BİLİM ADAMI ZANNEDİLEN BİR FİLİM ADAM, ŞİŞİRİLMİŞ BALON: PROF. AHMET ARSLAN

 








ESERİNİ ANLAMADAN BÜYÜKLÜĞÜNÜ NASIL ANLAYABİLİRSİN Kİ!


“cem boynerin başkanlık edip hemen sonra vazgeçtiği ydh nın kurucularından

ege üniversitesi felsefe bölümünün kurucusu


islam felsefe tarihi,özellikle de ibn-i haldun ve farabi üzerinde türkiye'de gerçek bir otorite.

onun tasından su içmeyen bilemez.

Ekşi Sözlük’te bu ifadelerle tanıtılan kişi, Prof. Ahmet Arslan.

Doktora tezim İbn Haldun’la ilgili olduğu için “su”yunun tadına baktım. Beğenmedim.

Farabî’nin el-Medînetü’l-Fazıla’sını tercüme ederken onun İdeal Devlet adıyla yaptığı çeviriye de baktım. Hatalarını gördüm.

*

Bu şahıs, İbn Haldun’a dair bir kitap da yazdı.

Ancak, İbn Haldun’u anlayabilmiş değil.

İlgilendiği her düşünürü İbn Haldun’u anladığı kadar anladıysa, ömrü boşa geçmiş demektir.

Uluslararası Siyaset Sosyolojisi Açısından İbn Haldun adıyla yayınlanan kitabımda onun bazı hatalarına işaret etmiştim.

Okuyalım…

*

İbn Haldun’la ilgili değerlendirmelerinde yer yer birbiriyle çelişen aceleci genellemeler yaptığı görülen Arslan’a göre ise, İbn Haldun, gerek devletin gerekse halkın ihtiyaç ve arzularını doyurmakta son derece başarılı olan, ayrıca bu ihtiyaç ve arzulardan olumlu bir destek alan şehir ekonomisinin bir noktadan sonra neden bu rolünü devam ettiremediğini, bir başka deyişle kriz yaşandığını bize açıklamamaktadır. Tersine, bunalımın sorumlusu olarak söz konusu ihtiyaç ve arzuları görüp, onları “genel bir ahlâk bozulması”nın sonuçları olarak suçlamak yoluna gitmektedir.[1] 

Gerçekteyse sözü edilen hususun açıklaması İbn Haldun’da vardır ve üstelik söz konusu açıklama Arslan’ın çalışmasında da yer almaktadır:

… Devlet sahibinin devletinin gelirlerini daha fazla arttırma yönündeki çabaları da başarısızlığa uğrayacaktır. Çünkü daha önce söylediğimiz gibi ekonomik hayatın da kendisine mahsus kanunları vardır. Bu kanunlar, ya arz-talep kanunu gibi salt ekonomik kanunlardır veya psikolojik cinstendirler. (Meselâ insan çalışmasının amacı kazançtır. Hiç kimse sonunda yeterli bir kazanç ümidi görmediği bir işe girişmez.) İşte ekonomik düzenin başarılı ve sağlıklı bir biçimde işlemesi ve devamı için bu kanunlara müdahale edilmemesi gerekir. Oysa devlet sahibi bu safhada, bu kanunlarla işleyen bu mekanizmaya dıştan müdahale etmek isteyecektir. Meselâ ya eski vergilerin oranlarını yükseltmek veya eskiden olmayan yeni bir takım vergileri (hac, pazar, gümrük vergileri gibi) koymakla işe başlayacaktır. Oysa vergi ile vergilendirilen kazanç arasında tecavüz edilmemesi gereken bir nisbet vardır. Bu aşıldığında, tüccar ve çeşitli meslek erbabının teşebbüs arzusu zayıflayacak, dolayısı ile onların gerçekleştirdikleri ticarî ve sınaî faaliyetlerin hacmi azalacaktır. Devlet sahibi, bu sefer tekrar vergileri ağırlaştırma yoluna gidecek; bu, vergi gelirlerinin daha da azalmasını doğuracaktır. Vergilerin yükseltilmesi tedbirlerinin bir sonuç vermediğini gören devlet sahibinin bu sefer kendisi, ekonomik hayata aktif olarak girmek isteyecek, ticarete kalkışacak, monopoller kurmaya gidecektir. Üreticilerden mallarını değer pahalarının altında almaya, tüketicilere de onlar üzerine fâhiş kârlar koyarak satmaya çalışacaktır…. Tabiî olarak bu da üreticilerin üretimden, tüccarların ticaretten vaz geçmelerini, hatta tüketicilerin bile şehri bırakarak başka yerler aramalarını doğuracaktır.[2]

