YÜZYILLIK YANLIŞLIK VE BAŞKA ARAÇLARLA DEVAM EDEN 28 ŞUBAT












Prusyalı general Carl von Clausewitz’in meşhur cümlesini biraz mürekkep yalamış herkes bilir:

“Savaş, siyasetin/diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir.” (Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.)

Bu sözü ters çevirirsek şunu demek de mümkün olabilir: Siyaset, savaşın başka araçlarla devamından ibarettir.

Her zaman olmasa da bazen böyle olduğu kesin.

Bu dünya sahnesinde birçok şey bitmiş gibi görünür fakat aslında başka araçlarla devam ediyordur.

*

Nitekim Türkiye’de 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor.. Başka araçlarla..

Bu işler bazen “Tavşana kaç, tazıya tut” tarzı dümenlerle sürdürülür.

Mesela İhsan Eliaçık, Mustafa Öztürk, Mehmet Okuyan gibi Kur’an suikastçileri üretilir, bunların palazlanması, tanınıp gündeme gelmesi için gereken zemin hazırlanır, böylece başka birilerinin bunlarla uğraşarak tuzak gündemlerde yollarını şaşırmaları istenir.

Bunlara cevap verirken bırakın başka konuları tartışmayı, başlarını kaşımaya bile vakitleri kalmaz.

Evet, 28 Şubat Süreci hâlâ devam ediyor, fakat onun da, tek parti döneminde başlayan “yüzyıllık yanlışlık” sürecinin bir parçası olduğunu unutmamak gerekiyor.

28 Şubat Süreci birçok şekilde ve birçok farklı araçla devam ediyor..

Millî Görüş (İslamcılık) gömleğinin çıkarılmasıyla devam ediyor.

O gömleği üstünde bulunduran Temel Karamollaoğlu gibi isimlerin “İslamcı değilim, müslümanım” diyerek ona domuz kanı bulaştırmasıyla devam ediyor. (Bu sözde bilge vatandaş “ci, cı” eklerinden hoşlanmadığı için İslam-cı olamıyor, fakat Millî Görüş-çü olabiliyor. Aklını mantık prangalarından kurtarıp özgürleştirme konusunda son derece cesur.)

28 Şubat Süreci, yandaş medya kalemşorlarının “düzen”baz yazılarıyla, sözde dindar edebiyatçı taifesinin “yozlaşmışlık ve çürümüşlüğü parlak laflarla yaldızlama” gevezeliğini edebiyat diye yutturma illüzyonuyla devam ediyor.

*

Bir örnek..

Odatv‘nin bir haberinin başlığı şöyleydi: “28 Şubat’ın ‘kahraman erkekleri’ eşlerini nasıl aldatıyor”.

Spotta ise şu söyleniyordu:

Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından bahsetti.

Haberin metnine gelince.. Şöyle:

Hükümete yakın Yeni Şafak gazetesi yazarı Fatma Barbarosoğlu bir kitaptan bahsetti.

Barbarosoğlu, Mustafa Kutlu’nun Sevincini Bulmak isimli kitabından söz etti.

“28 ŞUBAT’IN KAHRAMAN ERKEKLERİNİN…”

Kitapla ilgili şaşkınlığının gizlemeyen Fatma Barbarosoğlu kitapla ilgili şunları söyledi:

“Mustafa Kutlu’nun son kitabı: Sevincini Bulmak

12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı.

Romandaki bütün kadınlar eşleri tarafından ihanete uğruyor.

Hayır dilim sürçmedi. Sevincini bulmak, roman.”

Evet, haber böyle..

İmdi, bu Mustafa Kutlu adlı hikâyeci, neden böyle bir konuyu “28 Şubat‘ın kahraman erkekleri” üzerinden “romanlaştırır” ki?

Bu vicdansız kurnazlığın ardında nasıl bir “hesaplaşma” kaygısı yer alıyor?

28 Şubat’ın “kahraman”larını kimler adına, niçin itibarsızlaştırmaya çalışıyor?

İtibar suikasti yapıyor?

Tetikçiliğe soyunuyor?

*

Eski MİT’çi Yılmaz Tekin bir röportajında, “Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde” diyordu.

Nasıl bir işlem?” sorusuna şöyle cevap veriyordu:

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur.

Evet, 28 Şubat Süreci, en azından psikolojik harekât olarak devam ediyor diyebilir miyiz?

