ATATÜRK: “İNGİLİZLER BENİ KAZANMAK (SATIN ALMAK) İSTEDİLER”

 





Kitap görece yeni..

İnternetteki reklamlarda yer alan “tanıtım yazısı“nın, yayınevinin kitapla ilgili sayfasında “Kitap Hakkında” başlığıyla verilmiş olduğunu görüyoruz.

Şöyle:

Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın oğlu, Latife Hanım’ın eşi, bize bu güzel vatanı bırakan Mustafa Kemal ATATÜRK, gözden kaçmış iç dünyası, mücadelesi ve özel hayatıyla…

Muhterem Valideciğim
Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. (…)
Ağustos 1919, Erzurum

Latife Hanım” ve “Halide Edib” kitaplarının yazarı İpek Çalışlar’ın, roman akıcılığında kaleme aldığı bu kitap; titiz, derinlikli bir araştırmaya, Mustafa Kemal’in hayatının geçtiği yerlere yapılan yolculuklara, tanıklıklara ve belgelere dayanıyor. Anlatıya eşlik eden fotoğraflar ve zengin kaynakçasıyla “Mustafa Kemal Atatürk” benzersiz bir biyografi.

*

Görüldüğü gibi, tanıtım yazısında, Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a yazmış olduğu bir mektuptan pasajlara da yer verilmiş.

Demek ki yazar İpek Çalışlar, mektubu çok önemli ve çok çarpıcı bulmuş..

Yayınevi ve editörler de..

Bu konuda yalnız değiller.. Odatv.com ekibi de bu mektubun tamamını çeşitli vesilelerle birkaç defa yayınlamış bulunuyor.

“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”…

Böyle diyordu Odatv.. (Bkz. http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..

Önemli bir tarihî belge.. Şerhi hakediyor.

Okuyalım ve cümle cümle irdeleyerek şerh edelim:

Muhterem Valideciğim,

“İstanbul’dan mufarakatımdan [ayrılışımdan] beri sizlere birkaç telgraftan başka bir şey yazmadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa hakkımda gerek ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz natamam [eksik] haberler şüphesiz merakınızı tezyit etmiştir [fazlalaştırmıştır]. Halbuki şimdi vereceğim izahatla mutmain olacağınız veçhile şayan-ı endişe (kaygılanılacak) hiçbir şey yoktur.

“Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN BU BEYANI ÖNEMLİ..

DEMEK Kİ YABANCI DEVLETLER DEVLETİ FEVKALADE YANİ NORMALİN ÜSTÜNDE SIKIŞTIRMIŞLAR..

MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK NE KADAR ADAM VARSA YA HAPSETMİŞLER, YA DA MALTA’YA ESİR OLARAK SÜRMÜŞLER..

ORTADA MİLLETE HİZMET EDECEK ADAM BIRAKMAMIŞLAR..] 

*

“Bana nasılsa ilişememişlerdi. 

[ŞERH: İLİŞMEMİŞLERDİ DEĞİL, İLİŞEMEMİŞLERDİ DİYOR..

NEDEN İLİŞEMEMİŞLERDİ?

“NASILSA” DEDİĞİNE GÖRE BUNU KENDİSİ DE BİLMİYOR..

ACABA ATATÜRK’Ü ADAMDAN SAYMAMIŞLAR MIYDI?..

YOKSA, ONU MİLLETE HİZMET EDEBİLECEK BİR ADAM KABUL ETMEMİŞLER MİYDİ?

BUNU BİLMİYORUZ.. FAKAT, BAZI ATATÜRKÇÜ YAZARLARA GÖRE, İNGİLİZLER ATATÜRK’TEN KORKMUŞTU..

KRALDAN FAZLA KRALCI, PAPA’DAN FAZLA KATOLİK OLMAK HERHALDE BÖYLE BİRŞEYDİR..

ACABA İNGİLİZLER ATATÜRK HAKKINDA BAŞKA ŞEYLER DÜŞÜNMÜŞ OLABİLİRLER MİYDİ?]

*

“Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler.

[ŞERH: ŞİMDİ O “NASILSA” ANLAŞILDI.. DEMEK Kİ MUSTAFA KEMAL, İNGİLİZLER’İN KENDİSİNDEN ŞÜPHELENMEDİĞİ BİRİYMİŞ.. 

ACABA BUNU NEYE BORÇLUYDU?.. 

SAMSUN’A AYAK BASAR BASMAZ ŞÜPHELENİYORLAR DA, SAMSUN’A GİTMEK İSTER İSTEMEZ NEDEN ŞÜPHELENMEMİŞLERDİ?

BURADA BİR DÜMEN YOK MU?..]

*

“Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular.

[ŞERH: NEDEN GÖNDERİLMEDEN ÖNCE DEĞİL?..

DİYELİM Kİ SİZ ŞİMDİ ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NE VİZE BAŞVURUSUNDA BULUNDUNUZ, GİTME NEDENİNİZ BAŞVURU SIRASINDA MI SORULUR, YOKSA SİZE VİZE VERİLİP SİZ KAPAĞI AMERİKA’YA ATTIKTAN SONRA MI?]

*

“Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.

[ŞERH: İNGİLİZLER, HERKESİ TUTUKLAR YA DA MALTA’YA SÜRERKEN, NASILSA MUSTAFA’YA DOKUNMUYORLAR.

ONDAN HİÇ ŞÜPHELENMİYORLAR. DOKUNMAMAK BİR YANA, SAMSUN’A GİTMESİ İÇİN VİZE VERİYORLAR.

