USULSÜZ USUL İŞPORTACISI ALTAY CEM MERİÇ İLE HALEF SELEF-Çİ MURAT GEZENLER’İN TARTIŞMASI




Altay Cem Meriç ile Murat Gezenler’in teşrî’ (yasama, yasa yapma) ve şirk konulu tartışmasının kaydını dinledim.

İki tarafın da akıl yürütüşünde sorunlar var.. 

Doğruları da var.

Ancak, Murat Gezenler’i daha dürüst ve tutarlı buldum..

Altay Cem ise usul edebiyatı yaparken usulden sapıyor.. Bir ölçüde demagoji ve mugalataya kayıyor.

*

İlk söz alan, Gezenler.

Teşrî’ konulu ayetleri sayarak söze giriyor.

Teşrî, şeriat ve meşrû kelimeleri ile aynı kökten türemiş bir kelime.. “Kanun koymak, yasa yapmak” demek.

Yasalar Allahu Teala ve peygamberleri tarafından konulduğunda bu ilahî şeriattir, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî şeriat.

Din de, Allahu Teala tarafından konulduğunda (vaz' edildiğinde) ilahî din, insanlar tarafından konulduğunda ise beşerî (insan yapımı) din olur.

*

Geçtiğimiz günlerde Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak sosyal medyada Hz. Yusuf aleyhisselam’ın Mısır’daki hükümranlığını tartışırken “Melik’in kanunları” meselesine girmişlerdi.

(Evet, Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır krallarına Firavun deniliyor, fakat Hz. Yusuf dönemindeki kral için Kur’an’da melik [hükümdar] tabiri geçiyor.)

İkinci bir husus şu: Ayette Mısır kanunları için “Melik’in dini” (fî dîni’l-meliki) deniliyor.

Evet, insanların kabul ettikleri yasalar, onların dini demek olur.. Bu anlamda şeriat (yasalar, pozitif hukuk) ile din aynı şeydir.

Doğal olarak Melik’in dini (yasaları), beşerî din (beşerî şeriat) kategorisine giriyordu.

Lafı uzatmadan, Gezenler ile Meriç’in tartıştığı meseleye girelim: Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve Kemalist yasalarını benimseyen (evet, benimseyen, beğenen, İslam Şeriat’inden üstün bulan, veya onun kadar saygıya layık gören) kişinin dini, Kemalizm’dir.

(İsteyen Kemalizm yerine başka bir ad da takabilir, fakat onun dini İslam değildir.. Müslüman olduğunu zannetse ve iddia etse bile.)

*

Gezenler’den sonra sözü Meriç alıyor.

Hemen usul dersi vermeye başlıyor..  (Usule dair birşeyler okumuş ama tam anlamamış.. Kafası karışık.)

Önce "kat’î (kesin) delil – zannî delil” ayrımını hatırlatıyor. (Ama tam izah etmiyor veya edemiyor.)

Tartışmada zannî delili asla kabul etmeyeceğini söylüyor.

“Mesela” diyor, “haber-i vahid bir hadîsi bu tartışmanın menşeinde hiçbir şekilde kabul etmeyeceğim”.

Böylece Sünnet’i büyük ölçüde kaldırıp bir tarafa atmış oluyor.. Haber-i vahidleri kaldırdığınızda geriye kaç tane hadîs kalıyor ki?

Hadîslerden kurtulduktan sonra sıra ayetlere geliyor.. Onlar için de bahane hazır: Delaletleri kat’î değil, zannî..

İşkembesinden (delalet hususunda) bir zannîlik uyduruyor.. Delili şu: "Bana göre" zannî.

Anlamı açık ayetin neresi zannî, ukala?!

Birisi senin için "Aptal, geri zekâlı" dese, sen tutup bu kelimeleri hakaretin delili olarak ortaya sürdüğünde, muhatabın "zannîlik" iddiasında bulunabilir mi?!

*

Doğrudur, usulsüz usul istismarcısı Meriç, itikatta zannî delilin kesin bir bağlayıcılığının olmadığını söylerken bir usul ilkesine işaret ediyor.

Önce kat'î delilleri bile abrakadabra, hokuspokus ile zannî yapıyor, ardından da, işine gelmediği için, ayetlerden çıkan anlamı "zannî" yaftasıyla devre dışı bırakıyor. (İtiraz sadedinde ortaya attığı parlamento ve parti örneğinin saçmalığı konusuna geleceğiz inşaallah.)