Ve bunun, mütedeyyin (dindar) camia içindeki “beşinci kol” vasıtasıyla yapıldığını kabul etmeli miyiz?.

28 Şubat’ın “kahraman”larını itibarsızlaştırmak, manen öldürmek için solcuları, Kemalistleri vs. devreye koysalar, onlara bu tür uyduruk romanlar, hikâyeler vs. yazdırsalar, etkisi olmaz, hatta ters teper, bunu biliyoruz.

O yüzden, içeriden birilerine bu tür "arkadan vuran, hedefi sırtından hançerleyen" karalamalar yazdırıyorlar demeli miyiz?

*

Mustafa Kutlu bunu hep yapıyordu.

1980’li yıllarda onun bir hikâye kitabını okumuştum.

Sürükleyicilik, edebî zevk, kurgu mükemmeliyeti vs. açısından beş para etmez bir kitaptı.

Mesela, bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu‘ndaki şiirsellik, Çehov’un hikâyelerindeki derinlik, Kemal Tahir’deki gerçekçilik, Dostoyevski’deki anlatım ustalığı onda yoktu.

Tatsız tuzsuz, yavan birşeydi. Başladığım için bitirdim, ve bir daha da başka bir kitabını elime almadım.

Fakat birileri onun reklamını yapıp duruyordu.

Okuduğum kitabı sözde hikâye kitabıydı, fakat içindeki hikâyeler birbiriyle bağlantılı olduğu için “romanımsı” demek de mümkündü.

Orada, “dava delisi Murat” diye bir tiplemeden bahsediliyordu.

Diğer “dava adamları” köşeyi dönüyor, “dava delisi Murat” ise yok yoksul, bir lokma bir hırka eksenli bir yaşamı sürdürüyor, daha doğrusu sürünüyordu.

Verilmek istenen bilinçaltı mesaj şuydu: Dava diye birşey yok, istismar var (Siz isterseniz adını koyup o zamanın laikçi jargonuyla din istismarı da diyebilirsiniz).

Mesele köşeyi dönmekten ibaret.

Birileri, “dava delileri”nin sırtına basarak köşeyi dönüyorlar.

*

Kitabın yayınlandığı tarih, 1986.

12 Eylül darbesi yaşanmış, Erbakan ve arkadaşları hapse atılıp din istismarı vs. gerekçesiyle yargılanmış, siyasî yasaklı hale getirilmiş, iktidar olma umutları seçim barajı ile yok edilmiş..

Ve böyle bir ortamda Mustafa Kutlu, “dava” diyecek gençlerin kulağına kar suyu kaçırıyor.

Hani ortada iktidar olmuş ve köşeyi dönmüş, yolsuzluklarına tepki gösterilmesini bile “vatana ihanet, darbe teşebbüsü, dış güçlerin operasyonu” vs. lafları ile engelleyen bir gömleksiz “dava dönekleri” güruhu bulunsa, adamın bunları yazması anlaşılabilirdi.

Kitabı yazdığı sıralarda hemen herkes “dava delisi Murat” durumundaydı.

Ve bu hikâyeleri anlatan Mustafa Kutlu, ne ilginçtir ki, kimler tarafından nasıl zenginleştirildiği, hangi ihalelerle zengin edildiği bilinen bir gazetede yıllardır yazıyor. Baş tacı..

Onun 28 Şubat “kahraman”larını manen öldürmek için yazılmış son kitabının (ya da cinayet aletinin) reklamını yapan bayan da aynı “ulufeci” gazetenin gediklisi..

Ortadaki yalın gerçek şu: Bunlar, dava delisi değil, “dava uyanıkları“..

Mustafa Kutlu gibi bir yeteneksizin Cumhurbaşkanlığı 2016 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülmesini nasıl yorumlamalıyız?

*

Tezgâhı iyi kurmuşlar..

Biri, hangi akla hizmetse, nerden icab ediyorsa, püfür püfür derin tetikçilik rüzgârları estiren bir kitap yazıyor.

Diğeri, onun reklamını yapıyor.

Malum odağın perde arkasından kontrol edip yönlendirdiği bir başka yayın organı da, bu reklamın reklamını kotarıyor.

Saadet zinciri..

Bu rol dağılımı kendiliğinden mi gerçekleşiyor, yoksa ardında "adsız kahraman" senarist ve rejisörler mi var?

