ZAMPARA ŞEYH MUHYİDDİN İBN-İ ARABÎ’NİN AŞK MACERALARI (İNGİLİZ GİZLİ SERVİSİ'NİN SİVİL GÖLGELERİNDEN IBN ARABI SOCIETY'NİN VE İNGİLİZ ZİHNİYETİNİN TÜRKİYE'DEKİ "BEKA"SININ MUHAFIZININ İBN ARABÎ SEVDASININ ARDINDAKİ ŞEYTANÎ "SIR")

 













TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinin Prof. Mahmut Erol Kılıç tarafından kaleme alınmış bölümündeki ifadeler üzerinde durmaya devam edeceğiz inşallah.

Fakat kısa bir ara verip, kedicik koleksiyoneri Adnan'ın "İbn Arabî'deki tezahürleri, taayyünleri ve suretlenmeleri" üzerinde durmakta fayda var gibi görünüyor.

Belki de tersi doğrudur, Endülüslü kalpazanın "Adnan'daki tezahürleri, taayyünleri ve suretlenmeleri"nden bahsetmek gerekiyordur, bilemiyorum. 

Aralarındaki tek ortak nokta, ikisinin de bütün bir âlemi "hayal" olarak nitelendiriyor olması değil. 

Adnan nasıl kediciklerde “Allah’ın tecellisi”ni görüyor, bu tecelli karşısında “Allah sevgisi”nde fani olup kendisinden geçiyor, cezbeye kapılıp vecde geliyorduysa, ve bunun sonucu olarak ince sanatsal yönünü dizginleyemeyip estetik sema ve raks deryasına nasıl garkoluyorduysa, İbn Arabî de güya içindeki “Allah aşkı”nı anlatmak için Tercümanü’l-Eşvâk (Şevklerin Tercümanı) diye bir kitap yazmış.

Mahmut Kanık “Arzuların Tercümanı” adıyla Türkçe’ye çevirmiş, İz Yayıncılık da basmış.

*

Bu kitabı niye yazmış, arzularını niye hayallerinde bırakmayıp kâğıtlara aktarmış derseniz, şunun için:

"İçinden İsfahanlı âlim Mekînüddin’in kızı Nizâm’ın adı tramway gibi geçen" şiirler yazmış, doğal olarak birileri de “Nizâm’a olan aşkını başarılı bir şekilde dile getirmiş, edebiyatı iyi, şiirleri sağlam” demişler.

Adam şiirlerinde “Ah şirin Nizam, vah mırın kırın Nizam, oy sarı saçlı mavi gözlüm” diyerek feryad ü figan koparınca, “Aşk adamı canım, duygusuz katı kalpli bir kütük değil” diye konuşmuşlar. 

Fakat İbn Arabî buna bozulmuş, “Tamam yazdım, Nizam için diller döktüm, aşk şiirleri antolojisini alabildiğine zenginleştirdim, ama hele bir sorun niye yazdım” diyerek yeniden kaleme sarılmış.

Meğer kendisindeki Allah aşkını anlatmak için yazmışmış.. 

Şiirlerindeki "dünyalar güzeli Nizam kız"a yönelik aşk ilanı, kendisindeki Allah aşkının sembolik anlatımıymış.

Biz de yedik!

*

E peki niye Nizâm gibi tanıdığı güzel bir kızın adını vermiş de mesela “Leyla” gibi anonim bir ismi kullanmamış?

Dahası, bu utanmaz adam niye Allah sevgisini güzelliğiyle meşhur genç bir kıza yönelik aşk ile sözümona sembolize ediyor?

Özrü, kabahatinden büyük..

Kepazeliğin bini bir para..

İbn Arabî, “Arzuların Tercümanı”nda şunları yazmış (Mahmut Kanık’ın çevirisiyle):

Hierî 598’de Mekke’ye vardığım zaman, orada erdem sahibi bir toplulukla, büyük edebiyatçılardan ve bilginlerden oluşan bir grupla karşılaştım. Çok sayıdaki bu erkekler topluluğu arasında kadınlar da vardı.

Hepsi erdemli kişiler olmasına rağmen, onlar arasında Mekînüddin Ebî Süca’ Zâhir bin Rüstem bin Ebi’r-Recâ el-Isbahânî —Allah ona rahmet etsin— gibi, kendi işiyle meşgul olan ve dünüyle bügünü arasında geçen olayları değerlendirip, muhasebesini yapan biri ve onun ablası, Hicaz’ın en yaşlı kadın âlimi Fahrünnisâ bintü Rüstem [Rüstem’ın kızı Fahrünnisa] gibi birini görmedim.

Seyh Mekinüddin âlimdi, önderdi, imamdı, İbrahim aleyhisselâm makamında bulunurdu. Mekke sakinlerindendi. Biz Ebu İsa et-Tirmizî’nin hadis konusundaki kitabını, ayrıca daha başka kitapları, erdemli kişilerden oluşan bir topluluk  halinde ondan dinleyerek okuduk. …

Kızkardeşi Fahrunnisa’ya gelinee, kadınların övüncüydü o; sadece kadınların değil, aynı zamanda erkeklerin ve bilginlerin de bir övünç vesilesiydi o! Hadis rivayeti konusundaki üstünlüğünden ötürü kendisinden hadis dersi almak üzere ona gönderildim.

Allah kendisinden razı olsun, bu şeyhin [Mekînüddin’in] bekâr bir kızı vardı. Boylu poslu, genç ve güzel bir kızdı; onu görenler hemen ona tutulurdu; bulunduğu ortamı bir çiçek gibi süslerdi; çevresinde bulunanları sevindirirdi; kendisini seyredenleri hayran bırakırdı; bu kızın adı Nizâm, lakâbı ise Aynü’ş-Sems ve’l-Bahâ idi. Kendisi âlimdi, bilgiliydi; âbiddi, ibadete çok düşkündü, seyahat etmeyi çok severdi; zühd sahibi idi. Mekke ve Medine’nin önde gelen simalarındandı; kuşkusuz, tehlikelerden korunmuş olan beldenin, yani Mekke’nin yetiştirdiği seçkin bir kişiydi; dış görünüşü itibariyle Iraklıları andırırdı; çok konuşsa, en ince ayrıntılara kadar inerdi; az konuşsa öz konuşurdu; edebî ve fasîh konuşsa net ve açık konuşurdu; eğer nutuk verecek olsa, Kuss bin Sâide onun yanında hiç kalırdı; cömertlik yapaeak olsa, Ma’n bin Zâide ona yetişemezdi; eğer vefalı olsa, Semeveonun yanında adımlarını geri çekerdi; vefasızlığın, gadirliğin belini bükmüş, sınırlarını çoktan aşmıştı.

Eğer nefisleri çabucak ve kolayca kötülüğe kayan ve zayıf, hasta ruhlu, bozuk, kötü düşünceli, namus duygusu körelmiş insanlar meveut olmasaydı, Allah’ın yaratılış sırasında ona bağışladığı fizikî ve ruhî güzellikleri, ahlâk ve huy güzelliklerini bir bir açıklardım. O, gökteki bembeyaz yağmur bulutu gibi güzeldi; bir çiçek gibiydi; âlimlerin güneşiydi, gözbebeğiydi; edebiyatçıların çiçek tarhıydı, gülbahçesiydi; ağzı mühürlü açılmamış bir hokkaydı; inci gerdanlığın bir parçasıydı; zamanın eşsiz örneğiydi; çağının en değerli kızıydı. Cömertliği bolca, himmetleri yüksekçeydi. Ana ve babasının sevinciydi; sahasının efendisiydi; bulunduğu meclisin en şereflisiydi; evi Mekke’nin Ciyad semtindeydi; evi mahallenin gözbebeğiydi; âdeta bir gönül merkeziydi; Tıhâme onunla aydınlanırdı; bahçedeki çiçekler ona yakın, ona komşu olduklarından dolayı tomurcuklarını açarlardı; onun taşıdığı güzelliklerden (letâyif) ve inceliklerden (şekâyık) ötürü, marifet çiçekleri etrafa kokular yayardı; üzerinde meleklerin dokunduğu izler, meliklerin, kralların sahip olduğu güçler vardı.

Biz onun sohbetinde çok bulunduk ve zâtının üstünlüğüne ve erdemine şahit olduk; ayrıca, halasının ve babasının sohbetinde de çok bulunduk. Bu nedenle bu kitabımızdaki şiirlerde tıpkı bir gerdanlığa en güzel incileri dizer gibi, son dereee uyumlu ve ahenkli bir dille onu terennüm ettik. Ona lâyık ifadelerle gazeller yazdık. Fakat gene de onun sevgisinin büyüklüğüyle, söylediği o güzel kadim sözlerle, dünyasının zenginliğiyle, iffetinin temizliğiyle ilgili olarak gönlümden geçenlerin, ve ona duyduğum sevgi, ilgi ve duyguların hepsini anlatamadım, çünkü o benim tek dileğim ve biricik özlemimdi. O tertemiz, o eldeğmemiş güzel kız! Ancak, bu şiirlerde ona duyduğum sevgiyle ilgili olarak bende birikim hâline gelen (zehâyîr) en içten kalbî duygularımdan (ağlâk) bazı özlemlerimi dile getirmeye çalıştım. İçimde sakladığım arzuları, tahassürleri açığa vurmuş oldum. Eski günlerimizi büyük bir özenle yeniden hatırlayarak, onun o güzel meclisinde yaşadığımız o tatlı anıları, kısacası ona duyduğum tüm ilgilerin bende bıraktığı şeyleri yeniden uyandırdım, yeniden yaşadım.

