TÜRKİYE TİPİ EHLÎ (EHLİLEŞTİRİLMİŞ) SÜNNETÇİLER, SELEFÎLİK ADI ALTINDA EHL-İ SÜNNET DÜŞMANLIĞI YAPIYORLAR

 

(İlk yayın tarihi: 24 Kasım 2023)


LAİKLİK KÜFÜRDÜR, LAİKLİĞİ SAVUNAN DA KÂFİRDİR

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

"İslam dünyasında ulus devlet sonrasında neşvünema bulan İslami hareketler içinde tartışmasız bir şekilde dillere en fazla pelesenk olan ve İslamcılar arasında tartışmaya neden olan Kuran ayeti Maide Suresinin 44. ayeti olmuştur. Bu ayet etrafında ayetin gerçek maksadının ne olduğu üzerine tartışmalar mütemadiyen devam etmiştir. Ana akım İslamcılar, ayetin nüzul bağlamını önemsemenin gerekliliği üzerine vurgu yapmış ve ayetin özel olarak Yahudilerle alakalı olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerdeki devlet yöneticilerinin, bu ayeti referans alarak tekfir edilemeyeceğini savunmuşlardır. Ömer Abdurrahman ise esasında mahkeme savunması olan ve daha sonra kitaplaştırılan 'Kelimetu Hakk' isimli eserinde bu ayeti uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştır."

Söz konusu ayet-i kerimenin meali şöyle:

“İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât'ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah'a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât'la) hüküm verirlerdi; Allah'ın Kitâbı'nı muhâfazaya me'mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb'e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da. Çünkü ona gözcülük eden (tahriften koruyan ve uygulanmasını sağlayan) kimseler idiler. O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! Artık kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Ayetin Yahudiler hakkında inmiş olduğu doğru.. Fakat bundan, “Tevrat’ı uygulamayan Yahudiler kâfir olur, müslüman olduklarını söyleyenler Kur’an’ı uygulamadıkları zaman ise kâfir olmazlar” sonucunu çıkarmak için ya geri zekâlı ya da münafık olmak gerekiyor.

Ayrıca, ayetin “O halde insanlardan korkmayın” diye başlayan bölümünde sadece Yahudiler’e hitab edildiğini, Yahudi olmayanların ise “Allah’tan korkmama” imtiyazına sahip olduklarını düşünmek için salt geri zekâlı olmak yetmez, bunun yanı sıra insanda biraz şeytanlaşmışlığın da bulunması gerekir.

Başka ayetlerde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “zalimler” ve “fasıklar” oldukları da belirtilmiştir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler bazen (duruma, içinde bulundukları şartlara göre) kâfir olmazlar, fakat “zalim” ve “fasık” olmaktan da kurtulamazlar. 

(Şeriat’e Şer’-i Şerîf yani Şerefli Şeriat ya da Şeriat-i Garra yani Aydınlık/Parlak Şeriat diyerek tazimde bulunan Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlerin müslüman yöneticileri günahlarından ve noksanlarından dolayı tekfir edilmezler, fakat Şeriat’i aşağılayan, devri geçmiş Ortaçağ kalıntısı deyip küçümseyen, gericilik olarak nitelendiren, hükümlerini beğenmediğini söyleyen kişiler, Şeriat’i uygulasalar bile kâfirdirler.)

Zalim ve fasık olmaktan kurtulmak için “hiç hükmedemeyen, hüküm verme imkânına sahip olamayan, sözü dinlenmeyen aciz kimse” olmak gerekir.

*

Modern hukuk” diye adlandırılan hukuk düzeninden örnek verelim.

Türkiye’nin kendisine ait bir anayasası, kanunları, tüzük ve yönetmelikleri var.

Diyelim ki Hakkari valisi ve oradaki hakimler, güvenlik güçleri vs. şöyle dediler: “Bu kanunlar buraya uymaz, biz kendimiz başka kurallar koyup uygulayalım.. Ankara’da fî tarihinde çıkarılan kanun Ankara için uygun olabilir, fakat burası için uygun değildir. Zaman ve zemin önemli, hangi çağda yaşıyoruz!”

Böyle dediklerini ve kanunları uygulamadıklarını, kendi kafalarından Hakkari’ye göre bir anayasa ve yasalar hazırladıklarını, ve anayasa diye hazırladıkları metne şöyle yazdıklarını varsayalım: “Hakkari’de egemenlik Hakkari halkına aittir.. Hakkari Hakkarililerindir.. Hakkari’yi yönetecek kanunları Hakkari halkının seçtiği kimseler yapar. Ne mutlu Hakkariliyim diyene!.. Bir Hakkarili tüm Türkiye’ye bedeldir.

İmdi böylesi bir durumda Ankara’daki devlet erkânı, “Aferin yav, bu Hakkarililer çağdaşlığın, uygarlığın, ilericiliğin, demokrasinin ruhunu kavramışlar, aydınlanmışlar, halkçılık ve devrimcilik gibi ilkeleri özümsemişler, dolayısıyla bunları taltif etmeli, onların bu aydınlanmışlığı karşısında şapka çıkarmalıyız” demezler.

Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını ben söylemeyeyim.

İmdi, Allahu Teala boşu boşuna peygamberler göndermiş, iş olsun diye kitaplar indirmiş gibi tutup o kitaplara sırt çevirecek kendi kafanızın doğrusuna gideceksiniz, fakat kâfir, zalim ya da fasık sayılmayacaksınız.. Örnek müslüman/mümin kabul edileceksiniz.. Bu dünyada keyfinize göre yaşayacaksınız, fakat öbür dünyada da yine keyfinizin istediği olacak..

Erdoğan gibi konuşalım, yok öyle 25 kuruşa simit.

