28 ŞUBAT’TA MİT’İN ROLÜ VE PROF. ESAD COŞAN HOCA'NIN ÖLÜMÜ

 

Posted on 27 Haziran 2013


Yukarıdaki başlıkta yer alan “28 Şubat’ta MİT’in rolü” ifadesi bana ait değil. Nazlı Ilıcak’ın Sabah’ta yayınlanan 28 Şubat 2013 tarihli yazısının başlığında o ifade yer alıyordu.

Ilıcak, söz konusu yazısında, “Brifinglere katılan yüksek yargı mensupları ya da ajitasyon yaratmak amacıyla manşet atan gazeteler, askerin müttefiki gibi görülürken, nedense, MİT bu işten sıyırıverdi” diyor.

Gerçekten de, sıyırıverdi. Hem de tereyağından kıl çeker gibi.

Halbuki, MİT’in vatansever, yurtsever, ülkesine ve milletine bağlı çok değerli bazı çalışanları o süreçte hiç de boş durmamışlardı.

Bunları Ilıcak şöyle sıralıyor:

Önce, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, irtica tehdidi konusunda bilgilendirildi. Eylül 1996’da bu brifingi Demirel’e MİT verdi.”

*

Buraya dikkat!.. Henüz Eylül 1996’dayız.

28 Şubat 1997 tarihine altı ay var. Altı koca ay..

1990’lı yıllarda Aczmendilik diye bir tarikat kurmayı başaran işçi emeklisi Müslüm Gündüz, Aralık 1996’nın sonunda Fadime ile basılmak için henüz harekete geçmemiş.

Sincan’da Kudüs Gecesi düzenlenmemiş (Bu geceyi düzenleyenler Gezi Parkı eylemcilerinin yanında ağzı süt kokan çocuklar gibi kalıyordu ama olsun. Düşünün, resmî makamlardan izin alarak gece düzenliyorlar. Vay irticacılar vay!)

Henüz, bu muhallebi çocuğu gecesi yüzünden tanklar Sincan sokaklarında yürümemiş..

Eylül 1996’nın, “fırtına öncesi sessizlik” yaşanan günlerindeyiz.

*

Ancak, MİT uyumuyor.

Askerler uyusa bile, MİT uyanık. Askerleri de uyandıracak şekilde acayip teyakkuz halinde.

Ve, sonradan cılkı çıkacak brifingler serisini darbecilerden daha önce akıl ediyor, muhteşem Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e brifing veriyor.

MİT, bunu yapmakla da kalmamış..

Ilıcak’ın ifadelerinden aktaralım:

1 Şubat 1997’de, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal, Erbakan ile görüştü. Erbakan’ın konuşmalarını doğrudan Çankaya’ya rapor halinde gönderdi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği Erbakan’ın ifadelerini değerlendiren bir not kaleme aldı ve Refah Partisi’nin kapatılabileceği hususuna dikkat çekti.”

Görüldüğü gibi, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal’ın görüşmeleri, adeta bir sihirli değnek işlevi görüyor.

Geleceği okumak, öngörmek gibi sıradışı bir yeteneği var. (Zatıalileri, kendisinden önce Bubi Rubinstein gibi oldukça “çağdaş” ve “millî” bir isme sahip bulunan bir şahısla evlilik yapmış olan Filiz Akın’la evlidir.)

MİT Müsteşarı, ülkenin Başbakanı hakkında Cumhurbaşkanı’na rapor sunuyor, ardından Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, MİT’ten aldığı ilhamla, sanki Anayasa Mahkemesi’ymiş gibi, Refah Partisi’nin kapatılabileceğini “öngörüyor”.

Askerler, tank yürütüyor, gürültü patırtı çıkarıyor, MİT ise sessiz ve derinden, ama ayağını yere sağlam basarak gidiyor.

Refah Partisi’nin kapatılacağını, çok önceden, hiç kimsenin aklından bile geçirmediği bir sırada, Cumhurbaşkanlığı’nın anlamasını sağlıyorlar.

