28 ŞUBAT'IN UZAYAN GÖLGESİ

 

ALGI OPERASYONU ALANINDA BİR ZİRVE: 

MUHSİN YAZICIOĞLU SUİKASTİ







Saadet Partisi Genel Başkanı olduğum zaman Muhsin Bey (Muhsin Yazıcıoğlu) “hayırlı olsun”a geldi. 28 Şubat’ı anlattı. Onun ağzından söylüyorum: 

“[28 Şubat öncesinde, Erbakan liderliğindeki Refah-Yol hükümeti kurulurken] Biz Refah Partisi’ne dışarıdan destek vereceğimizi söylüyoruz. Bizim ülkücü camiadan biri odama geldi. önce hoş-beş, arkasından başladı beni tehdit etmeye.‘Refah Partisi’ni desteklemeyin, desteklerseniz şu olur falan’ diye üst perdeden konuşmaya başladı.” 

[Muhsin Yazıcıoğlu’na] Son olarak şunu söylemişler: “Muhsin sen bilmiyorsun, artık adamı 2 kilometre öteden sırtından vuruyorlar.” Muhsin Bey [diyor ki:] “Tepem attı, masamın önüne gittim, kravatından tuttum, ‘Bana bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı 2 kilometreden sırtından değil 10 santimetreden alnından vuruyoruz’ dedim.”

*

Yukarıdaki ifadeler Numan Kurtulmuş'a ait.

“Dünya beşten büyüktür”...

Türk derin devleti ve MİT de FETÖ’den...

Yazıcıoğlu’nu bir ülkücü değil de faraza bir FETÖ’cü tehdit etmiş olsaydı, MİT’in yandaş-dindar medyadaki kalemleri şimdi kimbilir nasıl dehşetengiz senaryolar yazıyor olurlardı.

Kimisi, “FETÖ, Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi yıllar önce tasarlamış” diye yazardı.

Kimisi, “FETÖ taa 28 Şubat’dan beri Yazıcıoğlu’nu öldürme planları yapıyordu” diye milleti “aydınlatırdı”.

Kimisi, “Katil FETÖ’nün cinayeti göz göre göre geldi” diye feryad ü figan koparır, yaktıkları ağıtlar Arş'a yükselirdi.

Tehdit eden MHP zihniyetli olunca yerli-milli aslan parçalarında tıs yok.

Numan Kurtulmuş’un şahitliği türünden bilgiler sümen altı..

MHP’nin 28 Şubat’taki işbirlikçiliğini ve MİT’in 28 Şubat’taki meşum rolünü zaten hiç kimse hatırlamak istemiyor.

*

Türkiye’nin önde gelen bir siyasetçisine birisi, ölümünden iki üç ay önce, “Türkiye’ye dönme, öldürüleceksin!” diyor.

O birisinin bundan haberi var..

Ki bu, o birisi dışında daha pekçok kişinin konudan haberinin olduğunu gösterir.

Fakat bu ülkenin istihbarat teşkilatının, MİT’in haberi yok.

O MİT ki, Ümit Özdağ’ın açıkladığına göre, Yazıcıoğlu'nun öldüğü yıl Erdoğan’a, FETÖ’nün, yabancı bir istihbarat servisinin Türkiye’deki bir operasyonuna yardımcı olduğuna dair rapor sunmuştur.

MİT’in uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberi vardır. FETÖ’nün ise, MİT’in kendisi için rapor hazırladığından haberi bulunmamaktadır.

FETÖ, MİT’in böyle bir rapor hazırlayıp Başbakan’a sunmasına engel olamamıştır.

*

Fakat aynı MİT, mesela “FETÖ’cüler Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi planlıyorlar” diye bir rapor hazırlayıp Erdoğan’a sunamamıştır.

Öldükten sonra da, “Bu, FETÖ’nün bir operasyonuydu, bir suikastti” diye bir rapor hazırlayamamıştır.

Ve, Yazıcıoğlu’nu “Seni öldüreceklerTürkiye’ye dönme, Türkiye’ye dönmezsen öldürülmezsin” diye uyaran kişi de, ölümünden sonra ortaya çıkıp, “Evet, bunu ben söylemiştim, öldürecek olanlar da FETÖ’cülerdi” dememiştir, diyememiştir.

*

MİT, Yazıcıoğlu hakkında bu türden raporlar hazırlamadı.

Hazırlayamadı.