Ancak, usulden bahseden bu usulsüz ukalanın zannettiğinin aksine, itikadî meselelerde “zannî delilleri hiçbir şekilde kabul etmeme” diye birşey olmaz.

Bu, usule aykırıdır, usul tanımazlıktır.

Mesela Matüridiyye ile Eş’ariyye arasındaki ihtilafları alalım.. Bunlar arasındaki ihtilaf, delillerinin zannîliğinden kaynaklanır.

Ortada kat'î delil olsa ihtilaf yaşanmayacaktı.

Daha doğrusu, kat'î delili inkâr edenle "mezhep" tartışması yapılmaz, öylesi tekfir edilir, İslam dışı olduğu söylenir.

Zannî bir delile, yine zannî bir delil ile itiraz etmek mümkündür.. Birbirlerini tekfir edemez, bid’atçilikle suçlayamazlar.

Ancak, zannî delilleri, (Meriç’in yaptığı gibi) sırf zannîdirler diye yok sayan, (başka bir delile dayanmadan) delilsiz olarak reddeden kişi, kesinlikle bid’atçidir.

Haktan bir ölçüde sapmıştır.

Tekfir edilmez, fakat böylesi, haktan yüz çevirmiştir.

İşte, Meriç’in edebiyatını yaptığı, fakat yüz çevirdiği usul bunu söylüyor.

Gezenler ayet okuyor, bu ukala ise burun büküyor.. Neymiş, delaletleri zannî imiş..

İstediği şu: Bunun yarım aklının vurduğu zannîlik damgası yüzünden Allahu Teala'nın ayetlerini yok sayacağız, onlara sırt çevireceğiz.

*

Meriç’in devirdiği çamların yekünü fazla.

Sindirilmesi için parça parça tartışacağız inşaallah.

Gezenler için de söyleyeceklerimiz olacak.

*

[Kesin/kat'î delil için iki hususta kesinlik aranır: Birincisi, sübutta kesinlik (sabitlik, müsbetlik/pozitiflik), ikincisi delalette kesinlik.. 

Mesela Evrim Teorisi bu iki açıdan da sorunludur, güvenilmezdir; hem delillerin sübutları, hem de delaletleri bakımından.

Newton'un yerçekimi teorisi/yasası ise, ilk ortaya atıldığında sadece delalet bakımından kesinlikten yoksundu.. Merkür'ün yörüngesindeki kayma anlaşılınca sübutu da tartışılır hale geldi.

Delaletteki kesinlik eksikliği bütün fizik yasaları için söz konusudur.. Hepsi "zan" durumundadır.]


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN (İNÖNÜ'NÜN 1973'TE AÇIKLADIĞI GİBİ) İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ BİR SAHTE KURTARICI OLDUĞUNU DEVLET "RESMEN" AÇIKLAMADIKÇA VE DERS KİTAPLARINDA BU ANLATILMADIKÇA, HARBİYELİSİ DE, HARBİYESİZİ DE ATATÜRKÇÜLÜK ADINA ALDATILMAYA DEVAM EDECEK VE KENDİLERİNİ HAKLI ZANNEDECEKLERDİR.. İNÖNÜ'NÜN SÖYLEDİĞİNİ ERDOĞAN DA SÖYLEMELİ, ANITKABİR'E GİDİP TAZİM SUNMAKTAN, "ATATÜRK'ÜN İZİNDEYİZ" DEMEKTEN VAZGEÇMELİ, İNÖNÜ GİBİ ATATÜRK'ÜN RESİMLERİNİ PARALARDAN FALAN SİLMELİ, DEVLET DAİRELERİNDEN ATMALIDIR.. BUNU YAPMADIKÇA "HARBİYELİ ALDANMASI"NIN ŞERRİNDEN KURTULAMAZSINIZ. DEVLET KURUMLARINDAKİ BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERİ VE RESİMLERİ KALDIRILMALIDIR, SADECE TÜRK BAYRAĞI OLMALIDIR.. BAYRAK BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR, ATATÜRK HEYKEL VE RESİMLERİ İSE ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİĞİN, MİLLETİN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E KUL KÖLE EDİLMESİNİN SİMGESİDİR.. HARBİYE, BU MİLLETİN VERGİLERİYLE ÜNİFORMA GİYİP KILIÇ KUŞANINCA KENDİSİNİ MİLLETTEN DAHA VATANSEVER ZANNEDEN, BİR GÜN GENERAL OLUP DARBE YAPMA HAYALLERİ KURAN BURNU HAVADA ZIR CAHİL, RESMÎ EZBER DIŞINDA BİRŞEY BİLMEYEN NARSİST GENÇLERİN OYUN BAHÇESİ OLMAKTAN ÇIKARILMALI, ALLAH'TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEME AZMİYLE MİLLETİNE TEVAZU İLE HİZMET EDEN SUBAYLARIN YETİŞTİĞİ OKUL OLMALIDIR