*

Çakmaktaş, Ömer Abdurrahman’dan şu görüşleri aktarıyor:

"Ona göre bir Müslüman, Allah’ın teşri ettiği (şeriat/yasa olarak koyduğu) hükmün dışında bir hüküm ihdas eder ve Kuran’ın ortaya koyduğu ceza hukukunu uygulamazsa küfre girmiş olur. Zira Allah’ın koyduğu cezayı bırakıp yerine başka bir ceza hükmünü uygulamak İslam’dan yüz çevirmek anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 55-56). Dolayısıyla Allah’ın şeriatına muhalif olacak şekilde beşerî kanunlara uyanların küfre ve şirke düştükleri hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Öyle ki mirasta erkeğin kadından fazla pay almasını insafsızlık olarak görüp kadın ve erkeğin eşit olmaları gerektiğini söyleyerek veya çok eşliliğin ve boşanmanın kadına zulüm olduğunu düşünerek veya recm ve hırsızlık cezalarının vahşice bir muamele olduğunu kabul ederek yeni bir hukuk düzeni oluşturmak yaratıcının inkârı anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 62). Yine faizin serbest bırakılması, içki, zina ve hırsızlık gibi suçlara İslam ceza hukukunun uygulanmaması gibi Kuran ve Sünnete açıkça muhalif olan bir anlayışı sürdürmek ve kâfir devletler tarafından üretilmiş ithal kanunları İslam diyarında tatbik etmek ve bu kanunlara rıza gösterip başvurmak küfürdür (Abdurrahman, ts., 64)."

Bu meseleyi merhum Elmalılı Hoca Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şirk (Allahu Teala’ya ortak koşarak küfre düşme) kavramı etrafında ele alıyor.

İtikadî (zihniyet düzeyinde) ve amelî (pratikte, uygulamada) şirk ayrımı yapıyor.

İnsanların yaptıkları kanunları Allahu Teala’nın hükümlerine tercih edip onlara razı olanların itikadî şirke düşeceklerini ve dolayısıyla İslam’ı terk etmiş olacaklarını belirtiyor. 

(Türkiye’de böyle kendisini müslüman zanneden, hatta namaz kılıp hacca da giden aklı kıt zavallılar çok.. Dinin bir kısmını kabul ediyor ve uyguluyor olmak yetmez.. Ona kalırsa Yahudiler’in de ellerindeki Tevrat’ın hepsi uydurma değil, kendi aralarında uyguladıkları bazı hükümler gerçekten Allahu Teala’nın emri.. Allah’a inanıp o hükümleri uyguluyor olmaları onlara kurtarmayacak.. Aynı şekilde Şeriat’i –Ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki hükümleridir- beğenmediğini, Şeriatçılığa karşı olduğunu söyleyerek namaz-oruç-hac müslümanlığını sürdüren ahmaklar da o Yahudilerle aynı konumdadır.)

Amelî şirke gelince.. Merhum büyük âlim (Bu nitelendirmeyi yapan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi) Elmalılı Hoca, Şeriat’i kabul ettiği, ona razı olduğu halde, müşriklerin (başka şahıs, topluluk ve nesneleri Allahu Teala gibi yüceltip itaate ve tazime layık görenlerin) idaresi ve tahakkümü altında kalıp da istemeden o hükümlere göre yaşayanların amelî şirke düşeceklerini (yani putperest gibi yaşamış olacaklarını) belirtiyor.

Doğal olarak, bu amelî şirklerine zamanla alışıp beğenmeye başlar, onaylar hale gelir, razı olurlarsa, şirkleri amelî olmaktan çıkar itikadî şirke dönüşür, tam tekmil dört başı mamur müşrik (putperest) olurlar.

Namaz kılıp oruç tutuyor olsalar, akıllarınca Allahu Teala’ya ibadete devam etseler bile.. (Hristiyan rahipler de görünüşe göre gece gündüz Allahu Teala’ya ibadet ediyorlar.)

*

Evet, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini tefsir ederken şunları söylemiş bulunuyor:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur.

İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur.

Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur.

Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar.

Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Demek oluyor ki, Ömer Abdurrahman’ın yazdıkları kendi icadı şeyler değil..

Böyle inanmak için Selefî veya Vehhabî olmak gerekmiyor. Bu, mümin/müslüman olmanın gereği.

İslam itikadı Arabistan’da başka, İstanbul veya Ankara’da başka olamaz.

Nitekim, Nakşibendî Tarikatı şeyhlerinden müderris Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere, icma vaki olan manalarının dışında mana veren kâfir olur. Buna göre ‘recmi’ iptal ettikleri için Haricîler kâfirdir. İslam milletinden olup da, bazı hükümlerde başka milletlere (başka din mensuplarına) uyan kimse kâfir olur."

(Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 155-6.)

Bu ifadeler ile Ömer Abdurrahman’ınkiler arasında hiçbir fark yok.

*

Türkiye’de Ehl-i Sünnet müdafaası maskesiyle ortaya çıkan bazı ehlî sünnetçi şirk ehlinin (Ki yularları derinlerin elinde), laik (siyasal dinsiz) düzenleri aklayıp paklamaya uğraştıkları, şirk konusunda yapılan uyarıları ise Selefî ve Vehhabî meşrep kişilerin “sapma”ları olarak göstermeye çalıştıkları görülüyor.

Gazzalî, Gümüşhanevî ve Elmalılı gibi zatların dile getirdikleri hakikatleri söyleyenleri hemen “tekfirci”likle, Vehhabîlikle suçluyorlar.

Muhammed Zahid el-Kevserî rh. a. de mi Vehhabî idi?!

O, laiklik hakkında şu fetvayı vermiştir:

“Kur’an ve Sünnet nassları, İslâm dininin hem dünya hem de ahiret maslahatlarını câmi olduğuna ve bunların ahkâmına açık bir şekilde delalet etmektedir. Bu itibarla, dini devletten ayırmaya çalışmak açıkça küfürdür.

(Zâhid el-Kevserî, Makalât, s. 453; Ebubekir Sifil, “Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi”, Muhammed Zahid el-Kevserî: Hayatı – Eserleri – Tesirleri – Sempozyum Bildirileri içinde, İstanbul: Seha N., 1996, s. 167.)

Evet, açıkça küfürdür.

Bunun lam’ı, cim’i, tevil kabul eden bir tarafı yok.

Şeyhüslam Mustafa Sabri Efendi ise şöyle demektedir:

“Eğer ümmet böyle (lâik) bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan [dinden çıkıldığından] şüphe eden de dinden çıkar. Tevbe edip, dinî hüküm ve dinî yönetime dönmedikleri [dönmek gerektiğini kesin olarak kabul etmedikleri] sürece müslüman sayılmazlar.”

(Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı, çev. Oktay Yılmaz, İstanbul: İnsan Y., 2010, s. 176.)