Fakat, MİT’le bağlantılı oldukları anlaşılan bazı isimler kamuoyunu “Canbaza bak canbaza!” diyerek oyalamak için meydana fırladılar.

Buna göre, Muhsin Yazıcıoğlu Barnabas İncili merakından dolayı öldürülmüştü.

Hatta Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca bile Barnabas İncili’nin lanetine uğramıştı. 

Hatta Turgut Özal..

Sanki bu isimlerin tek derdi Barnabas İncili’ydi..

Ve sanki Yazıcıoğlu siyasetçi değil de ilahiyatçıydı.. İncil konusunda uzmanlaşmıştı.

Ve de sanki, hristiyan dünyası Barnabas yüzünden hafakanlar yaşıyordu.

Sanırdınız ki, Esad Efendi, Barnabas İncili takıntılı 28 Şubatçı hristiyan bir devlet yüzünden önce müslüman Avrupa’ya, sonra da Avustralya İslam Cumhuriyeti’ne sığınmıştı.

Tapınak Şövalyeleri'ni akla getiren hristiyan katiller devredeydi.. Türkiye’de cirit atıyor, Esad Efendi ile Yazıcıoğlu gibi isimleri, ilgilendikleri Barnabas İncili yüzünden öldürmeyi planlıyorlardı.

*

Özellikle gazeteci Emin Pazarcı bunları anlatmak için kendisini adeta paralıyordu..

Ardından tiyatrocu Ahmet Yenilmez meydana fırladı, bütün tiyatroculuk yeteneklerini sergiledi.

Tam bu noktada Kültür Bakanlığı da devreye girdi.

Yazıcıoğu’nun ölümü zayi olmasın diye, bakanlığın desteğiyle Ahmet Yenilmez'e bir film yaptırıldı: 

Sevdam Gözlerinde Kaldı.

*

Memleketteki uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberdar olan MİT ise, bütün bunları seyretmekteydi.

“Hayır, olayın arkasında FETÖ var, FETÖ’cü falan ile filan Yazıcıoğlu’nu öldürdüler.. Bu film, devlet parasıyla milletin sırtından yapılmış bir algı operasyonudur" diye rapor hazırlamıyordu. 

"Bu film, dikkatleri gerçek katillerin üzerinden başka yerlere, ilgisiz noktalara çekmektedir. Asıl katiller FETÖ’cülerdi.. Bu işte FETÖ'cü filan ile falan rol aldılar” diye rapor hazırlayıp, kamuoyunu bilgilendirme konumundaki yetkilileri aydınlatmıyordu.

Filmin, FETÖ'yü Yazıcıoğlu suikastiyle ilgisiz gösterme anlamına geleceğini açıklamıyordu.

*

Sen paranoyanın resmini yapabilir misin Abidin? 

Yapamazsın!

Fakat Ahmet Yenilmez filmini yapar.

MİT’in gözleri önünde, devlet desteğiyle..

Kültür Bakanlığı’nın parasıyla..

Böylece, millete “Barnabas İncili paranoyası” hizmeti verilir.

Üstelik, bu paranoya tabutuna iki kişi birden konulur: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca ve Muhsin Yazıcıoğlu..

Birileri millet yanlış paranoyalara kapılmasın diye "hazır paranoya" üretmekte, "Ben paranoyanın zeki, çevik ve aynı zamanda Barnabas'lı olanını severim" vecizesine göre hareket etmektedir. 

*

Tesadüfe bakın ki, Esad Efendi ve Yazıcıoğlu 28 Şubat Süreci’nde birlikte hareket etmişlerdi.

BBP’nin ANAP’la ittifak yaparak Aralık 1995 seçimlerinde TBMM’ye girmesini sağlayan, Esad Efendi’ydi.

Yazıcıoğlu’nun Refah-Yol Hükümeti’ne (Erbakan-Çiller koalisyonuna) dışarıdan destek vermesini, bu hükümetin kurulmasına vesile olmasını sağlayan da oydu.

Onun dışarıdan verdiği destek olmasaydı, o hükümet kurulamıyordu.

28 Şubat Süreci’nde Yazıcıoğlu’nun “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna izin vermeyeceğiz” diye konuşmasını isteyen ve sağlayan da Esat Efendi’ydi.

O sırada bir tarafta, ABD ve İsrail paralelinde hareket eden birtakım darbeci subaylar ile MİT’çiler vardı.

