması için TBMM’ye önerge veren Tevfik Rüştü Aras, adının “ihtilal mahkemeleri” olmasını teklif etmiş durumdaydı. (Milletvekillerinden biri, “İhtilal değil, istiklal olsun” dedi, ismi değişti.)

Tabiî bu aslında Selanikli Atatürk’ün teklifiydi.. Onun, kendi isminin yıpranmasını önlemek için bu tür önergeleri piyonlarına yaptırma gibi bir taktiği vardı. Bu aynı zamanda ona, "Millet ve milletin vekilleri böyle istiyor" deme imkânı veriyordu. (Bu "ihtilalci" Tevfik Rüştü, 1925 yılından Selanikli’nin öldüğü 1938’e kadar Cumhuriyet’in “demirbaş dışişleri bakanı” olacaktı.)

Önerge, TBMM’nin açıldığı tarihten (1920 Nisanı’ndan) dört ay sonra verilmişti.. Ortada henüz hiçbir askerî başarı yoktu. Selanikli düşmana tek bir kurşun bile sıkmamış durumdaydı..

Ve aklından geçen şey “ihtilal”di, “istiklal” ya da vatan savunması değil.. Fikrinde olan, zikrine yansımıştı. 

Hedef aldığı asıl düşman Yunan değildi, Osmanlı’ydı. (Yunan’la olan sorunu, velinimeti İngilizler’in çözeceğini, Yunan'dan yana başının ağrımayacağını düşünüyordu, fakat Yunanistan’da Almanya yanlısı Kral Konstantin tekrar tahta çıkııp Venizelos ipleri elinden kaçırınca işler sarpa sarmaya başladı.)

Selanikli’nin velinimeti İngilizler, ona, Osmanlı Devleti’ni yıkma gibi bir görev vermişler ve başarı vaad etmişlerdi.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde çok açık biçimde dile getirecekti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İlham Fransız’dan, yönlendirme ve destek İngilizler’dendi.

Selanikli’nin ilham kaynağının Fransız jakobenler olması konusunda Taner Aslan şunları yazmış bulunuyor:

“Mustafa Kemal, Fransız Devrimi düşüncesinden etkilendiğini ve ondan ilham aldığını şu cümlelerle ortaya koymuştur:

“Fransa İhtilali bütün cihana hürriyet fikrini nefheylemiştir ve bu fikrin halen esas menbaı bulunmaktadır. Fakat o tarihten beri beşeriyet ilerlemiştir. Türk demokrasisi Fransa İhtilali’nin açtığı yolu takip etmiş, …” (Atatürk’ün Söylev ve DemeçleriAnkara: TTK. 1997, s. 120).

“Fransız Devrimi’nin dünyayı nasıl ve ne şekilde etkilediğini görmüş olan Mustafa Kemal, devrimin getirdiği fikirleri çok iyi incelemiş, faydasına inandığı fikirlerden de ayrılmamıştır. … (Bekir Tünay, Gazi’nin Doğuş Destanı, İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981, s. 163).

“Fransız Devrimi özellikle siyasî alanda Mustafa Kemal’in fikirlerinin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. (Enver Ziya Karal, “Atatürk ve Devrim”, Konferanslar ve Makaleler 1935-1978, Ankara: TTK, 1980, s. 5, 6).”

[Taner Aslan, “Mustafa Kemal’de İnkılâp Düşüncesinin Oluşumu ve Gelişimi”, Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, Sayı: 53, Yıl: 2009, s. 10.]