SONRA DA, SAMSUN’A GİDİP ARTIK İNGİLİZLER’İN VE İSTANBUL HÜKÜMETİ’NİN ELİNİN ULAŞAMAYACAĞI BİR YERE VARINCA DA ANSIZIN PİRELENİYORLAR..

ATATÜRK’ÜN İNGİLİZLER’DEN YANA OLAĞANÜSTÜ YA DA OLAĞAN DIŞI ŞANSLI OLDUĞU MUHAKKAK..]

*

“Hükümet beni iğfal ederek (gaflete düşürerek) İstanbul’a celp ve İngilizlere teslim etmek istedi.

[ŞERH: PADİŞAH DEĞİL, HÜKÜMET ONU İĞFAL ETMEK, ALDATMAK, İSTANBUL’A ÇEKİP İNGİLİZLER’E TESLİM ETMEK İSTEMİŞ..

PEKİ, DAHA ÖNCE ONU NİÇİN GÖNDERMİŞLERDİ?

GÖNDERMEMEK ELLERİNDEN GELMİYOR MUYDU?]

*

“Bunun derhal farkına vardım.

[ŞERH: İŞTE ATATÜRK’ÜN FARKI BU..

O, HERŞEYİN DERHAL FARKINA VARIYOR.. ÜZERİNDE GÜNEŞ BATMAYAN İMPARATORLUK OLDUĞU SÖYLENEN İNGİLTERE İSE, O KADAR DİPLOMATINA, POLİTİKACISINA, STRATEJİSTİNE, TARİHÇİSİNE, BİLİM ADAMINA, KOMUTANINA, İSTİHBARATÇISINA RAĞMEN, DERHAL FARKINA VARAMIYOR..

UYANMAK İÇİN ONUN SAMSUN’A AYAK BASMASINI BEKLİYOR..]

*

“Ve bittabi kendi ayağımla gidip esir olmak doğru değildi. Padişahımıza hakikat hali yazdım.

[ŞERH: ATATÜRK’ÜN PADİŞAHI, MALUM, VAHİDEDDİN…]

*

“Ve gelemeyeceğimi arz ettim.

[ŞERH: ARZ ETMİŞ.. KENDİSİ ÖYLE DİYOR..]

*

“Zat-ı şahane de evvela buna muvafakat etti.

[ŞERH: ZAT-I ŞAHANE..]

       

“Fakat daha sonra İngilizlerin tazyiki (baskısı) ziyadeleşti (fazlalaştı).

[ŞERH: YANİ “PADİŞAHIMIZ”I, YANİ “ZAT-I ŞAHANE”Yİ İNGİLİZLER ZORLUYOR VE SIKIŞTIRIYORLAR..

FAZLASIYLA..]

*

“Nihayet o da İstanbul’a avdetimi (dönmemi) irade etti (istedi). Bu suretle artık resmî makamımda kalmaya imkan göremediğim gibi askerliğimi muhafaza ettikçe İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına mukabele edilemeyecekti (karşı konulamayacaktı). Bir tarafında bütün Anadolu halkı tekmil millet hakkımda büyük bir muhabbet ve itimat gösterdi. “Seni bırakmayız” dediler. 

[ŞERH: TABİÎ Kİ MUSTAFA KEMAL, ANNESİNE YAZDIKLARINI MİLLETE DE SÖYLÜYOR, “ZAT-I ŞAHANE PADİŞAHIMIZ”IN İNGİLİZ ZORLAMASI VE BASKISI YÜZÜNDEN KENDİSİNİ MECBUREN GERİ ÇAĞIRDIĞINI AÇIKLIYORDU..]

*

“Filhakika vatan ve milletimizi kurtarabilmek için yegane çare askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti yekvücut bir hale getirmekle hasıl olacak kudret ve hareket-i milliyeyi (millî hareketi) hüsn-i istimal eylemekten (güzelce kullanmaktan) başka çare mutasavver değildi (düşünülemezdi).

[ŞERH: BÖYLECE, DENKLEMDEN PADİŞAH VE İSTANBUL HÜKÜMETİ DÜŞMÜŞ OLUYOR, MUSTAFA KEMAL, MİLLET İLE BAŞBAŞA KALMIŞ OLUYORDU..

İNGİLİZ BASKISININ SONUCU..

HANİ SU İÇSE YARIYOR DERLER YA, İNGİLİZLER NE YAPSA ATATÜRK’E YARIYOR..]

*

“Binaenaleyh ben de böyle yaptım. Elhamdülillah muvaffak (başarılı) da oluyorum.

[ŞERH: SONRADAN ELHAMDÜLİLLAH DEMEYİ UNUTACAK.] 

*

Pek yakında netice-i maddiyeyi (maddi sonucu) bütün cihan (dünya) görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı.

[ŞERH: SİYASET İCABI POLİTİKA DEĞİŞTİRMEYİ, BÖYLESİNE KESKİN VE KIVRAK MANEVRALAR YAPMAYI ÇOK İYİ BİLDİKLERİ, İNSANLARI “KAZANMA”YA ÖNEM VERDİKLERİ ANLAŞILAN İNGİLİZLER, MUSTAFA KEMAL’İ DAHA İSTANBUL’DAYKEN KAZANMAYA ÇALIŞMIŞ OLABİLİRLER Mİ?

YA DA OLAMAZLAR MI?