Diğer tarafta ise buna yüksek sesle itiraz eden birkaç kişi: Esad Coşan, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celal Güzel..

*

Esad Efendi, 28 Şubatçılar tarafından kurdurulan Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti döneminde öldü..

Öldürüldü.

Yıllardan 2001, aylardan Şubat’tır..

28 Şubat Süreci’nin bin yıl süreceğinin söylendiği günlerdir.

28 Şubat, devam etmektedir.

15 yıl sonra, 2016 yılında, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle, devletin parasıyla, “içinden Esad Coşan geçen” bir film yapılır: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Sabah gazetesi filmi şöyle bir haberle tanıtır:

'Sevdam gözlerinde kaldı' filmi 3 sır ölümü sorguluyor

Oyuncu Ahmet Yenilmez'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği "sevdam gözlerinde kaldı" filmi, 2 Aralık'ta sinemaseverlerle buluşacak. 1980 ihtilalini mercek altına alan film Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı ve Mahmud Esad Coşan'ın ölümünü de sorguluyor.

Filme göre, Esad Efendi, tıpkı Yazıcıoğlu gibi, Barnabas İncili merakı yüzünden öldürülmüştür.

Esad Efendi’nin ve Yazıcıoğlu’nun gerçek hikâyeleri anlatılmasın, anlatılamasın, unutturulsun diye devlet parasıyla masal anlatılmaktadır.

Çünkü bin yıllık 28 Şubat, belli bir fireyle de olsa devam etmektedir.

O gün için, bin yılın sadece 19 yılı geçmiştir.

Geride, 981 yıl vardır.


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2022)


EN'ÂM, 6/70

 



ERDOĞAN'I VE ERDOĞANCILARI İKAZ




Şu sözler Erdoğan’a ait:

“CHP gibi ‘amorf’ bir partinin Atatürk’ü milletimizden kaçırmasına rıza göstermeyeceğiz. Hele hele Atatürk’ün özellikle bunların o zihinsel fetişizmine kurban edilmesine hiç rıza göstermeyeceğiz. Onu, Kurtuluş Savaşımızın Gazi’si, milletimizin Mustafa Kemal’i ve Cumhuriyetimizin Atatürk’ü olarak tüm yönleriyle kucaklayacağız. Bundan hiç kimsenin rahatsız olmaması, tam tersine ülkemizin bu olgunluğa ulaşmasından dolayı herkesin memnuniyet duyması lazımdır.”

(https://www.tccb.gov.tr/haberler/410/87287/ataturku-sadece-anmakla-kalmamali-anlamaya-da-calismaliyiz.html)

Demek ki Akparti amorf (şekilsiz) bir parti değilmiş..

Beton gibi, taş gibi sabit bir şekli varmış.

Ve bu şekil, “Atatürk’ü tüm yönleriyle kucaklama” anlamına geliyormuş.

Tüm yönleriyle..

Bu, olgunlukmuş.

*

Bu ifadeler, CHP’den fazla Atatürkçü olma olarak da yorumlanabilir.

Demek ki CHP ile bir ortak noktaları var.. (Aslında pekçok ortak noktaları var, saymayalım.)

Atatürk’ü “Marksist, faşist çetelerin tekeline bırakmama“ya gelince, Faşistlerle ve Marksistlerle Atatürkçülük yarışına neden giriyorsun ki?

Ayrıca, Erdoğan “millet” adına konuşmayı bırakmalı, kendisi ya da partisi adına konuşmalıdır.

Atatürk’ü tüm yönleriyle neden kucaklayalım ki?!

Demek ki Erdoğan, Atatürk’ün İslam, Kur’an ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e bakan yönünü de kucaklıyor.

*

Fakat aynı Erdoğan’ın, İslam’ı bütün yönleriyle kucaklamaktan kaçındığını görüyoruz.

Belki de bu, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklamasından kaynaklanıyor. 

Mezarlıklarda, cenaze merasimlerinde, açılış törenlerinde makamla iyi Kur’an okuyor, fakat Kur'an'ın mesajını sahiplenmeye gelince “tüm yönleriyle kucaklama” buharlaşıyor.

Memlekette kurrâ kalmamış gibi kameralar karşısında okuma icraatını uhdesine alıyor, mesajını sahiplenme yükünü ise bizim gibi aciz fanilerin zayıf omuzlarına bırakıyor.