Müslüman sayılmak için (İmam Gazzalî’nin el-Mustasfa’da belirttiği gibi) salt namaz kılıyor, kıbleye yöneliyor olmak yetmez:

 “… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

*

Aşağıdaki satırlar, Ömer Abdurrahman’ın ya da Selefî, Vehhabî filan denilerek “son kale" Türkiyeci ehlîleştirilmiş ehlî sünnetçiler tarafından lanetlenen birinin değil, Osmanlı’nın şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi'nın kaleminden çıkmış bulunuyor:

… İşte hâlâ Müslümanlık davasını elinden bırakmayan ve ukaladan (akıllılardan) geçinen birçok adamlar var ki, … Kur’an-ı Kerim’in sarahaten müsaadesine iktiran eden (açıkça iznine ulaşan) taaddüd-ü zevcatı (çok hanımla evlenmeyi) vahşet addederler. Yine Kur’an’ın sarahati mucibince (açık hükmü gereğince) kadını erkeğe müsavi (eşit) tutmamayı adaletsizlik sayarlar, Kur’an’daki miras ahkâmını (hükümlerini) makul ve mantıkî bulmayarak Frenk kanun-ı verasetleri (Avrupa miras yasası) ile mübadeleye (değiş tokuş etmeye) kalkarlar….

Türkiye haricindeki muhalifler arasında gezen bir İttihatçı asker bilirim ki işte bu itikatta bulunur, hem de müslüman geçinir.… Mehakim-i şer’iyeyi (Şeriat mahkemelerini) çürütmek için söylediği sözler arasında “o mahkemelerden sârıkın (hırsızın) eli kesilmesi gibi vahşiyane hükümler sadır olduğunu” da ilave ediyordu. Halbuki sârıkın bu vech ile cezalandırılmasını Kur’an-ı Kerim emreder….

Türkiye’nin … dinini ve milletini kaybetmiş olan bu mahkeme-i şer’iye düşmanları kadar dünyada daha sefil düşünceli adamlar olur mu acaba? …. Gayrimüslim bir devlet idaresinde bulunan mahkeme-i şer’iyyeyi ilga ettirmek (kapattırmak) marifet değil, açtırmak marifettir. ... Vay şaşkın herifler, vay alçak herifler vay! Haydi sen gel de aklın ve insafın varsa şimdi bunlara yine müslüman de bakayım! …

İşte biraz evvel ta’dad ettiğimiz (saydığımız) vechile, (hem) sarahaten (açıkça) Kur’an- Kerim’de zikr olunan birçok ahkâm-ı şer’iyeyi (Şeriat hükümlerini) beğenmemek ve reddetmek cüretinde bulunsunlar, hem de müslüman kalsınlar…

Bu ne kadar tenakuz (çelişki)! 

Kur’an-ı Kerim’in münderecatını (içeriğini) kısmen (bile olsa) tahtie eden (hatalı gören) adam, onun Allah kelamı olduğunu kabul etmediğinden buna cüret eder.

“Cenab-ı Hak bazı şeyleri iyi bilememiş! Şimdi akıllı kulları Allah’ın yanlışlarını tashih ediyor (düzeltiyor)…” denilemez ya! Demek ki herif Allah’ı beğenmiyor, Peygamber’i tahkir ediyor (aşağılıyor), hem de “Allah’a iman ettim, Peygamber’e iman ettim, müslümanım” diyor.

“Hocalar beni tekfir etti (kâfir ilan etti)” diye kızıyor. “Yobazlar benim dinime, vicdanıma ne karışır! Beni müslüman yapmak, gâvur yapmak, aforoz etmek onların elinde mi?” diyor. “Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur; böyle salahiyetler (yetkiler) kimseye verilmemiştir” diyor.

Halbuki işte hocalar, ellerinde doğrusunu söylemekten başka bir şey olmadığı için herifi müstehak olduğu (hak ettiği) sıfatla tavsif ediyorlar. 

Bir kimseyi gâvur yapmak, Müslümanlıkta ibka etmek (bırakmak) ve günah affetmek hocaların elinde olsaydı, belki “Haydi hatır için seni yine müslüman addedeceğiz” diyebilirlerdi. 

Lakin hoca ne yapsın? Herifi Kur’an tekfir ediyor (kâfir ilan ediyor), akıl ve mantık tekfir ediyor, tenakuzlu (çelişkili) imanı tekfir ediyor….

Nefse, şeytana uyup günah işlemek fakat günahını ve kabahatini kabahat telakki ederek haddini bilmek ve kusurunu itiraf etmek başka, Allah’ı kabahatli çıkarmak, emr ve nehyini (yasağını) beğenmemek ve makul görmemek de başka…

Birinci nevi ve şekildeki günahlar ne kadar çok olsa imana zarar vermez, çünkü imana münafi (aykırı) olmaz.

Lakin ikinci nevi ve şekildeki günahın zerresi bile imanı zîr ü zeber (yerle bir) etmeye kâfidir.

(Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışlarıİstanbul: Derin Tarih Kültür Yayınları, Eylül 2014, Derin Tarih dergisinin Eylül 2014 tarihli 30. sayısının hediyesi, s. 61-66.)


ÇAĞIN "İMAN KURTARMA" DAVASI: ŞU ZAMANIN EN BÜYÜK SORUNU ALLAHU TEALA'NIN VARLIĞINI İNKÂR DEĞİL, ŞİRKTİR, LAİK REJİMLERE ÖZGÜ NEO-ŞİRK

 

(İlk yayın tarihi: 9 Ağustos 2024)


DEMOKRASİZM İDEOLOJİSİNE (LAİK DEMOKRASİYE) TESLİM OLAN SÖZDE MÜSLÜMANLIK (Kİ ÖZDE KÜFÜRDÜR), “ALLAH’IN İNDİRDİĞİ İLE HÜKMEDİLMESİ” TALEBİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİ” DİYEREK REDDEDİYOR

 



İslam ve demokrasi, seküler sosyal bilimlerin kavramsal çerçevelerinden hareketle karşılaştırıldığında varılacak sonuç, ikisinin bağdaşmadığıdır.

Gerçekten de seküler ya da laik insanlar ikisinin bağdaşmadığını öne sürmekte ve tercihlerini demokrasi ya da totalitarizmden yana yapmaktadırlar.