Bu kitapta hangi isimden söz ettiysem, hepsi ondan kinayedir; hangi evi tasvir edip anlatmışsam, hepsinde onun evini kasdetmişimdir. Ancak bu kitapta yazdığım bütün şiirlerde daima içime doğan 'ilâhî varidâtlar’a (el- vâridatü’l-ilâhiyye) (içedoğuşlara) ve gönlüme inen 'ruhânî inişler’e (el- tenezzülâtü’r-ruhaniyye) ve 'ulvî tenâsübler’e (el-münâsebâtü’l-ulviyye) imalarda bulundum; bunu da (biz sufîlerin yolu olan) en üstün yola göre sembollerle yaptım, çünkü 'kuşkusuz öte dünya bu dünyadan  daha hayırlıdır.’ Allah razı olsun ondan, o da [bu güzel kız da] benim işaret ettiğim konuları çok iyi biliyordu. Kuşkusuz şiirlerimin asıl sırrı, anlamı budur; bunları ancak iyi bilen biri sana anlatabilir.

Bununla birlikte, Allah hem bu kitabın bu kısmını, hem de [yazdığım] Divan’ın öteki şiirlerini okuyanların kalbinden, şerefli, soylu, yüksek karakterli, üstün meziyetli insanlara lâyık olmayan ve semâvî/ilâhî konulara uygun düşmeyen çirkin şeyleri geçirtmesin! Amin!

*

Kızı öyle bir allayıp pullamış, pohpohlayarak anlatmış ki, Hz. Meryem ona kıyasla neon lambasının yanındaki sönük mum ışığı gibi kalıyor.

Bir kimse bir başkasını böyle abartılı anlatıyorsa, bilin ki o kişi palavracının, yalancının, karaktersiz yağcının, haysiyetsiz dalkavuğun tekidir.

Karşındaki kişi feleğin çemberinden geçmiş, hayatın çetin imtihanlarını yaşayıp acılarla yoğrularak olgunlaşmış biri değil, Mekke’nin itibarlı ve hali vakti yerinde gözde bir bilgin'inin (entelektüelin) kızı olmanın beleşten sefasını süren, bir eli yağda bir eli balda, eli işsizlikte gözü (zampara şeyhin anlattıklarından anlaşıldığı kadarıyla) oynaşta bekâr bir acemi çaylak..

Ciddiyetten nasibi olan bir adam, bu durumdaki bir kız için böyle abartılı değerlendirmeler yapabilir mi?!

*

Adam “keşf” ehli ya, maşallah kızın özelliklerini iyi keşfetmiş..

Kızlardan anlıyor.

Kız boylu posluymış, gençmiş, güzelmiş.. Dolayısıyla övgüleri hak etmiş.

Kısa, yaşlı ve çirkin olsaydı, bizim “velîlerin sonuncusu” kâşifimizin dimağ zevkine kesinlikle uygun düşmezdi.

Şeyh-i Ekber (azman şeyh), kız için “Onu görenler hemen ona tutulurdu” da diyor.. Kendisi de gören bahtiyarlardan, bu durum onun için “Bi’t-tecrübe sabit” herhalde.

Nasıl tutulmasınlar ki, “bulunduğu ortamı bir çiçek gibi süslemek” gibi her kızda rastlanmayan bir hasleti var.. 

Diğer kızlar muhtemelen çarpı çırpı, ayrıkotu, bu ise çiçek.

Dahası, “çevresinde bulunanları sevindirmek” gibi bir meziyeti de varmış.. Artık nasıl sevindiriyorduysa.. 

Belli ki azman şeyh de sevindirilenlerden..

Bitti mi?... Hayır, “kendisini seyredenleri hayran bırakmak” gibi bir “erdem”i de varmış.. 

Kızda erdem “zibil (sebil)”, "seyredildiğinde" nasıl "hayran" olunmasın!

Kıza duyduğu “hayranlığa” bakılırsa, azman şeyh onu öyle böyle değil, uzuuun uzun "seyretmiş".. Doya doya..

*

Azman zampara, kıza salt bu özellikleriyle hayran olsa biraz “dünyevî” kaçacak, sindirilmesi zor olacak, dolayısıyla hikayeyi tatlandırmak, ona azıcık “ruhaniyet” baharatı katmak gerekiyor.

Onun için ekber şeyh bir süre sonra vites değiştiriyor, Kendisi âlimdi, bilgiliydi; âbiddi, ibadete çok düşkündü, seyahat etmeyi çok severdi; zühd sahibi idi diyor.

Kız alimmiş, azman şeyh de (“keşf”ten boş kalan vakitlerinde) hep ilim peşinde maşallah, dolayısıyla kızın peşine takılması normal.. 

Garibim ne yapsın, kız ilim madeni.. Herşeyi kızın babasından öğrenecek değil ya, biraz da güzel kızından öğrensin..

Üstelik azman zampara, kızın ibadete çok düşkün olma gibi bir meziyetini de keşfetmiş.. 

Kız mı ibadetlerini teşhir ediyordu, "seyredenler" için Mekke "fuar"ında sergiliyordu, yoksa Endülüslü soytarı kızla birlikte aynı camide mesela itikafa mı giriyordu, veya birlikte teheccüde mi kalkıyorlardı; orasını bilmiyoruz.

Kızın, azman zamparanın hoşuna giden bir başka özelliği de seyahat etmeyi çok sevmesiymiş.. Zamparanın da çok sevdiği bir spor.

*

Tabiî kızın zühdü (dünyaya gönül vermeyişi) bizim için biraz muamma, beş bilinmeyenli denklem.. 

Çünkü hayatındaki zühd tadından yenmez cinsten..

Çünkü, azman zamparanın dediğine göre, seyyah zahide, “Mekke ve Medine’nin önde gelen simalarından, Mekke’nin yetiştirdiği seçkin bir kişi"..

Seçkinliğinin de hakkını veriyor, giyimine kuşamına, duruşuna endamına, yürüyüşüne süzülüşüne, bakışına nakışna dikkat ediyor olmalı ki, onu görenler hemen ona tutuluyorlar.. 

İstanbul-Çarşamba’daki İsmailağa Cemaati mensubu kadınlar gibi siyahlara bürünmüş tek gözlü bir uzaylı görüntüsünden uzak olduğu kesin.

Bulunduğu ortamı bir çiçek gibi süslüyor, çevresinde bulunanları sevindiriyor, evi de zaten Mekke’nin mutena Ciyad semtinde ve "mahallenin gözbebeği", âdeta bir "gönül merkezi"..

*

Ve kız, kendisini seyretmek isteyen "gönül" sahiplerini hayalkırıklığına uğratmıyor, tam aksine, onları hayran bırakmak için lâzım gelenleri yapma konusunda çok cömert..

Ve de bütün bunların adı “zühd” oluyor..

Zühd sahibiymiş.. Zampirik şeyh öyle diyor.

Kızın Mekke ve Medine’nin önde gelen simalarından olması, Mekke’nin yetiştirdiği seçkin bir kişi kabul edilmesi (daha doğrusu babasının önde gelen bir sima olması, seçkin kişinin kızı konumunda bulunması) önemli tabiî..

Zampirik şeyh bu konuda hassas.. Dört evliliğinin dördü de böyle “seçkin” evlilik.

Önde gelmeyen, seçkin olmayan adamların kızları buna “ilahî aşk” neşvesi vermiyor.

Seçkin kız “keşf” etmede azman zamparanın üstüne yok.

*

Kızın başka meziyetleri de var elbette.. 

Dış görünüşü itibariyle Iraklıları andırırıyor, konuşması da “zühd”lü, edebî ve fasîh konuşuyor, edebiyat fezasının ufuklarında sular seller gibi cevelan ediyor, çorak kalpleri fesahat ve belagat yağmurlarıyla diriltiyor.

Cömertlikte Ma’n bin Zâide’yi bile geçmiş; vefasızlığın, gâdirliğin/gadrediciliğin belini bükmüş, başını ezmiş.. Çok vefalı.. Cömertliği bolca, himmetleri yüksekçe.. Ekmek elden su gölden, baba parasıyla hayran kitlesini sevindiriyor, memnun ediyor.. 