Allahu Teala “Sonra seni iş’te (emr’de) bir şeriat üzere kıldık, sen ona uy, bilmeyenlerin arzularına (hevalarına) uyma!” (Casiye, 45/18) buyuruyor, Erdoğan ise (Türkiye’yi geçtik) Mısır ve Tunus’a bile “Allahu Teala’nın Şeriat’ini boş verin, bizim Atatürk’ümüzün laikliğine sarılın, laikliği kucaklayın” diyerek “bilmeyenler” taifesinden olmanın gereğini yapıyor, bu ülkelere “Atatürkçü heva ve heves” ihraç etmeye çalışıyor.

*

Allahu Teala bu kucaklama ve sarılma konusunda neyi emrediyor?

Şunu:

"Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen, dosdoğru yoldasın." (Diyanet Vakfı Meali, Zuhruf, 43/43)

"Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin...." (Diyanet İşleri Yeni Meali, Âl-i İmran, 3/103)

Rasulullah sallallahu aleyh ve sellem de şöyle buyuruyor: 

“Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti.” (Muvatta’, Kader, 3)

Müslümanlıkta Atatürk gibi liderleri kucaklama ya da onlara sarılma diye birşey var mı?

Yok!

Atatürk'ün kendisi tenezzül edip Allah'ın vahyine, ipine sımsıkı sarılmış mı?

Hayır!

Sımsıkı sarılmayı geçtik, şöyle ucundan hafifçe tutmaya bile tenezzül etmemiş, Allahu Azîmüşşan'ın yüce kelamı için "gökten indiği sanılan kitaplar" şeklinde haddini bilmez, boyundan büyük, cahilce ve saygısızca laflar sarf etmiş.

Sen müslümansan (İslamcıysan demiyoruz, müslümansan) nasıl böyle bir adamı tüm yönleriyle kucaklamayı insanlara tavsiye edebiliyorsun?

Merhum Mehmed Âkif, "İrticâın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?" diyordu.

Galiba artık şunu demek gerekiyor: "Müslümanlığın şu sizin lehçede mânâsı bu mu?"

*

Demek ki, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklayınca adama bir haller oluyor.

Şeriat‘le (Kur'an ve Sünnet'le) en azından zihniyet ya da söylem düzeyinde bir sorunu bulunmayan, onu “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez esas” kabul eden Mısır ve Tunus‘a bile, “Şeriat’e karşı laikliği” tavsiye edebilecek kadar feleğini şaşırabiliyor.

Atatürk'ün hatırına, İslam’ı, Kur’an’ı, Allahu Teala’nın mesajını “tüm yönleriyle” kucaklamayı kabul etmeyebiliyor.

Sadece Atatürk‘ü kucaklıyor. Tüm yönleriyle..

*

Erdoğan şunu da diyor:

“Eleştirmek başkadır. Hakkı teslim etmek başkadır. Bizim saygı sınırları içindeki eleştirilere diyecek bir sözümüz yoktur. Bununla birlikte, Atatürk’ün ailesini de hedef alacak şekilde ve hakaretamiz bir ortaya konan ifadeleri doğru bulmadığımızı da özellikle belirtmek istiyorum.”

Önce şunu açıkça ifade edelim: Saygı göstermek zorunda olmak, putlaştırmanın, ve köleleşmenin, kul olmanın ta kendisidir.

Saygı sınırları içindeki değil, hakkaniyet, insaf ve adalet sınırları içindeki eleştirilerden söz etmek gerekir.

Atatürk’ün ailesinin hedef alınmasına gelince..

Bu tür tartışmalara Atatürk’ün aile fertlerinin vs. lüzumsuz bir şekilde karıştırılmasının ardında da bir hile bulunuyor olabilir. (İstihbarat teşkilatları böylesi eleştiri ve sorgulamaları sulandırmak, mecrasını değiştirmek, aşırılaştırarak ahlâkî zeminini çökertmek için bu tür hileler yapabiliyorlar.)

Atatürk'e anası vs. üzerinden yapılan hakaretler haklı eleştirileri bile etkisiz hale getiriyor, yapılan tenkitler bu şekilde çıkmaz sokağa yönlendirilerek bitirilmiş oluyor.

*

Erdoğan, aynı konuşmasında, “Milletimizin Gazi’ye hürmeti sonsuzdur” da diyor.

Kendisinin "Gazi"ye hürmeti sonsuz olabilir, fakat bunu millete dayatmaya hakkı bulunmuyor.