BU KONUDA NEDEN MAKALE VE KİTAP YAZILMIYOR?

ÜSTELİK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, İNGİLİZ GİZLİ SRVİSİNİN (İSTİHBARAT TEŞKİLATININ) İSTANBUL ŞEFİ ROBERT FREW İLE GİZLİCE BAŞBAŞA DEFALARCA GÖRÜŞMÜŞ DURUMDA.

KENDİSİNİ RAHİPLİK MASKESİ ALTINDA KAMUFLE EDEN BU ŞEF (EN ÜST DÜZEY) AJANDAN RUHBANLIK/RAHİPLİK DERSLERİ ALMIYORDU HERHALDE.

SELANİKLİ’NİN ANLATTIĞI MASALA GÖRE, İNGİLİZLER KENDİSİNİ İSTANBUL’DA KAZANMAYA HİÇ ÇALIŞMAMIŞLAR, FAKAT ANADOLU’YA GEÇİNCE BUNUN İÇİN UĞRAŞMIŞLAR.

OYSA İSTANBUL’DA, KAZANAMADIKLARI YA DA KAZANMAYA GEREK GÖRMEDİKLERİ BİRÇOK KİŞİYİ TUTUKLADIKLARI VE MALTA’YA SÜRDÜKLERİ MALUM..

MUSTAFA KEMAL’E İSE NASILSA İLİŞEMEMİŞLERDİ. ONDAN ŞÜPHELENMİYORLARDI.

KAZANMIŞ OLDUKLARI İÇİN Mİ, YOKSA ADAMDAN SAYMADIKLARI İÇİN Mİ?]

*

“Her şeyi (Padişah’ı ve İstanbul Hükümeti’ni zorladıklarını) inkar ettiler. Ve bütün kabahati bizim hükümete attılar.

[ŞERH: DEMEK Kİ İNGİLİZLER’LE ANADOLU’DA CİDDİ BİR BAĞLANTISI, İRTİBATI, FİKİR ALIŞVERİŞİ VARDI..

FARAT BU “KAZANMA” MESELESİNE AÇIKLIK GETİRMİYOR, ÜSTÜNKÖRÜ GEÇİYOR.

NE İÇİN KAZANMAK İSTEMİŞLERDİ, TEKLİFLERİ NEYDİ? KAZANINCA ELLERİNE NE GEÇECEKTİ?,, BU BAHİSLERE HİÇ GİRMİYOR.

AYRICA BU TÜR “KAZANMA” GİRİŞİMLERİNDE KAZANILACAK KİŞİLERE BİRTAKIM VAADLERDE BULUNULUR? SELANİKLİ’YE HANGİ VAADLERDE BULUNMUŞLARDI?

CEVABINI BİLMİYOR GİBİ SORU YÖNELTTİĞİMİZE BAKMAYIN.. İNÖNÜ 1973 YILINDA, MİLLİ MÜCADELENİN BAŞARISININ İNGİLİZLER’İN BU YÖNDE KARAR ALMIŞ OLMASININ SONUCU OLDUĞUNU AÇIKLAMIŞTI.

DEMEK Kİ SELANİKLİ İNGİLİZLER’İ KENDİSİ HESABINA “KAZANMIŞ”..

PEKİ, İNGİLİZLER’E NE VAAD ETMİŞ OLABİLİRDİ?] 

*

“Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez. 

[ŞERH: PEKİ BUNU, İNGİLİZLER NEDEN AKIL ETMEMİŞLER?

BUNU ANLAYACAK AKIL BİR TEK MUSTAFA KEMAL’DE Mİ VARMIŞ?

HÜKÜMET’İN MUSTAFA KEMAL’LE UĞRAŞMAYA KUVVETİNİN MÜSAİT OLMADIĞINI İNGİLİZLER NEDEN ANLAMAMIŞLAR?

YA DA ANLADIKLARI HALDE Mİ ÖYLE DAVRANMIŞLAR?..

BÖYLEYDİYSE, NEDEN?..

KENDİSİNİ KAZANMAYA ÇALIŞAN İNGİLİZLER’İN HÜKÜMET’E GERİ ÇAĞIRILMASI İÇİN BASKI YAPTIKLARINI SÖYLEYEN KENDİSİ.. PEKİ NİYE ONLARA “BÜTÜN SUÇU HÜKÜMET’E ATARAK YALAN SÖYLÜYORSUNUZ, İFTİRA ATIYORSUNUZ” DEMEMİŞ?]

*

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan (Millet Meclisi) toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir.

[ŞERH: ÖNCELİKLİ MESELE VATANIN KURTARILMASI DEĞİL, YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASIYMIŞ..

BÜTÜN BU İNGİLİZ TAZYİKİNİN, TUTUKLAMALARIN, MALTA SÜRGÜNLERİNİN, İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’IN KAPATILMASININ VS. SONUCU İŞTE BU:

ANKARA’DA YENİ BİR MECLİS OLUŞTURULMASI VE YENİ BİR HÜKÜMET KURULMASI.. İSTANBUL’DAKİ PADİŞAH’A BAĞLI MECLİS’İN VE HÜKÜMET’İN DEVRE DIŞI KALMASI..

SONUÇ BU..

TAZYİKATIN, ZORLAMALARIN SONUCU BU OLDUĞUNA GÖRE, İNGİLİZLER AÇISINDAN, BÜTÜN BU ZORLAMALARIN NEDENİ DE BU MUYDU? 

