BİR, KANLA (VAHŞETLE), BİR DE “İHTİMAL BAZI KAFALAR KESİLECEKTİR” TARZI İRFANLA KURDULAR

 








“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız,
“Tufanları gösteren, tarihlerin yâdıyız,
“Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti,
“Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız.

Bu saçma laflar, Harbiye Marşı’nda yer alıyor.

Temiz Türkçe’nin büyük şairi Arif Nihat Asya’nın muhteşem Bayrak şiirindeki Seni selâmlamadan uçan kuşun / Yuvasını bozacağım” mısralarını haklı olarak tenkit konusu yapanların, yukarıdaki mısraların şiirsellikten nasipsiz kaba gürültüsü hakkında sustukları görülüyor.

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıymış.. Bir tane yıldırım yarat da göreyim!

Tufanları gösteren tarihte ise senin ne adın var, ne sanın.. Tufandan bilmem kaç bin yıl sonra tarih sahnesinde boy göstermişsin.

Bütün bunlara bir de, cehennemlere meydan okuyan bir kendini bilmez nobran ve mütekebbir ölümsüzlük iddiası eklenmiş.

Cumhuriyetin ne ile kurulduğu meselesine gelince.. Kanla kurulduğu doğru, bir de “İhtimal bazı kafalar kesilecek” tarzı irfanla..

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçmişte, Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından düzenlenen İnovasyon ve Girişimcilik Haftası Kapanış Töreni’ndeki konuşmasında şunları söylemişti:

“16 Eylül 1922 tarihli bir ABD gazetesinde, İstanbul, Muhammedi inanışın merkezi, Atatürk de İslam’ın yeni lideri olarak anılıyor. İlginç değil mi? Bir yere daha geliyorum, 10 Ekim 1922 tarihli gazete, Mustafa Kemal’i korkunç Türklerin, en korkuncu olarak nitelendiriyor. Bu haberlerin bugünkülerden farkı var mı? Dün böyle yaptılar, bugün de aynısını yapıyorlar. Değişen bir şey yok.”

Demek ki, Türkiye’de olup bitenler Eylül 1922’de Amerika’dan böyle görünüyormuş.

Peki, beş yıl sonra Amerikan gazeteleri ne yazıyorlardı?

Ve, Amerikan büyükelçileri Atatürk hakkında kendi devletlerine nasıl rapor veriyorlardı?

İşte size, yıllar öncesinden bir haber:

Atatürk İslam için ne düşünüyordu?

06/09/2006 02:00

BÜYÜKELÇİNİN RAPORU

ATATÜRK’ÜN, BİYOGRAFİSİNİ YAZAN ABD BÜYÜKELÇİSİ CHARLES H. SHERİLL İLE YAPTIĞI SÖYLEŞİ RIFAT N. BALİ’NİN İMZASIYLA TOPLUMSAL TARİH DERGİSİNDE ÇIKTI.

SHERİLL: ATATÜRK AGNOSTİK OLMADIĞINI ANCAK DİNİNİN SADECE TEKTANRIYA İNANMAK [DEİZM] OLDUĞUNU SÖYLEDİ. ‘TÜRK HALKI DİNDAR DEĞİL’

SHERİLL, ŞUNLARI ANLATIYOR: ATATÜRK, TÜRK HALKININ BAZI ARAPÇA DUALARIN [SURELERİN] GERÇEK MANASINI ANLADIĞI ZAMAN TİKSİNECEĞİNİ SÖYLÜYOR.

İSTANBUL – ATATÜRK’ÜN DİN HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİNE IŞIK TUTACAK YENİ BİR BELGE ORTAYA ÇIKTI. 1932-1933 YILLARINDA ANKARA’DA GÖREV YAPAN ABD BÜYÜKELÇİSİ CHARLES H. SHERRİLL’İN HAZIRLADIĞI VE ATATÜRK’ÜN KENDİ AĞZINDAN DİNLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİ İÇEREN RAPOR İLK KEZ TOPLUMSAL TARİH DERGİSİNDE ARAŞTIRMACI YAZAR RIFAT N. BALİ’NİN HAZIRLADIĞI YAZIDA YAYIMLANDI.

BÜYÜKELÇİ, ANKARA’DA GÖREV SÜRESİ BOYUNCA ATATÜRK İLE YAPTIĞI GÖRÜŞMELERE VE GÖZLEMLERE DAYANARAK ‘A YEAR’S EMBASSY TO MUSTAFA KEMAL‘ ADLI BİR KİTAP HAZIRLAMIŞTI. ESER İLKİ, 1934 YILINDA ATATÜRK YAŞARKEN, ÜÇ KEZ TÜRKÇEYE ÇEVRİLDİ. KİTABIN EN İLGİNÇ BÖLÜMÜ ATATÜRK’ÜN DİNE BAKIŞINI İÇEREN KISIMDI. BU BÖLÜMDE YAZAR, ATATÜRK’LE YAPTIĞI UZUN BİR MÜLAKATA YER VERMİŞ ANCAK ATATÜRK’ÜN SÖZLERİNİN BİR KISMINI KİTABA ALMAMIŞ BUNU DA “DİN KONUSUNDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLERİ HUSUSUNDA SÖYLEDİKLERİNİN TAMAMINI BURADA VERMEK HİÇ DOĞRU OLMAZ” SATIRLARIYLA DİLE GETİRMİŞTİ.

ANCAK SHERİLL, KİTABA SADECE BİR BÖLÜMÜNÜ ALDIĞI GÖRÜŞMEYİ ÖZETLEYEREK BİR RAPORA DÖKTÜ VE ABD DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI’NA GÖNDERDİ. ABD DIŞİŞLERİ ARŞİVİ’NDEKİ BU RAPORU, BALİ TÜRKÇEYE ÇEVİRİP TOPLUMSAL TARİH‘E YAZDI.

AŞAĞIDA, RAPORUN TAM METNİ YER ALIYOR.

ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ

Sayı: 423

Ankara, 17 Mart 1933

Konu: Türkiye’de din

MÜNHASIRAN MAHREM [KİŞİYE ÖZEL GİZLİ]

Saygıdeğer Hariciye Vekili [Dışişleri Bakanı]

Washington

Beyefendi,

Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal ile dün öğleden sonraki üç saatlik mülakatımda, hakkında yazmakta olduğum biyografinin sekiz bölümünü birlikte gözden geçirdiğimiz sırada Türkiye’de din meselesi bahis [konusu] edildi.

İncelememde Türkiye Cumhuriyeti’nde İslam dininin gelişimi konusuna oldukça yer verdiğime dikkatini çektim, biyografim için -yayınlanmak veya yayınlamamak kaydıyla- bana söylemek istediği kadarıyla sınırlı olmak üzere bu mevzudaki görüşünü bilmek istediğimi belirttim. Sözlerinin hangi kısmının efkârı umumiye(nin) (bilgisi) [kamuoyu bilgisi] için olduğunu, hangi kısmının olmadığını belirterek mevzu hakkında teferruatlı bir şekilde konuştu.

Galiba, altı ve yedi yaşındayken annesi onu bir sıbyan [çocuk] mektebine göndermek istiyordu. Burada öğretmen Kuran dersleri de verecekti. Bu, uzun Arapça bölümleri ezberlemek demekti. Diğer yandan babası oğlanın din eğitiminin verilmediği laik bir mektebe gitmesini istiyordu. Her ne kadar sonunda babanın sözü kabul edildiyse de annesi oğlanı Selanik’te geçerli olan geleneksel tören eşliğinde sıbyan okuluna gönderdi. Ertesi gün babası oğlanı okuldan aldı ve laik okula koydu. Buna çok üzülen annesi epey ağladı ve oğlanın teklif etmesi üzerine sıbyan okulundaki din hocası eve gelip ona Kuran eğitimini verdi. Bu sadece bir ay sürmesine rağmen anneyi tatmin etti. Bu, ömrü boyunca alacağı tek din eğitimiydi.