Ve bu konuda millet adına konuşması da, haddini bilme konulu atasözlerini ve deyişleri akla getiriyor..

Sonsuz hürmete layık olan, sadece, Allahu Teala’dır.. 

Onun için, Kur’an-ı Kerîm‘in ilk âyeti bu gerçeği anlatır: “Bütün övgüler âlemlerin rabbi Allah’a aittir (el-Hamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn).”

Yahudi ve Hristiyanlar, Hz. İsa'ya, hahamlarına ve rahiplerine "sonsuz hürmet" göstermeye başlayınca müşrik hale geldiler:

"(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!" (Tevbe, 9/31)

Diyanet'in "Kur'an Yolu Türkçe Meâl ve Tefsir"inde bu ayetle ilgili olarak şu bilgi veriliyor (Cilt: 2, sayfa: 759-761):

“Rab edinme” ifadesini içeren bu âyetlerde yahudilerin ve hıristiyanların din âlimlerini ve din adamlarını Tanrı edindikleri yani onlara taptıkları değil Tanrı benzeri bir otorite tanıdıkları ifade edilmiş olmaktadır. Nitekim Adî b. Hâtim ile Hz. Peygamber arasında bu âyet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur:

– “Yâ Resûlellah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!

– “Peki, onlar size istediklerini helâl, istediklerini haram kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”

– “Evet!”

– “İşte burada söylenen de odur” (Zemahşerî, II, 149; Râzî, XVI, 37).

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca ise, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinde, günümüzde o papazların yerini parlamenterlerin aldığını söylemektedir.

Bunu, Elmalılı gibi bir âlim, Atatürk'ün (bir çorap, bir mendil, bir fanila, bir takke, bir türban, bir başörtüsü vs. için adam astırır gibi) bir şapka için adam astırdığı zamanda yazabilmiştir, fakat Diyanet'in (AK Parti iktidarının devr-i dilârâsında yazılan) tefsirinde böyle bir “güncel” açıklamayı bulamazsınız. 

İslam’ı güncellemeye çok meraklısınız ya, merhum Elmalılı rh. a., sizin için tefsir alanında bir güncelleme yapmış işte.

Evet, Atatürk'ü tüm yönleriyle kucaklarsan, bunun varacağı son nokta, (Adiy b. Hâtim hadîsinin ortaya koyduğu ve merhum Elmalılı rh. a.'in işaret ettiği gibi), onu "rab" edinmek, putlaştırmak, bir tür tağut haline getirmek olur. 

*

Hakaret etmemek başka birşey, sonsuz hürmet arz etmeye zorlanmak başka bir şeydir.

Türkiye’de Atatürk’e hakaret edilmesine izin verilmiyor, fakat insanlar açıkça ya da dolaylı olarak ona sonsuz (ya da sınırsız) hürmet arz etmek zorunda bırakılıyorlar.

Değil milletvekili vs. olarak görev yapabilmek, basit ve sıradan bir devlet memuru olabilmek için bile, "yemin" adı verilen ritüel ile buna zorlanıyorsunuz.

Aksi halde, (serf, parya ya da köleymişsiniz gibi) vatandaşlık haklarından yararlanamıyorsunuz.

Atatürk’ün kişilik haklarının korunması babında şahsıyla ilgili Koruma Kanunu yeterliyken, Türkiye'de buna bir de Atatürkçü yeminler eklenerek bütün bir milletin kişilik hakları, şahsiyeti ve kimliği ayaklar altında çiğnenmekte, inanç ve fikir hürriyeti paspasa çevrilmektedir. 

Erdoğan’ın “sonsuz” hürmet edebiyatı bunun en müşahhas ve yalın ispatıdır.

Nasıl sonsuz? Ne demek sonsuz?

Sen ya sayı saymayı ve sonsuzun ne demek olduğunu bilmiyorsun, ya da hayatında hiç... Neyse!

*

Evet, Erdoğan cumhurun/milletin başı olarak bu konuda da “millet adına” konuşuyor, milletin Atatürk’e sonsuz hürmet duyduğunu ilan ediyor.

Bu durumda milletin sükut etmesi, itiraz etmemesi, “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca, Erdoğan’ın ifadelerini onaylama ve Atatürk’e dolaylı olarak sonsuz hürmet arz etme anlamına gelir.

Bu, milletin iradesi, hürriyeti ve vicdanı üzerinde vesayet kurmak, onların kişiliklerini ve haysiyetlerini hiçe saymak demektir.