*

Dr. E. Gülsunar ise meselenin jakobenizm boyutuna şu şekilde değiniyor:

“İlk etapta Jakobenizm ile Kemalizm arasındaki benzerlikleri şöyle sıralamak mümkündür. Jön Türk aydınları genel olarak Fransız Devrimi düşüncesi ve Jakobenizme aşina oldukları gibi Kemalistler de Fransız Devrimine olumlu bir bakış açısına sahiptirler. Ayrıca Kemalist modernleşme de Fransız Devrimi gibi devrimci bir süreçtir ve bu süreç tıpkı Jakoben iktidar dönemindeki gibi bir devrimci şiddet barındırır. Dahası Kemalistlerin ulus egemenliği ve merkeziyetçilik anlayışları Jakobenlerle benzerdir. Her iki ideoloji de “halk için halka rağmen”ci bir “vesayetçi” anlayışa sahiptir, her ikisi de kendi iktidar dönemlerinde “devrimci diktatörlük” uygulamıştır. ... Laiklik/sekülarizm bağlamında ise sadece kamusal alanın değil toplumsal alanın da sekülerleştirilmesi ve bir sivil din inşa edilmeye çalışılması, Jakobenlerle Kemalistler arasındaki bir diğer belirgin benzerliktir. …

"… Ayrıca sol liberal literatüre ait metinlerde de olmakla birlikte özellikle sol Kemalist metinlerde ortaya çıkan ilginç bir nokta, Jakobenizm ile Kemalizm arasında bağ kurmaya özen gösterilmesine rağmen söz konusu bağın tam olarak nasıl bir bağ olduğuna dair somut örneklere değinilmemesidir. …

“Sol liberal paradigmadaki önemli bir çelişki, hem Kemalist Devrimin varlığının inkar edilmesi hem de Kemalistlerin tarihin belki de gördüğü en radikal devrimciler olan Jakobenlere benzetilmesidir. Bu bağlamda sol liberal paradigma, Fransız Devrimini burjuva devrimlerinin denek taşı haline getirerek Kemalist modernleşmeyi bir devrim olarak isimlendirmemek için “inkılap” sözcüğünün etimolojisinden, süreklilik-kopuş ilişkilerine kadar bir dolu argüman ortaya atar. Ancak bu argümanların hiçbirisi Kemalist Devrimin Fransız Devrimi gibi politik/siyasal bir devrim olduğu ve bu devrimin ani ve şiddetli bir dönüşüme işaret ettiği gerçeğini değiştirmez. …

“… son kertede Jakobenlerin burjuva temsili demokrasisinin vesayetçi niteliklerini aşmaya çalıştıkları ve bu bağlamda Kemalizme göre daha demokrat oldukları da bir gerçektedir.

“… Özellikle sol liberal literatür ve ondan beslenen muhafazakar ve İslamcı ideolojiye mensup yazarlar, “Jakoben laiklik” biçiminde bir tabir kullanarak Kemalistlerin laikle ilgili uygulamalarını sivil toplumun “kendiliğindenliğine” müdahale edildiği gerekçesiyle eleştirirler. Ancak Kemalizm ile Jakobenizm arasında kamusal alanla sınırlı kalınmayıp özel/toplumsal alanın da laikleştirilmesi anlayışı ortak olmasına rağmen bu anlayış, Jakobenlere has değil Fransız Devriminin genel bir özelliğidir.

“… Kemalizm “Jakoben” bazı nitelikler taşır ancak Jakobenizmin temel özelliklerini barındıran bir ideoloji değildir.

(Emrah Gülsunar, Jakobenizm ve Kemalizm: Kuramsal-Analitik Bir Karşılaştırma, yüksek lisans tezi, Ankara: Ankara Üniv. Sos. Bil. Ens., 2014, s. 264-9.)

Dr. Gülsunar, bu çalışmasını Jakobenizm ve Kemalizm - Eleştirel Bir Karşılaştırma adıyla kitaplaştırmış durumda.

Verdiği bilgiler önemli, fakat iki temel hatası var: Vikipedi’de vurgulanan bir gerçeği fark edememiş, jakobenizm bir ideoloji değil, yöntemdir. Dolayısıyla, bir ideoloji olan Kemalizm ile jakobenizm karşılaştırılamaz. 

İkincisi, karşılaştırılması gereken, Fransız İhtilali/Devrimi ile Kemalist harekettir.