Muazzam bir uzak görüşlülük, muhteşem bir öngörü yeteneği, müthiş ve derin bir “hukuk” bilgisi..

Refah Partisi’nin kapanacağını biliyorlar, bildiriyorlar.

Mesele o zamanki hükümetin düşmesi değil arkadaş, sen daha anlamadın mı, Refah Partisi’nin bizzat kendisi buharlaşıyor. 

Geride hükümet mi kalır!..

*

Peki MİT, meseleyi bu kadarla bırakmış mıydı?

Ne gezer!. Ilıcak’ı dinleyelim:

21 Şubat’ta MİT, Demirel’e yeni bir brifing verdi. Bütün bu brifingler, Milli Görüş’ü ve Refah Partisi’ni hedef alıyordu.”

MİT çalışmış abi, boş durmamış..

Taa Eylül 1996’da bir brifingle başladığı memleketi kurtarma faaliyetine Şubat 1997’de olağanüstü hız vermiş.

Şubat’ın hemen başında Demirel’e Erbakan’ın konuşmalarıyla ilgili bir “rapor” sunmuşlar, Refah Partisi’nin kapatılmasının gerekebileceğini anlamasını sağlamışlar.

“Durmak yok, yola devam” demişler, 21 Şubat’ta bir brifing daha vermişler.

Bitmiş mi?

Ne gezer! Ilıcak’a tekrar kulak verelim:

Nihayet, MİT, ‘İrticai faaliyetlerin önlenmesine dair tedbirler’ isimli 25 Şubat 1997 tarihli bir rapor yazdı. Rapor, 28 Şubat’taki Milli Güvenlik Kurulu’na sunmak üzere hazırlamıştı.”

Yaa, işte böyle..

MİT, gizli ajanları vasıtasıyla ülkemizdeki sürü sepet grubun, cemaatin, sivil hareketin vesaire rotasını çizmiyor, çizmeye çalışmıyor, aynı zamanda resmî düzeyde de, askerlerin “akıllanması”nı sağlıyordu.

MİT, işi kökünden halletmeye çalışıyor, taa altı ay öncesinden Cumhurbaşkanı ile ağını örmeye başlıyordu.

Cumhurbaşkanlığı’nın Refah Partisi’nin kapatılabileceğini anlamasını sağlayan MİT, aynı şeyi Anayasa Mahkemesi’nin de anlamasını sağlayabilir miydi?..

*

Anayasa’mıza göre, yargı bağımsızdır. Dolayısıyla, “yasalar çerçevesinde”, MİT’in böyle bir yetkisinin ve etkisinin olamayacağını kabul etmek durumundayız.

Ancak, yargının gelecekte ne yapacağını öngörmek, tahmin etmek, herkeste rastlanmayan bir “hukuk” bilgisiyle uzak görüşlülük sergilemek, “yasalar çerçevesinde” serbest.

Maşaallah MİT’te, ya da MİT’çilerde, ya da en azından etkili ve yetkili bir kısmında, böylesi özel kabiliyetler hiç de eksik değil.

*

Peki MİT, 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu toplantısı için hazırladığı raporda hangi tavsiyelerde bulunmuş?

Ilıcak’ın yazısında bunun da cevabı var.

Okuyalım:

Siyasi Partiler Kanunu değiştirilerek, milletvekilleri, belediye ya da il başkanlarının eylemlerinde, ülkenin bütünlüğüne ya da laik cumhuriyete aykırı bir durum varsa, partiler kapatılmalı.

Daha anlaşılır Türkçe’yle ifade etmek gerekirse, şunu demek istiyorlar: 

“Bizim laik kabul etmediğimiz insanların sadece seçme hakkı olsun, seçilme hakkı bulunmasın. ‘Demokrasi ne büyük nimet, istediğinizi seçebiliyorsunuz’ diyebilsinler, fakat, ‘Demokrasi bir nimet, özgürce seçilebiliyorsunuz’ diyemesinler. Onlar daima seçen, biz de her daim seçilen olalım. Rol paylaşımı düzgün yapılsın.