Kuru kuruya güzellik seyretmek karın doyurmuyor ne de olsa.. Seyret seyret, nereye kadar, yanında bir cömertlik de olmalı elbette.

Azman şeyh kız hakkında başka şeyler de söyleyecekmiş, Allah’ın yaratılış sırasında ona bağışladığı fizikî güzellikleri vs. bir bir açıklayacakmış aslında fakat vazgeçmişmiş..

Bu fizikî güzellikleri nasıl “keşf” etmiş, onu tam bilmiyoruz.

Eğer "nefisleri çabucak ve kolayca kötülüğe kayan ve zayıf, hasta ruhlu, bozuk, kötü düşünceli, namus duygusu körelmiş" insanlar meveut olmasaymış bu fizikî güzellikleri anlatacakmış..

*

Ee haklı, herkes azman zampirik gibi değil ki, bazısının nefsi kötülüğe çabuk kayabiliyor.

Misal, Hz. Yusuf aleyhisselam.. Allahu Teala onun hakkında şöyle buyuruyor:

Hanım cidden ona niyyeti kurmuştu, o da ona kurmuş gitmişti amma Rabbının bürhanını görmese idi; ondan fenalığı ve fuhşu bertaraf edelim için öyle oldu, hakıkat o bizim ıhlâsa mazhar edilmiş has kullarımızdandır.” (Yusuf, 12/24. Elmalılı meali)

İşte gördünüz mü, Allah’ın bazı "velî"leri, peygamberlerden böyle üstün..

İbrahim oğlu İshak oğlu Yakup oğlu Yusuf peygamber, kendisine hakim olamıyor, Allahu Teala onu bir “burhan”la durduruyor, “velîlerin sonuncusu” Endülüslü Muhyiddin ise Mekke’nin “seçkin” kızı karşısında “ilahî güzellikler” dışında birşey düşünmüyor.

Kâmil insan (insan-ı kâmil) olmak, irfan ve marifet deryasında garkolmak başka birşey canım, herkese nasip olmuyor.

Azman şeyh böyle biri; nefsi çabucak ve kolayca kötülüğe kayan zayıf, hasta ruhlu, bozuk, kötü düşünceli, namus duygusu körelmiş biri değil.

Aşk adamı.

*

Hz. Yusuf a. s. zayıf olduğu için, Aziz’in karısı hakkında “namuslu” iltifatlarda bulunamamış..

Kadın hakkında ne şiir yazmış ne kitap..

Ne “O, gökteki bembeyaz yağmur bulutu gibi güzeldi; bir çiçek gibiydi” diyebilmiş; ne “Peygamberlerin güneşiydi, gözbebeğiydi; Mısırlı edebiyatçıların çiçek tarhıydı, gülbahçesiydi; inci gerdanlığın bir parçasıydı; zamanın eşsiz örneğiydi; çağının en değerli kadınıydı” diye destan yazabilmiş, ne “Cömertliği bolca, himmetleri yüksekçeydi; bulunduğu meclisin en şereflisiydi” diye döktürebilmiş.

Sıradan bir peygamber oğlu peygamber oğlu peygamber oğlu peygamber en nihayetinde, “velîlerin sonuncusu” değil, o yüzden Aziz’in karısı ile “düzeyli ilişki” kurup Mısır onunla aydınlanırdı; bahçedeki çiçekler ona yakın, ona komşu olduklarından dolayı tomurcuklarını açarlardı; onun taşıdığı güzelliklerden ve ineeliklerden ötürü, marifet çiçekleri etrafa kokular yayardı; üzerinde meleklerin dokunduğu izler, meliklerin, kralların sahip olduğu güçler vardı” demeyi beceremiyor.

Hapiste de hali aynı.. 

Şiirler yazıp "tıpkı bir gerdanlığa en güzel incileri dizer gibi, son dereee uyumlu ve ahenkli bir dille" Aziz'in karısını "terennüm" etmemiş

Ona duymasına ramak kalan "sevgi, ilgi ve duyguların hepsini" geçtik, birazcığını bile anlatmamış.  

"O benim tek dileğim ve biricik özlemimdi" dememiş. 

İçinde sakladığı arzulardan, tahassürlerden filan bahsetmemiş. 

"Eski günlerini büyük bir özenle yeniden" hatırlamamış, Aziz'in karısının  meclisinde yaşadığı anıları yeniden yaşamamış.

Hapiste şiirsiz, sanatsız, aşksız yatıp durmuş.

*

Evet, karda yürüyüp iz bırakmayan, kazara iz bıraktığı zaman da ona “ilahî aşk bahçesinden derlenip toplanmış marifet çiçekleri” madalyası takan “zampiriklerin sonuncusu”, söz konusu kız için “Biz onun sohbetinde çok bulunduk” diyor.

"Sohbet"inde çok bulunmuş.. Sohbet ehli ne de olsa; irfan ve marifet madeni kız bulunca kaçırmıyor. 

Bu sohbetlerde kızdan bayağı bir feyz almış, Zâtının üstünlüğüne ve erdemine şahit olmuş”..

Demek ki kız, buna zatının üstünlüğünü ve erdeminin güzelliklerini bol bol sergilemiş.. 

Fakat bizim zampirik çok namuslu bir velî, dahası başkalarının namusu konusunda da çok hassas.. O yüzden kızın fizikî güzelliklerinin ayrıntısına girmiyor, n’olur n’olmaz, “zayıf”ların nefsi bundan pay kapabilir, namusları hasar görebilir.

*

Zamparalık tarikatının şeyh-i ekberi (en büyük şeyhi) bütün bunları yazdıktan sonra, nefsanî arzularına kolayca mağlup olabilen zayıfların aklına kötü şeyler gelmesin diye sözlerinin içyüzündeki irfan ve marifet deryasından bir avuç su serpip kalplerimizi serinletiyor.

O tertemiz, o eldeğmemiş”, fakat bol bol “göz ilişmiş” “güzel kız” için yazdığı bütün şiirlerde daima içine doğan 'ilâhî varidâtlar’a, gönlüne inen 'ruhânî inişler’e ve 'ulvî tenâsübler’e imalarda bulunmuşmuş.

Adamın bunlardan başka birşeyle işi olabilir mi?!.. Hz. Yusuf mu ki aklına kötü şeyler gelme ihtimali bulunsun.

Fakat, bu 'ilâhî varidâtlar’, 'ruhânî inişler’ ve 'ulvî tenâsübler’ layık olmayan münasebetsiz ellerde ziyan olmasın diye onları "lokomotif sembol" Nizam kızın güzelliklerinden oluşan “semboller”in arkasına gizlemiş.

Gizlemeyip de ne yapsındı?! Kur'an ayetleri ve Peygamber hadîsleri kadar değerli olduğunu düşündüğü anlaşılan o varidatları, iniş çıkışları, münasebetleri ilahî, ruhanî ve de ulvî "sırlar"dan anlamayanlara açsa mıydı?!.. 

"İma"da bulunmuş ya işte.. Anlayana sivrisinek saz..

Açıkça yazarsa ilahî sırları ifşa etmiş olur, yazıktır.. Sırrın nasıl saklanacağını da biliyor, herşeyi güzeller güzeli Nizam üzerinden şifrelemiş.

Fakat sırlar ilahî olmadığı zaman gayet açık sözlü.. 

Mesela kendisinin dini kemale erdirme noktasından bir binayı tamamlayan "altın kerpiç", Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in ise "gümüş kerpiç" olduğunu söyleme tevazuunda bulunmak gibi alicenaplıklar sergileyebiliyor.

Hz. Peygamber'in " peygamberlerin sonuncusu" olmasına karşılık kendisinin de "velîlerin sonuncusu" olduğunu açıklama fedakârlığında bulunabiliyor. 

Bunlar önemsiz sırlar.. Önemli ilahî sırlar ise Mekke'nin muhteşem kızı Nizam'ın gönül alıcı fizikî güzelliklerinin salına salına sembolik danslar icra ettiği şiirlerindeki "ima"larda.

*

Neyse ki, irfan ve marifet sahibi ehil kişiler bu sembollerden anlıyor.. En başta da sembolün kendisi, yani Mekke'nin güzel kızı anlıyor.. 

[Zamanımızda sayıları öyle çoğaldı ki, İngiliz iblisinin Ibn Arabi Society'si ile keferenin yerli-milli "tezahürleri, taayyünleri ve suretlenmeleri" sayesinde İbn Arabîcilik pandemisi yaşanıyor.

Evet, İngiliz keferesi Müslümanlar'ın önüne "rol model" olarak İbn Arabî sapığını koyuyor.. Onun müttefiki, işbirlikçisi, "ideolojik evladı" yerli-milli şuursuz derin acenta da paravan yayınevleri, "embedded" editörler ve arkadan kurmalı dizi senaristleri vasıtasıyla İbn Arabî sapıklığını "Türk dindarlığı" haline getirmeye çalışıyor.]

Adam öksürse sembol, aksırıp tıksırsa gene sembol..