Harbiyeli aldanır

Aydın Ünal

Yeni Şafak

29/11/2024, Cuma

 

27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.

Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.

Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.

Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.

Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.

15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.

Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.

Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.

Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.

Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.


BU ACZİMENDEBURİ SOYTARILARI "DERİN"LER, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E YÖNELİK ELEŞTİRİLERİ VE ŞERİAT DAVASINI ÇIĞIRINDAN ÇIKARMAK VE İTİBARSIZLAŞTIRMAK İÇİN ARASIRA PİYASAYA SÜRÜYORLAR

 







Aczmendi'ler yine sahnede: Risale-i Nur cemaati diye pazarlıyorlar


ekran-goruntusu-2024-11-27-092658.png


İstanbul'da 28 Şubat günlerine benzer görüntüler yaşandı

Aczimendi grubuna mensup kişiler İstanbul Üsküdar Meydanı’nda kadınlı erkekli bir araya gelerek tekbir getirdi.

İşin ilginç tarafı medyanın bu grubu "Risale-i Nur cemaati" olarak duyurması ve Aczmendi ifadesine yer vermemesi oldu.

Görüntüleri yayınlayan T24 sitesi "Üsküdar'da tekbirli gösteri: Risale-i Nur talebeleriyiz" başlığını kullandı.

Haber şöyle:

"İstanbul Üsküdar Meydanı’nda bugün öğleden sonra Risale-i Nur cemaati bir gösteri düzenledi. T24’ün çektiği görüntülerde göstericilerin “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” diyerek slogan atıldığı görüldü.

2 resmî polisin gösteriyi izlediği, telsizli bir sivil polisin ise merkezle görüşüp durumu aktardığı ve sonrasında gösteriye müdahale etmeden izlediği öğrenildi. Çevredeki bazı vatandaşlar duruma tepki gösterdi."

RİSALE-İ NUR ANLAYIŞINA, TARZINA AYKIRI

Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur'un tarzına tamamen zıt olan nümayişin, üzerine basa basa "Risale-i Nur cemaati" olarak duyurulması dikkat çekti.

Gösteri sırasında erkekler "halay çeker gibi" elele tutuşup tekbir getirirken, çarşaflı bir grup kadın da bağırarak onlara destek verdi.

ASKERİ KIŞLADA EĞİTİLMİŞLERDİ

Tamamen tezgah olan ve sipariş üzerine yapıldığı anlaşılan gösteri, 28 Şubat dönemindeki benzer hareketleri akıllara getirdi.

O dönemde de Aczmendiler, inançlı insanlara özellikle de Risale-i Nur talebelerine zarar vermek üzere kullanılmıştı.

28 Şubat günlerinde bir anda ortaya çıkan grubun askeri kışlada eğitildiği, içlerinde istihbarat subaylarının da olduğu ortaya çıkmıştı.


Kaynak: Aczmendi'ler yine sahnede: Risale-i Nur cemaati diye pazarlıyorlar


LAİK DEVLETİN MOLLALARI TEKFİRCİLİĞİN ZEKİ (KURNAZ), ÇEVİK (CANBAZ) VE AYNI ZAMANDA FETÖ'LÜ OLANINI SEVİYOR

 



Sosyal medyada Halis Bayancuk ile İhsan Şenocak kapışmışlar.

Şenocak, Hz. Yusuf aleyhisselam üzerinden birşeyler söylüyor, Bayancuk’u aşağılıyor.

İhsan efendi, senin Halis Bayancuk’a karşı ileri sürdüğün argümanların hepsini bir FETÖ’cü de (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensubu da) sana karşı aynen kullanabilir.

Aynen..

Kendilerinin bugünkü durumlarını aynı gerekçelerle savunabilir ve haklı gösterebilirler.