‘Beşeriyetin Tanrı ihtiyacı’

Agnostik [bilinemezci, gerçeğin insan tarafından bilinemeyeceği inancında olan] olduğuna dair genellikle kabul görmüş inancı, kesinlikle reddediyor, ancak dininin sadece Kâinat’ın Mucidi ve Hâkimi tek Tanrı’ya inanmak [Deizm] olduğunu söylüyor [Bu ifade, peygamberlere ve kitaplara inanmamak anlamına geliyor]. Ayrıca beşeriyetin [insanlığın] böyle bir Tanrı’ya inanmaya ihtiyacı olduğuna inanıyor. Buna ilaveten dualarla bu Tanrı’ya seslenmenin beşeriyet için iyi olduğunu belirtti. Burada duruyor.

Daha sonra teferruatlı bir şekilde neden o kadar inançlı bir Protestan Hıristiyan olduğumu sordu. Ben de ona, bu raporda yeri olmayan sebeplerimi söyledim. Sadece bir genel mütalaa söyleyebilirim. Suallerinde [sorularında] tamamıyla samimiydi, bu da din konusunda yeterince zihin yorduğunu göstermekte. Daha sonra, 10 yıl önce inşa ettiği yeni Cumhuriyet’in Reisicumhuru olarak iktidara geldiği zaman İslam dininin durumu hakkında bilgi vermeye başladı. Şeyh-ül İslam’ı, medreseleri, Mahkeme-i Şer’iyyeleri ve bu mahkemelere riyaset [başkanlık] eden kadılar, hocalar ve muhtelif dervişler dahil olmak üzere bütün ruhban sınıfını lağvetmeyi gerekli bulduğunu söyledi. Osmanlı’da geçerli olan bu ruhban yapıdan geriye kalan, müezzin olarak minarelerden halkı ibadete çağıran ve camilerde namaz kıldıran imamlardı.

Ona az evvel tasvir ettiği bu yapıyı tamamıyla yok ettikten sonra Türk gençliği için, şayet kaldıysa, ne tür dini tedrisat [öğretim] kaldığını sordum. Kifayetsiz [yetersiz] medrese sistemini tüm ülkeye yayılmış ilk ve ortaöğretim sistemiyle ikame ettiğini ve bu sistemin (talebeyi) üniversiteye dek götürdüğünü belirtti. Hz. Muhammed’in hayat hikâyesi ve daha ahlaklı yaşama konusundaki hikmetli düsturlarla [ilkelerle] dini tedrisat verildiğini, bu dini tedrisata Yeni ve Eski Ahit‘te [İncil ve Tevrat’ta] tasvir edilen diğer büyük dinleri ve Budist dini kitapları da dahil ettirdiğini söyledi.

Daha sonra o ve ben bu modern Türk dini tedrisatı ile Birleşik Amerika’da ortalama pazar okulunda verilen dini tedrisatı mukayese ettik. Pazar okullarımızda verilen dini tedrisatın [denginin] cuma sabahları kadınlar tarafından tüm ülkedeki Halk Evleri’nde verilip verilemeyeceğini sorduğumda böyle bir fikrin muvaffak olacağına dair pek şüpheli göründü, ancak yeni bir fikir olduğunu ve kaale alacağını söyledi. Bu amaçla kadın öğretmenlerin vazifelendirilmesi fikri ona cazip geldi, çünkü bu şekilde hocaların erkek partizanları, siyaset veya benzeri muhtemel başka mesele yaratacak ihtimallerden kaçınılmış olacaktı.

Bursa hadisesi

Bu çerçevede yakın tarihte olan Bursa hadisesi üzerinde serbestçe konuştu. Bu hadise Türklerce değil üç yabancı tarafından çıkarılmıştı: Bir Arnavut, bir Bulgar ve bir Rus. Hatta Üçüncü Enternasyonal tarafından kışkırtıldığını da ima etti. Muhtemelen sıkıntı verecek bu siyasi hareketi basit bir dil meselesine, ezanın Arapça yerine Türkçe okunması haline dönüştürerek gösterdiği siyasi maharetten ötürü kendisine iltifatta bulundum.

Bu sözlerim Kuran‘ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı.

Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kuran‘dan alınan bir Arapça bölüm [Tebbet Suresi] okudu.

Türkçe Kuran okutma nedeni

Bu duada [surede] Hz. Muhammed, amcası ile amca kızının [amcasının hanımının] yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder.* “Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?” dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kuran‘ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran‘ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.

Daha sonra umumi ve şaşırtıcı bir beyanda bulunarak Türk halkının gerçekte hiçbir şekilde dindar olmadığını, aralarından camilere giden az sayıda kişinin alışkanlıktan veya yüksek sesle söylenen duaların cezbine kapılarak camiye gittiğini ileri sürdü. Saygılı bir şekilde bu bakışıyla mutabık olmadığımı, eşimle yaşadığımız tecrübeyi anlattım. İki Türk arkadaşımızın daveti üzerine 23 Ocak’ta Ayasofya Camii’ne gidip Kadir Gecesi’ne şahit olduk. Ona yüzde 20’si askeri üniformalı 10 bin mümin tarafından doldurulan caminin ne kadar kalabalık olduğunu, bütün müminlerin tam bir saat Gazi’nin de varlığını kabul ettiği Tanrı’ya doğrudan yönelttikleri dualarla nasıl yoğun bir şekilde ibadet ettiklerini anlattım.

Bu kalabalık, bu ibadet ve müminlerin duaya yoğunlaşmaları hususunda izahat istemem, onun, Türk gençliğinin din hakkında bilgi edinme fırsatı mevzusunda Türk hükümetinin kısıtlı bir rolü olması gerektiğine dair kanaatini dile getiren daha fazla beyanatlar vermesine neden oldu. Bu beyanatlarını bitirdiğinde şimdilik ortaöğretimde ve Dâr-ül-fünûn’un [üniversitenin] küçük ilahiyat bölümünde üç büyük din [İslam, Yahudilik, Hristiyanlık] hakkında verilen tarihi tedrisattan fazlasını öğretmeye inanmadığı sarihti [belirgindi].

Sovyetler gibi lağvetmeye karşıydı

Ancak Sovyetler’in her türlü dini lağvetme fikriyle kesinlikle mutabık değil. Bellibaşlı camilerin hükümetçe muhafaza edilmeleri ve amaçları doğrultusunda kullanılmaları gerektiğinde ısrarlı. Üç büyük dinin ahlak öğretilerine dinden ziyade ahlak olarak inanıyor.

Bize ihsan ettiği hayırlar için tek Tanrı’ya sık sık minnettarlığımızı dile getirecek ifadelerin eklenmemesi halinde şahsi dini inancının natamam [eksik] olacağını söylediğim zaman şaşırdı, ancak alakadar göründü. Sadece yeni bir fikir olduğundan, bu fikri kaale alacağını söyledi. Benimle bu konuda daha fazla konuşma arzusunu ifade etti. Bu beni şaşırttı, zira Yusuf Akçura bey gibi samimi arkadaşları beni sürekli onunla din hususunda konuştuğum takdirde, Gazi’nin nazikçe ‘dostluğumuz’ olarak adlandırdığı münasebetlerimizin kesinlikle bozulacağı hususunda ikaz etmişlerdi.

Konuşmamızın bu bölümünün sonunda, daha öncesi bir yabancı ile hiçbir zaman bu konuda bu kadar etraflı konuşmadığını ve özel dini inançlarını da hiç dile getirmediğini söyledi.