Zaman, zemin ve aktörler farklı olduğu için bu ikisi arasında birtakım farklar varsa da, jakobenlikte sonuna kadar birleşmektedirler. 

Arada bir fark varsa, o da, Gülsunar'ın belirttiği gibi, Fransız jakobenlerin Kemalistlerden "daha demokrat" olmalarından ibarettir.

*

Gelelim Kemalist hareketteki jakobenizmin hacmi ve cesametine..

Fransız İhtilali’nin idamlar ve iç çatışmalar ile öldürdüğü insan sayısının 170 bine yakın olduğu biliniyor. Kemalist hareketin öldürdüğü insan sayısı ise, Kadir Mısıroğlu’na göre, 500 bin.

Yaklaşık üç kat..

Üç kere daha fazla jakobenlermiş.

Peki Mısıroğlu bu rakama nasıl ulaşmış? Ya da, nerden öğrenmiş?

Bir yerden öğrendiği yok, kendisi hesaplamış..

Okuyalım:

 … [1972 yılı Temmuz ayında Eskişehir’de, ifade vereceğim sırada] Yanımda bir albay ve bir de yüzbaşı vardı. Bunlar beni diğer bir odaya aldılar.

Odada birbirine paralel iki tane masa vardı. Birinin başına albay, diğerine de yüzbaşı yerleşti. … İki masanın üzerinde de daktilo görülmüyordu. İçimden:

– Bu nasıl ifade almak! diye bir sual geçiyordu.

Bu sırada söze başlamadan Albay’a hitaben:

– Bir sigara içebilir miyim? diye sordum.

Albay … sigara paketini çıkardı. Teşekkür ettim. Ben, değiştirmeyip kendi sigaramdan içmek istediğimi söyledim. Ancak ne kadar çaktımsa, çakmağım yanmadı. …

Bu defa Albay bana çakmağını çaktı. Nezaketen ayağa kalktım. Bir de ne göreyim, öteki masada oturan yüzbaşının çekmecesi hafifçe çekili ve çekmecede teybin kenarı hafifçe görülüyor.

İşte o zaman, bana gösterilen nezaketin asıl sebebini kavradım. Demek ki, banlar, aleyhimde ciddi bir delilin mevcut olmaması sebebiyle, nezaketli davranıp beni konuşturmak ve ağzımdan söz almak istiyorlardı. …

Adam bana dedi ki:

– … bir eserinizde Atatürk’ün Yunan Harbi denilen harb dolayısıyla tarihte büyük bir yer işgal etmesinin imkânsız bulunduğunu, onun ancak inkılaplar dolayısıyla tarihe geçebileceğini, zira … bunların gerçekleşmesi için beşyüz binden ziyade insanın telef olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu rakam, kusura bakmayınız ama, biraz mübalağalı [abartılı] değil mi?

Ona dedim ki:

– Albayım, belki yanlış hesap ettim. Sizin elinizde kalem var. Buyrun beraber hesap edelim!

– Hay hay!.. dedi. Önüne temiz bir kâğıt çıkardı, kalemini eline aldı ve not tutmaya başladı. …

Dedim ki:

– Albayım! Cumhuriyet tarihinde üç defa Şark [doğu] harekâtı var. Bunların birincisi Şeyh Said Hadisesi‘dir. … Acaba bu hadise kaç kişinin ölümüne sebep olmuştur? Bu, bir askerî harekâttır. Zatıaliniz de subaysınız. Bunu benden iyi bilmeniz gerekir. Kaç kişi diyorsanız yazalım!..