Bu noktada Halis Bayancuk’un tekfirci olarak nitelenen tutumu ile FETÖ’ye karşı kullanılan “resmî” söylem arasında bir fark yok.

Peki, ey “laik Türkiyeci, devletçi” Ehl-i Sünnetçiler, FETÖ’ye yönelik tekfirci söyleme karşı, Halis Bayancuk ile arkadaşlarına karşı sergilediğiniz şiddet ve celalin bir kırıntısını olsun sergilediniz mi?

(FETÖ karşısında laik devletin sorgusuz sualsiz safında yer alan tüm cemaat ve gruplar bu sorunun muhatabı.. Aynı şekilde Diyanet Teşkilatı da.)

*

FETÖ ile mücadele siyasal iktidarın (ve devletin) hakkıydı.. Çünkü dış bağlantıları vardı.

Ancak, FETÖ’cü diye nitelenen insanlara yapılan muamele haddini aştı.

Haklı haksız denilmeden bir sürü insan aynı torbaya konuldu, zulüm gördü.

Ve bu insanlara olmadık hakaretler reva görüldü.. Tekfir edildiler.

Tamam, bu Halis Bayancuk ile arkadaşları da birilerini tekfir ediyorlar da, tekfir ettikleri kişilere, sizin FETÖ’cülere yönelttiğiniz hakaretleri yaptılar mı?!

Onların şirketlerine el mi koydular?!

Onları işlerinden mi attılar?!

Açlığa mı mahkum ettiler?!

Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.. Halis’in kendisi hapis yattı, nerde kaldı ki başkalarını hapse göndersin..

Asıl tekfirci Halis değil, bu laik (siyasal dinsiz) devletin eli sopalı, dili uzunları.

Madem devlet laik, FETÖ ile uğraşılırken din iman işin içine katılmadan salt siyasal mülahazalarla hareket edilmeliydi.

Üstelik bu Türkiyeci Ehl-i Sünnetçilerin (devletin her dine eşit mesafedeki laikliğinin hatırına) “Her inanç saygındır” dediklerine de şahit olunabiliyor.. 

Şahit olduk.. 

Eğer her inanç saygın ise, FETÖ’cülerin “özel” inançlarına da saygı duyulması gerekirdi.

Hayır, her inanç saygın değildir.. Fakat bu laik (siyasal dinsiz) devletin birilerinin dindarlığı hakkında not vermeye de hakkı yoktur.. 

Tutarlılık devlete de lazım.. Beyan, öncelikle sahibini bağlar.

Devlet (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar taifesi) önce kendisine baksın.. Doğru yolda olmak istiyorsa, önce devletin resmî dininin İslam olduğunu ilan etsin, ondan sonra konuşsun.. 

“Dinime dahleden bari müselman olsa!”.. Dinsiz (siyasal dinsiz) değil de müslüman olduğunu söyleyebilse..

Kamalist (Selanikli Mustafa Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına iman etmiş) bir devletin İslam ve müslümanlar hakkında konuşmaya hakkı yoktur.

*

FETÖ’cülerin, Hristiyan ve Yahudiler’in küfrünü (ve cehennemlik olduklarını) ilan noktasından (yani Ehl-i Kitab’ı tekfir noktasından) sorun yaşadıkları görülüyor.

Böylece, başka yazılarımızda açıkladığımız gibi, Kur’an’la ters düşüyorlar.. Hristiyan ve Yahudiler’in Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i ve Kur’an’ı tasdik etmelerinin şart olmadığını savunur hale gelmiş durumdalar.

İçlerinden bazıları, küfür olan bu düşünceyi yaymaya çalışıyor, ve diğerleri bunu sessizce izliyorlar.

Bu, kabul edilebilecek, hoş görülebilecek birşey değil.. Küfre küfür demedikleri için küfre düşüyorlar.

Aynı durum, laiklik (siyasal dinsizlik) bahsinde de geçerlidir.

Laikliğin küfür olduğunu kabul etmeyen, İslam’a aykırı olmadığını ileri süren, küfre düşer.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'nin söylemiş olduğu gibi, böylesinin küfre düşmüş olacağından şüphe eden de küfre düşer.

Küfür, küfürdür kardeşim!

Küfür, yerli ve milli olunca, senin ağababaların tarafından benimsenince makbul hale gelmez.

FETÖ'yü tarttığınız terazi ile kendinizi de tartmaya ihtiyacınız var.