Kişisel olarak, Atatürk’e hakaret etmeyi gereksiz (hatta yanlış) buluyorum.

Fakat bu, ona sonsuz hürmet duymam anlamına gelmiyor.

Açıkça söylüyorum, takiyye yapmayan, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaya çalışan, en azından bunu önemseyen sıradan bir vatandaş olarak, Atatürk’e zerre kadar bile hürmetimin bulunmasından, ahirette Rabbülâlemîn'in huzuruna ona hürmet etmiş bir kişi olarak çıkmaktan Allahu Teala'ya sığınırım. 

Çünkü onun Allahu Azîmüşşan'ın kitapları ve Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem hakkında neler söylemiş olduğunu biliyorum.

*

İnsanlar, tercihlerinde hürdür.

Hür olmalıdır.

Dinde zorlama yoktur“, isteyen istediği gibi inanabilir.

Atatürkçülükte de zorlama olmamalıdır.

Erdoğan, CHP’den fazla Atatürk savunuculuğu yapabilir, kişisel olarak ona sonsuz saygı duyabilir, duyduğunu ifade edebilir.

Faşist ve komünistlerle Atatürk ortak paydasında buluşabilir.

Bu, kendi bileceği şeydir.

Fakat, bu konuda millet adına konuşmaya, milletin “sonsuz hürmet”ini kendi kişisel beğenisine bağlamaya, tekeline almaya hakkı yoktur.

Milletin saygısı, hürmeti üzerinde vesayet oluşturmaya, onların iradesi üzerinde tahakküm kurmaya kalkışmamalıdır.

Mesele bundan ibarettir.


(İlk yayın tarihi: 14 Haziran 2023)


ZAFER PARTİSİ LİDERİ ÜMİT ÖZDAĞ GERÇEKTE KİMİN ADAMI

 

ÜLKENDEKİ İSTİHBARAT UZMANI ÜMİT ÖZDAĞ’DAN NE HABER VARDIR

HAPİS CELLADINDAN NE ÇIKAR, MADEM Kİ SURİYE’DE ZAFER VARDIR  


    (Böyle bağlar olursa MİT üzerinden olur kardeş, MİT üzerinden)


Ümit Özdağ hapiste (bir bakıma) dinleniyor, demleniyor.

Sesi soluğu çıkmıyor.

İki ihtimal var:

Birincisi, Özdağ’ın “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” Mevlevî meşrep bir adam olması.

İstihbarat (gizli servis) katakulli ve dümenleriyle bir alâkasının bulunmaması.

Bu durumda, Özdağ’ın, partisiyle, ardındaki kalabalık kitleyle, çıkardığı gürültü ve patırtıyla devleti (derini ve yüzelseliyle devleti) rahatsız etmiş olduğunu, bu yüzden kulağının çekilmesine karar verildiğini düşünmek gerekiyor.

Ve de Özdağ’ın, işin ciddiyetini anladığını, dolayısıyla “tırstığını”, o nedenle sesini soluğunu kestiğini kabul etmek icab ediyor.

*

Öyle ya, bu kadar kavgacı gürültücü bir adamın Kürtlük eksenli son gelişmeler üzerine biraz tantana çıkarması beklenir.

Hele de, hak etmediği halde hapishaneye tıkılarak mağdur edildiğine, zulme uğradığına inanıyorsa..

Bu durumda, “Öcalan’a Meclis’in yolları, bana hapishane kurşunları” diyerek kahırlanması normal karşılanabilir.

Böyle düşünüyor ve yine de susuyorsa, “Demek ki, onu korkutan birşeyler var, o yüzden tırsıp sustu” diye tahminde bulunulması mantıklı olabilir.

Birinci ihtimal çerçevesinde, yani Özdağ’ın “derin güdümlü” olmaması ön kabulü muvacehesinde mantıklı tek açıklama, onun tırsmış ve bu yüzden susmuş olmasından ibaret.

*

Ancak, bir ihtimal daha var..

Vatandaşın babası, 27 Mayıs'ın darbeci askerlerinden Muzaffer Özdağ..

Fakat oğul Özdağ, “Bir ihtilal daha var” konsepti içine oturtulabilecek biri değil.

Onun için ancak “Bir ihtimal daha var” diyebiliriz.

Bu ihtimal, istihbaratçılık ihtimali.

Çünkü vatandaş, istihbarat işlerine meraklı..

