TAMAM HALİS BAYANCUK GİBİLERİN AŞIRILIKLARI VAR DA, TÜMDEN Mİ HAKSIZLAR?.. EY TÜRKİYECİLER (TÜRKİYE MEZHEPLİLER), SİZ SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK MISINIZ?

 (İlk yayın tarihi: 15 Mayıs 2023)


DİYANET’İN KUR'AN AYETLERİNİ SANSÜRLEYEN MÜSLÜMANLIĞI: "SİZ ALLAH'A DİNİNİZİ Mİ ÖĞRETİYORSUNUZ?"

 




Prof. Hayrettin KaramanYeni Şafak gazetesinde yayınlanan 1 Nisan 2018 tarihli şaka gibi yazısında “Diyanet doğru yolda, destek olalım” diyordu.

Evet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın önemli hizmetleri var. Yaptıklarının büyük çoğunluğu da doğru ve gerekli..

Fakat bu, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mutlak anlamda doğru yolda olduğunu söylemek için yeterli değil.

Bir defa, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kendisiyle ilgili kanun hükümlerine tâbi..

Şöyle bir misalle anlatalım: Bizim Hasan bir gemide, gayesi Mekke‘ye gitmek.. Gayet iyi niyetli..

Fakat gemi, rotasını bir hristiyan birliğinin merkezi olan Brüksel‘e çevirmiş..

Kıblesi Brüksel..

Ya da, kıbleler arasında tarafsız kalmayı seçmiş.. Kendisini rüzgârın akışına bırakmış.. 

Zaman (çağdaşlık) bizi nereye götürürse oraya gidelim, kıble diye birşey tanımıyoruz” demiş..

*

Kaptanın elindeki kural ve talimatnameler kitapçığı ise, ilke ve inkılaplarına bağlı kalınacağına yemin edilen Atakaptan‘dan kalmış.

O kitapçık, kendisindeki rotaya ilişkin temel talimatların değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini ilk sayfasında belirtmiş.

Böyle bir gemide, bizim Mekke yolcusu, Mekke’ye gittiğini iddia eden Şaşkın Hasan, nereye gidebilir?

Böyle biri için “Hasan doğru yolda, Mekke’ye gidiyor, destek olalım arkadaşlar” diyen Karaman koyunları, verdikleri bu “gaz”la gerçekte kimlere destek oluyordur?

Son tahlilde Atakaptan’ın kurduğu “düzen”e mi hizmet ediyordur, yoksa Mekke idealine mi?

Bu Karaman koyunlarının pratikteki kazanımları, kaptanın has adamları olarak ulufeye nail olmak mıdır, yoksa “doğru yol”u göstermek, Hasan’ın Mekke’ye ulaşmasını sağlamak mı?

*

İmam Matüridî‘nin, yaşadığı devirdeki müslüman yöneticiler için adil diyenleri tekfir ettiği biliniyor.

Çünkü, zulme adalet demek, batılı hak, haramı helal kabul etmektir.

Diyanet, genelde doğru işler yapıyor olabilir.

Fakat, tabi olduğu laik rejimi sorgulayabilen bir kurum değil.

Şeriat‘le, tağutla ilgili ayetleri de hutbelerde okuyamaz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” mealindeki ayeti sanki hiç indirilmemiş gibi davranır.

Yani, hakkı tam ve açık bir biçimde söyleyemez, ancak dolaylı olarak ifade edebilir.

Selefîlik, İslam, cihad ve terör konularında yaptığı açıklamalar ise, mevcut rejimin “dış politika”sı çerçevesinde şekillenmektedir.

O açıklamaları haklılık kırıntıları da içeriyorsa da, belirli ölçüde yanlıştır.

*

Diyanet, laik (siyasal dinsiz) devletin din istismarına da alet olmaktadır.

Olmak zorunda kalıyor.

Öyle ki, Diyanet’in bakış açısına göre, tabi olduğu laik devlet için savaşıp ölen herkes şehittir, yani savaşırken cihat etmiştir. 

Buna karşılık, farklı ülkelerdeki müslümanların cihat olarak adlandırdıkları faaliyetlerini, Batı’nın terör tanımı çerçevesine girdiği, mesela Türkiye'nin NATO'daki müttefiklerinin politikalarıyla çeliştiği zaman, açıkça değilse de dolaylı ifadelerle lanetleyebilmektedir.