*

FETÖ'nün tek kusuru "dinler arası diyalog" hurafesi değil.. 

Bir zamanlar yerli-milli idiler, "laik devletçilik" yapıyorlardı.. Fethullah'ın "Devlet-i Ebed Müddet" diye bir şiiri var.. "Devletçilik" yapıyordu.. Sıkı devletçiydi.

Cemaat (klik) olarak Siyasal İslam'a karşı "kültürel müslümanlığı" savundular, İslam'ı bölüp parça parça ettiler.. 

Abant Platformu toplantılarında laiklik ve demokrasi havariliği yaptılar.. 

Adamlardaki yamukluk ve sapmalar kimsenin umurunda olmadı, Fethullah'a bol keseden "hocaefendilik" madalyası takıldı.

Şunu da unutmayalım: 

FETÖ'nün hristiyan Batı ile "sivil toplum" ayağından kurduğu ittifak/müttefiklik ilişkisini laik Türkiye Cumhuriyeti "devlet" düzeyinde kurdu, ve "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez" Avrupa Birliği hedefinin ortaya koyduğu gibi, bu ittifak bağını kopmaz hale getirmeye çalışıyor.


SÖZDE EHL-İ SÜNNETÇİ SAHTEKÂR KALEMLER, VAİZLER!.. BEĞENMEDİĞİMİZ ŞİÎ "BİZ HİZBULLAHIZ, ALLAH'IN TARAFTARLARIYIZ" DİYOR, SİZ İSE "RESMEN" ANCAK TAĞUT İLKE VE İNKILAPLARINA BAĞLILIK YEMİNİ EDİLMESİNİ SÜKUTUNUZLA İKRAR VE TASDİK EDİYOR, BUNA BİR İNİLTİ, VIZILTI, MIRILTI VE SIZILTI İLE BİLE TEPKİ GÖSTERMİYOR, SONRA DA UTANMADAN TAĞUTUN KÜFÜR DÜZENBAZLIĞI HESABINA BİD'ATÇI ŞİÎ YA DA VEHHABÎ İLE UĞRAŞILMASINI İSTİYOR, VE TAĞUTÇU KÜFÜR DAVASINI EHL-İ SÜNNET MÜDAFAASI GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYORSUNUZ.. ALÇAKSINIZ!

 

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda, ve de zayıf düşürülmüş (mustad'af), «Ey Rabbimiz, bizi ahâlîsi zalim olan şu memleketten kurtarıp çıkar, bize tarafından bir sahip (velî) gönder, bize katından bir yardımcı yolla» demekte olan erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?

“Îmân edenler, Allah yolunda savaşırlar. Küfredenler ise, tağut yolunda savaşırlar; öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın! Şüphesiz ki şeytanın hîlesi zayıftır.”

(Nisa, 4/75-76)


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİNİN EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCILIĞI

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:

… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da, Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.

Sorun da burada..

Selanikli Kamal’ı (Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir yararı yok.

Selanikli Kamal, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor. ("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)

Ancak bu, İslam açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.

Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.

Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.

*

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..

Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.

Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.

(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.) 

Laik (siyasal dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.

Vatan için savaşıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya kalkışırsanız adınız terörist olur.

Çünkü, laik (siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.

Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.

Çünkü laik.. Kamalist..

*

İmdi, Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan fırka) olan topluluktan olmak demektir.

Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.

Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.

Evet, Ehl-i Sünnet'ten olmanın ölçütünü Sünnet'ten almadan ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) olamazsınız.

Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).

Bunlar arasında Türkçülük, Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?

Yok!

Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde), Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)

Ölçümüz sadece Kur’an, Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.

Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.

Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar. 

Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik  (siyasal dinsiz) taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.

*

Derin devlet" (Ki buna devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i Sünnet istismarcılığı yaptırıyor. 

(Bu satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler, iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor. Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])

Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu. 

*

Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a, Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.

Aparatıdır.

Onda şu veya bu ölçüde nifak (münafıklık) vardır.

Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).

Kamal'ın "ümmet"indendir (topluluğundandır).


SAVCI, SUÇSUZ OLDUĞUNU BİLDİĞİ ADAMI NİÇİN TUTUKLATMAK ZORUNDA?

 



ANITKABİR EYLEMCİSİ YAŞADIKLARINI ANLATTI 


​10 Kasım 1994 tarihinde Anıtkabir’de düzenlenen törende sarf ettiği sözlerinden dolayı 7 yıl cezaevinde kalan Mahmut Kaçar, yaşadıklarını anlattı.