*

İbn Haldun’a göre, aklî siyaset iki şekilde gerçekleşir: Birincisinde, hem toplumun genel çıkarları ve kamu yararı (el-mesâlihü’l-‘âmme), hem de özel çıkarlar ve hükümdarlığın hükümlerini içeren gelenek ve görenekler (âdâb) gözetilir. İlkinin örneği, İslâm öncesi İran-Sasanî Devleti’nin uygulamasıdır. İkincisinde ise, sadece hükümdarın çıkarları (maslahatü’s-sultân) dikkate alınır, iktidarını baskı ve zulümle (kahr) nasıl ayakta tutacağı düşünülür. İbn Haldun’a göre, bu ikinci tür aklî siyasette, gerçekte genel çıkarlar tümden yok değildir, fakat hükümdarın çıkarlarına tâbi kılınmıştır.[3] Bir başka deyişle genel çıkarlar ya da kamu yararı ikincil önem sahiptir ve hükümdarın özel çıkarlarıyla çatışması durumunda görmezden gelinebilir. 

İbn Haldun kendi zamanındaki bütün yönetimlerin bu kategoriye girdikleri kanaatini taşımaktadır.[4] Doğal olarak bu, düşünürün yaklaşımı çerçevesinde, salt hükümdarın çıkarlarının düşünülmesi, toplumun genel çıkarlarının ya da kamu yararının hiç gözetilmemesi anlamına gelmemektedir. Ancak, toplumun faydasına olan hususlar son tahlilde hükümdarın da çıkarına hizmet ediyor olması bakımından yönetimin ilgisine mazhar olmaktadır. Mesela her hükümdar ya da diktatör, yönettiği toplumun zengin ve müreffeh, ülkesinin bayındır ve kalkınmış olmasını hedefleyecek, bunu sağlayacak politikalar geliştirmeye ve tedbirler almaya çalışacaktır. Çünkü bu, aynı zamanda yöneticinin de zengin olmasını, daha çok vergi gelirine kavuşmasını, daha çok asker ve memur istihdam etmesini ve rakip devletlere karşı daha güçlü hale gelmesini sağlayacaktır. Düşünüre göre, genelde dünyadaki bütün hükümdarlar, müslüman veya değil, halklarını bu anlayışa göre yönetmekte, kendi çıkarlarını öne almaktadırlar. 

Ancak, ona göre, müslüman hükümdarlar, bir ölçüde İslamî hükümlere de riayet etmeye çalışmakta, böylece aklî siyasetlerinin temelini şu öğeler oluşturmaktadır: İslâmî hükümler, ahlâkî kurallar (âdabün hulukiyyetün), toplumsal hayatla ilgili doğal kanunlar ve asabiyet şevketiyle ilgili olarak dikkate alınması gereken hususlar.[5] Bütün bunlar, düşünürün yaklaşımı çerçevesinde dinî siyaseti bir “bütün”, aklî siyaseti ise onun içinde, ama ona aykırı düşmeyen bir “parça” olarak düşünmek gerektiğini söyleyen Arslan’ın[6] yanlış bir parça-bütün ilişkisi kurduğunu da göstermektedir.

*

İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini yorumlayan Arslan’a göre, “Onda deyim yerindeyse yine doğal olarak bazı insanlar başkalarından daha güçlü oldukları için diğer insanları egemenlikleri altına almakta ve böylece siyasi yönetim ortaya çıkmaktadır”.[7] Ancak, düşünürün anlatmak istediği şeyin tam olarak bu olduğu söylenemez; bu, riyasetten sonraki mülk aşaması için böyledir. Riyaset şeklindeki siyasal rejimde egemenlik “rıza”ya dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, Hobbes gibi toplumsal sözleşme kuramcıların ileriye sürdükleri türden bir sözleşmenin ürünü değildir, tıpkı bir babanın çocuğu üzerindeki otoritesi gibi doğal bir olaydır. Baba ile oğul, aralarında himaye-itaat ilişkisi kurmak için bir sözleşme yapmazlar, bu kendiliğinden ortaya çıkar. İbn Haldun’un riyaset olarak adlandırdığı siyasal rejim de bir ölçüde bu türden bir otorite ve itaat ifade eder. Bu noktada İbn Haldun’un asabiyet kavramı, toplumsal sözleşme kavramının alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Kabile içindeki dayanışma duygusu bir tür zımnî sözleşme olarak görülebilir, fakat bu kesinlikle Hobbes gibi düşünürlerin kastettiği türden bir sözleşme değildir.