Burada referans, Batı’nın terör tanımı haline gelmektedir. Kur’an ve Sünnet değil..

*

Kısacası, laik geminin uysal Hasan’ı konumundaki Diyanet‘in tam olarak doğru yolda olduğunu söylemek mümkün değildir.

İmam Matüridî sağ olsaydı, Diyanet’in doğru yolda olduğunu iddia eden adamın itikadî durumunun ne olacağını ondan sormak isterdim.

İnsanlar, ve insanlardan oluşan kurumlar hatasız ve günahsız olmaz.

“Diyanet’in güzel hizmetleri var. Bu laik düzende elinden ancak bu kadarı geliyor. Doğrularına destek olalım” demek başka birşey, “Diyanet doğru yolda” demek, ve bundan, “Diyanet’in çizgisiyle çelişen bir konumda bulunanların yanlış yolda olduğunun” anlaşılmasını istemek başka birşeydir.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 16 Şubat 2018 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Bir sahabî, Peygamberimizin huzuruna gelerek, “Hem sevap hem de şöhret kazanmak için savaşan bir adam hakkında ne dersiniz? Böyle birisinin kazancı nedir?” diye sordu. Allah’ın Resûlü, “Hiçbir şey kazanamaz.” cevabını verdi. Ancak adam, sorusunu ısrarla üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Hiç şüphe yok ki Allah, sadece kendi rızasını kazanma niyetiyle yapılan samimi amelleri kabul eder.” (Nesâî, Cihâd, 24) buyurdu.

Cihâd, Allah yolunda harcanan emeğin, Hak uğrunda verilen mücadelenin adıdır. Cihâd, müminin, bütün varlığını seferber ederek Yüce Rabbinin rızasını kazanma çabasıdır. Cihâd, mukaddesatı korumak için beden, dil, fikir ve gönülle kararlılık göstermektir.  

Haksız bir saldırı, yok etme, sömürme ya da zulmetme mücadelesi değildir cihâd. Aksine Müslüman’ın, vatanında şerefi, kimliği ve özgürlüğüyle var olma; imanını, bayrağını, istiklâlini ve haysiyetini muhafaza etme azmidir. Cihâd, zulme ve zalime karşı, bir milletin hukukunu savunma gayretidir. Hakkı tutup kaldırma, yeryüzünde barış, huzur, adalet ve iyiliği yayma gayesidir.

Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de Allah’a ve Resûlüne iman eden kimselerin mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihâd ettiklerini anlatmaktadır. (Saff, 61/11) Peygamberimiz de “Ellerinizle, dillerinizle ve mallarınızla cihâd ediniz!” (Nesâî, Cihâd, 48) buyurmaktadır. Bu âyet ve hadis göstermektedir ki; cihâd, sadece canı feda etmekle değil, kimi zaman elle, kimi zaman dille, kimi zaman da malla hakka hizmet etmekle olur.

“Mücâhid, nefsiyle cihâd eden kişidir” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd, 2) hadis-i şerifi gereği hepimizin cihâdı öncelikle kendi nefsimizde başlar. Nefsin kötülüğe, hataya ve isyana teşvik eden vesvesesi ile mücadele etmek de cihâddır.  Allah’ın dinini en doğru kaynaktan öğrenip en güzel şekilde yaşamak da cihâddır. Bizi fıtratımızdan uzaklaştıracak, uçurumlara sürükleyecek arzu ve isteklere karşı durmak da cihâddır. Ve mümin, eğer kendi nefsi ile olan cihâdında başarılı olabilirse, o zaman İslâm düşmanlarına karşı cihâdında da zafer elde edebilir.

İslam’ın hayat veren ilkelerini yeryüzünde yaymak, haksızlıkların sona ermesini sağlamak için yapılan cihâd, kimi zaman kalemle kimi zaman da kelâmla olur. Mümin, an gelir eliyle, gün olur malıyla Allah yolunda, kelime-i Hak için çalışır, çabalar. Doğruyu anlatmak, iyiye davet etmek, güzelliklere vesile olmak için gecesini gündüzüne katar. İnancı, varlığı, vatanı, bekası ve hürriyeti için silahlı mücadeleye girmesi ise, cihâdın en üst seviyesidir. Daha dün Doğusuyla Batısıyla, Kuzeyiyle Güneyiyle bu aziz vatanı korumak uğruna verdiğimiz mücadele, cihadın en canlı şahididir. Allah’ın yardımıyla muzaffer çıktığımız Çanakkale, varoluş destanının, iman, cesaret ve azmin adıdır.