*

Evet, bu kitap, 28 Şubat Süreci‘nin psikolojik harekât boyutunun devam ettiğini belgelemiyorsa, yaşlı başlı bir erkek hikâyecinin böyle bir işgüzarlığa kalkışmasını nasıl yorumlamalıyız?.

Mustafa Kutlu’da zerre kadar dürüstlük, vicdan ve insaf bulunsaydı, 28 Şubat’ın perde arkasını, o süreçte yapılan zulümleri, mağdurların yaşadıklarını anlatırdı.

28 Şubat’ın köşeyi dönen banka hortumcusu darbeci subaylarını, MİT’çilerini konu edinirdi.

17 Ağustos depreminin merkez üssünün tam üstünde yer alan ve depremde yıkılan binada yaşanan rezaletleri, kurulan tezgâhları anlatırdı.

28 Şubat'ın altyapısının nasıl hazırlandığını, Aczmendilik adlı prefabrik tarikatın nasıl imal edildiğini, Müslüm Gündüz adlı ayyaşın nasıl bir şeyhe dönüştürülüp medya yıldızı haline getirildiğini, madrabaz Ali Kalkancı‘nın ardında kimlerin bulunduğunu, Fadime Şahin adlı kadının kimler tarafından Müslüm ile Ali Kalkancı’ya gönderildiğini anlatırdı.

Bunu yapmıyor..

Derdi 28 Şubat’ın mağdurlarının imajı ve itibarı ile..

Katliamdan yaralı kurtulmayı başarmış birileri varsa onların kafasına sıkmak, yaralarına tuz basmak için artçı tetikçi olarak cinayet mahallinde dolaşıyor, son temizliği yapıyor.

*

Gelelim 28 Şubat’ın kahramanlarına..

Aslında, 28 Şubat’ın pek fazla kahramanı yok..

Baş kahramanı, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca idi.. Bedelini, Nisan 1997’de ülkeyi terk edip üç yıl boyunca sığınacak yer arayarak ödedi.

Ve de Avustralya‘ya yerleştikten sonra trafik kazasında ölerek..

Öldürülerek.

İkinci kahraman Hasan Celal Güzel‘di..

Sürece direndiği için tutuklandı, yargılandı ve hapis yattı.

Ve sonrasında nisyana mahkum edildi.

Cüzzamlı muamelesi gördü.

Yalnız bırakıldı.

Ve 2018 yılının serin bir 19 Mart günü hicran içinde sessiz sedasız yalnız öldü.

Ardından ağlayanı bile yoktu.

*

Üçüncü kahraman, “Namlusunu millete çeviren tankı alkışlayamam” diyen, “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır” diyerek kükreyen Muhsin Yazıcıoğlu idi.

2009 yılında şaibeli bir helikopter kazasında öldü.

Öldü mü, öldürüldü mü, anlaşılamadı.

Dördüncü kahraman, Av. Kemal Yavuz Ataman’ın 1997 yılının Eylül ayında İslâm Dergisi’nde yayınlanan bir yazısına göre, Nazlı Ilıcak’tı.

Ilıcak, sonradan müebbet hapis talebiyle yargılandı. Terör örgütü üyeliği suçlamasıyla..

Bu listeye, dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak da eklenebilir.

Bir de, belki 28 Şubat’ın kahramanı denilemezse de mağduru olanlar var. Mesela Nurettin Şirin.. Yıllarca hapis yattı.

Mustafa Kutlu şayet iyi niyetli ve dürüst bir adam olsaydı, böylesi mağdurların dramını hikâyeleştirirdi.

Uydurma “kahraman”lara atfettiği fuhuş ve zina isnadıyla “gerçek kahraman”ları itibarsızlaştırma şerefsizliğini sergilemezdi.

*

Ne yazık ki ülkemizde çok sinsi, çok alçakça, çok derin ve acımasız bir psikolojik harp olanca şiddetiyle sürdürülüyor.

28 Şubat süreci “yerlileştirilmiş ve millileştirilmiş” olarak başka yol, yöntem ve araçlarla farklı bir düzeyde devam ettiriliyor.


(İlk yayın tarihi: 8 Mart 2023)

MEVZUBAHİS RİYAKÂRLAR “MEVZUBAHİS OLAN VATANSA SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK DE TEFERRUATTIR” DİYEMİYOR

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 63

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Misak-ı Millî’yi (Osmanlı parlamentosunun, yani Meclis-i Mebusan’ın kabul ettiği “vatan sınırları”ndan taviz verilmeyeceğine dair ulusal yemini) kaale almadığını, hatta onu bir dert kaynağı saydığını görmüştük.