*

İbn Haldun’daki normatif boyutu görmezden gelen Arslan’a göre ise, İbn Haldun’un “devlet”i “çıplak bir güç devleti (power-state)” durumundadır. Ona göre, bu “güç devleti”, ne Roussesau’nun, insanların serbest iradeleri ile oluşturduklarını söylediği “toplumsal bir sözleşme”ye dayalı devlettir ne de bugün örneklerini gördüğümüz “anayasal” devlettir. Kudretin kaynağını kuvvetin oluşturduğu bu devletin kanunlarını egemen aile (hanedan) veya bu ailenin liderinin (hükümdar) iradesi belirlemektedir. “Başka bir deyişle bu devlette kudretin kaynağı hukuk değil, hakkın ve hukukun kaynağı kudrettir.”[8] “O halde sonuçta bu devlet, gerçekte bir güç devleti, bir zorbalık devletidir” diyen Arslan, “Sonuç olarak bu devlet bir kanun devletidir, ancak bir hukuk devleti değildir; bir güç devletidir, akıl devleti değildir; bir çıkar devletidir, bir erdem devleti … değildir”[9] şeklinde bir hükme varmaktadır.

Arslan’ın bu değerlendirmelerinin abartılı ve büyük ölçüde yanlış olduğunu belirtmek gerekir. İbn Haldun’un sözünü ettiği “güç”, asabiyetten doğmaktadır. Asabiyet ise temelde zımnî bir sözleşme olarak kabul edilebilir ve Rousseau gibi isimlerin “toplumsal sözleşme” varsayımlarının aksine bir gerçekliktir. Nitekim Arslan, İbn Haldun’un görüşleri bağlamında, “kabile reislerinin temsil ettikleri esasta fazla bir yaptırım gücü olmayan, onların daha ziyade ahlâkî (moral) otoritelerine dayanan” egemenliklerinden söz ederek[10] yukarıdaki ifadelerinin yanlışlığını ortaya koymaktadır. Yine, “İşte ... bu grup reisine kendisine karşı duyulan büyük saygıdan doğan temelde ‘ahlâkî’ diyebileceğimiz otoritesini veren şeye İbni Haldun ‘asabiye’ adını vermektedir”[11] demektedir. Yine Arslan’a göre, “Asabiye, en genel olarak her türlü toplumsal örgütlenmede egemenliğin kaynağında bulunur”.[12] 

Asabiyet temelde ‘ahlâkî’ diyebileceğimiz ve “büyük saygı” ile ilgili bir olgu ise ve egemenliğin kaynağı ise, “devlette kudretin kaynağı, temelde saygıya dayanan ahlâkî bir ilke” haline gelmiş olur. Bu durumda Arslan’ın, İbn Haldun’un devletinde kudretin kaynağının hukuk olmadığını, tam aksine hakkın ve hukukun kaynağının güç ve kudret olduğunu savunması anlamsız hale gelmektedir. 

Anayasal devletler belirli bir toplumun önce anayasa oluşturup sonra devletleşmesi şeklinde değil, bir devletin anayasayı benimsemesi şeklinde ortaya çıktığına göre, “güç devleti” ile “anayasal devlet” arasında bir karşıtlık bulunduğunu düşünmek de yanlış olacaktır. İbn Haldun’un siyasal egemenliğin kaynağı olarak güç ve kudreti (her ne kadar bu güç ve kudret asabiyet gibi ahlâkî boyutu da olan ilkeler üzerinde ortaya çıksa bile) gördüğünü söylemek mümkün olabilirse de, onun hak ve hukukun kaynağı olarak kudreti gördüğünü söylemek mümkün değildir.

Ayrıca, İbn Haldun’un insanın toplumsallık niteliğinin gereği olarak gördüğü bir kanun koyucuya ve egemen güce duyulan ihtiyacı açıklama biçimi de, onun hak ve hukukun kaynağı olarak “güc”ü görmediğini ortaya koymaktadır. İbn Haldun’a göre, hükümdarlar da yönetilenler gibi, tabiatları gereği zulmetme eğilimi taşıyan insanlardır. Onların keyfî taleplerde bulunmaları yüzünden halk egemen güce itaatsizlikte bulunabilir ve bunun sonucunda karışıklık ve kan dökülmesi olayları yaşanabilir. O nedenle yönetimde keyfîliği önleyecek ve halk tarafından benimsenecek bir takım siyasî kanun ve kuralların tesbit ve tesis edilmesi zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu tür kanunlar üzerine oturmamış bir devletin egemenliğini tam ve istikrarlı bir biçimde tesis etmesi beklenemez.[13] 