Cihâd, eline silahı alıp körü körüne masum canlara kıymak değildir. Son yıllarda insaf ve vicdanını yitirmiş cinayet şebekelerinin yaptığı ve Müslümanlara mal edilmeye çalışılan intihar saldırılarının, vahşet ve şiddetin İslâm’ın cihâd anlayışı ile yakından uzaktan alakası yoktur. Çünkü İslam’da cihad öldürmenin değil, yaşatmanın; yok etmenin değil, diriltme çabasının adıdır. Cihâd, ancak insanı yaratılış amacından saptıran her türlü kötülüğü ortadan kaldırmak için yapılır.  Kime karşı ve hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, masum insanlara yönelik saldırılar, İslâm’ın cihâda yüklediği yüce ruh ve ideallerle asla bağdaşmaz. Bunlar, insanlığa karşı hunharca işlenmiş büyük cinayet girişimleridir.

Bugün de millet olarak canımızla ve malımızla bir beka mücadelesi veriyoruz. Mehmetçiğimiz, inancımız, bayrağımız, vatan toprağımız uğrunda hiç çekinmeden varlığımızı feda edebileceğimizi bütün dünyaya bir kere daha gösteriyor. Ömrünün baharında şehadet şerbetini yudumlayan her bir vatan evladı, adeta bizlere Rabbimizin şu müjdesini haykırıyor: “Allah yolunda öldürülenlere sakın ‘ölü’ demeyin. Onlar diridirler. Ancak siz bunu idrak edemezsiniz.” (Bakara, 2/154)

Bu varlık mücadelesinde hepimize sorumluluk düşüyor. Bu sorumluluğun bir gereği olarak geliniz bu mübarek Cuma vaktinde hep birlikte Allah Teâlâ’ya gönülden şöyle niyaz edelim:

Allah’ım! İstiklal ve istikbalimiz, birlik ve beraberliğimiz uğrunda mücadele eden kahraman ordumuzu muzaffer eyle! Huzurumuz ve değerlerimiz uğrunda canlarını feda eden aziz şehitlerimize rahmet, gazilerimize şifalar ihsan eyle! Fitne, fesat ve bozgunculuk peşinde koşanlara, milletimize ve ümmet-i Muhammed’e hile ve tuzak kuranlara karşı bize feraset, basiret, kuvvet ve dirayet lütfeyle! Bizleri cihâdın gerçek anlamını kavrayan, senin yolunda mücahede ve mücadeleden kaçmayan samimi müminler eyle!

Rabbimiz! Sana inandık, sana güvendik, sana tevekkül ettik. Bizleri sensiz, sahipsiz, inayetsiz bırakma!

*

Görüldüğü gibi, hutbenin başı ile sonu birbirinden ayrı telde çalıyor.

Başta, yalnız Allah yolunda savaşmanın şehadeti kazandıracak cihad olacağı belirtiliyor, sonra ise işin içine devlet yetkililerinin “dili” dahil ediliyor.

Böylece vatan, varlık ve beka da denklemde yerlerini alıyor. Hem de baş köşede..

Beka ile, Allahu Teala’nın zâtî sıfatlarından “beka” sıfatına iman değil, devletin ve milletin bekasına iman kastediliyor.

Sanki, İslam’a göre bunlar için beka mümkünmüş ve savunulabilirmiş gibi.

İşte bu, din dilinin laikleştirilmesi, istimlak edilip kamulaştırılması, devletleştirilmesidir.

*

Cihadın en üst seviyesi meselesine gelelim..

Diyanet hutbesi bu noktada da sorunlu.

Resulullah s.a.s., Ebû Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) rivayetine göre, şöyle buyurdu:

“Cihadın en üstünü zulmeden devlet başkanına karşı hakkı söylemektir.”

(Ebû Davud, Melahim 17; bk. Tirmizî, Fiten 13; Nesâî, Bey’at 37; İbn Mâce, Fiten 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 19, 61; IV, 314, 315; V, 251, 256. Beyhakî, es-Sünenu’l-kübrâ, X, 91; Beğavî, Şerhu’s-sünne, X, 65-66),

Hep söylüyoruz, Diyanet maalesef, ayet ve hadîslere, mevcut rejimin hassasiyetleri çerçevesinde sansür uyguluyor.