HERŞEY BU SONUCUN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN Mİ YAPILDI? 

NEDEN BU SORULARI CEVAPLAMA AMACI TAŞIYAN MAKALELER VE KİTAPLAR KALEME ALINMIYOR?..]

*

“Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

[ŞERH: İSTANBUL’A GELMESİ “İHTİMAL“İNİ VATANIN KURTULMASI VE İNGİLİZLER’LE SAVAŞILIP ONLARIN MAĞLUP EDİLMESİNE DEĞİL, KENDİSİNİN İSTANBUL’DAKİ MECLİS-İ MEBUSAN’DAN AYRI YENİ BİR MECLİS VE İSTANBUL’DAKİ OSMANLI HÜKÜMETİ’NDEN FARKLI YENİ BİR HÜKÜMET KURMASINA BAĞLIYOR..

 BU KADARI, İSTANBUL’A GİTMESİ “İHTİMAL”İ İÇİN YETERLİ..

SÖZLERİNDEN BU ANLAŞILIYOR.

SORU ŞU: SELANİKLİ’NİN “KAZANMAYI BAŞARDIĞI” İNGİLİZLER ONA “SEN BİR MECLİS TOPLA, OSMANLI HÜKÜMETİ’NİN OCAĞINA İNCİR DİKECEK YENİ BİR HÜKÜMET KUR GERİSİ KOLAY, İSTANBUL’U SANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE SUNACAĞIZ, DÜKKAN SENİN” DEMİŞ OLABİLİRLER Mİ?]

*

“Sıhhat ve afiyetimi, katiyen hiç merak ve endişe etmeyiniz. … Ben birkaç güne kadar bir kongre için Sivas’a gideceğim. Tekrar Erzurum’a döneceğim. Tekrar ediyorum. Her işittiğinize önem vermeyiniz. "

[ŞERH: HER İŞİTTİĞİMİZE ÖNEM VERMEME TAVSİYESİ BİZİM İÇİN DE GEÇERLİ OLABİLİR Mİ?..

SELANİKLİ’NİN MASALLARINA ÖNEM VERMESEK OLUR MU?]

*

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım

[ŞERH: İŞTE DANANIN KUYRUĞUNUN KOPTUĞU YER BURASI. O NETİCEYİ İNGİLİZLER DE GÖRMÜŞ OLABİLİRLER Mİ?..

İNGİLİZLER DE “KENDİLERİNİN NE YAPTIĞINI BİLİYOR” OLABİLİRLER Mİ?

MUSTAFA KEMAL’E SAMSUN VİZESİ VERİRKEN BİR NETİCE GÖRMÜŞLER MİYDİ?

YOKSA NE YAPTIKLARINI BİLMEZ SALAKLAR MIYDILAR?..

BURADA ASIL SORUN, BU İFADELERİN BİZE İLKOKULDA ÖĞRETİLEN ATATÜRK PORTRESİNE PEK UYMUYOR OLUŞU..

HATTA HİÇ UYMUYOR OLUŞU.

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK’ÜN, SONUNDA NETİCE GÖRMEYİNCE VATAN İÇİN MÜCADELE ETMEKTEN KAÇINMASI SÖZ KONUSU OLABİLEMEZ..

BİZE ÖĞRETİLEN ATATÜRK, SONUNDA NETİCE GÖRMESE DE KANININ SON DAMLASINA KADAR VATAN İÇİN SAVAŞIR.. 

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA BENİM NETİCE ALMAM DA TEFERRUATTIR” DİYE DÜŞÜNÜR.

HATTA NE NETİCESİ, "MEVZUBAHİS VATANSA BENİM CANIM  BEDENİM HAYATIM TÜM VARLIĞIM DA TEFERRUATTIR" DER. 

SONUNDA NETİCE GÖRMEDİĞİ İÇİN VATAN SAVUNMASI İÇİNE GİRMEMEYİ AKLININ UCUNDAN BİLE GEÇİRMEZ..

BUNU YAPANLARI VATAN HAİNİ ALÇAK KÜÇÜK HESAPÇILAR, AHLÂKSIZ FIRSATÇILAR, RİYAKÂR UCUZ VATANSEVERLİK GÖSTERİŞÇİLERİ, GARANTİLİ NETİCE AVCISI MENFAATPERESTLER OLARAK GÖRÜP LANETLER. 

*

YOK ABİ, BU MEKTUP SAHTE OLABİLİR.. YOK YOK, KESİN SAHTEDİR..

ATATÜRK BÖYLE DÜŞÜNÜYOR OLABİLEMEZ ABİ..

“ İLKOKUL ÖRTMENİM” ATATÜRK’Ü BÖYLE ÖĞRETMEMİŞTİ BANA.

BELKİ DE ATATÜRK’ÜN YAVERİ SALİH BOZOK İNGİLİZ AJANIYDI, ATATÜRK HAKKINDA ŞÜPHELER UYANDIRMAK İÇİN BU MEKTUBU UYDURDU..

ATATÜRK BÖYLE BİR MEKTUP YAZMIŞ OLABİLEMEZ ABİ..]

*

“Saygıyla ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim. Salih’in (Bozok) gözlerinden öperim. Bana İstanbul havadisi vermeni beklerim.”

(Kaynak: Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, Salih Bozok. Hazırlayan Can Dündar)

(http://odatv.com/hukumetin-gucu-bana-yetmez-1905171200.html)

*

Ben de bu vesileyle “ilkokul örtmenlerim”in ihtiyarlamış hafızamdaki nostaljik hatıralarının sisli ve puslu görüntülerini hasretle öpüyorum.