Demek oluyor ki, egemen otorite, güç ve kudretine dayanarak keyfî bir hukuk sistemi oluşturamıyor, tam aksine “halk tarafından kabul edilecek” bir hukuk sistemine dayandığında onun güç ve kudreti artıyor. Öte yandan, Arslan’ın İbn Haldun’daki mülk-ü tabiî ve mülk-ü siyasî ayrımını görmezden geldiği, mülk-ü siyasînin düşünürün kullandığı siyaset-i akliyye kavramı ile ilişkisini de dikkate almadığı görülmektedir.

Arslan’ın aksine İbn Haldun’daki idealist ya da normatif boyutu fark eden Uygun, onun, devletin kökenini ve niteliğini sosyal-siyasal yasalar çerçevesinde izah eder ve “olan”ı göz önüne alırken, aynı zamanda “olması gereken”i de açıkladığını belirtmektedir. Düşünür, ülkeyi yönetecek kişinin siyasal ahlâka sahip olmasını, kamu yararını ve halkın iyiliğini gözetmesini; adil, bağışlayıcı, güçsüzleri koruyan, hukuk kuralları içinde hareket eden, verdiği sözü tutan, haksızlıklarla mücadele eden, inançlara saygı gösteren bir idareci olmasını gerekli görmektedir.[14]

Öte yandan, Arslan ayrıca, “İbni Haldun’un devleti hanedanlığa özdeş kılmak yönünden açık bir görüşü olduğunu görüyoruz” demektedir. Ona göre, düşünür, her devletin bir “aile” ya da “sülâle” devleti olduğunu düşünmektedir. Öyle ki devlet, hâkim bir ailenin üyelerinin ona kendi malları gibi malik oldukları bir şeydir. Bu durum, devletin gelişim süreci içerisinde, sözü edilen ailenin üyelerinin teker teker tasfiye edilip tek bir kişinin egemenliğine, monarşiye gidilmesi ile son bulmaktadır.[15] Bu ifadeler, İbn Haldun’un eksik ve kısmen de yanlış anlaşıldığını göstermektedir. Devlet kuruluşu itibariyle bir aile veya kabile devleti olmakla birlikte, gelişmesi itibariyle böyle değildir. Devlet kurulduktan sonra kurucu sülale veya kabile tedrîcen etkisini yitirir ve devlet monarşi haline gelir. Fakat bu, son nokta değildir, daha sonra, üst düzey yöneticiler durumuna gelen yabancılar hükümdarın otoritesini kısıtlarlar. Demek ki gelişme, monarşi ile son bulmaz; bunun ardından, hükümdarın otoritesinin kısıtlanması ve egemenliğinin sembolik hale dönüşmesi olayı yaşanır.

*

İbn Haldun’un, şehir uygarlığı ile devletin hayatı, bu ikinci ile de onu elinde tutan ailenin hayatı arasında sıkı bir ilişki kurduğunu söyleyen Arslan’a göre, buradan çıkacak mantıkî sonuç, şehir uygarlığının çözülmeye gidişinin devletin çözülmesi ile, bunun da, onu elinde tutan ailenin (sülalenin ya da hanedanın) çözülmesi ile açıklanabileceğidir.[16] 

Gerçekte, devleti kuran ailenin çözülmesi ile devletin çözülmesi arasında bir ilişki bulunmamaktadır. Devletin daha “ikinci tavrı”nda, hükümdar kendi sülalesini devre dışı bırakmakta, egemenliği kendi tekelinde toplamaktadır. Bir sonraki aşamada ise, sülalesinin onun üzerindeki nüfuzunun yerini bürokratların etkisi almaktadır. Devletin ve uygarlığın çözülmesi, devletin üçüncü tavrı olan ferağ (rahatlık) çağında başlamaktadır. Bu dönemde devlet ve toplum başlangıçtaki dinamizmini kaybetmekte, bu arada hükümdar da asabiyetinin ona verdiği desteği yitirmektedir. Bu dinamizm ve asabiyet kaybı, bir sonraki barış tavrı ile daha da kökleşmekte, beşinci tavır olan israf ile doruğa ulaşmaktadır. İsraf ile meydana gelen bütçe açığının kapanması için devlet toplumu sömürmeye başlamakta ve böylece hem devlet hem de toplum çözülmektedir