Mesela "sevgilinin (Nizam'ın) gözkapakları" dediği zaman belki Ağrı Dağı cesametinde ilahî sırlara işarette bulunuyor, fakat biz anlayamıyoruz, şükür ki Nizam ile ilahî aşk erbabı anlıyor, böylece zampirik şeyh boşa çene çalmamış oluyor. 

Evet, zampara şeyhin dediğine göre, kendisinin işaret ettiği konuları “Mekkeli güzel kız” da çok iyi biliyormuş. Maşallah o da “kadın velîlerin sonuncusu” kıvamında..

Tek kusuru, Endülüslü zampara gibi kitap yazmamış olması.. Engin ve derin irfan ve marifetini anlaşıldığı kadarıyla bir tek azman zampirik ile paylaşmış.

*

Azman şeyh şunu demeyi de unutmamış: “Kuşkusuz şiirlerimin asıl sırrı, anlamı budur; bunları aneak (böylesi sırlı işleri) iyi bilen biri sana anlatabilir.”

Tamam yazmış, ama hele bir sor, niye yazmış..

Ama herkese de sorma.. Bilen birine sor.

Sor ki, okuduğunda kalbinden, azman zampara gibi “şerefli, soylu, yüksek karakterli, üstün meziyetli” birine lâyık olmayan ve de “semâvî/ilâhî konulara uygun düşmeyen” çirkin şeyler geçmesin.

Çünkü azman zampirik serapa şereftir, asalettir, yüksek karakterdir, üstün meziyettir.. Ne yazmışsa hepsi “semâvî/ilâhî konular”dır.

*

Soytarı yalancılık ve sahtekârlığın, dolandırıcılık ve kalpazanlığın dibini bulmuş.

Kız için yazdıkları ortada, laflarının öyle tevil edilebilecek, hayra yorulabilecek bir tarafı yok.

Öyle anlaşılıyor ki, o sırada Mekke’nin en muteber alimi kabul edilen hali vakti yerinde Mekînüddin’in kızıyla evlenmek ve böylece Mekke eşrafı arasına girmek ve “sosyete”ye dahil olmak istemiş.. 

Bunun için de, toy genç kızı, kendisinde bulunmayan ve asla sahip olamayacağı vasıflarla överek “tavlama”ya, ökseye düşürmeye çalışmış.

Sıraladığı vasıfların hepsinin birden bir dünya kadınında birarada bulunması mümkün değil.. Nerde kaldı ki toy bir genç kızda bulunsun.

*

Hani bu azman zampirik, bu “yağları” çektiği sırada 17-18 yaşlarında tecrübesiz saf bir genç olsa, cehaleti ve tecrübesizliği yüzünden elin kızını gözünde büyütmüş olduğu belki düşünülebilirdi.

Fakat ortada böyle bir durum yok.. Karşımızda insanları avlama ve tavlama ustası bir azgın kurt var.. 

Mekke’ye gittiği sırada 37 yaşında.. 

İlk evliliğini (Mahmut Erol’un ifadesiyle) “memleketinin ileri gelen şahsiyetlerinden” Abdûn el-Bicâî’nin kızı ile İşbîliye’de yapmış.

Adamın, ileri gelen şahsiyetlerin kızlarına karşı dizginleyemediği bir zaafının ya da düşkünlüğünün bulunduğu anlaşılıyor.

*

Başından bir evlilik geçmiş, 37 yaşına gelmiş bir adamın, toy bir genç kızda, bu azman zampiriğin sıraladığı vasıfların onda birini bile görmesi, var olacağını umması mümkün değildir.. 

Çünkü zorlu hayat yolculuğunda görüntülere aldanmamak gerektiğini yaşayarak öğrenmiş olur, merhum cumhurbaşkanı Turgut Özal gibi “Sarımsağı gelin etmişler, kırk gün kokusu çıkmamış (kokusunu dışına hemen vermez, kendisini gül kokulu gösterir)” diye düşünür, şüpheci ve zor beğenir biri haline gelir.

Ancak "zamparaların sonuncusu", Mekinünddin’in kızı Nizam’ı değilse de Mekke ve Medine emîri (valisi) Yûnus b. Yûsuf’un kızını kafeslemeyi, “sosyete”ye dahil olup “zühd” bayrağını göndere çekmeyi başarmış.. Onunla evlenmiş.

Nizam'a hitap eden şiirlerini bu evlilikten önce mi, sonra mı yazmış, bilmiyoruz.. Ancak, bu “Arzuların Tercümanı” kitabını niçin yazdığını biliyoruz. 

Arzularını "din istismarı" lisanına tercüme etmiş, zamparalığını zımparalayacak imaj operasyonu için kaleme sarılmış.. Mezkur kitabı, söz konusu şiirlerinin “ilahî varidat” ürünü olduğunu göstermek için yazdığını, şiirlerindeki Nizam’ın sadece, kendisindeki “ilahî aşk”ın bir sembolü olduğunu iddia ediyor.

Şiirlerinin sembolize ettiği bir psikolojinin mevcudiyeti kesin, fakat iddia ettiğinin aksine, o şey, “Allah sevgisi” değil, soy sop, asalet, şeref, makam mevki ve zenginlik sahibi kadın sevgisi.

*

Öyle anlaşılıyor ki, “güzel kız” Nizam’ı “tavlama” çabası sonuçsuz kalmış..

Evlenseydi, şiirlerine böyle bir sembolizma elbisesi giydirmeye çalışmasına gerek kalmayacaktı.. “Adam sevmiş, evlenmiş, karısına sevgisini dile getirmiş” denilir, geçilirdi.

İlahî varidattan filan bahsedilmesine gerek kalmazdı.

Sonuçta insanlar (peygamberler de dahil olmak üzere) ilahî varidata nail olmak için evlenmiyorlar.. 

Şehvet (iştiha, iştah) diye, meleklerde olmayan, biz insanlarda bulunan, ve de ebeveynimiz Hz. Adem ile Havva’dan beri başımızın belası olan bir “imtihan” sorumuz var.

Bu şehvet, helal sınırlar içinde kaldığı sürece ne ayıp ne de günah.. Eşin için istediğin kadar aşk şiiri yaz, kimsenin sana karışıp görüşeceği olmaz, fakat elin bekar kızının adını anarak aşk şiiri yazar ve evlenmez ya da evlenemezsen, senin için “Filan kızla evlenmek istedi fakat olmadı, avucunu yaladı, bu işler böyledir, bir kızı bin kişi ister bir kişi alır” derler.

Böylesi bir durumda, ulaşamadığı üzüme koruk diyen tilki gibi “Ben aslında o üzümün peşinde değildim, benim derdim bambaşkaydı, hele bir sor, neydi” diyerek zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışmanın, insanları aptal yerine koymanın lüzumu yok.. 

Hayat bu, her istediğin olmaz.. Sadece papazlar değil, herkes her gün pilav yiyemiyor.

*

Azman zamparanın o şiirleri duygularına mağlup olup yazmış olması anlayışla karşılanabilirdi, fakat ortada iki tane, çift katlı denilebilecek şekilde çok boyutlu bir sahtekârlık var gibi görünüyor.

Birincisi, kız için yaptığı o övgülerin (tecrübesiz gençlere özgü) çocuksu bir saflıktan kaynaklanan ölçüsüz ve aşırı yüceltmeler değil, kurnaz bir kurt zamparanın tuzağı olduğu anlaşılıyor.. 

Asıl derdi kız değil, kızın Mekke ve Medine’deki konumu.

İkincisi, bekar bir kıza alenen ve de isim vererek yaptığı ilan-ı aşkı gizli anlamlar içeren, ancak ehlinin anlayıp anlatabileceği sırlarla dolu “ilahî varidat” gibi göstererek kalpazanlık ve sahtekârlık sanatında “level” atlamış.

Dini siyasete alet etme kabilinden din istismarı "analiz"lerine çok rastlıyoruz da "dini aşka alet etme" eksenli din istismarından şikayet edene pek rastlanmıyor.

*

Hz. Musa aleyhisselam gibi kendisine Tevrat indirilmiş bir ulu’l-azm peygamber bile, Firavun kendisine, “Seni çocukken içimizde yetiştirmedik mi?! Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?! Sonunda o yaptığın işi de yaptın (birini öldürüp vatandan kaçtın), işte sen nankörlerdensin!” dediğinde, kendisini savunmak için lafı eveleyip gevelememiş, şunu demişti

“Ben onu (kasıt taşımaksızın kazara öldürme işini) yaptığım zaman, yolunu şaşırmışlardan (şaşkınlardan) olarak yaptım.” (Şuara, 26/18-20.)

Hz. Musa bile kendisinin gençlik zamanı için “yolunu şaşırmışlık, şaşkınlık” nitelemesi yaparken, şu azman zamparanın bir genç kız için yaptığı övgülere, sağdan soldan çaldığı aşk harcıyla onun adına inşa ettiği muhteşem ve muazzam“semavî” minareye diktiği sırmalı kılıfa bakın.. 