MİT’in bir başka tavsiyesi ise şu olmuş:

İrticai faaliyetlerinden dolayı YAŞ kararıyla TSK’dan ihraç edilen subaylar, kamu kurum ve kuruluşlarıyla, mahalli idarelerde çalıştırılmamalı.

Anlaşılır Türkçe’yle: 

“Bunlar pazarda çığırtkanlık yapıp limon satmayı beceremez. Böylesi kurumlara da giremezlerse sürünür, açlıktan ölürler. Bunları ordudan kovmak yetmez, peşlerini bırakmayıp ölümden beter bir sefaletmahkum edelim.”

*

MİT’in tavsiyeleri bunlarla da sınırlı değil. 

“Din” konusunda da halkımızı bilgilendirmeyi kafasına koymuş. 

Ilıcak’ın aktardığına göre, MGK’dan şunu istemişler:

Hizbullah ve benzeri terör örgütü mensuplarının eylemleri medyada sergilenmeli, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeli.

Evet, din terörü imajı halkın kafasına yerleştirilmeliymiş.

11 Eylül’deki İkiz Kuleler saldırısını, “İslamî terör” kavramını “dünya halkının kafasına” yerleştirmek için CIA ile MOSSAD’ın birlikte tertiplediği söylenir.

Görüldüğü kadarıyla, ülkemizin yüzakı MİT, bu konuda uluslararası çapta bir performans sergilemiş, CIA ve MOSSAD’a fark atmış.

Dört yıl, hatta dört buçuk yıl öncesinden, “din (İslam) terörü” imajını halkın kafasına yerleştirmek için medyayı kullanmayı kararlaştırmışlar. [Hizbullah'ı da bu iş için kurup meydana sürüp sürmedikleri konusu muallakta, bu konuda bir açıklamaları yok.. Ama bunu düşünecek "zekâ" onlarda var.]

Evet, din terörü imajı oluşturma "hizmet"ini 28 Şubat’ta, Milli Güvenlik Kurulu’na önermişler.

Yani, onlara göre, “din tetörürü imajını halkın kafasına yerleştirmek”, “milli güvenlik” bakımından önemliymiş..

İlginç bir “milli”lik, acayip bir “güvenlik”.. (Millî değil de milli diye yazmaları galiba nedensiz değil.).

*

Burada, Hizbullah’ın “perde arkası”na hiç girmeyelim.

“Acaba MİT, halkın kafasına din terörü imajının yerleştirilmesi için Hizbullah gibi terör örgütlerinin mevcut olmasını ‘milli güvenlik’ açısından faydalı mı buluyordu?” sorusunu da hiç sormayalım.

Şu işe bakın!

Hizbullah operasyonları taa 2000 yılının Ocak ve Şubat aylarında yapılmış, bu örgüt ülkede o tarihe kadar sellemehüsselam at oynatmaya devam etmişti.  

MİT ise, anlaşıldığı kadarıyla, 1996’da ve 1997’de, Hizbullah’ı değil, ülkenin anayasal hükümetini yıkmak için faaliyet gösteriyordu. [Demek ki o sırada Hizbullah'a şiddetle ihtiyaç vardı.. Yoksa din terörü imajı gümbürtüye giderdi.]

Görünüşe göre, Hizbullah’ın lideri Hüseyin Velioğlu’nun değil, Başbakan Erbakan’ın peşindeydiler.

Hizbullah’ın çökertilmesi değil, Refah Partisi’nin kapatılması için brifing üstüne brifing veriyor, rapor üstüne rapor yazıyorlardı.

Ve bu MİT, yıllar sonra, Ergenekon hakkında doğru dürüst birşey bilmediği yönünde rapor da verecekti.

İşte böyle muazzam bir “milli” teşkilattı MİT..

Din terörü imajını halkın kafasına yerleştirmek için Hizbullah gibi örgütlerin faaliyetlerine umut bağlıyordu.

*

MİT’in, 28 Şubat MGK’sına bir başka tavsiyesi de şuydu:

İmam Hatip Okullarının açılmasına müsaade edilmemeli.