Demek oluyor ki çözülmenin nedeni son tahlilde şu iki gelişmedir: Asabiyet dinamizminin ortadan kalkması ve ekonomik durumun bozulması. Düşünüre göre, devlet (mülk), onlarsız ayakta duramayacağı iki temel üzerine dayanır; bunlardan biri kudret ve asabiyet ve bunların yansıması olan askerlerdir; diğeri bu askerlerin ve genel olarak devletin ihtiyaç gösterdiği diğer şeylerin teminini sağlayan paradır (mal). Bir devlete çözülme arız olduğunda bu iki temelden başlar.[17] Devlet kurulurken sadece asabiyet yeterli olabilmektedir, çünkü hükümdarın kabilesi parasız hizmet sunmaktadır. Fakat zamanla o kabilenin yerini alan bürokrasi ancak para karşılığı desteğini devam ettireceği için, ekonomi faktörü öne çıkmaktadır.[18]

*

İbn Haldun üzerine eser kaleme almış isimlerin bile, düşünürün umran gibi temel kavramlarını yanlış anlayabildikleri görülmektedir. Mesela A. Arslan, İbn Haldun’a göre umran ilminin konusunun “varlığı mümkün olan” şeylerden ziyade “varlığı zorunlu olan” şeyler olduğunu söylemektedir (Bkz. Ahmet Arslan, İbn-i Haldun, 2. b., Ankara: Vadi Y., 1997, s. 170). Bundan hareketle de, din ve dinî olayların, umranın tabiatına zorunlu olarak ârız olan şeylerden olmadığını ileri sürmektedir (A.g.e., s. 172). Tam aksine, din ve dinî olaylar da umran ilminin konusuna girmektedir, ancak dinin ve dinî olayların, umran ilmi çerçevesinde, varlığı zorunlu olay ya da olgular olmadıkları görülür. Nasıl insan teki ya da birey din olgusuyla ilgisi bulunmaksızın yaşamını sürdürebilirse, onun hayatını devam ettirebilmesi için din faktörünün varlığı zorunlu değilse, toplumlar için de durum aynıdır. Bununla birlikte, mevcut dinî yapı ve kurumlar, tanımı gereği umran ilminin inceleme alanına dahildir. Bkz. Seyfi Say, İbn Haldûn’un Düşünce Sistemi ve Uluslararası İlişkiler Kuramı, İstanbul: İlk Harf Y., 2011, s. 284-291.

*

Ahmet Arslan, İbn Haldun’un konuyla ilgili görüşlerini şöyle özetlemektedir: “… bazı insanlar başkalarından daha güçlü oldukları için diğer insanları egemenlikleri altına almakta ve böylece siyasi yönetim ortaya çıkmaktadır.” (Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.) Gerçekte tam olarak böyle söylenemez; bu, riyasetten sonraki mülk aşaması için böyledir. Fakat riyaset şeklindeki siyasal rejimde egemenlik rızaya dayalı olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, Hobbes gibi toplumsal sözleşme kuramcıların ileri sürdükleri türden farazî bir sözleşme değil, tıpkı bir babanın çocuğu üzerindeki otoritesi gibi doğal bir olaydır.



[1] Arslan, İbn-i Haldun, s. 157.

[2] Mukaddime/Ugan, II, s. 58-69, 74-76’dan aktaran Arslan, a.g.e., s. 158-159; Mukaddime/Âtıf Ef., v. 138a-138b, 135b-137a; Mukaddime/Zağbî, s. 312-317, 319-320; Mukaddime/Kendir, I, s. 368-377, 379.

[3] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 338-339; Mukaddime/Kendir, I, s. 404-405; Mukaddime/Rosenthal, II, s. 138-139.

[4] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 339; Mukaddime/Kendir, I, s. 405; Mukaddime/Rosenthal, II, s. 139.

[5] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 146a; Mukaddime/Zağbî, s. 339; Mukaddime/Kendir, I, s. 405.

[6] Arslan, İbn-i Haldun, s. 204.

[7] Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.

[8] Arslan, İbn-i Haldun, s. 134.

[9] Arslan, Felsefeye Giriş, s. 125.

[10] Arslan, İbn-i Haldun, s. 106.

[11] A.g.e., s. 117.

[12] A.g.e., s. 123.

[13] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 95b-96a; Mukaddime/Zağbî, s. 221-222; Mukaddime/Kendir, I, s. 267; Mukaddime/Ugan, I, s. 478-479.