Zannedilenin aksine..

Selanikli’nin dilinde Misak-ı Millî, gönlünde ise (daha Samsun’a gitmeden İstanbul’dayken) İngilizler’le yaptığı gizli anlaşma vardı.

Daha doğrusu, İngiliz keferesi bir kara karar vermiş, ve kendisine hizmet etmek istediğini söylemiş bulunan Selanikli’ye kararını tebliğ etmiş, ona bir yol haritası sunmuştu.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, bu gerçeği son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, kararı veren, senaryoyu yazan, İngilizler..

Selanikli, bu tiyatroda (ya da filmde) sadece baş rol oyuncusu..

Ama nasıl Baba filmi Marlon Brando ile hatırlanıyor ve anılıyorsa, diğer oyuncular, hatta yapımcı, senarist ve yönetmen gölgede kalıyorsa, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesi”ndeki İngiliz etkisi de gözardı ediliyor.

Bunu Kemalistler ve Kemalist rejim bilinçli olarak yapıyor.. Anti-Kemalistler ise Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun bir şekilde pençesine düşmemek için söylemekten kaçınıyorlar.

Ama İnönü söylemiş, ve Atatürk’ü Koruma Kanunu’nun canına okumuş.

İyi yapmış.

*

İsmet İnönü’nün itiraf ettiği gerçeği, Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemiş bulunuyordu.

Tıpkı İnönü gibi olayların canlı şahidi olarak, Vahideddin’in, “çok güvendiği, karşısında iki büklüm olan dalkavuk yaveri Mustafa Kemal ile İngilizler’e oyun oynamak” istediğini, fakat tam aksinin yaşandığını, İngilizler’in M. Kemal ile Vahideddin’e (ve onun şahsında Osmanlı Devleti’ne) oyun oynadıklarını söylemişti.

Şeyhülislam, olayı tarih kitaplarından okumadı; tarihin ta kendisiydi.

Evet, İngiliz, işbirlikçi Selanikli Mustafa Atatürk ile Osmanlı Devleti’ne oyun oynamaya “karar” vermişti.

Şairin “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır” dediği gibi, Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti ne yapsa boştu.

Oyun kuruculuk virtüözü İngiliz, tezgâhı iyi kurmuştu.

Oyun kuruculuk edebiyatı yapmadan, övünmeden, şişinmeden, böbürlenmeden, hatta oyuna gelmiş numarası yaparak, salağa yatarak “karar”larının gereğini yerine getirdiler.

*

İngilizler, Selanikli’nin başarı hikâyesinin senaryosunu İngiliz “devlet aklı” ve “istihbaratçı aklı”nın tüm maharetini devreye koyarak yazdılar, ve sahnelenmesi hususunu müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’a cebren (mecbur bırakarak) kabul ettirdiler.

Selanikli’yi mecbur bırakmadılar, çünkü o zaten kendi başarısının peşindeydi.. Körün istediği bir göz, Allah vermişti dört göz.

İşte bu İngiliz kararına güvendiği için, Selanikli, Samsun’a çıkışının üzerinden daha henüz iki ay geçmişken, ortada hiçbir şey yokken, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, Osmanlı Devleti’nin canına okuyacağını, cumhuriyet ilan edeceğini (yani cumhurbaşkanı olacağını), devlet başkanı sıfatıyla memleketten tesettürü (İslamî örtüyü) kaldıracağını, millete şapka dayatmasında bulunacağını, geleneksel alfabeyi yasaklayıp Latin harflerini getireceğini müjdelemişti.

Gerçek gündeminde (İngiliz “karar”ının bir parçası olan gizli gündeminde) bunlar vardı..

Misak-ı Millî edebiyatı ise, milleti aldatmak, oltaya çekmek için kullanılan yemdi.

*

Mesele Misak-ı Millî’nin hayata geçirilmesi değil, Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve  İngilizler’in kararı doğrultusunda bir çağdaş ve uygar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması meselesiydi.

Ve Selanikli, Misak-ı Millî’yi çiğneye çiğneye, ayaklar altına ala ala bu hedefe doğru emin adımlarla yürüdü.

İlk taviz, Suriye’ye çöreklenmiş olan Fransızlar’a verildi.. Halep ve havalisi elden gitti.