"Örtülü istila"lardan (evet, istilanın örtülüsünden) ve de "psikolojik savaş" entrikalarından, tuzaklarından, hilelerinden anlıyor.

Adam bu işlerin kitabını yazmış.

Hem istihbarat (ajanlık) konulu sürü sepet yayını var, hem de arasıra “arkadaşı istihbaratçılardan öğrenmiş olduğu, sadece birkaç kişinin bildiği” devletsel sırları açıklamasıyla meşhur.

*

İkinci ihtimal çerçevesinde, Ümit Özdağ’ın “sahada çalışan” kabiliyetli ve becerikli bir operasyon adamı olduğunu, hem ülkedeki ulusalcıların “gazının alınması” ve kontrol altında tutulmaları, hem de sığınmacı Suriyeliler’deki aşırılıkların törpülenmesi ve laik Türkiye’ye uyumlarının sağlanması için “öttürüldüğünü” düşünebilir miyiz?

"İyi polis - kötü polis" numarası sadece polisliğin değil, siyasetin de dağarcığının vazgeçilmezlerindendir.

Culani Ahmet Şara’nın Suriye’de kontrolü büyük ölçüde eline geçirdiği, Kürt meselesinde yeni adımların atılmasının planlandığı bir vasatta Özdağ’ın bir süreliğine kızağa çekilmesi, "Sen vazifeni yaptın, rolünü oynadın, sıra başkalarında" denilerek dinlenmeye alınmış olması ihtimalinden bahsedebilir miyiz?

Özdağ’ın tutuklanması, Suriye’nin yeni yönetimine ve Türkiye’deki Suriyeliler’e şu mesajın dolaylı biçimde verilmesi anlamına geliyor olabilir mi:

“Bakın biz, dağ gibi Özdağ’ı ve ardındaki devasa kalabalığı biraz da sizin hatırınız için karşımıza alıyoruz.. Siz de bizi utandırmayın, ne diyorsak yapın!”

*

(Burada istitraden şunu da söyleyelim: "Saha"da icra-yı sanatta bulunan bir istihbaratçı olmak risklidir, bazen hapse de düşebilirsiniz.. 

Prof. Mahir Kaynak, mahkemede şahitlik yaparak deşifre olmaktansa hapis yatmayı yeğliyordu, fakat istediği olmadı.

Bu, hem sosyal çevresini kaybetmesine, nefret odağı haline gelmesine, hem de istihbaratçılık kariyerinin bir bakıma noktalanmasına yol açtı.

Deşifre olmasaydı, solun gelecekteki en önemli liderlerinden biri olacağına inanıyordu.. Haklıydı.. 

Siyasî parti lideri olurdu.. 

Kafası çalışıyordu, fikirlerini ikna edici ve etkili bir biçimde yazıya ve söze dökebiliyordu.

*

Burada Suriyeliler konusuna girmişken şunu da ekleyelim:

Türkiye'nin Suriye'ye müdahalesi, oradaki İslamcıların/Şeriatçıların zulüm görmesine ["devlet aklı" vezninde] "devlet yüreği"nin dayanmamasından kaynaklanmıyordu.

Bu yüreğin nasıl bir yürek olduğunu bilenler biliyor.

Türkiye "devlet yüreği", ABD öyle istediği için, bir Amerikan vizesi ve teşviğini önünde hazır bulduğu için olaya müdahil oldu.

O yürek, müttefiğinin CIA'inin hatırını kırmaktansa [zalim olduğunu birden bire hatırladığı] Esed'in hatırını kırmayı tercih etti.

Bunu, dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgneral İsmail Hakkı Pekin açıklamış, MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ın kendisine, bu konuda ABD ile mutabakata varmış olduklarını söylediğini dile getirmişti.

Yani CIA-MİT müttefikliği ve dostluğunun tarihî meyvelerinden biri de bu Suriye olayı.. 

En az 28 Şubat kadar görkemli bir tarihî işbirliği..

Davutoğlu'nun bürokrasiye hediyesi Hakan Fidan'ın da şaheser hizmetlerinden belki en büyüğü.. [“Hizmet”in asıl sahiplerinin Erdoğan ve Davutoğlu olduğunu unutmuyoruz.]

ABD'nin, İsrail'in güvenliği ve gelecekteki fırsatlar dünyası için Suriye'yi karıştırmaya, bölüp parçalamaya ihtiyacı vardı. 