Saygılarımla

Charles H. Sherrill

* Bu bölüm, Kuran’ın Tebbet Suresi’dir. ‘Bismillahirrahmânirrahim. Ebu Leheb’in iki eli kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşte yanacak. Odun taşıyıcı olarak ve boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde karısı da (ateşe girecek).’ (R. N. Bali’nin notu)

Elçinin kaleminden Bursa hadisesi
“…Bursa’da 1 Şubat günü öğleden sonra Evkaf Müdürlüğü önünde toplanan yaklaşık 100 kişilik bir grup Türkçe ezan aleyhinde gösteri yaptı. Olayı 4 Şubat’ta Afyon’da haber alan Gazi Mustafa Kemal gezi programını iptal ederek Bilecik üzerinden 5 Şubat’ta Bursa’ya vardı.

İçişleri Bakanı Şükrü (Kaya) ve Adalet Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşek) beyler de Bursa’ya gelerek incelemeler yaptı. Mustafa Kemal, Bursa’dan ayrılmadan önce Anadolu Ajansı’na şu açıklamayı yaptı: “Bursa’ya geldim. Olay hakkında ilgililerden bilgi aldım. Olay aslında önemi haiz değildir. Herhalde cahil mürteciler Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklardır. Olaya bilhassa dikkatimizi çevirmemizin sebebi, dini, siyaset ve herhangi bir tahrike vesile etmeye asla müsamaha etmeyeceğimizin bir daha anlaşılmasıdır. Meselenin mahiyeti esasen din değil, dildir. Kati olarak bilinmelidir ki, Türk milletinin milli dili ve milli benliği bütün hayatına hâkim ve esas kalacaktır.”

Kazanlı Tatar İbrahim’in başını çektiği olay, Bursa Ulucami müezzininin vazifesi başına gelmemesi üzerine Halil adında birinin ezanı Türkçe yerine Arapça okuması ve sivil polis memuru Hamdi Efendi’nin müdahalesi sonucu çıktı. Tatar İbrahim’in kışkırtmasıyla cami cemaatinden bir grup, “Dinini seven bizimle gelsin” diyerek Evkaf Müdürlüğü’ne doğru yürüyüşe geçtiler.

Vilayet Konağı önüne gelen kalabalık, zabıta kuvvetlerince dağıtıldı ve tahrikçiler yakalandı. 23 kişinin yakalandığı olaydan sonra Bursa Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi de İstanbul’da tutuklanarak Bursa’ya gönderildi. Ankara’ya dönen Adalet ve İçişleri Bakanları, Bursa’daki incelemelerini ve aldıkları tedbirleri Bakanlar Kurulu’na bildirdiler.
13-14 Şubat’ta soruşturma sona erdi. Aralarında Bursa müftüsü Nureddin Efendi, Ulucami hatibi Hafız Tevfik Efendi ve fabrikatör Gaffarzade Mehmet Efendi’nin de bulunduğu 24 sanık, 15 Şubat’ta Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edildi. Daha sonra tutuklu sanıkların Çorum’a nakledilmesi emri geldi. Bursa olayı davası Çorum’da görüldü ve 1 Mayıs’ta karar açıklandı. Dört kişi beraat ederken, beş kişi ikişer yıl ağır hapis, yedi kişi birer yıl ağır hapis, yedi kişi de beş ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Bursa müftüsü Nureddin ve kâtibi Kamil efendiler, 12 Haziran’da beraat ettiler.
Bursa olayının ardından İzmir ve Salihli’de de Türkçe ezan okumamakta direnen dört imam ve müezzin tutuklanarak mahkemeye sevk edildi.”

(http://www.radikal.com.tr/turkiye/ataturk-islam-icin-ne-dusunuyordu-791000/)

*

Erdoğan 1922 tarihli basit bir gazete haberine değil, bu resmî rapora baksa daha iyi olur.

Büyükelçi’nin bu raporu doğruysa (ki doğru olmaması için bir neden yok, çünkü Atatürk’le bizzat görüşüp hayat hikâyesini yazmış, kitabı Atatürk döneminde Türkçe’ye tercüme edilmiş), Atatürk’ün dinî konularda çok bilgisiz kalmış olduğu anlaşılmaktadır.

Öte yandan, Büyükelçi’nin “… ben de gitgide Kuran‘ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kuran‘ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum” şeklindeki ifadesini, Kâzım Karabekir Paşa’nın şahitliği doğrulamaktadır.

Uğur Mumcu’nun “Kazım Karabekir Anlatıyor” adlı kitabında naklettiği gibi, Mustafa Kemal, Karabekir’e Kur’an için “Arap oğlunun yâveleri” diyebilmiştir.

Bu kadar yakışıksız, ölçüsüz, çirkin ve seviyesiz bir dil kullanabilmiştir.

Kur’an‘a, yani Allahu Teala’nın kitabına, Hz. Peygamber s.a.s.’e, yüz milyonlarca müslümanın inancına, bu milletin mukaddesatına hakaret edebilmiştir.

Kâzım Karabekir Paşa’ya karşı böyle konuşabilen bir adamın elin gâvurunun yanında Yunus Emre gibi sofu olmayacağı malumdur.

*

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan bir yazısında bu Sherrill’in açıklamalarına atıfta bulunmuştu. Önce, bizzat kendisinin şahit olduğu Atatürk’ün (din ve vicdan hürriyetini, insanlık şerefini ve haysiyetini ayaklar altına alan) İslam karşıtı politikalarının yol açtığı zulümlere dikkat çekmişti:

Demir perde gerisinde bir zamanlar Kur’an’ın bulundurulması da yasaklanmıştı. Perde yıkılınca ilk ziyaretimizde bolca Mushaf götürmüştük. Bunları Mushafsız kalan Müslümanlara dağıtırken gözyaşlarımızı tutamadığımız hatıralar yaşadık.

Türkiye’de ise Mushaf (Kur’an-ı Kerim) bulundurmak yasaklanmadı, ancak Kur’an’ı okutmak ve öğretmek yasaklandı. 1940’lı yıllarda mahallelerde bazı kadın hocalar ablalarımıza Kur’an okumayı öğretirlerdi, ama bu yasaktı, ikide birde o evler basılır, suç aleti Mushaflar ve cüzlere el koyulur, hoca kadınlara da eziyet edilirdi. O yıllarda çocuk yaşta iken ben bunları gördüm ve yaşadım.

1950’den önce Arapça öğrenmek üzere Kur’an kursu hocama müracaat ettim, “Arapça dersi vermek yasaktır, ben memurum, ekmeğimden olurum, filan hoca bakkallık yapıyor ve gizli olarak da Arapça okutuyor, ona git” dedi. O hocaya gittim, “Bir sarf cümlesi (Arapça gramer kitabı) bul da gel” dedi, üç gün Çorum’u altüst ettim, yaşlı veya vefat etmiş hocaların çocuklarına başvurdum, böyle bir kitap bulamadım. “Sizin babanız, dedeniz medrese hocası idi, onun kitapları nerede?” diye sorduğumda, “Korkudan gömdük, yok ettik” diye cevap verdiler.

Yasağa rağmen ezanı aslına uygun olarak okumaya devam eden köylere bir memur geldiğinde korkudan ezan Türkçe okunur, Mushaf ve din kitapları da saklanırdı.

(http://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/elmalili-tefsirini-kim-yaptirdi-2040238)

*

Karaman genel durumu bu şekilde kendi yaşadıklarından hareketle özetledikten sonra sözü Kemalistlerin çok istismar ettikleri “Elmalılı tefsiri” meselesine getiriyor:

Peki genel durum böyle iken Elmalılı M. Hamdi Yazır’a Kur’an tefsiri, Mehmed Akif’e de Kur’an tercümesi vazifesini kim, niçin verdi?

Elmalılı Hamdi Yazır’ın Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Buhari-i Şerif’in ve dini kitapların Türkçeye çevrilerek yayınlanması; 1. Meclis’in “sarıklıları” arasında sayılan Eskişehir Mebusu Abdullah Azmi Efendi’nin meclise verdiği 21.02.1341 tarihli takrir ile mümkün olabilmiştir.