İkisinin bağdaşacağını düşünen müslümanlar bu durumu, sözkonusu çevrelerin İslam’ı iyi bilmemeleri, anlamamaları ya da İslam’a karşı önyargılı olmalarıyla açıklamaya çalışmaktadır.

Oysa şunu görmek gerekir: Şayet Kur’an ve Sünnet’ten hareketle geliştirilmiş bir usul/yöntem, kavramsal çerçeve ve anlayış bizi demokratik hedefler olarak sunulan ilke ve uygulamalara götürüyorsa, İslam’ın demokrasi ile bağdaştığını ancak o zaman söyleyebiliriz.

Aksi takdirde, İslam’ı iyi bilmemekle suçladığımız muhataplarımız, bizim hem demokrasiyi hem de İslam’ı iyi bilmediğimiz, neyi savunduğumuzdan habersiz olduğumuz sonucuna varacaklar ve haksız da olmayacaklardır.

*

Kullandığımız araçlar, varacağımız noktayı da belirler. Bir gemideysek, varacağımız yer bir limandır, otobüs terminali değil.. Kavramların genetiği de bu şekilde varacakları sonucu kendi içlerinde taşırlar.. Bir kayısı çekirdeğinden ancak bir kayısı ağacı yeşerir, ondan elma ya da ceviz ağacı olmasını bekleyemezsiniz.

Demokrasi tabirinin durumu da budur; o, "kolektif heva ve heves" olarak yeşeren küfrün meyvesidir, ve siyasî ideoloji veya rejim olarak bir nüve/çekirdek halinde savunulurken vaad ettiği şey de ya doğrudan doğruya küfrün hakimiyetidir ya da küfrün hakimiyetine giden yolun ideolojik zeminini oluşturmaktır. 

Demokrasizm başlı başına bir dünya görüşüdür ve onun bilimsellikle bir ilgisi bulunmamaktadır.

Duverger’nin şu sözleri, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir:

“Toplum bilimlerinin az-gelişmişliği, çok sayıda kesin ve kanıtlanmış gözlemle çalışmaya olanak vermediğinden ve kuram kurmak için çok sayıda izlenim, sezgi ve sağduyu verisine başvurmak zorunlu olduğundan, kavramlar, ister istemez bir ideoloji niteliğine bürünür. Gözlemcinin, gözlemlediği olayların bir ögesi olması da, bilim adamını, farkına varmaksızın öz ideolojisinden beslenen kuram ve varsayımlar geliştirmeye iterek, bu karışıklığı daha arttırır. Toplum bilimci, dürüst, nesnel ve tarafsız olmak için ne kadar çabalarsa çabalasın, bunu tam anlamıyla hiç bir zaman gerçekleştiremez. Gerçekleştirdiğini sanansa egemen ideolojiden beslenendir. Çünkü, egemen ideoloji en azından yaygın biçimde kabul gördüğü için daha ‘nesnel’ görünür. Bu konuda; ‘Tarafsız bilimin öncülerinin ... sonunda Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline dönüşmesi tuhaf değil midir?’ diyen Stanley Hoffman’ın bu sözünü hatırlatmak yerinde olur. Böyle bir durumun tekeli de Birleşik Devletler’e ait değildir.”

(Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, İstanbul: Varlık Y., 1982, s. 21-22.)

ABD’deki sözde tarafsız bilimin öncülerinin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmeleri bir dereceye kadar normal karşılanabilir ve “hayatın olağan akışı”na uygun görülebilir; peki, müslüman olduğunu, düşüncesinin Kur’an ve Sünnet temeli üzerinde şekillendiğini söyleyenlerin Amerikan demokrasisinin çığırtkan ve hizmetkârları haline gelmelerini nasıl yorumlamak gerekiyor?

*

Ne yazık ki FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ve hatta eski Milli Görüşçü AK Partililer (ekseriyet itibariyle) bu durumda.

Bediüzzaman’ın talebesi olduklarını söyleyenlerin bir bölümü de bu çığırtkanlar arasında yer alıyor.

Çığırtkanlık zincirinin son halkalarından birini ise, kurdukları Sağduyu Partisi ile bu hizmetkârlık kervanına gecikmeli biçimde katılmış olan İskenderpaşacılar (ya da Hakyolcular) oluşturuyor.

Böylelerine, uyanmaları için nasıl seslenmek gerekiyor?.. “Quo vadis?” mi demeliyiz, yoksa “Eyne tezhebûn?” mu?

*

Demokrasizm ideolojisine (laik demokrasiye, siyasal dinsiz halkçılığa) teslim olan sözde müslümanlık (Ki özde küfürdür), “Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi” talebini “İslamcılık ideolojisi” diyerek reddediyor.

Kedi, yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş.

Kinci değil kindarım, emekçi değil emektarım” demek suretiyle zahmetsiz ve emeksiz “emekli” olmak isteyen açıkgöz üçkâğıtçılara rastlanmıyor, çünkü kimse bu numaraları yemez. Fakat, aynı akıl yürütüş ve mantıkla “İslamcı değil müslümanım, dinci değil dindarım” diyen istismarcı sahtekârlar alkışlanıyorlar.

Çünkü Türkiye’deki laik (siyasal dinsiz) “düzen” böyle müslümanımsılar istiyor.. Laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekasını bu “İslamsız müslümanlık”ta görüyor.

*

Bundan 12 yıl önce, 2012’de medyada bir İslamcılık tartışması patlak vermişti.

FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) Zaman gazetesi bu tartışmada başı çekiyordu.. İslamcılığı yerden yere vuruyorlardı.

Fakat AK Partililer ve (Saadet Partili) Milli Görüşçüler onlardan geri kalmadılar.. Her ne kadar FETÖ halay başı idiyse de, diğerleri de Anadolu irfanı folklor ekibinin oynak ve kıvrak üyeleri olarak, bu çılgınca naralar atarak kan ter içinde hoplayıp zıplama işinde FETÖ’yü yalnız bırakmadılar.

Temel Karamollaoğlu’nun Saadetçiler adına “İslamcı değilim müslümanım” diye konuşmasına o camiadan bir tepki geldiğine şahit olamadık.

AK Parti yandaşı ve yancısı yazar çizer taifesi de İslamcı olmadığını ilan etmek için sıraya girdi.

(Mesela AK Parti’nin gözde yazarlarından birinin Yeni Şafak gazetesinin 12 Ağustos 2012 tarihli sayısında yayınlanan yazısının başlığı şöyleydi: “Neden İslâmcı değilim?