Hz. Musa gençliğinde şaşkınlardan olabiliyor da, Mekînüddin'in bu “bulunmaz Hint kumaşı kız”ı gençliğinde bile "şaşkınlığın yanından yöresinden geçmeyecek" evsafta bir yüce varlık.

*

Hz. Musa, dilinin tutukluğuyla malul, bu yüzden, kendisine peygamberlik verildiğinde “Ve göğsüm daralır, dilim açılmaz; onun için (bana destek olsun diye) Hârûn'a da peygamberlik ver!”  (Şuara, 26/13) diye dua ediyor.

Bu kız ise, genç yaşına rağmen, hitabet sanatında, "Kuss bin Sâide gibi edebiyatın zirvesindeki destansı bir hatib kendisinin yanında hiç kalacak kadar" ustalaşmış.

Zampara şeyhin kız için diktiği kaftan öyle bir kaftan ki, sıradan insanların görmesi mümkün değil.. Masal ve hurafe dünyasının mahir terzisi Endülüslü madrabazın elinden çıkan bu harikayı ancak ehli görüp anlayabiliyor.

Ve de, Hz. Musa yanılıp şaşırabilirken, şaşkınlardan olabilirken, Endülüslü zampara yanılıp şaşırıp bir kız için "ilahî varidat"sız şiir yazma gafletine asla düşmüyor.. 

Onun her yaptığında, karıştırdığı her haltta, yediği her nanede bir “hikmet", bir "ilahî varidat” var.


“KEDİCİKSİZ VE DEMODE ADNAN OKTAR” İBN ARABÎ’NİN KEŞF VE RÜYA PALAVRALARI

 









Evet, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesinin Prof. Mahmut Erol Kılıç tarafından kaleme alınmış bölümünde, “Varlık Görüşü” başlığı altında İbn Arabî’den aktarılan birtakım zırvalar mevcut.

Kılıç, “Burada şu noktanın unutulmaması çok önemlidir” diyerek sazı eline alıyor, döktürüyor.

Çok önemli dediği şeyler, özü itibariyle, Adnan Oktar’ın “Hayalin Diğer Adı: Madde” adlı kitabında savunduğu gödüşlerin tıpatıp aynısı.

Zaten Adnan, o kitabında İbn Arabî’ye de atıfta bulunuyor.

Ancak, “hayal” bahçesinin son bahçıvanı Adnan olmadığı gibi, ilk bahçıvanı da İbn Arabî soytarısı değildi.

Patent, Eski Yunan’ın sofistlerine ait.. Bunlar, sofistlerin geç kalmış çömezleri.

(Adnan’ın söz konusu kitabında savunduğu görüşleri Atatürkçü Türk İslamı'nın İnanç Kodları Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği başlıklı kitabımızda genişçe tartışmıştık.)

*

Adnan ile İbn Arabî aynı zırvaları seslendirmiş durumdalar.

Aralarındaki fark ise, Adnan’ın İbn Arabî’den daha dürüst olması..

Aynı dili konuşuyor, "Allah'ın tecellileri"nden filan bahsediyor olsa da, Adnan, keşf, mükaşefe falan edebiyatı yapmıyor.

“Kaynağım keşf değil, Eski Yunan’ın filozofları; çağdaş sayılanlardan da Berkeley gibiler.. Ayrıca İbn Arabî de marifet ve irfan kaynaklarımdan” diyor.

Söz konusu kitabı için “Bir gece ansızın Levh-i Mahfuz bana, çok çekici bir genç kız şeklinde göründü. İsfahanlı âlim Mekînüddin’in kızı Nizâm’a çok benziyordu, tıpkı oydu. Bana bakıp kedi gibi miyavladı, ‘ Ey Adnan, ey mübarek adam, insanlar bu dünya hayatına aldanıyorlar, onlara herşeyin bir hayal olduğunu anlat, onları irşad et’ dedi” gibisinden bir keramet de anlatmıyor.

“Bu kitaptaki bilgiler maveradan geliyor, bana yazdırıldı, hem de noktası virgülüne kadar” da demiyor.

İbn Arabî soytarısı, madrabaz hokkabazlıkta Adnan’ı bine katlar.

*

İbn Arabî sapığı, gelmiş geçmiş din tahripçileri içinde suret-i haktan gelmeyi en iyi başaranlardan.

Din binasını yıkmaya başkaları gibi üst katlardan, çatıdan, bacadan, ya da kapıdan pencereden başlamamış.

Onlara hiç dokunmadan direk temellere odaklanmış.. Eski çağlarda kale kuşatmalarında kimilerinin surları toplarla dövmek yerine lağım kazıp altına inerek havaya uçurmaları gibi..

Dini “amel” düzeyinde bozmaya çalışmak, mesela “Kurban bayramında koyun keçi yerine tavuk da kesebilirsiniz, hacca gitmek yerine bedelini fakirlere verin, namaz üç vakittir” filan demek, ilgili hadîsler ve fıkıh usulü yerinde durdukça, kalıcı etki yapamaz.

İbn Arabî sapığı ise “amel”i bir yana bırakıp doğrudan “usul”ü ve “itikad”ı, temelleri hedef alıyor..

Hakikat” kavramını ortaya atarak itikad esaslarında aklı ve vahyi/nakli iptal ediyor, “keşf” adını verdiği kendi hurafelerini onların yerine oturtuyor ya da onların üzerine çıkarıyor.

Ona göre, “hakikat”in bilinmesinde Kelamcıların vahiy eksenli nazar (aklî istidlal) ve tefekkür yolu güvenilirlik taşımıyor.

“Hakikat”e götürecek tek yol “keşf”.

*

Usul” böylece devre dışı bırakılınca, iman esaslarının her birinin “içini boşaltmak” çocuk oyuncağı haline geliyor.

İmanın altı şartı “keşf” kazanında kaynatılıp buharlaştırılıyor.

Önce Allahu Teala, Halik (Yaratan) olmaktan, mahlukat da “yaratılanlar” olmaktan çıkıyor..

Mahlukat, Allah’ın tezahürleri, taayyünleri ve suretleri, yani bir tür vekilleri (paralel ya da gölge tanrılar) haline geliyor..

Vekiller varken asla gerek kalmıyor.

Allahu Teala böylece devre dışı bırakılıp ekarte edildikten sonra sıra “peygamberlere iman”a geliyor.

Bunun için de Allah’ın velîsi olmak mı daha üstün bir makamdır, yoksa elçisi (peygamberi) olmak mı diye şeytanca bir soru ortaya atılıp peygamberlik makamı görece olarak itibarsızlaştırılıyor ve değersizleştiriliyor.

Böylece, kendi kendisini kendi keşfinin şahitliğiyle velî ilan eden Endülüslü bir zındık, “altın kerpiç” durumundaki bir büyük velî haline gelebiliyor.

Öyle bir velî ki, zırvalarını tartışmanız mümkün değil.. Çarpılabilirsiniz.. Sadece, “Onun kitaplarındaki hikmetlere bizim aklımız ermez, biz anlayamayız” demenize müsaade var.

*

İman esaslarından meleklere imana gelince.. Onlar zaten görünmedikleri için önem taşımıyor. İ’rabta mahalleri yok.

Kitaplara imana gelelim.. Asıl kitaplar Endülüslü pisliğe indirilmiş: Fütuhat, Füsus.. Bunların karşısında Kur’an’ın fazla bir önemi yok.. Onu, “altın kerpiç” İbn Arabî soytarısının “keşf”inden yararlanmadıkça doğru anlamak mümkün değil.

Kader konusu ise basit.. Ne söylesen gider.. Nitekim Endülüs pisliği bu konuda da zırvalar yumurtlamaktan geri kalmamış.. (Bunların saçmalığını Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, kader konulu kitabının son bölümünde gösteriyor.)

Hayır ve şerrin Allah’tan olması konusu daha da kolay.. Alemdeki herşey zaten Allah’ın tezahürleri, taayyünleri, suretleri.

Peki ortada hak dinin iman esaslarından geriye ne kaldı?

*

Peygamberlere ve kitaplara iman muvacehesinde onların haber verdiği ahiret hayatı, Cennet ve Cehennem kaldı diyebilirsiniz.

İbn Arabî soytarısı onu da düşünmüş; kâfir ve münafık olmak isteyenlerin morali bozulmasın, gelecek kaygısı çekmesinler ve yarınlarından emin olsunlar diye Cehennem’i bir tür cennete dönüştürmüş..

Öyle bir Cehennem ki, içinde azap diye birşey yok.

Kısacası, ahiretten korkmaya gerek yok.