İslam’ı tam ve doğru anlatmıyor. Eksik, hatta bazen çarpık anlatıyor. Çarpıtıyor.

Onun için, Türkiye’de asla Şeriat konulu bir hutbe duyamazsınız.

Tağutla ilgili ayetleri hutbede işitemezsiniz.

Maide Suresi’nin “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” hakkındaki ayetlerini dinleyemezsiniz.

Bu tür ayetlere sansür uygulanır.

Cihatla ilgili ayetleri artık okuyorlar, çünkü laik (siyasal dinsiz) devletin âlî menfaatleri bunu gerektiriyor.

*

Evet, eskiden cihad konulu hutbe de duyamazdınız, ama şimdilerde “milli ve yerli” ihtiyaç hasıl oldu..

Cihad kavramını Türkiye Cumhuriyeti’nin “ulusal çıkar”larına göre istismar ihtiyacı doğdu.

İşte onun için, Diyanet kendi kafasından “cihadın en üst seviyesi” icat ediyor.

Eğer Diyanet’te gerçek bir İslamî hassasiyet varsa, bu hatasını düzeltir, bir başka hutbede, “Cihadın en üst seviyesi, zalim, cevr ü cefada bulunan sultana karşı hakkı ve doğruyu söylemektir. Bunu Resulullah s.a.s. haber vermiştir. Biz de kendi kafamızdan daha önce birşey söylemiştik, ama yanlış oldu, Allahu Teala’dan af, halkımızdan özür diliyoruz” der.

Der mi?..

Diyanet, devlete ve devlet başkanına ayet ve hadîslerle “ayar” veren hutbe okuyabilir mi?

*

Erdoğan’ın “rabia”sının (dörtlüsünün) ne olduğunu biliyoruz: “Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak.”

Buradaki tek millete, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan (yahudi, hıristiyan, müslüman, ateist, satanist vs.) herkes dahil.

Ve bu milletin adı da, Anayasa’ya göre, “Türk“..

Ve, Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa’ya göre “laikdemokratik, sosyal bir hukuk devleti” olma iddiasında..

1924 Anayasası’ndaki “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesinin yerinde yeller esiyor.

(Kendilerini çok zeki, müslümanları da salak zanneden bazıları “Devlet insan mı ki dini olsun?” diyebiliyorlar. A geri zekâlı, devlet insan mı ki dili var?)

*

Evet, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti için savaşıp ölenler, laik Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinAtatürk ilke ve inkılapları için, Erdoğan’ın “tek millet”i için savaşıyorlar.

Savaşabilirler.. Bizden izin isteyecek halleri yok.

Devletler ve milletler, haklı veya haksız, kimi zaman savaşa girebilir, savaş hali yaşayabilirler.

Diyelim ki haklı bir savaşı sürdürüyorlar ve bazı askerlerini bu yolda kaybettiler.. İstiyorlarsa onları “ulusal kahraman, yiğit asker, fedakârlık abidesi” filan gibi tumturaklı sıfatlarla anabilir, haklarında Dombıravari şiirler destanlar yazabilir, sağa sola adlarını verebilir, yaralanıp sağ kalan askerleri vs. de “üstün cesaret madalyası” türünden parlak adlar taşıyan nişanlarla donatabilirler.

Fakat laikliği benimsemiş (bütün dinlere eşit mesafede), tek derdi kendisinin bekası olan, “tek millet”inin “milli iradesi”ni Allahu Teala’nın emir, irade ve fermanına alenen üstün tutan bir devlet, sanki Şeriat‘le yönetilen (Allah’ın emir ve yasaklarını değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilkeler kabul eden) bir devletmiş gibi, savaşta ölenlerini müslümanlara özgü cenaze törenlerinde İslam’ın şehadet kavramı ile kabrine uğurlarsa, işte o zaman, dini istismar etmeye başlamış demektir.

*

Böyle bir devlet adına konuşan siyaset esnafının ve bürokratik ensesi kalınların birtakım kesimlere “din istismarı” suçlaması yöneltmesi ise, perhiz edebiyatı ile lahana turşusunu birlikte götürme uyanıklığı sergilemeleri anlamına gelir.