[14] Uygun, İbni Haldun’un Toplum ve Devlet Kuramı, s. 115; Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 71b-72b; Mukaddime/Zağbî, s. 172-173; Mukaddime/Kendir, I, s. 194-196; Mukaddime/Uludağ, I, s. 355-358.

[15] Arslan, İbn-i Haldun, s. 133.

[16] Arslan, İbn-i Haldun, s. 143.

[17] Mukaddime/Âtıf Ef., vr. 141b; Mukaddime/Zağbî, s.­ 328; Mukaddime/Kendir, I, s. 391; Mukaddime/Ugan, II, s.­ 97.

[18] Arslan, İbn-i Haldun, s. 152.


RÜYA

 



Erdoğan’la ilgili iki rüyamı yorumsuz olarak aktaracağım.

Birincisini, Suriye’deki son gelişmeler başladığı sırada gördüm.. Erdoğan, denizin üzerinde, suya batmadan duruyor ve top oynuyor. 

Bir ara, ayağının suya değmediğini, 10 santimetre kadar yukarıda olduğunu görüyorum. Rüyama göre, başka birilerinin geliştirdiği ve uzaktan kumanda ettiği bir teknoloji sayesinde bu şekilde su üstünde durabiliyormuş.

İkincisini ise birkaç gün önce gördüm. 

Erdoğan bir ağacın üzerinde.. Ağacın yere yakın olan en alt dalının üzerinde ayakta duruyor. Fakat dalın kırılma ve Erdoğan'ın düşme tehlikesi var. Bunu farkediyor, “Sayın Cumhurbaşkanım” diyerek ona hatırlatmada bulunuyorum.. 

Sonra da, ağacın altına, Erdoğan’ın üzerine atlaması için sünger bir yatak seriyorum. 

Fakat sonra görüyorum ki atlayış, yükseklikten dolayı yine de riskli.. 

Ancak ağacın arkasında duvar varmış. Adamları oradan Erdoğan’ı selametle ağaçtan alıyorlar.

 

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİNLER ARASINDA TARAFSIZ, İSLAM HESABINA BATIL DİNLERLE UĞRAŞMIYOR.. SİYASAL DİNSİZLİK HESABINA İSLAM'LA UĞRAŞIYOR, GÜNCELLEYİP TAHRİF EDİYOR

 

(İlk yayın tarihi: 6 Ekim 2023)

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI

 

















Sözde dindar özde devletçi ajanların dinî ve ahlâkî öğütler vermeleri, irfan edebiyatı yapmaları, rahatça İslamcılık yerine devletçilik yapabilmelerinin, adını koymadan Faşizm idelolojisinin propagandisti olarak faaliyet gösterebilmelerinin önünü açıyor.

Bu tipler, bir taraftan “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim” diyor, diğer taraftan da, “Müslümanım, İslamcı değilim” diye konuşuyorlar.

Evet, bu ifadeleri aynen kullanan okur-yazarlar var.

Başı çeken kişi ise duayen ajanlardan Mehmet Şevket Eygi idi.. (Diğer duayen Fethullah Gülen’di.. Şayet iktidar partisi ile muktedirlik yarışına girmese ve marabalığına bakmayıp CIA’in yerli-milli şubelerine/kâhyalarına diklenmeye kalkışmasaydı şimdi gönüller sultanı irfan ehli bir arif olarak hocaefendiliğin sefasını sürmeye devam ediyor olacaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ziyaret ettiği Türkçü Türkçe olimpiyatlarında hasretinden prangalar eskitilecekti.)

Evet, Mehmet Şevket, “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim.. Müslümanım, İslamcı değilim” şeklindeki demagojik hurafe ve mugalataları yazılarında sürekli tekrarladı.. 

(Onun kadar yanık sesli söyleyemeseler de aynı türküyü repertuarlarında bulunduran başkaları da vardı.. Fethullahçılar, Karamollaoğlu taifesi, şiirsiz şair İsmet gibi edebiyat satan edebiyat-çılar..)

Mehmet Şevket’in bu saçmalıkları sürekli tekrarlaması, bunamış ve beyninin çalışma düzeninin bozulmuş olmasından kaynaklanmıyordu. Propaganda tekniği bunu gerektiriyordu.

En düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde basitleştirilmiş olan mesajı, bilinçaltına yerleşecek şekilde biteviye tekrarlamak icab ediyordu.

Mesajın mantıklı olup olmaması propaganda ve algı operasyonu için önem taşımıyordu; önemli olan, basit olması ve böylece düşünce tembeli kitleleri düşünme zahmetinden kurtarmasıydı.