10 Ekim 1925 tarihini taşıyan orijinal belgeye göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nca, Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’a, hizmetlerine karşılık biner lirası peşin olmak üzere 6 bin lira ödeme yapılacağına dair Beyoğlu 4. Noteri’nde yapılan, altında Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın yanı sıra Diyanet İşleri Riyaseti adına Aksekili Ahmed Hamdi Efendi’nin imzaları bulunan sözleşme vardır. Yani parayı Diyanet ödemiştir. (Kadir Çandarlıoğlu, Belgelerle Gerçek Tarih).

M. Kemal’in Kur’an’ı başkalarına tercüme ettirmek istemesinin asıl sebebini ise iki tanıktan dinleyelim:

1932-1933 yıllarında Ankara’da görev yapan ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in hazırladığı ve Atatürk’ün kendi ağzından dinle ilgili görüşlerini içeren rapor ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde araştırmacı yazar Rıfat N. Bali’nin hazırladığı yazıda yayımlandı. Konumuzla ilgili kısım şöyle:

“Bu sözlerim Kur’an’ın Arapçadan Türkçeye tercüme edilmesi için nasıl ve neden telkinde bulunduğu konusunda konuşmasına sebep oldu ve bu mevzuda yepyeni bir ufuk açtı. Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu (Tebbet suresini okumuş). Bu duada (surede) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. ‘Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?’ dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kur’an’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum” (Radikal, 06/09/2006).

Kâzım Karabekir Paşa’dan:

“…Ziyafete M. Kemal Paşa da, ben de davet edilmiştik. Vekillerden kimse yoktu. Hayli geç gelen M. Kemal Paşa Heyet-i Ilmiye’nin şimdiye kadarki mesaisi ile ilgili görünmeyeni ‘Kur’ân’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek’ arzusunu ortaya attı. Bu arzusunu ve hatta mücbir (zorlayıcı) olan sebebini başka muhitlerde (çevrelerde) de söylemiş olacaklar ki, o günlerde bana Şeriye Vekili Konya Mebusu Hoca Vehbi Efendi vesair sözüne inandığım bazı zatlar şu malûmatı vermişlerdi:

“Gazi M. Kemal, Kur’an-ı Kerim’i bazı İslâmlık aleyhtarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını namazda dahi men ederek bu tercümeyi okutacakO züppelerle de işi alaya boğarak aklınca Kur’ân’ı da İslâmlığı da kaldıracaktır. Etrafında böyle bir muhit kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.”

(Yani M. Kemal’in bir meal -tefsir değil- yaptırmak istemesiyle, Meclisin de ondan bağımsız olarak bir tefsir/meal yapımı için takrir vermesi ayrı şeylerdir.)

 “Bazı yeni simalardan da bahsettikleri gibi bu akşam da bu fikre mumaşaat eden (beraber olan) bazı kimseler görünce bu tehlikeli yolu önlemek için M. Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim:

“Devlet reisi sıfatıyla din işlerini kurcalamaklığınız içerde ve dışarıdaki tesirleri çok zararımıza olur. İşi alâkadar makamlara bırakmalı. Fakat rastgele, şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi kötü politika zihniyetinin de işe karışabileceği göz önünde tutularak içlerinde Arapçaya ve dinî bilgilere de hakkıyla vakıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan mürekkep bir heyet toplanmalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak muvafıktır, Ona göre bunları harekete geçirmelidir.

 M. Kemal, “Din adamlarına ne lüzum var? Dinlerin tarihi malûmdur. Doğrudan doğruya tercüme edivermeli…”   fikrini ortaya atınca buna karşı şöyle konuştum:

Müstemlekeleri (sömürgeleri) İslâm halkıyla dolu olan bu milletler kendi siyasî çıkarlarına göre Kur’ân’ı dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arap diline hakkıyla vakıf kimselerin bulunamayacağı herhangi bir heyet bu tercümeyi, meselâ Fransızcadan da yapabilir. Fakat bence burada Maarif (öğretim ve eğitim) programımızı tespit etmek için toplanmış bulunan bu yüksek heyetten vicdanî olan din bahsinden değil, ilim cephesinden istifade hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, lazımsa yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa millî kalkınmaya hasretmek daha hayırlı olur.”

M. Kemal Paşa, beyanatıma karşı hiddetle bütün zamirlerini (içyüzünü) ortaya attı: “Evet Karabekir! Arap oğlunun (haşa Peygamberimizin) yavelerini (saçmalıklarını/ yalanlarını) Türk oğullarına öğretmek için Kur’ân’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler…”

Kaynaklar:

Kâzım Karabekir, Kâzım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 93, 94.  M. Armağan, Karabekir’in Gözüyle Kurtuluş Yılları (1922-1933) Kızıl Pençe, İst. 2013, s. 101-103)

*

Atatürk’e göre, Türk halkı Kur’an’ın manasını anlayınca ondan tiksinecekmiş. Peki kendisini olduğu gibi tanıyınca tiksinmeyeceğinden emin miydi?.

Kendisi baştayken aleyhinde konuşulmasına, gözünün üstünde kaşın var denilmesine izin vermiyordu, fakat kendisinden sonra gelenlerin, milletin onu tanıması durumunda ondan tiksineceğini düşündükleri anlaşılıyor.

Öyle olmasa, hakkında koruma kanunu çıkarılmazdı.

Atatürk’ün bu lafını aktaran ABD büyükelçisine göre, onun “Kur’an anlayışı” buymuş.

Ve ayrıca, onun aktardıklarından şu da anlaşılıyor ki, Atatürk’ün din anlayışı, “dinin ahlâka indirgenmesi”nden ibaret.

Ancak bu, öylesine sıradan ve alelade bir indirgeme de değil.. Şeriat'e karşı konumlandırılarak, Şeriat'i doğrudan ya da dolaylı olarak hedef tahtasına koyarak indirgeme..

Günümüzün “arkadan kurmalı” sahte(kâr) şeyhlerinin, tarikatçılarının, sözde yazar çizer şaklabanların “Şeriat’e karşı ahlâk” edebiyatı yapmalarının ardındaki saiklerden biri de bu: Dini Atatürkçü indirgemeciliğe göre “anlama” ve yorumlama.

Kâzım Karabekir Paşa’ya karşı böyle konuşabilen bir adamın elin gâvurunun yanında Yunus Emre gibi sofu olmayacağı malumdur.

Evet, Büyükelçi’nin de naklettiği gibi, Mustafa Kemal’in bütün dinî eğitimi küçük çocukken anasının zoruyla aldığı (bir aylık) basit ve yüzeysel bir din dersinden ibaret.

Zübeyde Hanım’ın baskısıyla küçük yaşta anlamadan biraz Kur’an okumuş ve orada kalmış.

Daha sonra da, Kur’an‘ı anlamak için kafasını yorma zahmetine katlanmamış.

Bu, Tebbet Suresi hakkındaki yorumundan anlaşılıyor.

Sadece on saniye düşünme zahmetine katlansaydı, bedduanın zayıflar tarafından güçlüler için yapılabileceğini, güçlülerin zayıflar hakkındaki benzer ifadelerinin ise hüküm ve takdir anlamına geleceğini idrak edebilirdi.

Bir köle, bir vali için “Canın çıksın!” derse, bu, beddua olur.

Bunu, mesela Fatih, Timur ya da Cengiz gibi bir hükümdar söylerse, o vali hakkındaki fermandır.

İdam edilir.

Fatih, Çandarlı Halil Paşa’yı idam ettirmişti. Öldürttüğü tek sadrazam (başbakan) da o değildir.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün hem karakter düzeyi hem de zekâ seviyesi buradan anlaşılabilir.. 