Daha açıkçası bu, “devletin din istismarını tekeline alma” dayatmasından başka birşey olarak görülemez. “Din istismar edilecekse, onu da biz yaparız netekim” hesabı..

İşin aslına bakılırsa, Türkiye’de “din istismarının kamulaştırılması, devletleştirilmesi ve millileştirilmesi” yönünde ciddi bir mesafe alınmış durumda.

Ancak devlet, bu kamulaştırma faaliyeti sırasında alabildiğine seçici/eklektik, menfaatçi (“ulusal menfaat” hesabı yaparak), pragmatik, oportünist ve esnek (ya da çifte) standartlı davranıyor.

*

Mesela, askerlerinin şehit payesini kazanmasından büyük keyif alıyor, fakat yaşarken mücahit olmalarına, cihadın İslamî hükümlerini kılavuz edinmelerine razı değil.

Bu çelişkiyi aşmak için de “İslam’ın güncellenmesi”ne ihtiyaçları var. Mesela mücahit olmadan şehit olmayı sağlayan bir güncelleme..

Zaten “fiilen” güncellemişler..

İslam’ı “güncellenmiş” haliyle benimsiyor ve savunuyorlar

(İş, bu güncellemeyi resmiyete dökmeye kalmış. Rutin bir işlem.. Yeni MİT yasasını çıkardıkları sırada Beşir Atalay, “Bunlar zaten fiilen yapılan şeyler, sadece yasal düzenleme haline getiriyoruz, resmîleştiriyoruz” demişti.)

Fakat, bu arada birtakım “yobazlar” devreye giriyor (“milli ve yerli dalkavuklar” böyle adlandırıyor), aykırı sesler çıkarıyor, devletluların keyfini kaçırıyorlar.

Laik demokrasilerde çare tükenmez netekim.. Onları yola getirmek için de sağlam meşeden “din istismarı sopası” hazırlanıyor.

Ya susacaklar ya da kafa göz gidecek.. İhtimal bazı kafalar yarılacak.. Devletlular da bu hürriyet ortamında  İslam’ı keyiflerine göre “fikri hür, vicdanı hür” biçimde güncelleyecekler..

*

Şu laik devlet için şehit olma mevzuuna tekrar dönelim.

Resulullah s.a.s. şöyle buyuruyor: “İslâm, câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır.” (Buharî, Ahkâm: 4)

Türkiye Cumhuriyeti Devleti davası gütmek, devleti (Allahu Teala’nın dinine hizmet ve insanlar arasında adaleti hakim kılmak gibi) daha yüce amaçlar için araç değil de bizatihî amaç haline getirmek (böylece putlaştırmak, Allahu Teala yerine kulluk edilen bir mercîe dönüştürmek), bunu da “devletin bekası” gibi süslü laflar eşliğinde savunmak, ve de Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek millet”çiliğini ilke edinmek, işte bu, cahiliyyet ırkçılık ve kabileciliğidir.

İslam’a göre böyle.. Ama, devlet laik olduğu için, İslam’ın bu değerlendirmelerine itibar etmek zorunda değil. Bütün bunlar, onun kabul ettiği “çağdaş uygarlık düzeyi” hedefi çerçevesinde aydınlanma, ilerleme, çağdaşlaşma ve uygarlaşma anlamına geliyor.

Gelsin.. Devlet, çağdaşlaşmasını da alsın ve gitsin, dinden elini çeksin, güncellemeye kalkışmasın.

Devlet nasıl kendisinin dine uydurulmasına razı değilse, İslam da kendisinin güncelleme adı altında devlete uydurulmasına razı olmaz.

*

Şehitlik bahsine devam edelim.

Hadîs-i şerîf şöyle: 

“Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.” 

(Müslim, İmare: 53.)

Mesela PKK‘nın durumunu ele alalım.

Davaları ırkçılık (Kürtçülük) olduğu için, bizzat kendilerinin de itirafı ile, İslam’la bir ilgileri bulunmamaktadır. Ve ölüleri, İslam nazarında şehit kabul edilmez. Batıl bir davanın savunucularıdırlar.