Onlar Atatürk’ü bana böyle anlatmamışlardı.

Selanikli bu mektubu yazdığı tarihten iki üç gün önce, 28 Temmuz 1919 gecesi sabaha karşı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e başka şeyler söylüyordu.

Mazhar Müfit’e gecenin bir yarısı not defterini getirmesini emrediyor, sonra da (Mazhar’ın tabiriyle) sigarasından bir iki nefes çekip, “Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Kalem-i Mahsus Müdürü Süreyya bileceksiniz, şartım bu” diyordu.

*

Buna göre, (ulaşılması “garanti” olan) “zafer”den sonra ortada padişah, halife-malife, Osmanlı Devleti diye bir şey kalmayacak, kendisi cumhurbaşkanı olacaktı.

Fakat hitabet sanatında mesafe kat etmiş olduğu için doğrudan “Ben cumhurbaşkanı unvanıyla padişahın makamını tapulu malım yapacağım” demek yerine “Cumhuriyet ilan edilecek” diyordu.

Zafer ve cumhurbaşkanlığı garanti olduğu için “hükümet programı” da hazırdı.. Bunun bazı maddelerini Mazhar Müfit’e yazdırmıştı.. Çok önemli devrimler yapılacaktı.. Mesela “kilot devrimi” vezninde şapka devrimi..

Mesela, Kur’an harfleri olan eski yazıyı yasaklayacak, millete Avrupa’nın Latin alfabesini dayatacaktı..

Elin gâvurunun alfabesini kopyalayıp alıyordunuz, al sana paketlenmiş hazır fastfood devrim.. Afiyet olsun!

Müstakbel cumhurbaşkanının bir başka müjdesi “tesettür”ün yani İslamî örtünmenin kalkmasıydı. Kaldırılmasıydı.

Selanikli daha başka şeyler de yazdıracakken Mazhar Müfit “Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” diyor, defterini kapatıp yatmaya gidiyor.

*

Selanikli’nin anasına yazdığı mektup ile Mazhar Müfit'in hatıratında aktardığı anekdottan şunları anlıyoruz:

Bir: Selanikli “gizli gündem”le hareket eden takiyye ustası büyük bir yalancı.. Tarihte benzeri görülmemiş bir siyasal dolandırıcı.. Hem her fırsatta yağ çektiği Padişah’ı (devlet başkanını), hem Osmanlı hükümetini hem de bütün bir milleti yalan söyleyerek, olduğundan farklı görünerek aldatan bir sahtekâr.

İki: Anasına gönderdiği, Osmanlı hükümetine rapor veriyormuş gibi bir üslupla kaleme almış olduğu mektup aslında Osmanlı Devleti yetkililerini aldatma amacına yönelik bir ayak oyunu..

Hükümetin, anasının yanına, hatır sorma ihtiyaçlarını giderme bahanesiyle ağzını aramak üzere tanıdık olan olmayan birtakım kadınlar göndereceğini ve mektupta yazdıklarının Padişah’ın ve hükümet erkânının kulağına gideceğini hesapladığı anlaşılıyor.

Böylece, Erzurum’da (İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’la yaptığı ve yapacağı görüşmeler dolayısıyla meydana gelecek kuşku bulutlarını dağıtmış, “Evet haklısınız, İngilizler’le anlaşmış olabileceğimi düşünmüş olmanız normaldir, fakat vallahi de billahi de yok böyle birşey, ahan da anama söylüyorum, adamlar beni kazanmak istediler ama bende hiç o göz var mı, ben zat-ı şahane Padişahımız’ın sadık bir bendesiyim” mesajını ustaca vermiş oluyor.

Mektuptaki "Her işittiğinize önem vermeyiniz" lafı da bunu teyid için. Devlet erkânına "Benim hakkımda her duyduğunuza önem vermeyin, sadece benim yalanlarımı önemseyin" mesajını veriyor.

Şeytan’a pabucunu ters giydirecek türden olağanüstü kurnaz bir siyasal dolandırıcı.

*

Üç: Mazhar Müfit’le konuşurken “yedi düvel”e saman çöpü kadar kıymet atfetmeden müstakbel “zafer”inden emin olarak idare-i kelamda bulunması, İngilizler’le anlaşmış olduğunu gösteren bir karîne durumunda.

Eğer İngilizler’den garanti almamış olsaydı, bu rahatlıkta konuşamazdı..

Tam aksine şartların olumsuzluğu yüzünden ne yapacağını bilmez halde olan Padişah Vahideddin gibi binbir endişe, kaygı ve korku içinde hafakanlar geçiriyor olurdu.

Fakat adam rahat.. Ununu elemiş, eleğini asmış adam rahatlığıyla konuşuyor.

Ayrıca, müjdelediği şapkalı, Latin hurufatlı ve de “tesettür”süz “hükümet programı”, kendisine verecekleri destek mukabilinde İngilizler’e neler vaad ettiğini ortaya koyuyor..

Adam pazarlığı yapmış, el sıkışmış, Birinci Dünya Harbi’nin galiplerinin “örtülü” himayesi altında Osmanlı Devleti’nin temeline dinamit koymanın planları ile meşgul.