Cevabı basit, onun ve diğerlerinin İslamcı olmamalarının ardındaki temel etken şu: Dünyalıklarının yolunda gitmesi için Batılılar’a ve onun yerli-milli derin acentalarına şirin görünmeye ve yaranmaya ihtiyaçları var.

Fakat bunu söylemelerini sağlayacak bir açık yüreklilik ve dürüstlüğe sahip değiller.)


SELEFÎLERİN DOĞRULARINA DA İTİRAZ EDEN, DOĞRULARINA DOĞRU DİYEMEYEN "YERLİ MİLLİ" EHLÎ (EHLİLEŞTİRİLMİŞ) SÜNNETÇİLERDEKİ BU ÖLÇÜSÜZ SELEFÎLİK DÜŞMANLIĞI, LAİK DÜZENİN AĞABABALARINA "BAKIN SİZİN İÇİN BUNLARI NASIL DA DÖVÜYORUZ, DÜZENİNİZE HİZMET EDİYORUZ" MESAJI VERMEK İSTEMELERİNDEN KAYNAKLANIYOR OLABİLİR Mİ?"

 

(İlk yayın tarihi: 15 Aralık 2023)

İSLAM HÜKÜMETİ VE YERLİ-MİLLİ HÜKÜMET

 




Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, bir İslam alimi olarak, laik Türkiye Cumhuriyeti hükümeti hakkında şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“Başı Şeriat’a bağlı olmamak üzere müteşekkil (oluşturulmuş) bir hükümet, İslam hükümeti olamayacağı gibi, o hükümet bir ecnebi (yabancı) hükümet değil de, halkın, milletin kendi kendine teşkil ettiği bir millî hükümet ise, öyle bir milletin de, kişilerce (kişiler olarak) isimleri Ahmed, Mehmed olmasına rağmen, İslam dini ile ilgilerinin, hükümetleri vasıtasıyla toptan kesilmiş olması zarurî idi (zorunludur).

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

https://belgelerlegercektarih.com/2012/07/30/seyhulislam-mustafa-sabri-efendi-m-kemal-ataturkun-foyasini-ortaya-cikardi/

Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa konusunda derin hassasiyet geliştiren ehlî sünnetçiler sakin olsunlar, bunları yazan zat selefî bir Arap değil..

Vehhabî hiç değil.

Osmanlı’nın sondan ikinci şeyhülislamı..

Tokatlı.. Türk oğlu Türk.

Kayseri ve İstanbul'da ilim tahsil etmiş.

*

Merhum Şeyhülislam'ın ifadelerinden anlaşılabileceği gibi, mesele bir hükümetin "milli/yerli" hükümet olmasından ibaret değil.

Asıl istenen idarenin İslam hükümeti (İslamî hükümet) olmasıdır.

İsrail'de Yahudiler'in kendileri açısından yerli-milli bir hükümete sahip olması, hak ve hakikat noktasından değer taşıyan bir durum değildir.

Hatta Yahudiler'in Müslümanlar'ın idaresi altında olması, kendilerine ait bir yerli-milli hükümetlerinin bulunmaması hem genel olarak insanlık, hem de kendileri için daha hayırlıdır.

*

Böyle olmakla birlikte, merhum Şeyhülislam'ın sözleri “laik (siyasal dinsiz) rejim” açısından kabul edilemez şeyler değil.

Çünkü başı Şeriat’e bağlı olmayan bir hükümete İslam hükümeti denilmesini İslam kabul etmediği gibi, laik (siyasal dinsiz) rejim de kabul etmez.

Bunun, benimsediği laikliğine (siyasal dinsizliğine) aykırı olduğunu söyler.

O yüzden, bugün Türkiye'de herhangi bir siyasal parti, programına “İslam hükümeti olarak faaliyet göstereceğiz” şeklinde bir ifade koyamaz.

Koyarsa, derhal kapatılır.

*

Ancak, laik rejimcilerin Şeyhülislam’ın bu tür yazılarına acayip “gıcık” olduklarını biliyoruz.

Kızmaları şundan: Aynı şeyi kendileri olumlu bir anlam yükleyerek ve övünerek, Şeyhülislam ise olumsuz biçimde ve yererek dile getiriyor.

Bunlar istiyorlar ki, Türkiye’nin laikliğini (siyasal dinsizliğini) herkes alkışlasın.

Kendileri “fikirsizliği hür, vicdansızlığı hür, irfansızlığı hür” olarak her lafı söyleyebilsinler, fakat Şeyhülislam gibi zatlar “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmasın.

Kendilerinin ilkokul ezberlerini herkes düşüncesizce tekrarlasın istiyorlar.

*

Ecnebî/yabancı bir hükümet ile yerli/milli hükümet arasındaki farka gelince..

Müşahhas örnek üzerinden gidelim, mesela Batı Trakya Türkleri‘ni alalım.

Batı Trakya, Lozan’la Yunanistan‘a bırakıldı. Oradaki Türkler açısından Yunan hükümeti ecnebi bir hükümetti, İslam hükümeti değildi. Bu hükümeti “kendi hükümetleri” kabul etmiyorlardı. Benimsemiyorlardı.

Dolayısıyla Yunan hükümetinin küfrüne onay vermiş olmuyorlardı.

Tabiî ki, (Yunan hükümeti İslam hükümeti olmaya tenezzül etmediği halde) “Bu hükümet de İslam hükümetidir” diye kabul etmeye başladıkları anda, İslam’ı tahrif edip bozma cinayetini işlemiş, küfre düşmüş olurlardı.

Çünkü, nasıl müslümanı tekfir etmek, kâfir saymak küfürse, bir kâfiri müslüman kabul etmek de küfürdür.

*

Türkiye Cumhuriyeti, laikliğini (siyasal dinsizliğini, siyaset sahasında dinsizliği benimsediğini) alıştıra alıştıra ortaya koydu.

Önce, cumhuriyetin ilanından dört yıl sonra Anayasa’dan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesi çıkartıldı.

Ardından 10 yıl sonra, 1937’de de laiklik (siyasal dinsizlik) ilan edildi.

Yani hükümet, “Ben İslam hükümeti değilim” dedi. 