Allah’tan ki millet Maraş’ı, Anteb’i ve Urfa’yı Selanikli’ye sormadan Fransızlar’ın elinden kurtarmıştı.

Asıl büyük tavizler ise Lozan’da verildi, Batı Trakya, Kerkük, Musul ve 12 Adalar gitti.

*

İşte o zaman, TBMM’de itiraz sesleri yükseldi.

Sesi en gür çıkan, Ali Şükrü Bey’di..

Selanikli’nin korumalarının başı durumundaki Topal Osman Ağa tarafından aldatılıp tuzağa çekilerek öldürüldü.

Olay faili meçhul (yapanı bilinmeyen) bir cinayet olarak tasarlanmıştı, fakat ortaya çıktı.

Bunun üzerine, emri kimden aldığına dair bir açıklamada bulunmasına fırsat verilmeden Topal Osman da infaz edildi.

Ancak, olay “resmen” kapansa da, gayriresmî olarak herkes gereken dersi çıkardı.

Birden bire herkes Lozancı oldu.

Böylece, Misak-ı Millî’nin cenaze töreni olan Lozan Antlaşması, Selanikli’nin bir başarısı olarak tarihe geçti.

Başarının bir İngiliz hediyesi olduğunu resmen ilan etme şerefi ise İsmet İnönü’ye kaldı.

Gerçi başarının asıl sahiplerinin İngilizler olduğunu Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi 50 yıl önce söylemişti ama, bu bir gayriresmî açıklamaydı, kaale alan yoktu.

*

Dediğimiz gibi, Selanikli Misak-ı Millî’yi ayak bağı olarak görüyordu..

Onun asıl gündemi başkaydı.

Lozan’da verilen tavizlere itiraz eden İzmit milletvekili Sırrı Bey’e cevap olarak, bir önceki bölümde de aktardığımız gibi, Misak-ı Millî diye bir harita yok” diyerek resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1318.)

Sırrı Bey buna karşı şu cevabı vermişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz, min gayri haddin, muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Bu beklemediği cevap, her zaman ihtiyatlı ve dikkatli konuşan Selanikli’nin dengesini bozmuş, ağzındaki baklayı çıkarmasına yol açmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Gerçekte, Batı Trakya ve 12 Adalar gibi İzmir de Yunanistan’ın elinde kalabilirdi.

İngiliz’in başlangıçtaki “karar”ının bu olduğu anlaşılıyor.

Ancak, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Almanya yanlısı olduğu için İngilizler’in baskısıyla tahttan çekilen Kral Konstantin tekrar başa geçip Venizelos’u etkisiz hale getirince, ve İngilizler’in arzusu hilafına Anadolu içlerine yürüme kararı alınca, İngiliz'in planladığı Ankara-Atina barışı gerçekleşmedi, mahut Türk-Yunan Savaşı yaşandı.

Teferruatını (internetten okuyabileceğiniz) Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımız ile bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde genişçe anlatmıştık.

Yunanistan, Türk-Yunan Savaşı’nda yenilen taraf olunca İzmir elinden çıktı.. Fakat yine de Batı Trakya ile burnumuzun dibindeki 12 Adalar elinde kaldı.

Ayrıca savaş tazminatı da ödemedi.

*

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk TBMM kürsüsünde Misak-ı Millî konusunda yalan söylemişti. 

Vatan toprağı diye birşey yoktur, mevcut menfaat hesaplarımız ve Lozan’daki delege efendilerimizin (benim keyfimin türevi olan) keyfi vardır” demek istiyordu.

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğitti.

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu demişti:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından (sözlerinden) kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

Selanikli’nin Misak-ı Millî’yi dilinden düşürmediği doğruydu, fakat sonradan, yukarıya aldığımız laflarının ortaya koyduğu gibi, İngiliz’in ve Yunan’ın hatırı için onu kökten reddetti.

Oysa, dilinden düşürmediği zamanlarda, mesela 1 Mart 1922 tarihinde, TBMM’de şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

*

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

Vatan hainliği.. 

Vatana ihanet:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilirdi?

"Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!"

*

Bu soruya, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözünü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin boyunun ölçüsünü almış oluruz.