*

Kısacası, böylesi irfanist, ahlâkist derin tipler İslamcı değil, devletçi olarak kalem oynatıyorlar, oynattılar..

Adamlar, bozuk düzen ve sistemine rağmen, devletlerini tutuyorlar..

Devletleri de, o bozuk düzen ve sistemi tutuyor.. 

Böylece, bu “İslamcılık karşıtı devletçi müslüman”lar, devletleri üzerinden, bozuk düzeni ve sistemi de nazikçe ve kibarca, “İstemez, yan cebime koy” babından zahmetsizce tutuyorlar..

Batıl’ı desteklemenin (vekâlet/proxy üzerinden yapılan) örtülü biçimi bu: Onlar devletlerine tam destek veriyorlar, devletleri de bozuk düzen ve sisteme..

*

Kuşkusuz bu tavır kendi içinde bir tutarlılık taşıyor.. Putperestliğin çağdaş bir formu olan devletçiliği benimseyen bir kimsenin İslamcı olması, olabilmesi mümkün değildir.

Kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, la yüs’el ve sorgulanamaz kılınmış bir “devletçi“lik ideolojisini savunan bir adam, asla İslamcı olamaz. 

Olsa olsa faşist olur.

Bu açıdan, böylesi adamların bir ölçüde tutarlı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Fakat bunu, tutarlı olma adına yapmıyorlar..

Malum derin odakla aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar.. Devlet, her halükârda savunulsun.. İslam ise, İslamcılık olarak hayata yansımasın, sadece dindarlık gösterişçiliği ve ahlâkî öğüt pazarlamacılığı olarak gündelik hayatta insanların “uyutulması” için kullanılsın..

İstismar edilsin..

İstismar edilip kullanılsın ki, İslamcılık için değil, fakat “rejimi ve düzeni bozuk” bile olsa devleti için ölen insanların yakınları “İslam” adına “gaza getirilebilsin”..

 Onlara, “Yakınınız şehit oldu, şimdi Cennet’te.. Ne mutlu size!.. Allah yolunda cihattan bahsedip de terörist olarak can verseydi ne kötü olurdu, değil mi?! Rejimi ve düzeni bozuk bile olsa devleti için öldü, Cennet’i hak etti, şehitlik mertebesine yükseldi” anlamına gelen hikâyeler anlatılabilsin.

*

Evet, rejimi ve düzeni bozuk bile olsa “devleti tutan” ideolojinin adı, İslamcılık değil, Faşizm‘dir..

İslamcılığa karşı adını koymadan faşist devletçiliği savunanlar, bir taraftan da, utanmadan Ehl-i Sünnet edebiyatı yapabiliyorlar..

Fakat, gerçekte Hegel‘in yolundadırlar.

Ne demişti Hegel?.. “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist.” “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür.”

Bu anlayış çerçevesinde, devleti tutmak, Tanrı’yı tutmak oluyor..

Devlete karşı çıkmak da, Tanrı’ya karşı çıkmak, Tanrı’nın yürüyüşüne itiraz etmek anlamına geliyor.

Evet, malum derin odağın Müslümanlar için ürettiği şeytanî uyutma formülü böyle: “Müslüman ol, devleti tut, devlet de küfür düzen ve rejimini tutsun, böylece sen de dolaylı olarak küfrü tut.. Ama İslamcılığı tutma!.. Sakın haa!”

Bunu malum derin odak, kendi adına söylese, reddedilecek, millet uyanacak..

Onun için, dindarlık gösterisi yapan kullanışlı ajanlara söyletiyor..

*

Bu tipler, mesela müslüman olmuş bir Güney Kıbrıs Rum vatandaşının “devletçilik” yapmasının ne anlama geleceğini hesap edemiyor.

Ya da, hesap etmek işlerine gelmiyor.

Böylesi tiplerin, müslüman olmuş bir Rum’dan beklediği, şöyle demesi olabilir: 

“Evet, Güney Kıbrıs Rum Devleti‘nin düzeni bozuk, rejiminde iş yok.. Ama, Rum Devleti’ni yine de tutarım.. İslamcı olmamalıyım, devletimi tutmalıyım.. Yaşasın Rum Devleti!..!

Ya da, Bosnalı kadınlara tecavüzü “milli ve yerli” bir vatandaşlık görevi haline getirmesiyle tanıdığımız Sırbistan‘da bir Sırp din değiştirip müslüman olduğunda şöyle düşünmeli: 

“Sırbistan’ın rejimi kötü, burada küfür sistemi hâkim, ama devletimi tutarım.. Tı, İslamcılık olmaz! Ben sadece müslümanım, İslamcı değilim.. Gözlerimi kaparım, devletimi tutarım! Yaşasın Sırbistan!”