Kurnaz ve hilekâr, fakat düşünce adamı değil.. 

Ona izafe edilen birkaç hikmetli söz de sağdan soldan çalıp çırptığı genel geçer, herkesin bildiği türden doğrular.

Kendi lafları saçmalığın daniskası.. Mesela “Bir Türk dünyaya bedeldir” zırvası.. Bu hesaba göre Vahideddin dünyaya bedel..

Damat Ferit de öyle.

Bir de idam ettirdiği Türkler var.. Demek ki dünyalara bedel insanları idam ettirmiş.

Sözü uzatmaya gerek yok, zırvanın tevili olmaz.

Bir başka zırvası: “Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır.

Tabiî kimse çıkıp buna “Lan sen kimsin ki ayet bırakacaksın?! Ayet bırakmak senin haddine mi dangalak?!” diyemediği için işkembeden üfürmüş.

Hiçbir dogma, hiçbir kalıplaşmış kural bırakmamışmış, fakat hâlâ birileri bunun saçma sapan ilke ve inkılaplarının “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”liğinden bahsediyor.

*

Palavraya bak, manevi mirası bilim ve akılmış..

Sanki kendisi bilim adamı, bilim diye birşeyi ilk icat edip insanlığa armağan eden bulunmaz Hint kumaşı.. Bilim nerden senin mirasın oluyormuş, sahip olmadığın birşeyi nasıl miras bırakabiliyorsun?! 

Sen bilimi miras bırakmasan bilim diye birşey kalmayacak, seninle mezara mı gidecekti hadsiz?!

Akıl da sanki bunun tekelinde.. Bu, aklı miras bırakmasa sanki herkes akılsız kalacaktı.

Evet, vecize diye bu saçmalıkları miras bırakmış.

Aldığı soyadı da bilim, akıl ve nezaket (ahlâk) açısından sorunlu.. Torun Türk olduğu halde kendisini “ata Türk” olarak adlandırmış.. Böylece kendisini palavra kabilinden yüceltip milleti aşağılamış, bir bakıma “Hepinizin ninesini gördüm” diyerek hakaret etmiş, fakat farkında değil.

Hani “Babatürk” soyadını alsa gene anlaşılabilir bir tarafı olabilirdi, “Falan baba adamdır” türünden ifadelerde geçtiği gibi adlandırmanın mecazî bir boyutunun bulunduğu düşünülebilirdi, “Atatürk”te o da yok.

Bu ismi alarak sadece yaşayan ve o gün için kendisinden yaşlı olan insanları değil, aynı zamanda tarihteki Satuk Buğra Han, Selçuk Bey, Alparslan, Noyan Han, Osman Gazi, Orhan Gazi, Fatih Sultan Mehmed gibi isimleri de aşağılamış oluyor.

Böyle bir saçmalığı dünyanın hiçbir yerinde hiçbir devlet adamı yapmış değil. Ne Lenin “ata Rus” olduğunu iddia etti, ne Mao “ata Çinli” olduğunu söyledi, ne Washington “ata Amerikalılık”tan söz etti, ne Hitler “ata Alman” olduğunu söyleme tuhaflığı sergiledi.. 

Böyle akla, bilime ve ahlâka aykırı bir adlandırmayı kendisi için yapma acayipliğini bir tek bizim Selanikli gösterdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, hem din cahili hem de akl-ı selîm bakımından yetersiz olduğu için Tebbet Suresi’ndeki inceliği anlayamadığı gibi, aynı zamanda müslüman Türk milletine hakaret ve ihanet anlamına gelen bir densizlik yapmış, elin Kızılderili katili emperyalist Amerikan gâvurunun büyükelçisinin önünde kendi milletinin mukaddesatını, manevî değerlerini, tarihini, kültürünü ve medeniyetini aşağılamış.

Türk milletini temsil makamındaki adamın yaptığı densizliğe bakın!

Fakat, bu sureyi kafaya takmış olması normal, çünkü savunduğu ırkçılığın hiçbir kıymet-i harbiyesinin bulunmadığını, i’rabta mahallinin olmadığını ortaya koyuyor.  Kur’an’da ismi anılan tek Mekkeli müşrik, Ebu Leheb’dir, yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası.

Yine, ismi anılan tek sahabî de, Kureyş’ten olmayan eski bir köledir. Zeyd r. a..

*

Evet, Tebbet Suresi, Kur’an‘ın mucizelerinden biridir. Allahu Teala’nın Ebu Leheb hakkındaki hükmünü/takdirini bildirir (Ondan ve aile fertlerinden çok büyük eziyet gören Resulullah s.a.s.’i teselli için): Bu dünyada eli kuruyacak, ahirette ise ateşe atılacaktır.

Nitekim Ebu Leheb, elleri kuruyup (işlevsiz hale gelip) cesedi kokarak ölmüş, cesedine yaklaşamadıkları için defnedememişler, üzerine duvar yıkmışlar, mezarı o duvar yıkıntısı olmuştur.


CUMHURİYET’İN ATATÜRK’Ü, İSTİKLAL HARBİ’NİN GAZİ MUSTAFA KEMAL’İNİ NASIL KAZIĞA OTURTTU?

 






Haber, “AK Parti’den Atatürkçülük açıklaması!” başlığını taşıyordu.

Spot ise şöyleydi: AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Mahir Ünal, son günlerde tartışılan “AK Parti Atatürkçü mü oluyor” sorusuna yanıt verdi.

Haberi veren, haber7.com.. Giriş tarihi 13.11.2017.

Haber metni, “AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Mahir Ünal, Ülke TV’de yayınlanan Arafta Sorular programında Esra Elönü’nün sorularını yanıtladı” diye başlıyor.

Mahir Ünal şunları söylemiş:

Cumhurbaşkanımız 10 Kasım’da dedi ki “Milletin Mustafa Kemal’i, Kurtuluş Savaşı’nın Gazisi, Cumhuriyetin Atatürk’ü” bu çok güzel bir konumlama…

Biz Atatürk’ü “göklerden bakan iki çift mavi göz” ya da “Kabe Arabın olsun bize Çankaya yeter” diyecek kadar, sanki “eski Yunan’ın o Olimpus’ta yaşayan mitolojik bir tanrısıymış gibi” konumlayan anlayışın yerine Kurtuluş Savaş’ının gazi önderi, büyük devlet adamı, büyük komutan, büyük stratejist ve lider olarak Mustafa Kemal Atatürk’ü hakettiği yerine koymaya çalışıyoruz.

Atatürkçü olduğunu söyleyenler, Kemalist olduğunu söyleyenler, yıllarca Atatürkçülük üzerinden yıllarca bu toplumun, tarihine, inancına, değerlerine saldırdılar. Atatürk üzerinden Osmanlı’yla defalarca hesaplaştılar, Vahdettin’e saldırdılar, Abdlhamid Han’a “Kızıl Sultan” dediler….

Biz onlara şunu diyoruz, Mustafa Kemal Atatürk üzerinden toplumun değerlerine saldırmayın, çünkü Mustafa Kemal’in kendisi toplumun bir değeridir. Cumhuriyet bizim çünkü; cumhuriyeti CHP kurmadı. Cumhuriyeti bu millet kurdu… Bizim kendisini cumhuriyetin sahibi zannedenlerle sorunumuz var, bizim Atatürk’ü topluma bu milletin tarihine, inancına, değerlerine saldırmanın maskesi haline getirenlerle sorunumuz var. 

Bizim söylediğimiz, Mustafa Kemal Atatürk’ü hakettiği yere koyalım… Bir kahraman olarak orada dursun… Onun omuzundan bu toplumun değerlerine saldırmayın, inançlarına saldırmayın, insanları Mustafa Kemal Atatürk üzerinden ötekileştirmeyin.