VE LÂ YU'MİNU EKSERUHUM Bİ'LLÂHİ İLLÂ VE HÜM MÜŞRİKÛN (ALLAH'I İNKÂR ETMEZLER, İMAN ETTİKLERİNİ SÖYLERLER, FAKAT ÖNCELİK, ALLAH'A ORTAK KOŞTUKLARI VE ULU DİYE NİTELENDİRDİKLERİ TAĞUTLARA, PUTLARA, TANRILAŞTIRILMIŞ ŞAHISLARA AİTTİR.. MÜSLÜMANLIKLARI TAĞUTUN İZİN VERDİĞİ SINIRLAR İÇİNE HAPSOLMUŞTUR)

 





ALLAHU TEALA’YI TANIMIYOR, KÜRD’Ü TANISA NE OLACAK Kİ?

 





Odatv.com ve Yeni Şafak gibi uzaktan kumandalı yayın organlarının kimi zaman kavga ediyor olmalarına bakmayın, “derin” meseleler söz konusu olduğunda gayet iyi paslaşırlar.

Odatv’nin şu haberi bunun bir örneği:

Yeni Şafak HÜDA PAR tartışmasına girdi: 'Kürtçü' beklenti

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, HÜDA PAR’ın laik ulus devleti hedef aldığı çalıştayını, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor" dedi.

Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) tarafından 15-16 Şubat’ta düzenlenen “Kürt meselesine insani çözüm” konulu çalıştay tartışılmaya devam ediyor.

Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, "Hani ortak payda Müslümanlıktı?" başlıklı yazısında, "HÜDA PAR’ın 'yeni yüzyılda Kürt Meselesinin çözümü için aşağıdaki tespit ve çözüm önerilerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz' diyerek sıraladığı maddelerden biri ve sunuş metninde yer alan bir öneri hem tezatlar barındırıyor hem de Türkiye Cumhuriyeti Devletine açıkça çözümsüzlükler dayatıyor" diye yazdı ve şöyle devam etti:

"Önce sonuç bildirgesinden şu cümleyi aktarayım: 'Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir.'

HÜDA PAR'ın terk edilmesini arzuladığı 'ulus devlet paradigması', geçmişte Türklüğe dayalı ulusal kimliği esas alan ve Kürtlerin asimilasyonu üzerine kurulmuştu evet. Fakat günümüzde ve özellikle son 20 yılda bu paradigma kendi içinde büyük değişimlere uğradı, devletin anlayışında büyük değişimler yaşandı. Hâlihazırda ilerlenen yola da ırkçı ve kavmiyetçi anlayışı terk etmek üzere girildi. Böylesine derin bir anlayış değişikliğini amaçlamasa; daha evvel denenmiş ve sabote edilerek yarıda bırakılmış sürecin nihayete erişmesi için, muhafazakâr ve milliyetçi kodlardaki iki lider siyasi bagajlarını boşaltmazlardı."

"KÜRTÇÜ' BEKLENTİ"

Büyük güçlerin Sykes-Picot Anlaşması'nı hatırlatan Çelik, "HÜDA PAR, coğrafyayı birbirinden koparan Sykes-Picot sınırlarını hatırlatırken 'Kürtçü' ve haliyle milliyetçi bir beklentiyi dile getiriyor. Çünkü 'Kürtleri birbirinden ayıran demek' ayrımcılıktır. Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti’nin sınırları kalemle çizilirken sadece Kürtler birbirinden ayrılmadı. Araplar ve Türkmenlerin köyleri, şehirleri de ikiye bölündü. Bütünüyle dağıtılan coğrafyada bir tek Kürtler yaşamıyordu. Hâlâ da böyle. Net olsan ise şu: Sykes-Picot sadece Kürtleri değil tüm Müslümanları ayırdı" dedi.

ÇALIŞTAYIN SONUÇ BİLDİRGESİ

Çalıştayın sonuç bildirgesi ise ayrı bir tartışma konusu oldu. Sonuç bildirgesinde, "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır. Şeyh Said–i Palevi gibi isimlere yapılan zulümlerden dolayı devlet adına özür dilenmeli ve mezar yerleri ivedilikle açıklanmalıdır" ifadesi dikkati çekti.