Yedi düvel” konusunda hiçbir endişesi yok.. Yunan’ı da umursamıyor, çünkü İngiliz tam da o günlerde (ismini General Milne’den alan) Milne Hattı ile Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri hasat etmekle görevlendirmiş, Anadolu içlerine yürümesine yasak getirmiş durumda.

*

O yüzden, anasına yazdığı mektupta İstanbul’a gelmesini sadece yeni bir meclisin toplanması ve o mecliste (güya Padişah’a bağlı) yeni bir hükümet kurulması şartına bağlıyor.

Savaş ihtimali aklında yok.

(Yunan’ın daha sonra Anadolu içlerine yürümesi, Almanya yanlısı Kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos hükümetinin devrilmesi yüzünden oldu.

Hesapta olmayan bir yol kazasıydı.

İngilizler 1917 yılında donanmalarıyla Atina’yı tehdit etmiş ve Konstantin’i, yerini oğluna bırakarak tahttan çekilmek zorunda bırakmışlardı.)

Selanikli’nin endişesi sadece Osmanlı tebaası.. Türk milleti..

Onları da eşsiz takiyyesi ve devasa yalanlarıyla nasıl dolmuşa bindireceğini, sonra da çıkaracağı bir hıyanet-i vataniye kanunu marifetiyle hangi dümenlerle duvar dibinde tek ayak üstünde bekleme cezasına çarptıracağını gayet iyi biliyor.

*

Selanikli Atatürk’ün İngilizler’le anlaşmış olduğunu Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!


ATATÜRK’ÜN “BU KARAKTER Mİ?” DEDİRTEN KARAKTERİ

 







Murat Bardakçı o satırları neden sansürledi?”

Odatv.com‘da yayınlanan bir haber-yorumun başlığı böyleydi.

Evet, Bardakçı, sonradan Atatürk soyadını alan Selanikli Mustafa Kemal’in Padişah Vahideddin hakkındaki bazı ifadelerini sansürlemiş. (Bkz. https://odatv.com/murat-bardakci-o-satirlari-neden-sansurledi-19051835.html)

Sansürlenen satırlar, Vahideddin’in kişiliği hakkındaki bir “iddia” durumunda.

Mustafa Kemal’in kişiliği hakkında ise “iddia” değil, (kendi beyanı olması hasebiyle) kanıttır, belgedir.

Mustafa Kemal’in laflarını cümle cümle “irdeleyelim”, ve de karakter filmini çekelim.

*

Mustafa Atatürk, Sultan Vahideddin’le yaptığı son görüşmeyi anlatırken şöyle diyor:

“‘Paşa paşa, … asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin! Bu son sözlerden hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimî mi konuşuyor? O Vahdettin ki ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece âletleriyle temas arayarak, devletini ve saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı anlamıştı?”

Bunları söyleyen adam, ikamet edeceği ev elinin altında hazırken oraya gitmeyip işgalci İngiliz subaylarının kaldığı Pera Palas’ta kalan, sabah akşam “ecnebi hükûmetlerin yüzüncü derece âletleriyle temas” arayan adam..

Mesela İngiliz gazeteci Ward Price, Mustafa Kemal’in kendisinden, “İngiliz komuta kademesi ile görüştürülmesini istediğini”, 1950'li yılların ikinci yarısında yayınlanan hatıratında yazmış durumda.

Bunun da ötesinde Mustafa Kemal’in meşhur Nutuk'unda, İngiliz gizli servisinin Türkiye’deki en önemli ajanı olan Rahip Robert Frew (Ki İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin başkanıydı) hakkında son derece sitayişkâr ve övücü ifadeler kullandığı görülüyor.

Artı, onunla defalarca görüştüğünü bizzat yakın arkadaşı (TBMM'nin ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat Abbas hatıratlarında yazmış bulunuyorlar. 

Bence, Mustafa Kemal’in Vahideddin'le ilgili ifadeleri psikoloji bilimindeki projection (yansıtma) kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. 

Malum, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir”, Mustafa Kemal değildir.

*

Selanikli Mustafa Atatürk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahminle başka bahislere girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim: ‘Hakkımdaki teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz.’”

Vahideddin “devleti kurtarmak”tan bahsediyor, bunun düşündüğü şeye bak..

Devleti kurtarmaktan söz eden (kimlerden kurtarılacağı malum) adam hakkında “Aldatıldığını mı anlamıştı?” sorusunu yöneltmek için insanda çok farklı ve müthiş bir zekâ bulunması gerekiyor.

Sonra, bu tahminin nesini tehlikeli buluyorsun?

Kim için, ne için tehlikeli?

Memleket için mi?

Yoksa senin istikbalin için mi?

*

Devam ediyor Selanikli Mustafa Atatürk:

“Söylerken, kafamdaki muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında, padişahlığında, bütün his ve fikirlerini, temayüllerini tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekliyebilirdim?”

Adamı çok iyi anlamışmış.

Yüksek ve asil bir hareket beklemiyorsun, peki sendeki hangi dürüstlük ve şahsiyet, hangi yüksek ve asil karakter böyle bir adama “Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz” demeni sağlıyor?

Kendisinden yüksek ve asil bir hareket beklenmeyen, yani alçakça ve soysuzca hareket edeceği malum olan birine “Elimden gelen hizmette kusur etmiyeceğime emniyet buyurunuz” diyen bir adamın karakteri hakkında ne düşünmek gerekir?

Buna “en hakiki mürşit bilim”in psikoloji dalı cevap versin. Ben birşey demeyeyim.