Emriniz olur!..

Nazlı Ilıcak, sözlerini şöyle sürdürüyor:

MİT raporunda daha birçok tavsiye mevcuttu. Zaten bu rapor 28 Şubat toplantısının temelini teşkil ediyordu. Nitekim, MİT’in istediği gibi birçok tedbir de alındı.

Ve Ilıcak, yazısını şu can alıcı soru ile bağlıyor:

O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?

Evet, bu soru önemli.

Ilıcak’ın yazdıklarından (ki, “Demokrasiye İnce Ayar” adlı kitabında konuyu daha geniş anlatıyor) şu anlaşılıyor:

MİT’in 28 Şubat’taki rolü, askerinkinden daha derin ve köklü..

*

Şimdi gelelim 28 Şubat’ın bir başka boyutuna..

Bugün biliyoruz ki, 28 Şubat, bir Amerikan projesiydi.

MİT’in görevi ise, gerçekte, dış güçlerin arzuları doğrultusunda ülkenin anayasal hükümetini devirmeye çalışmak değil, bu tür oyunları bozmaktır, bozmak olmalıdır. 

“Yasalar çerçevesinde” durum budur.

Gel gör ki, kazın ayağı, baktığınız yere göre farklı görünüyor.

Yeni Şafak (eski) yazarı Cem Küçük’ün 27 Haziran 2013 tarihliyazısında yer alan şu satırlar, herhalde MİT-CIA ilişkisi konusunda da derin düşüncelere yol açabilir: 

… Defalarca kez yazdım, başkaları da. Cengiz Çandar 1997’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 8. katındaki toplantıyı yazmasa, 28 Şubat’ın gerçek sebebini asla öğrenemeyecektik. Alan Makovsky ağzından kaçırmasa, Çandar’a Erbakan’ın darbesiz devrileceği kararı aldıklarını söylemese, dünyadan haberimiz olmayacaktı. Üstelik bunun belgesi de yok. Zaten böyle toplantıların resmi evrakı olmaz.

Evet, böylesi toplantıların resmî evrakı olmaz. Ancak birileri emeklilik ve yaşlılık günlerinde anılarını yazarsa yaşananlardan haberdar olunur.

*

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında bir toplantı yapılıyor, halkımızın Amerikalı “gerçek” efendileri Erbakan hükümetinin darbesiz devrileceğini öngörüyorlar ve bu gelişme kelebek etkisiyle ülkemizde bir sürü tantanaya yol açıyor. 

Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda bir kelebek kanat çırpıyor, Türkiye’de fırtına kopuyor.

Bütün “milli” kurum ve kuruluşlarımızda dalgalanmalar, hareketlenmeler yaşanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı, kartal gibi kanat çırpsa, fil gibi koşsa, gergedan gibi seyirtse, Ankara’da yaprak kımıldamıyor, fakat, elin Dışişleri Bakanlığı’ndaki kelebeğin kanat çırpması, Türkiye’yi mahvetmeye yetiyor.

Bu arada, kelebeğin kanat çırpması karşısında pek mütehassis olan “milli” çevreler, “yükselen dalga” sayesinde köşeyi dönmeyi de unutmuyorlar.

Ordudan irtica gerekçesiyle ihraç edilenlerin payına sefalet, bunların şansına ise villalar, cipler, yazlıklar, köşkler, kâşaneler, şişkin banka hesapları düşüyor.

*

Mesela, 11 Şubat 1998 tarihinde Sönmez Köksal’ın yerine geçen ve 11 Haziran 2005 tarihine kadar görevde kalan MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun hakkında dile getirilen iddialara bir göz atalım:

MİT PERSONELİNDEN ACI İTİRAFLAR

Uzun yıllar görev yaptığım Milli İstihbarat Teşkilatı bünyesinde meydana gelen, kanun ve ahlak dışı olayların gün yüzüne çıkması, ben ve benim gibi MİT çalışanlarını derinden yaralamakta, seyretmekten öte, elimizden de bir şey gelmemektedir.