Fakat, aynı şey, bozkurt işareti eşliğinde Türk milleti için savaşma davası güdenler için de geçerlidir. Kürşat vs. gibi “ulusal kahraman” ilan edilebilirler, madalyaya layık görülebilirler. Fakat şehit değildirler. İslam açısından, cahiliye ölümü ile hayata veda etmişlerdir.

Bir başka hadîs-i şerîf: 

“Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda cenk eder, kavmiyetçiliğe (asabiyet) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, câhiliyye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür.” 

(İbn Mâce, Fiten: 7.)

İsteyen Kürtçülük, isteyen Türkçülük, isteyen de Arapçılık için ölebilir. Kendi keyifleri bilir.

Ancak bu, İslam Şeriati (kanunları) nazarında şehitlik değil, cahiliyye ölümüdür.

 

“… O (Allah) sizi, gerek yerden yarattığı zaman, gerekse siz analarınızın karnında bir cenin iken en iyi bilendir. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın! O, takvâ sâhibi olanı en iyi bilendir.” (Necm, 53/32)

“Kendilerini temize çıkarıp duranları görmedin mi? Bilakis Allah dilediğini temize çıkarır ve (onlar) kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.” (Nisa, 4/49)

“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğretiyorsunuz? Allah, göklerde olanları ve yerde bulunanları bilir. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)


KURNAZ İNGİLİZ “DEVLET AKLI”, ATASINI BİLMEKTEN ACİZ OLDUĞUNU DÜŞÜNDÜĞÜ SAFDERUN TÜRK MİLLETİNE BİR “ATA” ARMAĞAN ETTİ

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 62

 

Evet, Kurtuluş Savaşı, İstiklal Harbi ve Millî Mücadele gibi isimlerle adlandırılan ve Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine laik (siyasal dinsiz) ve Batıcı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açan olayın içyüzünü, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, açık ve seçik biçimde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki İngilizler şunu yapmışlar:

Bir: Selanikli Mustafa Atatürk’ü destekleme, başarıya ulaştırma kararı almışlar.

İki: Müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar’ı, bu karara uymaya mecbur bırakmışlar.

İtalyanlar’ın işgal ettikleri Antalya gibi yöreleri hırgür çıkarmadan sühuletle terk etmeleri nedensiz değil.

Aynı şekilde, Fransızlar’ın da (her ne kadar Maraş, Urfa ve Antep’te halkla çatışmak durumunda kalmışlarsa da), Selanikli ile, hiç kavga etmeksizin hemen masa başına oturup (Misak-ı Millî’nin Halep’ini de yan ceplerine koyarak) Ankara Antlaşması’nı yapmış olmaları, gerçekte, İngilizler’in Selanikli’ye yaptıkları dolaylı bir jest imiş.

İngilizler, Selanikli’ye Yunan cihetinden de bir jest yapacaklardı, fakat Yunanistan’da tahta yeniden oturan Almanya yanlısı Kral Konstantin, Venizelos’un İngilizler’e verdiği sözleri geçersiz sayarak Anadolu içlerine yürüme kararı aldı.

Bununla birlikte, İngilizler, Yunan’ı (Selanikli TBMM’yi kurup Anadolu’da ipleri eline alıncaya kadar) Milne Hattı ile İzmir dağlarındaki çiçekleri toplama işiyle meşgul etmek suretiyle, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”a bağlılıklarını ispatladılar.

*

İngilizler’in İstanbul’da izledikleri siyaset de tamamen Selanikli’nin önünü açma gayesine yönelikti.

Mesela Osmanlı Meclis-i Mebusan’ını (Milletvekilleri Meclisi’ni) kapatmak ve oradaki (Selanikli’yi adamdan saymayacak) deve dişi gibi isimleri tutuklayıp Malta’ya sürmekle de Ankaralı Kemal’e büyük iyilikte bulundular:

“… Tutuklananlar arasında İttihat ve Terakkiciler de ağırlıkta bulunmaktadır. İngilizler’in bu siyaseti, Ankara’yı önemli ölçüde rahatlatmış, [TBMM’nin açılışının ardından kurulan] Ankara hükümeti üzerindeki baskıları hafifletmiştir.

“Herhalde, Malta sürgünleri olayı gerçekleşmediği varsayımını esas alsa idik, Mustafa Kemal’in işinin hayli güçleşeceğini söylemekle, olmayacak bir şeyi iddia etmiş olmazdık.