*

Her neyse.. Mustafa Kemal’in sözlerinin devamına bakalım:

Memleketi kurtarmak lâzımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl? Hemen hüküm verdim: Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul’a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri uslandırırsam, Vahdettin’in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”

Seni gidi palavracı!

Evet, Vahideddin’in “devleti kurtarmak”tan anladığı buyduysa, zaten memleket bu anlamda kurtulmuştu, senden neyin hizmetini istesindi ki?

Sonra, sen adamın gerçek düşüncesinin bu olduğunu anladığına göre, nasıl şöyle bir cevap verebildin:

“‘Merak buyurmayın efendimiz,’ dedim, ‘nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklarınızı bir an unutmıyacağım.’”

Atatürk’ü koruma kanunu diye bir “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmanın garantisi anlamına gelen “çağdaş ve özgürlükçü” yasa bulunmasa söylenecek çok şey var da… Biz söylemeyelim, “hayatta en hakiki mürşit ilim” cevap versin.

Bu adamın karakter notu kaç olabilir?

*

İmdi, gelelim ot kafalı Odatv‘cilere..

Falih Rıfkı Atay, Çankaya‘sında başka şeyler de yazıyor:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi yayını, Kasım 1999, s. 143-4.)

İşin esası bundan ibaret..

Mustafa Atatürk, kendi ifadelerinin de gösterdiği gibi, Vahideddin’in güven, itimat ve desteğini kazanmak için (Yağcılık, yalancılık, samimiyetsizlik, dalkavukluk ve takiyyecilik demeyelim diyorum ama, mecburuz, diyorum, herşey ortada) “kurmay zekâsı”nın bütün imkânlarını sonuna kadar kullanmış.

Adamın tam itimadını kazanmış.

*

Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarının ikinci cildinde geçtiği gibi, Mustafa Atatürk’ün Vahideddin karşısında böyle “içten pazarlıklı, özü sözü farklı, olduğu gibi görünüp göründüğü gibi olmaktan uzak” bir politika izlediğini bilen Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Padişah’ı onu Anadolu’ya göndermekten vazgeçirmek için bir gece sabaha kadar dil dökmüş bulunuyordu.

Vahideddin ise, Mustafa Kemal hakkında “Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” demekten başka bir karşılık vermemişti.

Mustafa Kemal, Vahideddin’in kendisi hakkında böyle konuşmasını sağlamak için neler söylemişti, bunları ne yazık ki Falih Rıfkı’ya anlatmamış.

Anlatamazdı.

Kim bilir ne yağlar çekti, ne masallar anlattı ki Padişah onun hakkında böyle konuşuyordu.

Evet, Vahideddin, Şeyhülislam’a şöyle birşey demişti: “Hocaefendi, anlıyorum, siz benim saltanatım için endişeleniyorsunuz.”

Şeyhülislam’ın cevabı ise şu minvaldeydi: “Hayır, sizinki olmazsa başka bir saltanat olur, ben din için endişeleniyorum.”

[Erzurum'da Padişah'a gönderdiği askerlikten istifa telgrafının altındaki imza şöyleydi: "Kulları Mustafa Kemal". On satırlık telgrafta tam beş defa (Farsça çâker ve bende gibi) "kul" anlamına gelen kelime geçiyor. Erzurum'dan gönderdiği telgrafta bu ifadeleri kullanan adamın Padişah'ın huzurunda nasıl konuşacağı tahmin olunabilir.

"Âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ” meselesine gelince.. Muhtemelen Padişah'a şöyle şeyler söylemişti: 

"Haşmetmeab, kalleş İngilizler'den vize alabilmem için onları aldatmam gerekiyor. Eğer onları ilm-i siyaset çerçevesinde hareket edip idare etmezsem benden de şüphelenirler ve arkadaşlarım gibi beni de tutuklayıp Malta'ya sürerler. Nerde kaldı ki Anadolu'ya geçişim için vize versinler. Ancak İttihatçılardan beni çekemeyen, zat-ı şahanenizle olan yakınlığımı kıskanan kişiler ve onlardan etkilenen kimseler var. Ayrıca İngiliz ajanlarının benim gibi sadık bendeleriniz aleyhinde iftira ve tezviratta bulunarak aramızdaki saf insanları aldatmaları ve zat-ı alinizi yalnızlaştırmak istemeleri muhtemeldir. Eğer onların bu meşum ve iğrenç entrikaları yüce gönünüzde kulunuza karşı iğbirar oluşturacaksa düşündüğünüz 'vatanı kurtarma' vazifesinden bendenizi daha baştan muaf tutmanızı tercih ederim."

Tilki gibi kurnaz olan dalkavuk Selanikli'nin bu tür laflarla Vahideddin'i adeta hipnotize ettiği ve Şeyhülislam gibi zatlar kendisinin aleyhinde konuştuğunda "Bizim yaver haklıymış, âteşîn bir zekâ, âteşîn bir zekâ diye düşünmesini sağladığı anlaşılıyor.]

*

Evet, Vahideddin, “devletin kurtulması” için kişisel saltanat kaygısını bir tarafa bırakmıştı.

Sonra da, Sadrazam İzzet Paşa‘nın Feryadım adlı hatıratında ifade ettiği gibi, “aldatılmışlığın utancı” içinde, Mustafa Kemal’in âteşîn “kurmay zekâsı” hakkında susmayı tercih etmişti.

Bununla birlikte, Mustafa Atatürk’e, Falih Rıfkı’ya bu şekilde konuşup karakter ve şahsiyetini tanımamıza yardımcı olduğu için minnettar ve müteşekkiriz.