… Sayın ATASAGUN ve yakın ekibi, şu anda ülkemizin sayılı zenginleri arasına girmişlerdir. Müsteşar ATASAGUN un İstanbul da bulunan gayrı mülkleri, arsaları, 2 adet villası, bankalardaki kabarık döviz hesapları gün yüzüne çıktığında, müsteşarın mal varlığının büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.

… Bununla yetinmeyen ATASAGUN ailesinin, nasıl olup ta yurt dışında büyük bir villa yaptırabildiği ise bu zenginliğin son halkasını oluşturmaktadır.

… Sayın ATASAGUN, yaptığı icraatlarla teşkilatı, adeta başka servislerin ve devlet içinde illegal bir yapının arka bahçesi haline getirmiştir. Bilinmeyen yerlerden ve şahıslardan gelen değişik istekler, adeta MİT in işi haline getirilmiş, müsteşar sadece bu işe odaklanmıştır. Müsteşarın, teşkilattan hangi evrakları dışarıya çıkardığıkimlere verdiği, sır olarak nitelenen arşivleri kimlere açtığı, kimleri dinlemeğe aldırdığı ve dinlenilen şahısların en mahrem hayatlarının, kimlere ve ne için verildiği, en yakınında olmuş bizler için bile artık muamma bir durum haline gelmiştir. Sayın müsteşar bütün illegal işlerini, daha önce olduğu gibi şimdi de, Kaşif KOZİNOĞLU ile yapmaktadır.

… İnsan kasabı haline gelmiş (veya getirilmiş) ve yaptıkları bugünlerde tekrar gündeme gelen Yeşil kod adlı Mahmut YILDIRIM ile yakın temasını devam ettiren KOZİNOĞLU, Müsteşarla beraber yürüttükleri illegal işlerde bu tür kanalları da kullanmayı ihmal etmemiştir. KOZİNOĞLU nun, müsteşarın bilgisi dahilinde, birilerinin isteği doğrultusunda nasıl adam harcadıkları, İstanbul yeraltı insanlarıyla nasıl samimi oldukları ve tabii ki püroya olan düşkünlüğü için neler yapamayacağı aşikardır.

… Senkal ATASAGUN, KOZİNOĞLU na karşı ciddi açıklar vermiştir. Bundan dolayı da, KOZİNOĞLU nu görevden el çektirmesi mümkün değildir. Bunun yerine , işinden uzaklaştırıyormuş gibi göstererek, Türkiye de en yüksek maaş alan bürokratların görev yaptığı Japonya ya göndermiş, bu durum, adeta terfi ettirecek kadar KOZİNOĞLU nu sevindirmiştir. Ayrıca, sanık konumunda devam eden davaları bulunan KOZİNOĞLU, Japonya ile olan saat farkından dolayı çıkacak olan bir kararın ulaştırılması adına zaman kazanmış olacak, bu safhada, ilgili kararı veren yargı mensuplarına karşı alınacak kararlarda daha rahat olunacaktır.

… Bu kadar vahim tabloya rağmen, Başbakanımızın, MİT içindeki bu kadar probleme ilgisiz kalması, Şenkal ATASAGUN dan yana bir çizgi izlemesi ise bizleri derin derin düşündüren asıl konudur.

… ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

Başbakanımızın, şahsından veya hükümet üyelerinden kaynaklanan, büyük bir problem veya başka bir ifadeyle açık (veya açıklar), ATASAGUN tarafından, göreve gelir gelmez teşkilat imkanlarıyla öğrenilip acaba dökümante mi edildi? Veya Başbakanımızın bir diyet borcumu söz konusu?

… Teşkilat içinde yapılan dar katılımlı toplantılarda, Sayın Müsteşar, “ Ben istemedikten sonra beni kimse bu makamdan alamaz” demesi ise bu durumun olma ihtimalini güçlendirmektedir.