Tabiî birşey yazamadı. Ben devam ettim:

– Sonra [ikinci olarak] 1930’da Molla Mustafa Barzani Ağrı Dağı’nda silahlı bir surette kıyam etti. Üzerine ordu gitti. … harekât takriben altı ay sürdü. Acaba bunun da iki tarafça zayiatı ne miktardadır? Bunun da Genelkurmay’da resmî kayıtlarının bulunması gerekir. …

Yine birşey yazamadı. Devam ettim:

– [Üçüncü olarak] 1936 yılındaki Dersim Harekâtı‘nı düşününüz! Asilerin üzerine, o zamanın imkânsızlıklarına rağmen uçak bile gönderildi. Bu harekâtı bastıran, eski generallerden Salih Omurtak’tı. … Kendisinin anlattığına göre, Dersim’de yüze yakın köyü adeta insansız bir hale getirmiş. Buna göre, bir köyü asgarî kaç kişi kabul ederseniz, buyrun, hesap edin! … .

Ben bunları söylerken onun yüzü renkten renge giriyor ve tabii hiçbir şey yazamıyordu. Ben yine devam ettim.

 Konya İsyanı, Bolu İsyanı, Düzce İsyanı, Gerede İsyanı, Yozgat İsyanı ve Koçgiri İsyanı gibi isyanları ve bunlarda ölen kalan insanlar Ankara İstiklâl Mahkemesi, Amasya İstiklâl Mahkemesi, Erzurum İstiklâl Mahkemesi, Rize İstiklâl Mahkemesi gibi vatanın dört bucağında kurulan istiklâl mahkemelerinin asıp kestikleriyle, şapka isyanları dolayısıyla memlekette kurulan darağaçlarını sayıp döktüm.

Bunlara en son olarak da Menemen Vakası zayiatını ekledim ve bazı İstiklal Mahkemelerinin bilinen kurbanlarının rakamlarını tadad ettikten sonra, İstiklal Mahkemeleri hakkında da kısaca şu izahatta bulundum:

 İstiklâl Mahkemeleri iki devredir. Birinci devredeki İstiklâl Mahkemelerinin asıp kestiği insanların sayısını ortaya çıkarabiliriz. Çünkü bunların verdikleri kararlar Büyük Millet Meclisi’nin tasdikiyle [onayıyla] infaz olunuyordu. Bu sebeple onları Meclis zabıtlarından [tutanaklarından] bulup çıkarmak mümkündür. Benim bugüne kadar yaptığım araştırmalara göre buna ait rakam elli bin civarındadır. Ancak bu İstiklal Mahkemelerinin bir de ikinci devresi vardır. Bu ikinci devrede asılıp kesilenleri tespit asla mümkün değildir. Bu devrede M. Kemal Paşa, Başkumandanlık Kanunu’yla Meclis’in bütün selâhiyetlerini [yetkilerini] uhdesine almıştı. İkinci devre İstiklâl Mahkemelerini bizzat kurmuştu. Bunların kararları artık Meclis’in tasdikine iktiran etmiyordu. Bunlar [temyiz vs. yoktu] dilediklerini asıyor ve astıkları adamların onbeş günde bir, sadece listesini M. Kemal’e gönderiyorlardı. Türkiye’yi baştan başa dolaşarak her yerde faaliyet gösteren bu İstiklal Mahkemeleri seyyardılar [gezici, gezgin]. Bunların tuttukları zabıtlar da ortada yoktur. … Diğer taraftan bunların M. Kemal’e erdikleri isim listeleri şeklindeki raporlar da kaybolmuştur. … İnönü bu dosyaların 1950 yılındaki iktidar değişikliğinde DP’lilere teslim edildiğini, Bayar ise, böyle bir evrak teslim almadıklarını söylemiştir. … Bu bakımdan, benim … inkıkaplar dolayısıyla o günkü on milyonluk Anadolu halkından beşyüz bininin katledildiğini [Oran, 80 milyona nisbetle 4 milyona karşılık geliyor] söylemem, tahminî bir rakam olmasına rağmen, mübalağa da sayılmaz! Bütün bu kurbanlar herhalde vatan haini değillerdi. … Mesela Konya’da isyan eden Delibaş’ın arkasına takılanlar, Ankara’daki harekâtın İttihat ve Terakki’nin canlandırılması olduğu düşüncesindeydiler. Bunda haksız da sayılmazlardı. Zira … ön safındaki insanlar, mesela bir M. Kemal Paşa, bir Rauf Orbay, bir Ali Fuad Paşa ve hatta bir Kâzım Karabekir Paşa, Selanik’ten yürüyüp gelerek Sultan Hamid’i tahttan indirmiş olan Hareket Ordusu’nun kurmay subaylarındandı. Halk, İttihat ve Terakki’nin “A” takımının [Birinci Dünya Savaşı’na girerek] vatanı batırıp kaçmasından sonra “B” takımının faaliyete geçmiş olduğuna ve aynı zihniyeti canlandırmak istediklerine hükmediyordu. … “Böyleyken Konya isyanını bastıran Refet Paşa Meclis’te aynen şöyle demişti: ‘Konya İsyanı’nda kaç kişi öldürdüğümüzün hesabını veremeyiz. Zira emrimdeki her nefere, dilediği her şapsı öldürebileceği yolunda selahiyet vermiştim. …’