Durum buydu, fakat, ABD'nin yerli-milli müttefiklerinin Esed'in zulümlerinin çetelesini çıkartmaları, hayırlı bir iş yaptıklarını düşünmelerini ve vicdanlarının sesini susturmalarını sağlıyordu.

ABD'nin mesela Afganistan ve Irak'taki zulümlerine gelince.. Oralardaki zulümlerin, tecavüzlerin, cinayetlerin çetelesi ile meşgul olmadılar. 

Türkiye de, NATO saflarında Afganistan'daydı.) 

*

Özdağ dışarıda olsa, son gelişmeler hakkında konuşması, hatta mitingler düzenlemesi, ortalığı velveleye vermesi, cuma namazına gidip (disk-jokey konumunda gördüğü) imamlardan “Atatürklü parça” isteğinde bulunması gibi akla ziyan rezaletler çıkarması gerekecek..

Dışarıda olup sustuğunda sorgulanması, ona, “Demek ki senin bütün söylemlerin aldatmacaydı, oyalamacaydı” denilmesi mümkün.

İçeride olunca, “Ne yapsın, başı belada, konuşsa daha zor duruma düşer, susmak zorunda” diye düşünülmesi, itibarı zedelenmeden, hatta bir ölçüde “mağdur kahramanımsı” haline getirilerek süreci hasarsız atlatması imkân dahilinde.

Ayrıca, içeride olması, onun “gazıyla” seslerini fazla çıkaran kişilere gözdağı verilmesini sağlaması bakımından da işlevsel.

Hapishanede Öcalan gibi keyfinin yerinde olduğu tahmininde bulunmak hepimiz için serbest.

*

Hülasa, ortada iki ihtimal var.

Birinci ihtimal, Özdağ’ın Mevlana gibi “olduğu gibi görünme, göründüğü gibi olma” ilkesi ışığında mesleğini icra eden bir siyasetçi olması.

İkinci ihtimal ise, zatıalilerinin istihbaratçılığın fıtratında ya da doğasında bulunan “oyun kuruculuk” çok yüzlülüğünün (iki yüzlülük değil, ikiyüz yüzlülük) müstesna örneklerinden biri olması.

Hangisi?

Bu konuda birşey demiyorum, herkes kendisi karar versin.

 

KURTLAR SOFRASINDAKİ PKK VE HAMAS





(Türkiye, İran'ın aksine ABD'ye bu açıklıkta efelenemez, fakat kapalı kapılar ardında pazarlık yapabilir.)



PKK, Abdullah Öcalan’ın çağrısına olumlu cevap vermiş durumda.

Ateşkes ilan ettiler.. Öcalan’ın süreçte daha etkin biçimde rol alması şartını öne sürüyorlar.

Bu kadar çabuk olumlu cevap vermeleri şaşırtıcı.

*

PKK’nın arkasında (başta ABD ve İsrail olmak üzere) yabancı devletlerin bulunduğu bir sır değil.

ABD’nin Çekiç Güç’ünün geçmişte PKK’ya da kol kanat gerdiği hep söylendi, yazıldı çizildi.

Bunun yanı sıra, birileri Barzani’nin de köken olarak yahudi olduğunu, arkalarında İsrail’in bulunduğunu sürekli tekrarladılar.

Bu arada, Öcalan’ın da köken olarak Ermeni olduğu öne sürüldü.

Köken meselesinin içyüzünü bilmiyoruz, fakat Ortadoğu’daki son Kürt hareketlerine İsrail’in ve Batı’nın destek verdiği kesin.

Soru şu: 

Kürtçülerin ABD’den ve İsrail’den bağımsız hareket etmediklerine, edemeyeceklerine bizi inandırmak için bugüne kadar kimisi doğru kimisi yanlış hikâyeler anlatanlar, PKK’nın Öcalan’ın çağrısına bu kadar çabuk olumlu cevap vermesini, ABD ve İsrail’in bu gelişmenin önüne takoz koymamasını neye bağlıyorlar?

*

İsrail ve güdümündeki ABD, karşılığında HAMAS kurban edilmeden PKK’dan vazgeçebilir mi?

PKK'nın feshine izin verir mi?

Bu fesih meselesinin seyrine göre, önümüzdeki dönemde, “HAMAS’ta iç muhasebe” türünden, HAMAS’ın içine nifak sokma, onu sorgulama ve suçlama furyası başlatılabilir.

HAMAS yalnız bırakılabilir ve kurban edilebilir.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...