… Sayın Süleyman Demirel e olan yakınlığı nedeniyle, zamanında Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı olan ve sonrasında hak etmediği halde konumu gereği, MİT idari Işler Başkanlığına getirilen Arman SUAR ın teşkilatı nasıl dolandırdığı, kadınlara olan düşkünlüğü, teşkilat mensubu bir bayana nasıl beyaz BMW aldığı, 2000 sayfa yolsuzluk dosyasının Demirel tarafından nasıl engellendiği bilinmektedir.

 (http://www.atin.org/ekler/Cunta120205_1.asp)

Bu “acı itiraflar”a bakarak, MİT’in 2005’teki durumu hakkında kabaca bir fikir edinmek mümkün. 28 Şubat Süreci’ndeki “brifing” faaliyetlerinin yerini başka türden çalışmalar almış.

Bu mektupta Atasagun’a yöneltilen “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” suçlaması çok önemli.

Gerçekten ilginç.. “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar”..*

Acaba bu “insan ortadan kaldırmalar” sadece ülkemizin Güneydoğu’sunda ya da İstanbul gibi metropollerimizde mi cereyan ediyordu, yoksa Avustralya gibi ülkelere de uzanıyor muydu?

*

2005 yılında bile, “Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar” ile suçlanabilen bir ekip MİT’i yönetmiş olduğuna göre, bu sorunun akıllara gelmesi yadırganmamalıdır.

Her ne kadar, “Yeşil tipi terör“ün medyada yer bulması ve halkın kafasına yerleştirilmesi, “din terörü” imajının üretilmesi kadar kolay ve risksiz değilse de, medyadaki sızıntı ve kaçakların tümden engellenmesi de mümkün değil.

*

Durum böyleyken, 2003 yılında, Arslan Bulut bize, “Türk istihbarat kaynakları”na dayanarak, Esad Coşan hocayı CIA’in, İngiliz gizli servisine öldürtmüş olduğunu “öğretiyordu”.

Bu “Türk istihbarat kaynakları”, 28 Şubat’ta Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın sekizinci katında alınan kararları tesadüfen hayata geçirmeye çalışan MİT’in, akla ziyan “irtica ile mücadele tedbirleri“ni 28 Şubat’ta MGK üyelerinin aklına düşüren MİT’in, “din” ile “terör” kavramlarını halkın kafasında özdeş hale getirmeye çalışan MİT’in; irtica denince ilk akla gelen isimlerden Esad Coşan hocanın 28 Şubat Süreci’nde ülkesini terk etmek zorunda kalmasında oynadığı role de bir zahmet açıklık getirebilirler mi?

Ordudan atılan subayların yaşadıkları mağduriyetleri yeterli görmeyen, ayrıca bir de belediyeler gibi diğer kamu kurum ve kuruluşlarında çalışmalarının da engellenmesini isteyen MİT’in, Esad Coşan’ın Avustralya’daki yaşamı hakkında ne tür olumlu düşünceleri olabileceği konusunda da bu “Türk istihbarat kaynakları” bizi aydınlatabilirler mi?

*

Bu sorulara, “resmen” değilse de, “kritik ve analitik” gereği “Türk istihbarat kaynakları”nın cevap vermeleri beklenir.

Çünkü, Esad Coşan hocanın ölümüne ilişkin “kritik ve analitik” düşüncelerimizin akış yönünün başka türlü değişmesi mümkün değildir.

Son olarak şunu belirtmeliyim: Nazlı Ilıcak’ın “O gün irtica tehlikesi var diye başı çekenler, bugün acaba hâlâ MİT kadrosunda mı?” sorusunun can alıcı bir soru olduğu açıktır.

Ve, bu soruya hayır cevabını veremiyor oluşumuz, en az yukarıdaki “itiraflar” kadar acı bir durumdur.


(https://tebyin.wordpress.com/2013/06/27/28-subatta-mitin-rolu-ve-esad-cosanin-olumu/)

SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR (KEMALİST/ATATÜRKİST PUTPERESTLİK İÇİN PEYGAMBER ÖLDÜRMEYE HAZIR SAPIKLIK)




Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


(İlk yayın tarihi: 10 Eylül 2024)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...