Tabiî bu, Odatv‘ciler gibi Kemalistlerin zekâ seviyesini ölçmeye yarayan bir “test” işlevi gördüğü için de ayrıca bir minnet borcu daha yüklüyor üzerimize.

Ancak, Mustafa Kemal’in de, Odatv‘cilerin de “hafıza”sının pek fazla övgüyü hak etmediğini de belirtmek gerekiyor.

*

Belki de Odatv‘ciler fazla zekîler ve hafızaları da zannettiğimizden daha sağlam.. Çünkü Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’a yazdığı mektubu, Falih Rıfkı’ya söylediklerinin altına eklemiş olsalardı, “Hangi Atatürk doğru söylüyor, ya da hangi Atatürk’ün kafası karışık?” sorusuna cevap aramak zorunda kalabilirlerdi.

Bu da, kafalarının yorulmasına yol açardı. Kafayı böyle altından kalkılması zor konularla yormamak gerekir.

Şöyle takdim ediyor söz konusu mektubu Odatv:

“İşte Mustafa Kemal’in, annesi Zübeyde Hanım’a 1919’un Ağustos ayında yazdığı mektup”… (https://www.odatv.com/siyaset/19mayis1919-ataturk-samsuna-ayak-basti-ve-bu-satirlari-yazdi-116104)

Mektup, gerçekten ilginç bir mektup..

Önemli bir tarihî belge..

Selanikli Mustafa Atatürk, o mektubunda anasına “Malumunuzdur ki, daha İstanbul’da iken ecnebi [yabancı] kuvvetlerin devleti, milleti fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa cümlesini hapis ve tevkif ve bir kısmını Malta’ya nefy ve tazip etmekte [sürgün ve azap etmekte] pek ileri gidiyorlardı” diyerek, İngilizler’in kendisini millete hizmet edebilecek adamdan saymadıklarını ortaya koymuş durumda.

Yoksa tutuklayıp Malta’ya sürerlerdi.  

Mektubunda “Bana nasılsa ilişememişlerdi” diyor.

O “nasıl” konusunda neden bir tahmin yürütmüyor? Onun o “nasıl” konusunda cehalet silahına sarılması bizim de bir fikrimizin olmamasını gerektirmiyor.

Günümüzde yapılan yayınlarda İngiliz yetkililerin kendisi hakkında o günlerde söylemiş olduğu sözler yer alıyor.. İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk'ün kendi milletine değilse bile İngiliz milletine hizmet edebileceğini anlamış durumdalardı. 

*

Selanikli mektuptaki sözlerini Fakat 3. Ordu müfettişi olarak Samsun’a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler” diyerek sürdürüyor. 

Neden Samsun’a gitmeden vize verirken şüphelenmemişlerdi sorusunun cevabı yok. O bahse hiç girmiyor. 

Ardından “[İngilizler] Hükümete benim sebebi izamımı [gönderilme nedenimi] sordular” diyor. 

Vize verirken niye sormamışlar peki?

Bir sonraki cümle şöyle: “Nihayet İstanbul’a celbimi (çağırılmamı) talep ve bunda ısrar ettiler.” 

Evet, İngilizler hükümetten ısrarla bunu istiyorlarmış. Niye ki acep?

Selanikli bunun ardından bir sürü lüzumsuz laf sıralıyor ve ardından bir gerçeği itiraf ediyor: “Hakikaten hükümet de benimle uğraşmak istedi. Fakat kuvveti buna müsait gelmedi. Ve gelemez.” (Padişah hakkında saygılı bir dil kullanıyor, zat-ı şahane diye anıyor.)

Peki bunu İngilizler neden akıl etmemişlerdi?

Adamların dünya kadar kurmay subayı, politikacısı, stratejisti, istihbaratçısı, entelektüeli, tarihçisi, bilim adamı varken bunu anlamıyorlar, öyle mi?

Yoksa bile bile lades mi diyorlar?

Tabiî ki herşeyin farkındalardı.. Maksatları Selanikli’yi yedi düvele kafa tutan kahraman, Osmanlı hükümetini de İngiliz işbirlikçisi hain göstermekti.

Ve bunda da muvaffak oldular.

*

Gelelim mektubun en sonuna bırakılmış olan turpun büyüğüne..

Selanikli aynen şunu diyor: “Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

İşte bu cümlesi Selanikli Mustafa Atatürk’ün büyük bir yalancı, sahtekâr, ahlaksız siyasal dolandırıcı olduğunu ispatlıyor.

Ne yaptığını bilirmiş de, netice görmeseymiş başlamazmış da..

Hani sen “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyordun.. Niye böyle haticeli neticeli teferruatı harekatının esası haline getiriyorsun?

Samimi vatansever adam, vatan savunması söz konusu olduğunda netice hesabı yapar mı?!

Mevzubahis olan vatansa benim netice almam da teferruattır” niye diyemiyorsun?

Burada asıl kilit soru şu: Sana Samsun vizesi verirken İngilizler de aynı neticeyi görmüş olabilirler miydi?

Ya da şöyle soralım: İstanbul’da başbaşa yalnız ve gizli görüştüğün (İngiliz istihbarat teşkilatının / gizli servisinin İstanbul şefi) Robert Frew sana netice konusunda garanti mi vermişti?

Neticeden emin olman bu garantiden mi kaynaklanıyordu?


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...