İslam açısından ecnebi hükümetinden (mesela bir Avrupa hükümetinden) farkının olmadığını ilan etti.

Bu durumda, saçmasapan teviller üreterek böyle bir hükümeti İslam hükümeti kabul etmek İslam açısından küfür, laik rejim açısından anayasal düzeni yıkma niyeti taşımak, akıl ve mantık açısından ise angutluk alanında rekora koşmak oluyordu.

Şeyhülislam’ın içi yanarak dikkat çekmek zorunda kaldığı husus buydu.

*

Fakat Şeyhülislam şunu da söylüyor:

“Yalnız bu hallere karşı içinden kan ağlayan ve elinden bir şey gelmediği gibi memleketinden hicret imkanını da bulamayan halkın güçsüzleri için bir mazeret hakkı kalıyor.”

Buna bağlı olarak bir mazeret daha var.

O da şu:

İslam açısından” Türkiye’de yaşamak ile, bir ecnebi hükümetin (mesela bir Avrupa ülkesi hükümetinin) idaresi altında (hukuk/yasalar çerçevesinde) yaşamak arasında bir fark bulunmadığını,

Türkiye’nin laik “yerlilik ve millilik” davasının (yine İslam açısından) Ebu Cehil’in Mekke’ye bağlılığı türünden dünyaperestlik ve ilkel kabilecilik taassubundan ibaret olduğunu,

Mevcut Türk hükümetinin hem İslam hem de mevcut Anayasa açısından İslam hükümeti olmadığını,

Yerlilik-millilik safsata ve hurafeleriyle devletin laikliğine/dinsizliğine (dininin olmayışına) kulp takılamayacağını,

Müslüman bir toplumun hükümetinin laik (dinsizlik siyasetine göre) bir hükümet değil İslam hükümeti olması gerektiğini...

Bütün bunları kabul eden bir müslüman da, (rejimi benimsemeden) gayrimüslim/ecnebi ülkelerde yaşamak durumunda olan veya zorunda kalan müslümanlar gibi, İslam ile bağını korumuş, Müslümanlık dairesinin dışına çıkmamış olur.

*

Buna karşılık, "Önemli olan hükümetimin yerli-milli olmasıdır, İslam hükümeti olması önem taşımaz.. Hatta hükümetim İslam hükümeti değil laik (siyasal dinsiz) hükümet olmalı, öküze, puta yahut tağuta tapıcılık da dahil bütün dinlerin hükümeti olacak şekilde politika belirlemelidir" diye inanıp düşünen kişi, İslam ile bağını koparmış olur.

Çünkü Kur'an'la bağını koparmış, Allahu Teala'nın kitabındaki açık ifadelere itiraz edip karşı çıkmış, onları yalanlamıştır.

İşte (Nurcular'ın edebiyatını çok fazla yaptıkları) "iman kurtarma" davasının bir boyutu da budur. 

Fakat Nurcular'ın bir bölümünün bu gerçekten haberi ne yazık ki hiç yok.

Mesele sadece Allahu Teala'nın varlığını ve birliğini kabul etmek olsaydı, Mekke müşrikleri de kurtulurdu. Çünkü onlar da Allahu Teala'nın yaratıcı olarak varlığını ve birliğini kabul ediyorlardı.

"Bizi putlar yarattı" demiyorlardı.

Fakat, bir yandan da, Allahu Teala'nın yarattığı (ve kendi elleriyle imal ettikleri, kendilerinin ürettiği, yaratıcı olmayan) putlarının Allahu Teala gibi saygıya layık olduklarını iddia ediyorlardı.

Tıpkı bugün Türkiye'de birilerinin "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyor olmaları gibi.

Ve yine birilerinin devlet idaresinde Allahu Teala'nın hükümlerinin değil Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa'nın laflarının belirleyici olması gerektiğini iddia etmeleri gibi.

Ne yazık ki "Bütün inançlar saygıya layıktır" diyerek Allahu Teala'nın yanı sıra putlara kulluk edilmesini de saygıya layık bulan akılsızlar arasında kendilerini çok iyi müslüman zanneden, İslam'a hizmet ettiğini zanneden entellik meraklısı cahiller de var.


DİYANET BAŞKAN YARDIMCISININ AÇIKLAMASI İLE HALİS BAYANCUK'UN İTHAMI ARASINDA NEDEN PARALELLİK VAR? (TÜMDEN ÖRTÜŞMÜYORLARSA DA UYUMLULAR, YÖNLERİ AYNI)

 

(İlk yayın tarihi: 28 Nisan 2024)


MEZHEBEN DİYANETÇİ OLMAK

 



Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman bugünkü (28 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

“Türkiye’de bir kesim, kendilerini tavizsiz Müslümanlar diye takdim ederek veya böyle bilerek eskiden beri Diyanet’i taviz vermekle, düzenin uydusu olmakla itham eder ve eleştirirler. Bunlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister, bıkıp usanmadan konjonktürel olarak yapılamayacak şeyleri iktidardan talep eder ve yapmadı, yapmıyor diye yıpratıcı propaganda yaparlar.

Bu sözlere (kısmen üzerime alındığım için) cevap vermek istiyorum.

Birincisi, kendimi hiçbir zaman “tavizsiz” müslüman olarak görmedim.

Ancak, bir müslümanın itikadından, inancından taviz veremeyeceğini, vermemesi gerektiğini de her zaman söyledim, söylüyorum.

Hayrettin efendi, sen ilahiyatçısın, söyle bakalım, itikattan taviz verilebilir mi?

*

İkincisi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın taviz verdiği, düzenin uydusu olduğu bir gerçektir.

Mesela bugüne kadar bir defa bile Şeriat konulu ayetleri içeren bir hutbe okutmamış, okutamamıştır.

Halbuki pekçok kişi Şeriat karşıtlığı yaparak küfür söz söylüyor.. Bunlar içinde cuma namazına devam edenler de var.

Evet Hayrettin hoca, söyle, Diyanet’in bu tavrı taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, İslam, cuma namazı kılanların Şeriat düşmanlığı yapmalarını caiz mi görüyor ki Diyanet bunu hiç dert etmiyor?

Yok, Diyanet’in bu konulara hiç girmemesi bir tavizse, bu taviz, düzenin uydusu olmasından mı kaynaklanıyor, yoksa “uydu”luktan değil de kendi “hür irade”sinden mi?