Laik ulus devlet de "Laik temelde bir ulus devlet inşasına girişen cumhuriyetin yeni yönetici kadroları, homojen bir toplum üretme adına farklılıkları eritmeyi, asimilasyonu, yok saymayı dayatmış ve uyguladıkları politikalarla kardeşlik, adalet ve merhamet duygularını tahrip etmiştir. Kürt meselesinin çözümü ancak ulus devlet paradigmasının ve ırkçı/kavmiyetçi bakışın terk edilmesi suretiyle mümkün olabilir. Devlet, çözüm için bu iradeyi ortaya koymalıdır. Meselenin adalet temelinde çözümü, insani ve İslami bakış açısı ve tarihi tecrübelerden istifade edilerek mümkün olabilir. Maalesef şu ana kadar doğru bir yaklaşım sergilenmediği gibi tarihi tecrübelerden de istifade edilmemiştir" sözleriyle hedefe oturtuldu.

Kayserili ilahiyatçı Mehmet Göktaş'ın Şeyh Said hakkındaki "Bir Şeyh Said’in bir de onu şehit edenlerin fotoğraflarını alıp bakın, kim İngilizlere benziyor. Özür dilemek yetmez, çıkıp ‘Biz hainlik yaptık’ deyin" sözleri ise tepki topladı.

(https://www.odatv.com/guncel/yeni-safak-gazetesi-huda-par-tartismasina-girdi-kurtcu-beklenti-120086890)

*

Ersin Çelik adlı şahsın sorusuna bakın: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Adamlar "İslamî değerlere aykırı hiçbir çözüm modeli Kürt halkı nezdinde karşılık bulmayacaktır” diyor, bu angut ne anlıyor?

Angut dediysek aslında angut değil, angut numarası yapan bir hinoğlu hin.. (Hinoğlu olmayabilir de, onu bilemem, fakat kendisi hin.)

Klasik taktik; Yeni Şafak takımından biri din istismarı topunu ortalayacak, Odatv de pası alıp topu ileriye taşıyacak.

*

Odatv, haberine Mehmet Göktaş’ın videosunu da eklemiş.. Görüntüde Mehmet Göktaş ile Vahdettin İnce yer alıyor..

Göktaş’la 44 sene öncesine dayanan bir muarefem var. Lise öğrenciliğim sırasında bizim ilçede müftüydü.. Vahdettin İnce’yle muarefem ise 28 yıllık.. Uzun zaman komşuluk yaptık.

İkisiyle de hukukum var.

*

Bu HÜDA PAR olayının kökü Türkiye Hizbullahı’na dayanıyor.

1990’lı yıllarda derin devlet, yüzeysel devletin izni (!) ile, PKK’ya alternatif bir terör örgütü kurdu: Hizbullah. 

(“PKK’yı kuran, kurdurtan kimdi ki?” diyeceksiniz belki de, o bahse girmeyelim.. Hizbullah’ın arkasında derin kuklacıların yer alıyor olması, bütün efradının derin devletin adamı olması anlamına gelmiyor.. İpleri elinde tutanların derinlerin güdümünde olması yeterlidir.)

Adı gayet güzel: Hizbullah.. Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir tabir. Dindar Kürt gençlerini gaza getirmek için ideal.

Bu iki örgüt arasında kavga çıkartmak “ehli” için zor değil.. PKK’daki ajanlarınız Hizbullahçılar’a, Hizbullah’taki ajanlarınız da PKK’lılara saldırdığında gerisi gelir.

Zaten bölge halkı kan davasına yatkın.

Ancak, 1999 yılı başında CIA Abdullah Öcalan’ı stratejik ortağı, müttefiği ve “partner”i MİT’e verince ve PKK bir süre sessiz kalınca Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi.

(Dönemin başbakanı Ecevit, ABD’nin Öcalan’ı niçin verdiğini anlayamadığını ifade etmişti.. Belki de ABD, Erbakan’ı tasfiye eden “dostlarına, müttefiklerine” bir jest yapmak istemişti.. Veya belki, MİT’le geçmişten gelen derin bağları bulunan Öcalan yerine başka birinin PKK’nın başına geçmesinin önünü açmaya çalışmıştı. Bilmiyoruz.)

*

Evet, PKK durgunluk sürecine girince Hizbullah’ın tasfiyesi gündeme geldi, ve 2000 yılı başında bu örgüt militanları armut gibi toplanarak hapishanelere yerleştirildiler.

Bunlar cezalarını çekip hapisten çıktıklarında Peygamber Sevdalıları olarak arz-ı endam etmeye başladılar.

Artık ellerindeki silahların yerini dillerindeki ilahiler almıştı.. Peygamber Sevdalıları olarak mitingler düzenliyor topluca ilahiler vs. söylüyorlardı.