“Daha sonra sürgünden gelenlerin önemli bir kısmı Ankara’ya gelerek harekete katılmışlardı. Ancak ilk günler eğer bu sürgün olayı yaşanmamış olsa idi, herhalde Ankara’daki Meclis Mustafa Kemal’in başkanlığında İstanbul Meclisi’nin devamı niteliği kazanmış olacak, gelen politikacı, asker ve bürokratlar yeni siyasi yapıda yer isteyecekti!”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 295.)

*

İngiliz’in burada oynadığı oyun (Selanikli’nin başarısı için çevirdiği dolap) çok katmanlı ve kapsamlı.

Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan kapatılmasa, TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Meclis-i Mebusan, Misak-ı Millî’yi ilan etmekle Selanikli için de çıtayı yükseltmiş oldu.

Nitekim, 18 Haziran 1920’de TBMM de, Misak-ı Millî ile ilan edilen “vatan” topraklarından taviz verilemeyeceğini ilan etti.. Etmek zorunda kaldı.

Meclis-i Mebusan’dan “daha az vatansever” olmaları yakışık almazdı.

Fakat, bu, lafta kaldı.

*

Selanikli liderliğindeki Ankara Hükümeti, Misak-ı Millî’den epeyce bir taviz vererek yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ilan etti.

İlk taviz, Fransızlar’la yapılan Ankara Antlaşması ile verildi.

Lozan’da da taviz verilince TBMM’de milletvekilleri Misak-ı Millî’yi hatırlatarak itirazda bulunmuşlardı.

İzmit milletvekili Sırrı Bey şunları söylemişti:

“Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa arş-ı azama yazacakdık. … [Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada … Misâk-ı Millî’den feragat ettiler … arazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.”

(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3, [Devre: 1, İçtima Senesi: 3, 27 Şubat 1339 (1923)], İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Bunun üzerine Selanikli Mustafa Atatürk kürsüye gelmiş, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

“Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı] Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınır] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [Lozan’daki temsilcilerin] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

Sırrı Bey, verdiği cevapla Selanikli’yi ters köşe yapmış, kalesine doksandan bir gol hediye etmişti:

“… Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].”

Yediği bu golle sersemleyen, şoka giren Selanikli, vatanseverlik edebiyatının palavradan ibaret olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.” (A.g.e., C. 3, s. 1319.)

*

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağı masallarını üfüren babayiğit..

İkinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey, kürsüde şunu der:

“Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. “

Kırdığı potun farkına yeni varan Selanikli Atatürk ise, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

*

Yıllar sonra, Selanikli’nin has adamı Falih Rıfkı şöyle yazacaktır: 

“Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez.” 

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Selanikli’nin eline su dökemezler.

*

Mustafa Kemal, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu:

“Siyaset-i dahiliyemizde (iç politikamızda) olduğu gibi siyaset-i hariciyemizde de (dış politikamızda da) umde-i esasiyemiz (temel ilkemiz) Misak-ı Millî mevâddından (maddelerinden) ibarettir.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, 5. b., Ankara: Türk Inkılâp Tarihi Enstitüsü Y., 1997, s. 250.)

Misak-ı Millî maddeleri, dış siyasetimizin temel ilkesiymiş..

Temel..

Peki Misak-ı Millî aleyhtarlığı bu durumda ne anlama gelmektedir?

Anlamı vatan hainliği olabilir mi?

Evet, Mustafa Kemal’e göre, Misak-ı Millî karşıtlığının anlamı tam da budur:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin ferda-i küşadında (açılışının ertesinde) kendi meşruiyetine kavlen (sözle), fiilen, tahriren (yazıyla) ve her hangi vasıta ile tariz edenleri (söz dokunduranları) Meclis hangi hak ile hain-i vatan (vatan haini) addettiyse, Misak-ı Millî’ye aleyhtarlık edenleri hangi esbab-ı siyasiye ve içtimaiye (siyasî ve toplumsal nedenler) ile hain tanıdıksa, ve nihayet bütün ihtişam ve şevketiyle, bütün kavanin (kanunlar) ve kudretiyle Meclis’in ve Millî Misak’ın aleyhinde vaziyet alan asırdîde (uzun ömürlü) bir idare ile onun mensuplarını hangi sebepler ve hangi haklarla hiyanetle vasfeyledikse, bugünkü hâkimiyet-i millîye (ulusal egemenlik) düşmanlarını da aynı haklar ve aynı sebeplerle hain telâkki ederiz.”