*

Aynı sorular, Selanikli Mustafa Atatürk’ün adının geçmişte kimi zaman hutbelerde geçmiş olması için de geçerli..

Selanikli gibi imansızlığı açık bir adamın adının hutbelerde geçmiş olması taviz midir, değil midir?

Taviz değilse, (diğer yaptıklarını ve laflarını geçtik) Allahu Teala’nın kitaplarını “gökten inmiş olduğu sanılan” diyerek aşağılayan ve ilhamını onlardan değil hayattan aldığını söyleyerek küfrünü uluorta dile getiren bir adamın hutbede rahmet ve minnetle anılması, İslam’ın izin verdiği birşey midir?

Yok, bu bir tavizse, nedeni, Diyanet’in düzenin uydusu olması mıdır, değil midir?

Diyanet bunu, düzenin uydusu olmadığı, bağımsız hareket edebileceği halde mi yapmaktadır?

Dikkat buyurunuz efendiler, Diyanet'in hutbede Selanikli Mustafa Atatürk'ün İslam nokta-i nazarından hakiki durumunu açıklamasından söz etmiyor, bunu yapmıyor diye Diyanet'i kınamıyoruz.

İşin aslı, Diyanet, düzenin uydusu olmaktan daha fazla birşeydir, düzenin bir parçasıdır..

Hatasıyla sevabıyla düzenin kurumudur..

*

Hayrettin hocaya göre, bu tavizsiz müslümanlar, ara rejimlerde yuvalarına çekilip seslerini kısarlar, mevcut şartlarda olabildiği kadar din ve düşünce hürriyetinin bulunduğu zamanlarda ise kendilerinin de yapamayacakları şeyleri, bu hürriyeti sağlayan iktidarlardan ister”lermiş.

Burada Hayrettin bey çarpıtma sanatının parlak örneklerinden birini sunuyor.

Hayrettin beyin yazılarında sanat bol.. Önceki uydu meselesi, tecahül-i arifane sanatıydı..

Evet, ara rejimlerde yuvalarına çekilenler var.. Mesela 28 Şubat’ta kimlerin saklanacak delik aradığını biliyoruz.

Ancak, birilerinin mevcut iktidardan “kendilerinin de yapamayacakları şeyleri” istemelerinden söz ederken Hayrettin efendi mübalağa sanatında biraz aşırıya kaçıyor.

Şahsen birçok yazımda şunu vurguladım: Bugünkü iktidarı, yapmadıklarından değil, yapmayabileceği halde yaptıklarından, söylemediklerinden dolayı değil, söylemeyebileceği halde söylediklerinden dolayı eleştirmek gerekiyor.

Mesela bu iktidarın ceza kanununun zina bahsinde yaptığı değişiklik..

Mesela İstanbul Sözleşmesi’ni milletin başına bela etmeleri.. Ve bu çerçevede yasal düzenlemeler yapmaları..

Erdoğan’ın CHP’den fazla Atatürkçülük yapması..

*

Hayrettin bey şunu da diyor:

“Diyanet de dini grupların kendilerini sınırladığı kadar kendini sınırladı ve asla düzene itaat edeceğim diye Allah’a âsi olmadı.

Yani Diyanet peygamberler gibi masum, öyle mi?

Kur’an’daki “Kendinizi temize çıkarmayın!” emri kime hitap ediyor, Hayrettin hoca?

Ölülere mi?.. Yoksa gayrimüslimlere mi?

İlahiyat prof.usun fakat fakih (dinde anlayış sahibi) değilsin.

Aklı başında hiçbir müslüman ne kendisi için “Ben Allah’a asla asi olmadım” diyebilir, ne de başkalarına bu yönde kefil olabilir.

Diyanet’in hizmetleri büyük, inkâr etmiyoruz.. Fakat “Hatalı yayınları vs. yoktur” da denilemez.

İnternette pdf formatında yer alan şu kitabımda Diyanet’in bazı hatalarını sıraladım:

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

*

Hayrettin bey sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin üstünde bir fiil ile yükümlü tutmuyor, hikmeti emrediyor, fitneyi yasaklıyor; Diyanet de işte bu talimata göre hareket etti (kısa süreli askerî dikta zamanlarında zorlama ve zorlanmalar olmuş, bunu da en az zararla atlatmaya çaba gösterilmiştir).

Fitne, öldürmeden beterdir” (Bakara, 2/191) hükmünün ne anlama geldiğini sen biliyor musun, Hayrettin bey?

Öldürmeden beter olan fitne, insanların ahiretinin mahvolmasına sebep olacak şekilde hak ve hakikatin açıkça söylenememesi ve savunulamamasıdır.

İşte bu fitne, şu anda Diyanet eliyle sürdürülüyor.

Diyanet’in Şeriat konulu hutbe okuyamaması, okutamaması, fitnenin ta kendisidir.

Yazdığınız Kur’an Yolu adlı tefsirde Taberî, İbn Atıyye ve Râzî'nin bu konudaki açıklamasını aktarmışsınız, fakat kafanıza girmemiş.. 

Anlamamışsınız.. 

Diyanet "bu talimata göre hareket" etmiş olsaydı, "Şeriat konulu hutbe" uyarısını defalarca yapmak zorunda kalmazdım. Diyanet'in kendisi, fitneye alet olmamak için bu konuyu hutbelere zaten taşımış olurdu. 

Fıkradaki laf nasıldı, "Herkese lo lo da, bize de mi lo lo" muydu, nasıldı Hayrettin hoca?

Ne yazık ki Diyanet, Türkiye’de bir ölçüde fitnenin bir parçası durumundadır.

Kral Diyanet tümden çıplak değilse de, üzerindeki elbise bir parça pejmürde.

*

Yanlış anlaşılmasın, Karaman’ın her lafının hatalı olduğunu söylemiyoruz.

Şu sözlerine itirazımız yok:

“Hâsılı elimizde vakfıyla beraber Diyanet gibi muazzam bir kurum var, bu kurum vasıtasıyla halkın sağlıklı İslâmlaşma yolunda adımlar atması mümkün, iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler dışında Diyanet karşıtlığı, daha sıkı ve tavizsiz dindarlığa bağlanamaz.

Evet, Diyanet karşıtlığı her zaman “daha sıkı ve tavizsiz dindarlık”tan kaynaklanmıyor.