*

Sanki Hz. Nuh a.s., “Tamam, rejim ya da düzen kötü, ama devletimizi tutuyorum” demişti.

Devletçi tiplere göre, Hz. Nuh a.s., sadece rejim ya da düzenle uğraşmalı, devletin bekası için de elinden geleni yapmalıydı..

Allahu Teala da, yok edecekse düzeni ya da sistemi yok etmeli, o günün devletini/milletini korumalıydı, tutmalıydı..

Halbuki, hepsini yerle yeksan etmiş, devletlerini başlarına geçirmişti.. 

Ortada millet kalmamıştı ki devleti kalsın.

Ancak, bu devletçilere göre, böyle olmamalıydı.. Allahu Teala, tabiri caizse İslamcılık yapmamalı, devletçi olmalıydı.. Devleti tutmalıydı..

Rejim, düzen ya da sistem fena imiş… Olabilir… Devlet tutulmalıdır…

Devletçi dalalet ehlinin kafası böyle çalışıyor..

*

Evet, bu sapıtmışlığa göre, Hz. İbrahim a.s.‘ın, “Nemrut kötü, tamam.. Ama devletimizi tutmamız lazım” demiş olması gerekiyor..

Yine bu şaşırmışlığa göre, Hz. Lut a.s.’ın, meleklere, “Tamam, bu şehir devletinin sistemi ya da rejimi kötü, ama devletimizin korunması lâzım.. İslamcılık olmaz!.. Devletçi olmalı, devleti tutmalıyız!” diyerek itiraz etmiş olması gerekiyor..

Bu mantı(ksızlı)ğa göre, Rasulullah s.a.s.‘in de şöyle konuşmuş olması gerekiyor: 

“Tamam, Kureyş/Mekke şehir devletinin düzeni ve sistemi bozuk, ama bu devleti yine de tutmalıyız.. Vatan kutsaldır, vatanımızı, milletimizi, devletimizi terk edip başka diyarlara gitmeyiz.. Müslüman’a yakışır mı vatanını, milletini, devletini bırakıp da Habeşistan gibi bir hristiyan zenci devletine sığınmak?!”

Öyle yapmamış, Medine’ye gidip Kureyş/Mekke şehir devleti ile çatışmış.. 

İslamcılık yapmış....

*

Günümüz devletçi dindarlığına göre, Hz. Musa a.s.’ın da, Firavun’a şöyle demiş olması gerekiyordu: 

“Buradaki bozuk düzen ve sisteme karşıyım.. Ama, başında bulunduğun devleti tutuyorum. Devletime bağlıyım.”

Öyle yapmamış, İslamcılık yapmış.. Şu anlama gelen şeyler söylemiş: 

“Ey Firavun, İsrailoğulları’nın bu devleti bırakıp başka ülkelere gitmelerine izin vermiyorsun. Bunu yapma! Onları bırak, buradan gidelim.. Devletin senin olsun, başına çalınsın!”

Firavun da, İslamcı olmayan, fakat bugünkü faşist devletçi zihniyet açısından altın harflerle yazılması gereken cevabında, “Yok öyle İslamcılık!.. Devletçi olacaksın, devleti tutacaksın!.. Rejimi ya da düzeni beğenmeyebilir, bozuk bulabilirsin, ama devlet başkaa.. Devlete sadakat ve bağlılık esastır. Tamam mı!” anlamına gelen laflar söylemiş..

*

Laik (siyasal dinsiz) devlet, dinler arasında tarafsız olduğu için, İslam hesabına batıl dinlerle uğraşmıyor.

Fakat İslam’la uğraşıyor.. Çünkü İslamcılığı kendisi için (siyasal dinsizlik için) tehlike olarak görüyor..

Bu yüzden ajanları vasıtasıyla İslam’ı laikliğe uydurmaya çalışıyor.

Laikliğe ve Atatürk’e.. Atatürkçülüğe..

Bu gaye doğrultusunda dinî grupları (tarikatları, cemaatleri, sivil inisiyatifleri) ajanları vasıtasıyla içeriden dizayn ediyor.

Başarısız olduğu söylenemez.. Bunun sebebi, dindarlık iddiasındaki insanların büyük çoğunluğunun dünya için dinini satmaya hazır oluşu.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...