Evet, Endülüslü sapığın dediği şu:

“Hak ve hakikati bilme hususunda Kur’anSünnet ve onları anlamanızı sağlayacak olan akıl yeterli değil.. Hatta bunlardan, yabani eşekler gibi kaçmanız lazım.. Önemli olan, keşfinizin olması.. O keşf bende var, bana Tehafüt ile Fusus verildi, size böyle bir keşf ve kitaplar verilmediğine göre, haddinizi bilip benim keşfime tabi olacaksınız.”

Böylece, Kur’an’da verilen haber, keşfperestler hakkında gerçekleşmiş oluyor:

“Şimdi onlara ne oluyor ki o nasîhatten (Kur’an’daki hatırlatmalardan) yüz çeviricidirler.

“Sanki onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir!

“Hayır! Onlardan her bir kişi, kendisine 'açılmış sahîfeler' verilmesini (Allah tarafından kendisine de vahyedilmesini) istiyor.

“Hayır! Bil'akis, âhiretten korkmuyorlar!”

(Müddessir, 74/49-53)

*

Evet, Endülüslü bir yaban eşeği çıkıyor, aslan postuna bürünerek kendisini aslan gibi gösteriyor.

Herkesin kendisini aslan kabul etmesini istiyor, bu arada (Fütuhat’ı ve Füsus’u ile) aslan gibi kükreme denemesi de yapıyor,

Fakat çıkan ses aslan kükremesi (bir peygambere indirilmiş kitap) değil, eşek anırtısı.

Aslan kükremesi hakkında bilgisi olanlar, onun anırtısından bîzâr oluyor, “Bu sesin sahibi aslan değil, eşşek oğlu eşşek, çıkan sesin iler tutar tarafı yok” diyorlar.

Aslan kükremesi hakkında bilgisi olmayan ya da bilgisi kendisine fayda vermemiş kişiler ise “Belki bizim kulağımızda bir kusur var, belki biz iyi duyamıyoruz, iyi anlayamıyoruz, vardır bir hikmeti” diyerek kendilerini aldatıyorlar.

*

Hal-i pür melalimizi bıyık altından gülerek kenardan seyreden İngiliz iblisi de Ibn Arabi Society’yi kurarak bize, “İşte gerçek aslan bu!” diyor.

O İngiliz iblisi ki, 1882 yılında dönemin başbakanı Gladstone, Avâm Kamerası’nda, eline Kur’an’ı alarak şöyle demişti:

“As long as this Quran is in the hands of Muslims, Europe shall not be able to control the East  (Bu Kur’an Müslümanlar’ın elinde oldukça, Avrupa Doğu’yu kontrol altına alamayacaktır).”

Tabiat boşluk kabul etmez.. Müslümanlar’ın elinden Kur’an’ı almanın kolay yolu, ellerine başka birşey tutuşturmaktır..

Kur’an’ı salt çekip alıp eli boş bırakmakla yetinmek uzun vadede sonuç getirecek birşey değil.

O yüzden Endülüslü yaban eşeği "dâhi" müzisyen ve anırtısı da şaheser müzik parçası gibi gösterilmeye çalışılıyor.

*

Keşfler, rüyalar filan bahsine gelelim..

Kur’an’ın ve Sünnet’in yanında bunların tamamı bir hiçtir.

Diyelim ki keşf, rüya vs. yolu ile yeni birşey öğrendiğinizi düşünüyorsunuz, bunu “dinî bilgi” olarak ortaya süremezsiniz.

Bu, en masum haliyle bid’at çıkarmadır, ve bid’atçılar cehennemle müjdelenmiştir.  

Diyelim ki (Şah-ı Nakşbend’in keşf hakkındaki sözü muvacehesinde) keşf, rüya vs. yolu ile dinî bir meselede (yakîninizi artıracak, imanınızı kuvvetlendirecek) bir aydınlanma yaşadınız, burada da akıl ve nakil eksenli istidlalî bilginin sınırlarını aşmamanız gerekir.

Aştığınız anda sapıklığı satın almaya başlamış olursunuz.

*

İbn Arabî soytarısının keşfi/mükaşefesi, (kendisinin bile farkında olmadan varlığını yalanladığı) bir hurafeden ibaret.

Çünkü, (Mahmut Erol’un aktardığı gibi) şunu diyerek, keşf ya da mükaşefe ile oluşan bir “marifet”ten söz edilemeyeceğini ortaya koyuyor:

O Allah Teâlâ’dır. O’nu bilmenin (mârifet) son noktası bu dünya hayatında, “O’nun misli [gibisi] yoktur” (eş-Şûrâ 42/11) ve, “Senin izzet sahibi rabbin, onların isnat ettikleri her türlü vasıflardan münezzehtir” (es-Sâffât 37/180) âyetlerinde olduğu gibi ancak selbî açıdan [nefyederek, olumsuzlayarak] tanımaktır. İlim muhakkak bir mevcûda taalluk eder [mevcud olmayan, selb/olumsuzlama konusu olan şey ilmin kapsama alanına girmez, bilinemez]. Burada bu ilmin yapması gereken şey Hak için câiz olmayan şeyi O’ndan nefyetmektir.

Bu durumda keşf ve mükaşefeden değil, ancak (Kur’an’da geçtiği gibi) akletmeden, “akıl ile bilme”den söz edilebilir.

Bir defa, "Hak için caiz olmayan şey" ancak "akıl yürütme" yoluyla bilinebilir.

“Hak için câiz olmayan şeyi” bilip de nefyetme hususunda “akıl”dan ve (peygamberler aracılığıyla gelen) vahiyden başka yol gösterici yoktur.

Eğer akıl ve nakil bir tarafa bırakılıp tamamen "keşf" esaslı düşünülürse, Hak için caiz olan ve olmayan şeylerden değil, ancak keşf olunan ve olmayan şeylerden söz edilebilir.

Yani şöyle konuşmak gerekir: "Ben, Hakk'ı mükaşefemde şöyle gördüm.. Fakat Hakk'ta şunları şunları göremedim, onları nefyediyorum, onlar hakkında 'yokluk' hükmünü veriyorum."

Dangalak şarlatan, aktarmış olduğumuz sözleriyle bütün keşf edebiyatının içine etmiş, kaldırıp çöpe atmış oluyor.

Ama haberi yok..

Kendisinden bile haberi olmayan bu soytarı tutup bize keşfiyle Allahu Teala'dan, mutlak vücuddan vs. haber veriyor.

*

İmam Şatıbî’nin el-İ’tisam’ında yer alan şu ifadeler, keşf ve rüya gibi konuların nasıl değerlindirilmesi gerektiğinin anlaşılması açısından yeterlidir:

Fasıl

Bid'atçilerden bir kısmı da şeyhlerine gösterdikleri ta'zim ve saygıda aşırı giden kimselerdir. Hatta onları hak etmedikleri mertebeye yükseltirler. Onlardan ılımlı olanı bile (mesela) filan kişiden daha büyük bir velinin olmadığını iddia eder. Bazan da velilik kapısını o kişiden başka ümmetin diğer fertlerine kapatırlar. Bu kesinlikle bâtıldır ve kötü bir bid'attır. Çünkü sonrakiler, hiçbir zaman öncekilerin derecesine ulaşamazlar. En hayırlı nesil, Rasulullah'ı (s.a) gören ve ona iman eden nesildir. Sonra onları izleyenlerdir. Kıyamet kopuncaya kadar durum hep böyle olacaktır. Dinlerinde, amellerinde, inançlarında ve hallerinde müslümanların en kuvvetli oldukları dönem İslam’ın ilk dönemidir. Sonra devamlı olarak dünyanın sonuna doğru gittikçe bu durum zayıflayacaktır.

Fakat hakikat hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmayacaktır. Bilakis hakkı ayakta tutan, ona inanan ve imanlarmdan durumlarına göre onun gereğiyle amel eden bir topluluk daima bulunmuştur. Fakat bunlar da hiçbir şekilde ilk müslümanlar seviyesinde olmamışlardır. Çünkü sonrakilerden birisi Uhud dağı ağırlığında altını infak etmiş olsa bile Rasulullah'ın (s.a) ashabından birisinin bir ölçeğine hatta yarım ölçeğine bile ulaşamaz. Basit bir tecrübenin şehâdetiyle mali bir ibadette durum bu olunca imanın diğer bölümlerinde de durum aynıdır.

Yukarıda da yazıldığı gibi dindarlık hala eksilmeye devam ettiğine göre bu bir asıldır/değişmez bir durumdur, bunda şüphe yoktur. Ehl-i sünnet ve'l-cemaate göre de böyledir. O halde bundan sonra yeryüzü sakinlerinin içinde en büyük velinin o olduğuna ve bu ümmette ondan başka velinin bulunmadığına nasıl inanılır? Fakat büyük bir cehalet, aşırı saygı ve inanç taassubu, benzeri şeylere veya daha büyük şeylere yol açıyor.