“Dinî hizmet” adı altında kendi dünyevî hedeflerine (para pul, şöhret, alkış, takipçi/izleyici, müridan/bağlı, makam mevki) ulaşmak isteyen kimileri, Diyanet’siz bir ortamda daha rahat hareket edebileceklerini düşünüyorlar.

Ancak, Diyanet’e yönelik “iyi niyetli ve gerçekçi eleştiriler”in varlığı da yadsınamaz.

*

Karaman, yazısında Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Doç. Selim Argun’un sözlerine de yer vermiş.

Argun’un şu ifadeleri meselenin anlaşılması bakımından önemli:

“Bütün camilerde aynı hutbenin okunması Anayasanın Başkanlığımıza tevdi ettiği milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temeline dayanmakta ve dinin bütün konularına yıl içerisinde orantılı olarak yer verilmeye gayret edilmektedir.”

İşte zurnanın zırt dediği yer burası.

Diyanet, anayasal bir kurum..

Ve Anayasamız dinci/İslamcı bir anayasa değil..

Anayasa, (Batı'nın şeytanî bir bölücü kurnazlık ürünü olarak ürettiği, derini ve yüzeyseliyle yerli-milli acentaların da distribütörlüğünü yaptığı) dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı çerçevesinde “dinci olmayan dindar” anayasa kategorisine de girmiyor.

Dinsiz anayasa.. (İslamî terminolojiyi kullanmak gerekirse, küfür anayasası).

O kadar dinsiz ki, 2016 senesinde dönemin TBMM başkanı İsmail Kahraman “Anayasa dindar anayasa niteliği taşısa da olur” anlamına gelen sözler sarfettiği için Bahçeli, Kılıçdaroğlu ve Akşener troykası tarafından Ankara’nın Kızılay Meydanı’nda neredeyse recmedilip taşlanarak öldürülecekti.

Hayır, TBMM Başkanı Kahraman’ın kastı “dinci/İslamcı anayasa” (Şeriat anayasası) değildi.. Türkiye’nin “dincilik karşıtı dindar” müslümanımsılarının anladığı anlamda suya sabuna dokunmayan bir bayramlık seyranlık gardrop dindarlığından söz ediyordu.

Fakat, Bahçeli-Kılıçdaroğlu-Akşener cephesi ataları Selanikli Mustafa Atatürk’ün mirasına sahip çıkma adına derhal “Sizin dinciliğinize de dindarlığınıza da başlarız lan” moduna girerek yüzlerindeki maskeyi birkaç günlüğüne indirdiler. 

(Bu arada CHP Grup Başkanvekili, "Laikliği korumak için kan da dökülür" demeyi de ihmal etmedi. Evet, partinin grup başkanvekili bunu söyledi.. "İslam'ı korumak için kan da dökülür" derseniz, Ortaçağ zihniyetli vahşi gerici terörist oluyorsunuz, aynı şeyi laiklik yani siyasal dinsizlik için söylerseniz ilericilik madalyasına layık görülüyorsunuz.. Gel gör ki, bu "düzenin hizmetkârları", "İslam'ı korumak için kan da dökülür" zihniyetine asla sahip olmadıkları halde, düzenin başka dünyevî ve laik/seküler kazanımları ya da birilerinin putlaştırdıkları nesneler için kan dökmeye koştuklarında ölürlerse şayet, İslam'ın "şehitlik" makamına layık görülebiliyorlar.. Diyanet de bu konuda açık, anlaşılır, net birşey söyleyemiyor.. Söylemiyor değil, fakat, ayağındaki prangalar yüzünden "Anlarsın ya.." babından tevriyeli laflarla işi geçiştiriyor.)

O arada Erdoğan dahî aldı sazı eline, boy boyladı soy soyladı, görelim hân'ım TBMM Başkanı'na ne söyledi?

Tee Mısır’da İhvan’a yaptığı “Şeriatçılığı bırakın, laik olun” konulu vaaz ü nasihatinden başlayıp TBMM Başkanı'na “Men çe gûyem, tamburem çe gûyed” babından ince ayar verdi, onun binbir özür dilemesini sağladı.

*

Evet, burası zurnanın zırt dediği yer..

Hayrettin Karaman çe gûyed, Selim Argun ne gûyed?

Demek ki neymiş, Diyanet, Anayasa’nın verdiği “milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek görevi temelinde” hutbe hazırlıyormuş.

Tabiî bu, Anayasa’nın istediği tarzda bir dayanışma ve bütünleşme..

Ve Anayasa’daki “millet”, Kur’an’da sözü edilen “millet” değil.

Dayanışma ve bütünleşme de "Şeriat temelli" bir dayanışma ve bütünleşme değil.. Laik düzenin istediği türden (izin verdiği kadar) bir dayanışma ve bütünleşme.

Anayasa’ya göre millet, komple Türk.. Başka da kimse yok.. Tamam vatandaşlar olarak hepimiz eşitiz, ama, Türk olmamız dolayısıyla eşitiz..

Dolayısıyla Anayasa Diyanet’ten, cami cemaatinin Türk olarak dayanışması ve bütünleşmesi yönünde hizmet vermesini bekliyor.

Şimdi Diyanet çıkıp bir hutbede “millet” kelimesinin asıl anlamını anlatabilir mi?

Tamam, yayınladığı kitaplarda bu bahis doğru bir şekilde yer alıyor da, bunları kaç kişi okuyor?

*

Özetle.. Diyanet, hutbelerinde İslam’ı tam, eksiksiz ve yanlış anlamalara imkân vermeyecek açıklıkta anlatmıyor.

Anlatamıyor.

Önünde anayasal engeller, üstünde siyasal baskılar, arkasında da MİT gibi kurumların “vatansever telkin”leri var.

2000’li yıllardaydı.. Bizim mahallenin imamı görevli olarak Avustralya’ya gitti, döndüğünde bana şunu söyledi: “Gitmeden bizi topladılar. MİT’ten birileri geldi, yurtdışında beraber çalışacağız dediler.”

Hadi buyur!..

Bu hususa merhum Kadir Mısıroğlu da kitaplarında değiniyor.

Yurtiçi de farklı değil.. Eski MİT’çi Yılmaz Tekin’in Simitçi adlı hatıratında yaşanmış örnekler var.

Diyanet, böyle bir Diyanet.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...