(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s. 328.)

Demek ki neymiş, Misak-ı Millî’ye laf söyleyenler vatan haini muamelesi görmüş.

Bu durumda, yaptığı antlaşmalarla Misak-ı Millî’yi fiilen ayaklar altına alan Selanikli’nin, bu yaptığı yetmiyormuş gibi, onu bir de “kavlen” (sözle) bela olarak nitelendirmesini nasıl yorumlamak gerekir?

O günkü Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre Mustafa Kemal’in “hakk”ı ne olabilir?

Buna, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözümü besmele yapmış olan vatanperverler cevap versinler, böylece, vatanseverliklerinin çapını ölçmüş oluruz.

*

Evet, dediğimiz gibi, Misak-ı Millî’yi ilan ederek, yapılacak bir antlaşmanın kırmızı çizgilerini belirleyen Meclis-i Mebusan İngilizler tarafından kapatılmasaydı, Ankara’da faaliyete geçirilmek istenen TBMM’nin meşruiyeti (meşruluğu) tartışmalı hale gelecekti.

Selanikli’ye şöyle denilecekti:

Samsun’a çıkışından bu yana geçen zaman tam 11 ay.. Nerdeyse bir yıl.. Ve senin Anadolu’da turist gibi gezme, kongre mongre ayaklarından nutuk atma dışında yaptığın hiçbir şey yok.. Düşmana attığın tek bir kurşun bile mevcut değil.. Tutmuş meclisçilik oynuyorsun.. Meclis diyorsan işte Meclis İstanbul’da!”

Dolayısıyla İngilizler’in Meclis-i Mebusan’ı kapatıp TBMM’yi alternatifsiz hale getirmesi, İnönü’nün açıkladığı şekilde, Selanikli’yi “başarı”ya götürecek yolun taşlarını döşemesi gerekiyor.

*

Ancak, sadece kapatma yetmiyor..

Ortada bir sorun daha var:

Selanikli, kapatılan Meclis’in üyelerine (mebuslara, milletvekillerine) yeni mecliste (TBMM’de) yer vermek, böylece eski meclisin meşruiyeti üzerinden kendisine meşruiyet üretmek durumunda.

Onların milletvekilliğini tanımıyorum!” dese, onlara İngiliz’le beraber tavır almış, sırtlarına İngiliz’le birlikte tekme vurmuş olacak..

Takke düşecek kel görünecek, yolunun İngilizler’le kesişmiş bulunduğu, “düşmanlarının ortak olduğu” anlaşılacak.

Çare?..

Çare şu: İngilizler’in (İnönü’nün açıklamış olduğu üzere destekleme kararı aldığı) Selanikli’ye sorun çıkaracak olan ağır topları tutuklayıp Malta’ya sürmeleri.

Selanikli’ye diş geçiremeyecek garip guraba takımından mebuslara ise Ankara’ya gidip TBMM’de “doğal üye / tabiî aza” olma imkânının verilmesi.

Nitekim, 80 civarında mebus (milletvekili), TBMM’ye katılmış durumda..

(İngiliz’in evdeki hesabı çarşıya büyük ölçüde uydu.

Meclis-i Mebusan’ın mebuslarından Ali Şükrü Bey bir istisna idi.. Yol kazasıydı..

Selanikli’nin korumalarının başı Topal Osman onu aldatıp “faili meçhul” kontenjanından öldürdü..

Fakat olay açığa çıkıp faili malum hale gelince de Seanikli’nin yeni koruma başı İsmail Hakkı Tekçe Topal Osman’ı “itirafta bulunma” fırsatı vermeden infaz etti.

Dönen dolabı herkes anladı.. Fakat, kimsenin hayata “ikinci Ali Şükrü” olma ihtimaliyle devam etme niyeti yoktu.)

*

Evet, İngiliz’in “devlet aklı” muhteşem.. Şeytan’a pabucunu ters giydirir.

Ama Selanikli’nin de hakkını yemeyelim.. Sıradışı, olağanüstü bir işbirlikçiydi.

Yeteneği göz kamaştırıcı.

Böyle yetenekli bir adam bulmayı başardıkları için, İngiliz “devlet aklı” karşısında şapka çıkarılır.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...