CHP, Atatürkçü bir parti olamaz. (…) Atatürk’ün resimlerini paranın üzerinden sildiler, makamlardaki Atatürk resimlerini kaldırdılar. İş artık öyle bir noktaya gelmişti ki Atatürk’ü koruma kanunu çıkarmak zorunda kaldı Demokrat parti. Çünkü bizzat CHP’nin kendisi Atatürk’ü yok ediyordu.

(http://www.haber7.com/guncel/haber/2471054-ak-partiden-ataturkculuk-aciklamasi)

*

Mahir Ünal’ın sözleri, CHP’nin putlaştırıcı duruşu karşısında makul, dengeli ve ölçülü gibi görünüyor.

Ama değil.

Çünkü ortadaki vakıaya, gerçekliğe aykırı.

Ünal, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Atatürk için yaptığı “milletin Mustafa Kemal’i, Kurtuluş Savaşı’nın gazisi, Cumhuriyet’in Atatürk’ü” taksimi için “Çok güzel bir konumlama” derken de hata ediyor.

Kurtuluş Savaşı’nın (Padişah Vahideddin’e “Kulları Mustafa Kemal” imzasıyla dalkavukça telgraf gönderip azat kabul etmez sadakatini bildiren) Mustafa Kemal’i ile kimsenin bir kavgası yok.

Fakat zaferin hemen ardından “kurucu meclis”teki “kurucu ruh”a (İslam’a) muhalefet ederek bu ruhun sahiplerini tasfiye eden, yeni bir meclis oluşturarak onu sözde milletin vekilleri, özde kendisinin atanmış yalakalarıyla dolduran Kamal Atatürk’ü bu millet benimseyemedi.

Çünkü, zaferden sonra yüzündeki maskeyi indirip gerçek hüviyetini ortaya koyan Kamal Atatürk bu millete, bu milletin ruhuna karşıydı.

*

Zaferden sonra Mustafa Kemal gitmiş, yerine Kamal Atatürk adını alacak bir put gelmişti..

Ve bu putlaştırılmış Frankeştayn, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’ini, savaş esnasındaki bütün söylemleriyle birlikte, Kazıklı Voyvoda Vampir Drakula gibi, tabiri caizse kazığa oturtmuştu.

Put Atatürk’ün, bir zamanların “Kulları Mustafa Kemal”e yaptığı kötülüğü kimse yapmadı.

Onun sahtekâr bir yalancı, takiyyeci, “gizli gündem” sahibi siyasal dolandırıcı olduğunu ilan etti.

Savaş sırasında (Kâzım Karabekir’in vurguladığı gibi) TBMM’de “Zaferden sonra kenara çekileceğim, koltukta gözüm yok” şeklinde palavra nutuklar atarak fedakârlığına ve hasbîliğine milleti hayran bırakan Mustafa Kemal’in cambaz bir hilekâr olduğunu ortaya koydu. (Bazı insanları olaylar istemediği yerlere sürükler, bununki öyle değildi, bilinçli yalan dolan ve sahtekârlıktı. Daha Erzurum Kongresi sırasında hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e Osmanlı Devleti’ni yıkıp kendi cumhurbaşkanlığını ilan edeceğini söylemiş durumdaydı.)

Cumhuriyet’in Atatürk’ü, “Ben bu hizmetleri, Osmanlı’nın maaşlı bir askeri olarak vazifem icabı yaptım, Allah’ın rızasından, milletimin duasından başka bir karşılık da beklemedim” diyerek kenara çekilmedi.. Tam aksine, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek kendi saltanatına karşı duranları tehdit edip milletin iradesine karşı “darbe” yaptı ve kendisinden önceki padişahlarınkinden daha güçlü yetkilerle tabiri caizse saltanat sürdü.

Güya milletin vekillerinden oluşan bir TBMM vardı, fakat burası aslında Selanikli’nin atadığı yalakalar orkestrası durumundaydı.. Buna karşılık meşrutiyet dönemlerinde padişahların Meclis’i tümüyle kendi atadıkları isimlerle doldurmaları durumu yaşanmamıştı.

*

İstiklal Harbi’nin hasbî, fedakâr, gözü gönlü tok kabul edilen Mustafa Kemal’ini kazığa oturtan Cumhuriyet’in Atatürk’ünün ilk icraatlarından biri, Kızılay ile Sıhhiye arasına heykelini diktirmek olmuştu.

Milletin en fakir zamanında.

Şahsını putlaştırma yolunda dolu dizgin gidiyor, dörtnala koşturuyordu.

Basit bir evde, mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selem gibi derme çatma mefruşatsız bir odacıkta yarı aç yarı tok yaşamadı.. Padişahların sarayında, Dolmabahçe’de saltanat sürdü ve orada öldü.

Padişahlardan daha uyanık olduğu için saltanat portföyüne Savarona gibi yatları ve muhtelif yerlerdeki çiftlikleri de ekledi.. Evet, tek çiftliği Atatürk Orman Çiftliği değildi.

Cumhuriyet’in Atatürk’ü, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal’inden intikamını, o savaş sırasında çektiği akıbet korkusunun bedeli olarak kendisini “Cumhuriyet’in la yüs’el (hesap sorulamaz) ve la yuhtî (hata etmez) cumhurbaşkanı” yaparak aldı.

Fakat, Mustafa Kemal’e olan hıncı bir türlü dinmediği için nüfus kaydından bu ismi tümden sildirdi.

Nüfus cüzdanındaki ismi “Kamal Atatürk”tü.. Mustafa buharlaşıp yok olmuş, Kemal ise mutasyon geçirip Kamal şeklindeki bir Frankeştayn’a dönüşmüştü.

Böylece Cumhuriyet’in Atatürk’ü, İstiklal Harbi’nin Mustafa Kemal’ini kazığa oturtmaktan da beter etmiş, ölüsünü yakıp külünü savurmuş oluyordu.

Cumhuriyet’in Atatürk’ünün Mustafa Kemal’e yaptığı kötülüğü hiç kimse yapmadı..

Yapamadı.

*

Kamal Atatürk’ü “hak ettiği yere koyma”ya gelince..

Kamal Atatürk’ün bile beğenmediği, yok etmek için ter döktüğü Mustafa Kemal’i ben niye beğeneyim ki?!

Kamal’a gelelim..

Kamal Atatürk’ü, kendisinden sonraki kuşakları da bağlayacak, onların iradelerine ipotek koyacak, “millet iradesi”ne sınır getiren “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” (sanki gökten inmiş gibi) kutsal ilke ve inkılapların sahibi olarak görmek, herşeyden önce akla, mantığa, bilime, insanlık şeref ve haysiyetine, “hür fikir, hür vicdan ve hür irfan”a aykırıdır.

Akıl açısından durum bu.. İslam açısından ise bu, ölüp gitmiş, cesedi çürümüş aciz bir faniyi haşa Tanrı yapmaktır.

Laik (siyasal dinsiz) mevcut rejimin Kamal Atatürk için benimsediği konum, ancak Allahu Teala için söz konusu olabilir.

Dolayısıyla, Kamal Atatürk artık “Allah’ın kulu” olarak hak ettiği yere konulmalıdır.

Demokrat Parti’nin milletin başına bela ettiği koruma kanunu zulmü sona erdirilmelidir.

AK Parti bunu yapmadıkça, Atatürk’ü hak ettiği yere koyma açısından kalıcı ve kayda değer hiçbir şey yapmış olmaz.

*

Kâzım Karabekir Paşa’nın şahitliğine göre (Ki bu şahitliği Uğur Mumcu da ilgili kitabında aktarıyor), Kamal Atatürk, Müslüman Türk milletinin mukaddesatına dil uzatıp hakaret etmiş, Allahu Teala’nın kitabını aşağılamış, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e karşı saygısızlıkta bulunmuştur. (ABD Büyükelçisi Charles H. Sherrill’in şahitliği de var da, hadi onu saymayalım.)