Daha fazla birşey söylememe lüzum kalmadı. Zira Albay suali sorup soracağına pişman olmuş bulunmalı ki:

– Bunu geçelim! dedi ve başka suallere geçti.

… Sonradan dava dosyası açılıp da [hakkımdaki] MİT raporlarını okuma fırsatını bulunca, gercektim ki, tâ lise yıllarımdan beri takip edilmişim.”

(Kadir Mısıroğlu, Geçmiş Günü Elerken -II-, İstanbul: Sebil Y., 1995, s. 200-205.)

*

Söz sözü açtı ve nereden nereye geldik..

Asıl konumuz Sultan Abdülhamid ve Diktatör Atatürk farkıydı..

Abdülhamid’in istihbaratı iyiydi, kimin neler düşündüğünü ve yaptığını biliyordu, fakat ajanlar eliyle muhaliflerini zehirleme ya da birtakım kaza görünümlü suikastlerle öbür dünyaya yolcu etme, kumpaslarla suçlu hale getirip hapse atma, birtakım tertiplerle suça bulaştırıp şantaj yapma, işlerini baltalayıp sersefil ve perişan duruma düşürme gibi bir huyu yoktu.

Murat Belge’nin yazısına dönelim.. Abdülhamid’e suikast düzenleyen ve pekçok kişinin ölümüne neden olan Ermeni bir terörist için “Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde (tuzağını boş yere) kurmadın / Attın... Fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”  mısralarını yazan Tevfik Fikret’e ses çıkarmamıştı.

Hayır, Tevfik Fikret bu olay için sadece iki mısra yazmış değil.. “Bir Lahzâ-i Teahhur” (Bir anlık gecikme) başlıklı uzun sayılabilecek bir şiir yazmış.. Yabancı piyonu katil teröriste övgüler düzerken, dönemin devlet başkanına kin kusuyor.

Bugün olsa böyle bir şerefsiz, terör örgütünü ve teröristleri övme, halkı devlete karşı isyana teşvik etme, devlet başkanına hakaret etme ve daha buna benzer birçok suçtan ayrı ayrı yargılanır ve anasından doğduğuna pişman edilirdi.

Abdülhamid ise görmezden, duymazdan gelmiş. Aldırış etmemiş.

*

Selanikli Diktatör’e gelince.. O, gözünün üstünde kaşın var diyeni bile bir şekilde temize havale edebiliyordu.

Acımasız ve gaddardı.. Kuzu gibi meliyor, kurt gibi parçalıyordu.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında mebusken (milletvekiliyken), onun İngilizler tarafından kapatılmasının ardından kurulan TBMM’ye katılmış bulunan Ali Şükrü Bey, Selanikli'nin temize havale ettiği kişilerdendi. 