O günlerde bir yazımda, bunun bir imaj operasyonu olduğunu, bir zaman sonra hareketin partileştirileceğini, bunun altyapısının hazırlandığını tahmin ettiğimi yazmıştım. Tahminim doğru çıktı, HÜDA PAR kuruldu.

Maksat, 1980 öncesinde MİT’in kontrolünde olmakla birlikte 12 Eylül darbesinden sonra kontrolden çıkan ve yabancı istihbarat servisleriyle irtibat kuran PKK ile onun iç siyasetteki uzantılarının yerini alacak “yerli milli”, yani dış bağlantıları bulunmayan “dindar” bir Kürt siyasal hareketi oluşturmaktı.

PKK ile “legal” uzantılarına sempati duyacak kitlelere bir alternatif sunmak gerekiyordu.

*

Doğal olarak, HÜDA PAR’ın alternatif konumuna gelebilmek için radikal ve rijit söylemler de üretmesi gerekiyor.

PKK ile uzantılarının alternatifi haline gelmesi başka türlü mümkün değil.

Dolayısıyla, bu parti çatısı altında dile getirilen söylemlerin gerisinde derin parmakların bulunuyor olması ihtimalini yabana atamayız.

Ancak, o söylemleri dile getirtenler, bir taraftan da onları itibarsızlaştırmak için karşıt söylemler geliştirir, genel kabul görmesini engellemeye çalışırlar.

Yani, PKK’ya sempati duyacak kitleleri celbedip onların “derin kontrol” altına girmelerini sağlayacak şekilde söylem tellallığı veya pazarlamacılığı yaptırılır fakat bir yandan da onların “marjinal” olarak gösterilip değersizleştirilmesi için elden gelen yapılır.

*

Oyun kurucu” olmakla övünen derin ağababalarımızın “strateji”sinin bu olduğunu düşünüyorum.

Ancak, bundan bir sonuç alamazlar.

Bu tür samimiyetsiz kurnazlıklar uzun vadede ters teper.

Evet, Ersin denen acemi hin'in dile getirdiği gibi, devlet Kürt meselesinde bazı olumlu adımlar attı.. Ama bunu, bir PKK terörü yaşanmadan ve ABD hem Kuzey Irak’ta hem de Suriye’de (İsrail hesabına) Kürtleri “devletleştirmek” için adım atmadan önce yapmalıydı.

İşte o zaman, devletin bu değişimi "oyun kuruculuk" gereği değil, "iyi" olduğu için yaptığı düşünülürdü. 

Irak ve Suriye Kürtleri'nin "devletçilik" oyunu tamam.. Sırada Türkiye ve İran Kürtleri var.. 

İş ciddi.. “Oyun” oynayacak zaman değil.. Samimi olmak gerekiyor.

*

Şu ne konuştuğunu bilmeyen hin'in sorusuna dönelim: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Bunun adı, Müslümanlığın (İslam’ın) Kürd’e (ve başka etnik kökenlere) karşı bir silah olarak kullanılmasıdır.. Bu, istismardan da fazla birşey..

Kullanışlı zekâ, Şeyh Said İngiliz tipi (çağdaş) rejime tam da bu soruyu yöneltmişti: "Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

Senin anayasan bu anayasa oldukça, senin TBMM’nde vs. Atatürk ilke ve inkılapları denilen İngiliz ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edildikçe, MİT’in ambleminde Kelime-i Tevhid yerine Selanikli Mustafa Atatürk’ün resmi bulundukça, “müslüman” Kürtler o soruyu bu rejime sormaya devam edeceklerdir:

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"

*

Bu ülkede "vatandaşlık ortak paydası" olarak "Türklük" gösteriliyor.

"Müslümanlık" değil.

Anayasadan İslam atılmış, yerine Türklük konulmuş..

Sen önce anayasanı değiştirirsin, İslam'ı ortak payda ilan edersin, gayrimüslim vatandaşlara İslamî değerlere saygısızlık etmeme şartı getirip bunu "vatana ihanet" suçu sayarsın, ölmüş Selanikli'yi koruma kanunu yerine "İslam'ı koruma kanunu" çıkarırsın, ondan sonra Kürt eğer Kürtçülük vs. yaparsa, bölücülük türküsü söylerse, işte o zaman bunu demeye hakkın olur: 

"Hani ortak payda Müslümanlıktı?"


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...