Demokrat Parti iktidarı, Kamal Atatürk için koruma kanunu çıkarmakla onun putlaştırılmasının önünü açmış, bu millete ve insanlık şeref ve haysiyetine karşı suç işlemiştir.

Kamal Atatürk dinimize diyanetimize sövecek, Allahu Teala’yı ve Peygamber’ini aşağılayacak, “Bu milletten din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diye konuşacak, milleti eşek sürüsü yerine koyacak, fakat hiç kimse bu haddini bilmez şımarık adam hakkında, Kamal’ı putlaştıran putçuların hoşuna gitmeyen bir şey söyleyemeyecek..

“Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa!”

Bu taksimi ancak laik (siyasal dinsiz) hukukumsu yapabilir.


ATATÜRK, TAĞUTTUR















Tağut, Kur’an’da geçen bir kavram.

Geçmişte “radikal İslamcı” diye adlandırılan kesim, bu kavramı çok kullanırdı.

Kemalist rejim taraftarları bu kavramdan nefret ederken, radikal İslamcı olmadığını, hatta İslamcı olmadığını ileri süren “süslüman müslüman” taife de bu kavramdan özenle uzak durdu.

Belki de, “Niye Kur’an’da bu kavram var ki?.. Keşke olmasaydı” diye düşünüyor fakat yüksek sesle söyleyemiyorlardı.

Bundan olsa gerek ki, Türkiye’de bazı sivri zekâlar “Biz İslam’ı tam anlatsak ve insanlar Kur’an’da yazılı olanları tam bilseler çoğu İslam’ı bırakır” diyebiliyorlar.

Bu tespitleri doğruysa, zaten onlar müslüman değildir, kendilerini müslüman zanneden gayrimüslimdirler.

Onlara, keyifleri bozulmasın diye “gerçek İslam”ı anlatmayanlar da bir tür papazdır. Kendilerini hoca gibi gösteren papaz.

*

İslam’ı “güncelleme”, “hayatla buluşturma”, “toplumsala dahil etme”, “din kültürünü donukluktan kurtarma” gibi süslü püslü yaldızlı adlar altında ameliyat edip kolunu kanadını keserek yaşanan karanlık çağa uydurmaya, yani reforme etmeye çalışan düzen-bazların temel taktiklerinden birisi, İslamî kavramları çarpıtmak, içini boşaltmak ve yeniden tanımlamaktan ibaret.

Madem ki kaldırıp atmanız mümkün değil, tek çare onu istismar edilebilir ve kullanılabilir hale getirmek.

İşte “tağut” kavramı için bunu yapmaya kalkışan isim, karanlık derinliklerin gür seslerinden Soner Yalçın.

"Tağut - Kutsal Aldanışın Soyağacı" adıyla bir kitap yazdı.

Ali Ateş adlı solcu bir yazar, kitapla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmıştı:

Tağut, kelime anlamı olarak, ölçüyü aşmak şeklinde ifade ediliyor. İlahiyatta ise “Allah dışında başka unsurlara ibadet, putlara inanma” anlamına geliyor.

… kitap belli bir sistemle yazılmış değil. … ancak … her başlıktaki yazı bilgi dolu. Hatta çok bilgi dolu. Soner Yalçın, bir dizi bilgiyi ardışık olarak sıralayıp, okuyucuyu önce cahil hissettirip sonra basit bir sonucu büyük bir analizmiş gibi sunabiliyor. Bu açıdan Yalçın’ı, bu üslubu dolayısıyla kutlamak lazım. …

Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı? Burası da karışık. Kitap bir yandan solculara siz İslam’ı bilmiyorsunuz diğer yandan sağcılara da siz de İslam’ı gerçekten bilmiyorsunuz demeye getiriyor. …

Bu anlamıyla kitap, İslamcıları eleştiriyor, karşısına alıyor. Bunun yaparken İslam’ı ise savunuyor. İslamcıların inandıklarına tağut diyor. “Siz, din olarak yanlış değerleri savunuyorsunuz, putlaştırılmış olgulara inanıyorsunuz, dini bozuyorsunuz” diyerek dinciliğin yobaz tarafını ortaya koymaya çalışıyor.

Kitap, solcuları da küçümsüyor, onlara akıl veriyor. “Siz, İslam ve dini, doğrudan sağcılık olarak görüp karşınıza aldınız, İslam’ı anlamayarak, ülkenin moda deyimle ‘milli-manevi’ değerlerine yabancılaştınız” demeye getiriyor.

İslamcıları eleştirirken, gerici uygulamalardan örnekler verirken, İslam’ın esasının başka olduğunu anlatmaya girişiyor.

Kıvılcımlı’dan, Gölpınarlı’dan, Ali Şeriati’den, Karmati, Pir Sultan, Bedrettin vs. vs. gibi solcu isim ve dini politik-toplumsal hareketlerden örnekler vererek, İslamcılık ile solculuk birleşmeliye getiriyor.

… AKP eliyle kurulan rejimin, laikliği sulandırıp, İslamcılığı artık rejimin normali haline getirmesi olgusuna, aslında Tağut kitabıyla Yalçın da omuz vermektedir. İslamcı yobazlara, “değişin İslam bu değil” derken, solculara İslam da solcu aslında diyerek 2. Cumhuriyet rejiminin ideolojisine paralel bir çizgi izlemektedir.

İlginç… Helalleşme ve normalleşme tartışmalarının yaşandığı bu çağda… Doğu Perinçek örneğin, 1923 Cumhuriyeti’ni artık referans almıyor, AKP eliyle kurulan bu rejimi referans almakta, onu sahip çıkmaktadır. Yalçın da benzer bir kulvarda koşuyor gibi."

(https://www.odatv.com/guncel/soldan-soner-yalcina-tagut-elestirisi-120058262)

*

Gibisi fazla, “benzer bir kulvarda koşuyor gibi” değil, tam da o kulvarda..

İkinci Cumhuriyet rejimi” tabiri yerinde bir kavramsallaştırma.. Ancak bu rejimin banîsi AK Parti değil.. Yeni rejimin derin banîleri, bu iş için AK Parti’nin önünü açmış durumdalar.

Daha doğrusu yeni rejim, “eski rejim”in adamları ile onlarla işbirliği içine giren “eski İslamcı” AK Partililerin ortaklığı ya da konsorsiyumu tarafından kurulmuş durumda. 

Aralarında, “kazan-kazan” perspektifi (win-win outlook) üzerine kurulu uzlaşmacı nitelikte interaktif (etkileşimli) bir ilişki var.

Ateş’in “Kitap sola mı yazılmış ya da sağa mı?” sorusunun cevabı ise belli: Her ikisine de.. Sağcı diye isimlendirilen İslamcılara “Bildiğiniz İslam’ı bırakın, bizim ‘düzenin ideolojik saplantılarına uydurulmuş’ İslam yorumumuza gelin” mesajı veriliyor. Solculara ise, İslam’da sizin de hoşunuza gidecek şeyler var deniliyor.

Kitabın asıl yapmak istediği ise, “tağut” kavramını bu “uydurulmuş düzen-baz İslam”ın bir silahı haline getirmeye çalışarak tahrif etmek ve sulandırmaktan ibaret.. Kavramın illa da Soner Yalçın’ı kullanan derin odağın istediği gibi anlaşılması şart değil, her kullanıldığında Yalçın’ın zırvalarının da akla gelmesi ve böylece sulandırılmış ve etkisizleştirilmiş olması yeterli.

Ali Rıza Demircan hocanın “Soner Yalçın ‘Tağut’ isimli eserinde suçladığı kişiler ve kurumlardan daha şedid bir Tağût’tur. Kurucusu olduğu Odatv’yi de kendisi gibi Tağûtlaştırmıştır” şeklindeki sözleri, durumu çok güzel özetliyor.