Ilımlı olanı ise onun (şeyhin), peygamberle aynı seviyede olduğunu, sadece ona vahyin gelmediğini [peygamberden tek farkının vahiy almayışı olduğunu] iddia eder. Şeyhleri hakkında ileri giden bir gruptan bana böyle bir iddia ulaştı. Onlar zanlarınca kendi tarikatlerini savunmuş oluyorlar. Hallac'ın bazı öğrencilerinin şeyhleri hakkında ileri sürdükleri benzeri iddialar bu konuda onlardan gelen en ılımlı iddialardır. Hallaç taraftarlarının Hallaç hakkındaki iddiaları gibi kimi aşırılar ise bundan daha çirkin iddialarda bulunurlar.

Nakilde (sözlerinde, rivayetlerinde) adalet ve doğruluk sahibi şeyhlerden birisi bana şöyle anlattı:

Çöldeki kasabalardan birisinde bir müddet kaldım. Orada bu cemaate mensup pek çok kişi vardı. … Bir gün bir ihtiyacım için dışarı çıkmıştım. Onlardan iki kişiyi otururlarken gördüm. Tarikatlerine dair bazı şeyleri konuştukları kanaatine kapıldım. Konuşmalarına kulak vermek için gizlice yanlarına yaklaştım. Çünkü sırlarını gizlemek onların âdetiydi. Şeyhlerini, onun mertebesinin büyüklüğünü ve dünyada onun benzerinin olmadığını konuşuyorlardı. Bu konuşmadan dolayı ikisi de büyük zevk alıyorlardı. Sonra birisi diğerine dedi ki: Gerçeği (söylememi) ister misin? O bir peygamberdir. Arkadaşı ona dedi ki: Evet, bu doğrudur.

Olayı anlatan kişi dedi ki:

Onlarla birlikte bana da bir felaketin isabet etmesinden korkarak o yerden hemen uzaklaştım.

İmamiyye Şiasının tavrı işte budur. Din konusundaki bu aşırılık, mezhebe arka çıkmadaki bu hırs ve bid'atçiye sevgideki bu gayret ve çaba olmasaydı biç kimsenin aklı bunu kavrayamazdı. Fakat Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:

"Siz, sizden öncekilerin yollarına karış karış, arşın arşın uyacaksınız."

Tıpkı Hıristiyanların Hz. İsa hakkında aşırı gittikleri gibi bunlar da (şeyhleri hakkında) aşırı gittiler. Hıristiyanlar dediler ki: Allah, Meryemin oğlu İsa'dır. Allah Teala onlara şöyle seslendi:

"Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın."

Bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulur:

"Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı methederken aşırı gittikleri gibi siz de beni methederken mübalağa etmeyiniz. Fakat bana: Allah'ın kulu ve O'nun Rasül'ü deyiniz!"

Bu fırkaları inceleyen bir kimse şeriatın furûunda bunların pek çok bid'atmi görecektir. Çünkü şeriatın aslına bid'at girince, fürûuna girmesi çok daha kolay olur.

Fasıl

Bunların delil yönünden en zayıf olanları yapacakları amellerde makamlara istinat edenler, onlarla bir şeye yönelen ve onlar sebebiyle bir şeyi yapmaktan vazgeçenlerdir. Onlar derler ki:

Biz filan sâlih kişiyi (rüyamızda) gördük. Bize dedi ki: Şunu terk et, şunu yap.

Buna benzer şeyler, mutasavvıfları ahlâk ve amellerinde değil de daha çok dış görünüşlerinde taklit eden kimselerde görülür. 

Bazıları da zaman zaman şöyle derler:

Ben Hz. Peygamber’i (s.a) rüyamda gördüm, bana şöyle dedi, bana şöyle emretti. Şeriatte belirlenmiş sınırların dışına çıkarak onunla amel eder ve onunla bir şeyi terk ederler. 

Halbuki bu bir hatadır. Çünkü peygamberlerin dışında hiç kimsenin rüyası ile asla şer'i bir hüküm verilemez. Ancak bunlar elimizdeki şer'i hükümlere arz edilir. Bu hükümler ona ruhsat verirse gereğiyle amel edilir, yoksa terk edilmeleri ve yüz çevirilnıeleri gerekir.

Bunların faydası sadece ve özellikle müjde ve uyarıdır. Bunlardan hüküm çıkarılmasına gelince bu caiz değildir. Nitekim -Allah kendisine rahmet etsin- el-Kettani'nin şöyle dediği rivayet edilir:

Hz. Peygamber'i (s.a) rüyamda gördüm ve dedim ki: Kalbimi öldürmemesi için Allah'a dua et. Bana şöyle buyurdu: Her gün kırk defa "Ya Hayyü ya Kayyûm; Lâ ilahe illa Ente" de. ["Ya Hayyü ya Kayyûmu ya Allahu lâ ilahe illa Ente" şeklinde rivayet de var.]

Bu, güzel bir sözdür. Doğruluğunda şüphe yoktur. Zikrin kalbi diri tutması şer'an doğrudur. Rüya'nın faydası hayra ikazdır. Bu da müjdenin bir bölümüdür.

Geriye [Şeriat’e uygunluk açısından] kırk ile sınırlandırma meselesi kalır. Kırk ile sınırlandırmayı bir mecburiyet haline getirmedikçe rüyanın verdiği mesaj doğrudur.

Allah rahmet eylesin Ebu Yezid el-Bestâmi'nin şöyle dediği rivayet edilir:

Rabbimi rüyamda gördüm. Dedim ki: Sana hangi yolla ulaşılır? Dedi ki: Nefsini terk et ve gel.

Bu sözün manası şeriatte mevcuttur ve gereğiyle amel etmek de doğrudur. Çünkü bu, delil mahalline bir dikkat çekme gibidir. Çünkü nefsi terk etmenin manası mutlak olarak onun heva ve arzularını terk etmek ve kulluk üzere durmaktır. Âyetler de buna işaret etmektedir: Meselâ Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran kimse için şüphesiz cennet yegâne barınaktır." Buna benzer başka âyetler de vardır.

Meselâ bir kimse rüyasında: "Falan kişi hırsızlık yaptı, elini kes veya falan âlime sor veya onun söylediği ile amel et veya filan kişi zina etti, ona had cezası uygula" gibi şeyler söyleyen birisini görse, uyanık iken bunlara dair bir şahit olmadıkça bu sözlerle amel etmesi caiz değildir. Şayet amel ederse gayri meşru bir iş yapmış olur. Çünkü Rasulullah'dan (s.a) sonra artık bir daha vahiy gelmeyecektir.

Şöyle denilemez: 

Rüya peygamberliğin bölümlerinden bir bölümdür, o halde ihmal edilmemesi gerekir, Rüyadaki haber verenin Hz. Peygamber'den (s.a) olması da mümkündür. Çünkü o şöyle demişti: "Kim rüyasında beni görmüşse gerçekten görmüştür. Zira şeytan benim suretime giremez." Hal böyle olunca onun uykuda iken haber vermesi uyanıkken haber vermesi gibidir.

Böyle denilemez, çünkü denilirse o zaman da biz şöyle deriz: Rüya peygamberliğin bölümlerinden bir bölüm olsa bile bizim için vahyin tamamı değildir. Bilakis vahyin bir parçasıdır. Parça, her yönüyle bütünün yerine geçemez. Ancak bazı yönlerden onun yerine geçer. Burada da müjdeleme ve dikkat çekme yönü söz konusudur. Bu da yeterlidir.

Aynı şekilde nübüvvetin bölümlerinden olan rüyanın bir şartı da onun salih bir kişi tarafından görülmüş olmasıdır.

Dikkat edilecek şeylerden birisi de şartların var olup olmadığıdır. Bu şartlar yeterince olabilir de olmayabilir de.

Ve yine rüyanın da kısımları vardır. Şeytani olanlarına hulm/düş denilir. Bir de hadisu'n-nefs tabir edilen kısmı vardır ki bu da benliğin (nefsin) kendinden kendisine yapılan telkinden meydana gelir, bazı karmaşık duyguların heyecanı buna sebep olabilir.

Salih olanla (salih rüya ile) hüküm verilmesi ve sâlih olmayanın terkedilmesi için bunlar birbirinden nasıl ayırt edilecektir?

Rüya ile hüküm vermek [bunlar salih rüya bile olsa], zorunlu olarak Peygamber'den (s.a) sonra vahyin yenilenmesi demektir ki bu, icma ile yasaklanan bir şeydir. [Rüyanın nübüvvetin cüzü olması rüyayı görenin peygamber olması durumunda söz konusu olur.]