Zampara diktatör, Ali Şükrü Bey’i, korumalarının komutanı durumundaki (eski eşkıya çetesi lideri gözükara) Topal Osman Ağa’ya öldürtmüştü.. Olayın "fail-i meçhul (yapanı bilinmeyen)" kalması planlanmıştı, fakat Topal’ın yapmış olduğu ortaya çıkmıştı.

Ancak zampara diktatör, Topal’ı sattı, arkasında durmadı, sanki olayın kendisiyle ilgisi yokmuş gibi davrandı, ve buna sinirlenen Topal, sadık adamlarıyla birlikte Çankaya Köşkü’nü kuşattı, kahraman Selanikli çarşaf giyip kadın kılığına girerek Topal’ın gözleri önünde köşkten çıktı gitti ve İsmail Hakkı Tekçe komutasında bir askerî birlik göndererek Topal’ı ve adamlarını ortadan kaldırttı.

Topal yaralı olarak ele geçirildiği halde, mahkemeye çıkarılmasın ve konuşamasın diye kafası kesilerek oracıkta öldürüldü.

*

Selanikli, Ali Şükrü Bey’i öldürtmenin muhalifleri korkutup sindireceğini, bu şekilde sadece bir kişiyi temize havale etmenin bir milyon insanı dilsiz ve sağır hale getirmesinin mümkün olduğunu biliyordu. 

Fakat bunu alenen yapmayacak, “Habarım yokmuş gibi film çevir kanka!” diyecek kadar da kurnazdı.

Aslında, cinayet taşeronu olarak kendisine bu kadar yakın olmayan birini ayarlamak istemiş fakat böyle birini bulamamıştı.

Olayın fail-i meçhul kalacağını umarak ihaleyi Topal’a vermişti.

Kadir Mısıroğlu, “Mustafa Kemal, Ali Şükrü Bey’i öldürme işini Topal Osman’dan önce Batumlu Zaloğlu Hasan Bey’e teklif etmişti” diyor:

Celal Bayar‘a bir defasında da Ali Şükrü merhumun öldürülmesi hakkında bir bilgisi olup olmadığını sordum. Bu hususta birşey bilmediğini söyledi. …

O zaman Rıza Nur'un hatıraları henüz elime geçmemişti. Ama Millî Mücadele’de Batum meb’usu (milletvekili) olarak bulunan Ali Rıza Acara’dan bu hususta dinlediklerimle gerçeğe vakıftım. Ali Rıza Acara milletvekili olmasına rağmen Yunan Harbi’nde fiilen çarpışmış ve Gemlik Dağları’nda yaralanmıştı. O bana demişti ki:

“İzmit’te oturan Batumlu Zaloğlu Hasan Bey adında bir hemşehrim vardı. Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi hengâmında onunla konuşuyorduk. O bana dedi ki:

— “Biliyor musun bu işi M. Kemal Paşa, Topal Osman’dan evvel bana teklif etti. Ben kabul etmedim.”

Bunu öğrenen Ali Rıza Acara bu işin Topal Osman tarafından M. Kemal’in direktifiyle yapıldığına kanaat getirmiş.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 141-2.)

Cinayeti (sonradan İzmit'e yerleşen) Batumlu Zaloğlu Hasan yapmış olsaydı, muhtemelen olaydaki Selanikli parmağı rahatça örtülecekti.

Onun tutup Topal Osman gibi Çankaya'yı kuşatıp Selanikli'den hesap sormaya kalkışması mümkün olmazdı.

Topal bunu yapabildi, çünkü o, Selanikli tarafından kendisini başkalarından korusun diye istihdam ediliyordu.. 

Peki Selanikli'yi korumalarından kim koruyacaktı?

Bu olayımızda "kara çarşaf" korudu.

Belki de, daha sonraki yıllarda nerde kara çarşaf görse aklına Topal geliyordu.

(Ali Rıza Acara hakkında bkz. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahitler, 9. b., İstanbul: Sebil Y., 1992, s. 349-355.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...