Ancak, Yalçın tağut turplarının büyüğü değil, o, minnacık piyon tağut.. Asıl tağut onu kullanan yedi başlı, 700 kollu ahtapot derin odak.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi, muhtemelen derin düzen-bazların telkini ve ansiklopedideki kullanışlı aparatlarının devreye girmesi sonucu “Tâğût” maddesini “es” geçmiş.

Sadece şu tanımı yapmakla yetinmişler: “Hak yoldan saptıran, bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık anlamında bir Kur’an terimi.

Oysa kavramın etimolojisini, sözlük ve terim anlamlarını, bu kavram etrafında yapılmış tartışmaları aktarmaları gerekirdi.

Tanımdaki “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” ifadesindeki" bazıları", müşrikler, Allahu Teala’ya ortak koşanlar.

"Yaratılmışlık üstü konumda tutulma" ise putlaştırmaya, kutsallaştırmaya ve tanrılaştırmaya karşılık geliyor.

*

Bu tanrılaştırma ve putlaştırma peygamberler ve velîler (salih zatlar) hakkında bile yapılabiliyor.

Mesela Hristiyanlar’ın büyük bir bölümü Hz. İsa aleyhisselam’ı, ve gulat-ı Şîa (mesela Nusayrîler, bazı Alevîler) Hz. Ali radiyallahu anh’i “tanrı” yapmış durumdalar.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Hristiyanlar’ın Hz. İsa’nın yanı sıra rahiplerini de putlaştırdıkları belirtilir (ve aynı şekilde Yahudiler’in de hahamlarını):

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden tamamen münezzehtir!

İslam ulemasının ve tasavvuf büyüklerinin sözlerine de “Onlar ne söylerse doğrudur, Kitap ve Sünnet’e aykırı olsa bile onların her sözlerinde bir hikmet vardır” diyerek tam teslimiyet gösterenler de benzer durumdadır. Ulemanın ve tasavvuf büyüklerinin hak yolda olanları, ahirette, kendilerine bu şekilde tabi olanlardan berî olduklarını ilan edecekler.

Maide Suresi’nin 116 ve 117’inci ayetlerinde şöyle buyuruluyor:

“Yine (hesap gününde) Allah: ‘Ey Meryemoğlu Îsâ! İnsanlara: “Allah'ı bırakıp da beni ve annemi iki ilâh edinin!” diye sen mi söyledin?’ buyurduğu zaman, (Îsâ) der ki: ‘(Yâ Rabbî!) Sen, (noksan sıfatlardan) münezzehsin! Benim için hak olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz! Eğer onu söylemiş olsaydım, o takdirde (sen) onu muhakkak bilirdin! (Sen) benim nefsimde olanı bilirsin; fakat (ben) senin zâtında olanı bilmem! Muhakkak ki görünmeyenleri hakkıyla bilen ancak sensin!’

“’(Ben) onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye (senin) bana, o emrettiğinden başka bir şey söylemedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe, onların üzerinde bir şâhid (bir gözetleyici) idim. Nihâyet beni (aralarından) alınca, onları hakkıyla gözetleyici olan ancak sen idin! Ve sen, herşeye hakkıyla şâhid olansın!’”

*

Günümüz Türkiye’sine gelelim.

Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp cesedi çürüyüp bozulmuş olan içkici ve dans meraklısı oğlu Mustafa Kemal Atatürk de putlaştırmadan nasibini almış durumda.

Onu kimisi tanrı ilan etmiş kimisi peygamber..

Kimisi Çankaya köşkünü Kâbe yapmış, kimisi Atatürk Ekber diyerek şiir sanatı adına zırvalar dizmiş.

Selanikli’nin yalakaları “Sultan’la birlikte Allah’ı da tahtından indirdik” diyerek sapıklık sanatında zirveyi yakalamışlar.. Yani, “Ulu putumuz Selanikli’yi sadece padişahlık tahtına oturtmadık, aynı zamanda tanrı yaptık” demişler.

Selanikli’ye kimisi “yarı tanrı, yarı ilah”, kimisi “tam tanrı” demiş.

Ölü için bir metrekarelik toprak parçası yeterken tanrıları Selanikli için devasa bir anıt mezar yapanlar burasının mabet (tapınak) olduğunu ilan etmişler.

Gidişattan İsmet İnönü bile rahatsız olmuş, Anıtkabir’in aşırılıklara sahne olmasından endişelendiğini dile getirmiş.

Evet, ortada bir tanrılaştırma, putlaştırma var.. Yani Selanikli'nin, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçtiği şekilde “bazılarınca yaratılmışlık üstü konumunda tutulan varlık” haline getirilmesi durumu yaşanmış.

*

Peki, Selanikli’ye ahirette “Ey Zübeyde oğlu Kemal! Ey 'rakı sever' Mustafa, ey dans meraklısı Mustafa Kemal, insanlara: ‘Allah'ı bırakıp da beni ilâh edinin!’ diye sen mi söyledin?” şeklinde bir soru yöneltildiğinde ne cevap verecektir?

Hz. İsa a .s. gibi şunu diyebilecek midir:

“’Ben onlara: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a ibâdet edin!” diye Allah'ın emrettiğinden başka bir şey söylemedim.”

Hakkını yemeyelim, Firavun’un yaptığı gibi açıkça “Ben tanrıyım” demedi, fakat tanrılaştırılması türünden yalakalıkları beşuş bir çehreyle kabul etti, “İstemez, yan cebime koyun” formülüyle iç etti.

Bunu fark eden embesil yalakalar ve tufeylî asalaklar taifesi “Ne kaa ekmek, o kaa köfte” babından bal kâsesine üşüşen sinekler gibi etrafını çevirdiler.

Ticaret kârlıydı, ne kadar yağ, o kadar ulufe, ne kadar yalakalık, o kadar makam mevki formülü yürürlükteydi.

*

Selanikli, kendisini tanrılaştıran asalak yalakalar taifesine hiç değıilse bir inilti, bir vızıltı, bir fısıltı, bir mırıltı ile itiraz etse, “Haddinizi bilin lan utanmaz yalakalar, ben de sizin gibi Allah’ın yiyip için yellenen, tuvalete gidip ıkınıp sıkınan aciz bir kuluyum, defolun başımdan” deseydi, sorun yoktu, fakat bunu demeyip “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca onları onayladığı, onaylaması da yetmiyormuş gibi ödüllendirdiği için, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “tağut” tanımında geçenHak yoldan saptıran” ifadesinin de hakkını tam vermiş durumda.

Yani dört dörtlük, kusursuz bir tağut olmayı başarmış.

Peki bu noktada bize (ve de, eğer “tağutî bir devlet” olmak istemiyorsa Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve devletlûlarına) düşen nedir?

Cevabı ben vermeyeyim.. Allahu Teala’nın mesajını okuyalım:

“… Artık kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam bir kulpa sarılmış olur. Allah, işitendir, bilendir.

“Allah, iman edenlerin dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dostları ise tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. Onlar cehennemin yoldaşlarıdır ve orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara, 2/256)

“De ki: Allah katında uğrayacakları ceza itibariyle kötünün kötüsü bir durumda olanları size haber vereyim mi? Bunlar, kendilerini Allah’ın lânetlediği, gazabına uğrattığı, kimini maymunlara, kimini domuzlara çevirdiği kimseler ile tağuta tapanlardır. İşte bulundukları yer ve konum itibariyle en kötü olan ve dosdoğru yoldan en çok sapanlar onlardır.” (Maide, 5/60)

“Tağuta kulluk etmekten kaçınıp, gönülden Allah’a yönelenlere müjdeler vardır. Öyleyse kullarımı müjdele!” Zümer, 39/17)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...