Anlatıldığına göre Kadı Şüreyk ibn Abdillah bir gün halife el-Mehdi'nin huzuruna girdi. Halife, onu görünce dedi ki: Benim kılıncı ve idam sehpalarını elden bırakmamam gerekiyor. Kadı Şüreyk dedi ki: Niçin ey Emirul-müminin? Dedi ki: Rüyamda gördüm ki sanki sen, benden yüz çevirdiğin halde sergimi çiğniyorsun. Rüyamı bir tâbirciye anlattım, bana dedi ki: (Şüreyk) senin yüzüne karşı sana itaat eder görünecek fakat içinden sana karşı çıkacak. Şüreyk bunun üzerine ona dedi ki: Allah'a yemin olsun ki ne senin rüyan İbrahim'in (a.s) rüyasıdır, ne de senin tâbircin Yusuf’ tur (a.s). Yoksa yalancı düşlerle müminlerin boyunlarını mı vuracaksın? Bunun üzerine halife el-Mehdi utandı ve dedi ki: Lütfen yanımdan çık git. Kadı Şüreyk de halifenin yanından ayrıldı ve uzaklaştı.

Gazzali'nin anlattığına göre bazı imamlar Kur'an'ın mahluk olduğunu savunan kişinin öldürülmesinin vacip olduğuna fetva vermişlerdir. Bu konuda kendilerine müracaat edilmişti de onlar şöyle delil getirmişlerdi: Bir adam rüyasında İblis’in Medine'nin içine girmediği halde kapısından geçtiğini görür. İblise sorulur: Medine'ye girdin mi? İblis der ki: Benim girmeme gerek yok, çünkü Kur'an'ın mahluk olduğunu söyleyen bir adam girdi. (Kur'an'ın mahluk olduğunu söyleyen kişinin öldürülmesi gerektiğine fetva veren imamlar bu rüyayı delil getirmişti).

Bunun üzerine fetvayı soran adam hemen ayağa kalktı ve dedi ki: İblis, uyanık iken benim öldürülmem için fetva vermiş olsa onun fetvasını taklit eder misiniz? Dediler ki: Hayır! Adam dedi ki: İblis’in uykudaki sözü uyanık iken duyulan sözünden daha geçerli değildir.

Hz. Peygamber'i (s.a) rüyasında görüp de Peygamber'in rüyasında kendisine bir hükmü bildirdiğini gören kimsenin rüyasına gelince, bunun üzerinde de durmak gerekir. Şayet Hz. Peygamber o kişiye rüyasında kendi şeriatine uygun bir hükmü bildirmişse zaten söz konusu olan şey, daha önce şeriatte yerleşmiş olan hükümdür. Peygamber (s.a) o kişiye rüyasında kendi şeriatına aykırı bir şeyi haber verirse bu imkansızdır. Çünkü hayatında istikrar bulan/ve kesinleşen şeriatı Hz. Peygamber'in (s.a) vefatından sonra nesh olunmaz/değiştirilmez. Çünkü Peygamber'in vefatından sonra dinin istikrarı uykuda görülen rüyalara dayandırılamaz. Bu, icma ile bâtıldır. Kim rüyasında böyle bir şey görürse bununla amel edemez. Böyle bir durumda da rüyanın sahih/doğru/sâdık bir rüya olmadığına hükmederiz. Çünkü hak olan bir şeyi görmüş olsaydı bu rüya ona şeriate aykırı bir şeyi haber vermezdi.

Fakat geride Rasulullah'ın (s.a); "Kim beni uykuda görürse (gerçekten) beni görmüştür" hadisinin ne anlama geldiğinin araştırılması kalıyor. Bu hadis-i şerif hakkında iki tevil vardır:

Bunlardan birisi İbn Rüşd'ün, kendisine sorulan bir soruya verdiği cevaptır. İbnu Rüşd'e sorulan soru şudur: Bir hâkim, kendisine gelen bir davada, adâletleriyle bilinen iki şahidin şehâdette bulunmasından sonra, rüyasında Hz. Peygamber'in kendisine: “Bu şahitlikle hüküm verme; Çünkü o bâtıldır." dediğini görür. Bu durumda hâkim ne yapacaktır?

İbn Rüşd, bu soruya şöyle cevap verir:

Hâkimin şahitlerin şehadetini terk etmesi helâl/câiz değildir. Çünkü şahitlerin şehadetini terk etmek demek rüya ile şeriatın hükümlerini iptal etmek demektir. Bu ise bâtıldır, buna inanılması doğru değildir. Çünkü şahitlik yönünden ğaybı ancak rüyaları vahy anlamına gelen peygamberler bilebilir. Peygamberlerin dışındakilere gelince onların rüyaları peygamberliğin kırk altı parçasından sadece bir parçasıdır. [Peygamber olmadıkları için rüyaları delil niteliği taşımaz. Geriye kalan 45 parçayı unutmamak gerekiyor.]

Sonra (İbn Rüşd) şöyle dedi:

"Beni gören kimse gerçekten beni görmüştür" hadisi, uykusunda Hz. Peygamber'i gördüğü kanaatinde olan kimse gerçekten onu görmüştür anlamına gelmez. Çünkü rüyasında onu gören kimse onu defalarca ve muhtelif suretlerde görebilir. O, Hz. Peygamber'i bir vasıfta, bir başkası da bir başka vasıfta görebilir. Halbuki Hz. Peygamber'in (s.a) muhtelif suretlerinin ve muhtelif vasıflarının olması caiz değildir. O halde hadisin manası ancak şu olur: "Kim beni yaratıldığım şekil üzere görürse beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklimde görünemez." Zira Hz. Peygamber şöyle demedi: Kim beni gördüğünü zannnederse, beni (gerçekten) görmüştür, Sadece şöyle dedi: Kim beni görmüşse (gerçekten) beni görmüştür. Hal böyle olunca rüyasında herhangi bir suret üzere Hz. Peygamberi gördüğüne kanaat getiren kimse o suretin Hz. Peygamber'e ait olduğunu nereden bilecek? Onu gördüğünü zannetse bile bu suretin bizzat ona ait olduğunu bilmediği müddetçe o kişi ne yapacaktır? Hiç kimsenin de bunu bilmesi mümkün değildir.

İbn Rüşd'den nakledilen bilgiler bunlardır. Bu bilgilerin özeti şudur: Her ne kadar gören kimse onun olduğuna kanaat getirse bile görülen suret Peygamber'den başkasına ait olabilir. [Gerçekten Hz. Peygamber s.a.s.’i görmüş de olabilir, fakat gördüğünü iddia ettiği şey Şeriat’e aykırıysa, kesin olarak diğer ihtimal akla gelir.]

İkinci tevil ise şudur: Rüya tâbircisi âlimler dediler ki: Kişi uyurken şeytan ona tanıdığı ve tanımadığı kişilerin suretlerinden herhangi bir surette gelebilir ve başka bir kişinin suretini "bu filan peygamberdir" "bu filan padişahtır" diye gösterebilir. Veya şeytanın benzemeyeceği kişilerden herhangi birisinin o olduğunu iddia edebilir. Başka alametlerle o kişileri tanıdığı halde şeytanın bu şekilde görünmesiyle kafası karışabilir. Hal böyle olunca onun rüya sahibine şeriate aykırı emir ve yasakları söylemesi de mümkündür. Rüya sahibi de bu emir ve yasakların Peygamber (s.a) tarafından söylendiğini zannedebilir. Halbuki öyle değildir. O halde rüyada onun söylediği veya emrettiği ya da yasakladığı şeylere [her zaman] güvenmemelidir [Söyleneni Kur’an ve Sünnet’e uygunluk açısından sorgulamalıdır.].

Böyle bir durumda şeriatin kemaline aykırı emir veya yasaklar kabul edilemez. Bunların şeriate muvafık olması gerekir.

O halde sorunda herhangi bir kapalılık ve karışıklık yoktur. Evet, ilmî ölçülere arz edilmedikçe sadece bir rüya ile hüküm verilemez. Çünkü iki kısımdan birinin diğeriyle karışma ihtimali vardır. Ahkâm (dinî hükümler) konusunda rüyayı ancak (ilmî yönden) zayıf kişiler delil olarak kullanırlar. Evet, rüyada görülen şey kesin bir hükmü gerektirmeyecek ve bir temel olarak üzerine herhangi bir şeyi bina etmeyecek şekilde özellikle bir rahatlama, bir uyarı ve müjde olarak değerlendirilebilir. [Salih rüyanın fonksiyonu budur, Şeriat hükümlerinde tağyir ve tebdil yapma değil.]

Şeriatten anladığımız şeylere göre rüya ile ameldeki orta yol budur. En iyi bilen Allah Tealadır.

(İmam Şâtıbî, el-İ’tisâm, C. 1, çev. Ahmet İyibildiren, 3. b., Konya: Kitap Dünyası Y., 2011, s. 261-266.)

*

İmam Şatıbî'nin rüya için söyledikleri keşf denilen halet için de geçerlidir. (Zaten İbn Arabî, keşfiyatı olarak gösterdiği şeyler için rüyalardan filan bahsediyor.)

Şatıbî’nin el-Kettanî ile Bayezid-i Bestamî’nin rüyalarını Şeriat açısından sorgulayış tarzı, görüşlerini keşfiyat ve rüyalara dayanarak revaçta tutmaya çalışanlara karşı takınılacak tavır konusunda dengeli ve mutedil bir ölçü veriyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...