10 Kasım 1994 tarihinde Anıtkabir'de düzenlenen tören esnasında ""Putlara tapmayın, Allah'a kulluk edin" sözlerinden dolayı 7 yıl cezaevinde kalan Mahmut Kaçar yaşadıklarını İlke Haber Ajansı'na (İLKHA) anlattı.

Yaptığı eylem sonrasında birçok haksızlığa maruz kaldığını söylen Kaçar, "Yaptığım eyleme hiçbir suç isnat edememelerine rağmen bana günlerce işkence edip, yıllarca hapishane hapishane dolaştırdılar." dedi.

"13 gün işkence gördüm"

1994'ten bu yana yaşadığı sıkıntıları anlatan Kaçar, "1994'te o eylemden dolayı gözaltına alındığımda 2 ay boyunca beni yargılamak için yasalarda herhangi bir madde bulamadılar. Çünkü orada suç unsuru olacak bir şey yoktu. Mustafa Kemal'in adını dahi anmadım, hakaret yoktu. En sonunda 5816. maddeden 4 buçuk yıl ceza verdiler. 23 ay içeride kaldım. Daha sonra tahliye edildim. Ondan sonra Urfa'da infazım yandı. Tekrar cezaevine girdim. Toplam 7 yıl yattım. 13 gün işkence altında kaldım. 5-6 cezaevi gezdim. İşkenceler gördüm. Tazyikli su, elektrik, Filistin askısı, sürekli çapraz sorgulamalar, yalan makinası gibi birçok işkence çeşidine maruz kaldım. Fiziki olarak da birçok sıkıntı yaşadık." dedi.

"İadeyi-i itibar istiyorum"

Şuanda kentte bulduğu bir işte çalıştığını ifade eden Kaçar, iadeyi itibar istediğini belirterek, "Tazminat hakkımız olursa maddi ve manevi tazminat davası açmayı planlıyoruz. Ayrıca iadeyi-i itibar olursa başvururum. Çünkü benim bir suçum falan yok. 17. Asliye Ceza Mahkemesi savcısı bile bana ‘Mahmut senin bir suçun yok ama seni tutuklamak zorundayım' dedi. Ben de içimden Allah'ım sen şahit ol dedim. Bana işkence bile yaptıklarında ‘hangi suçtan' diye sorduğumda ‘yanlış yerde konuştun' diyorlardı." diye konuştu.

Medya tarafından da ciddi bir baskı ve iftira propagandasıyla karşı karşıya kaldığının da altını çizen Kaçar, medyada yer alan bazı ifadelerin de kendisine ait olmadığını anlattı. (Murat Dalgın- İLKHA)

 

https://ilkha.com/gundem/anitkabir-eylemcisi-yasadiklarini-anlatti-24356


İNGİLİZ'İN "DEHA"SI, FRANSIZ'IN "MANKAFA"SINI NASIL YENDİ?

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 61

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, 8 Temmuz 1919 tarihinde, yani Erzurum'daki ikametinin ikinci günü Padişah Vahideddin’e telgrafla ilettiği “Kulları Mustafa Kemal” (Vahideddin’in kulu Selanikli Mustafa) imzalı istifa mektubu üzerinde durmuştuk.

Selanikli, bu telgrafın metnini 24 Nisan 1920 tarihinde, TBMM’nin açılışından bir gün sonra yaptığı TBMM açılış konuşmasında milletvekillerinin (dolayısıyla milletin) huzurunda okumuş, böylece, inkârı mümkün olmayan bir tarihî belge olarak TBMM zabıtlarına (tutanaklarına) geçirmiş durumda.

Söz konusu mektubunda bir kere değil, iki kere değil, tam beş defa Padişah’ın kulu ve kölesi olduğunu ifade ediyor.

Fakat aynı adam, o tarihten dokuz ay önce, Erzurum Kongresi sırasında, kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e, Osmanlı Devleti'ni tarihe gömeceğini, cumhuriyet ilan edeceğini ve cumhurbaşkanı sıfatıyla tesettürü (İslamî örtünmeyi) ve Kur'an harflerini kaldıracağını, Avrupa harflerini alacağını ve millete şapka giydireceğini söylemiş bulunuyor.

Yaptığı şey, Kemalizm ideolojisi penceresinden bakanlara göre, “deha”nın ve “üstün zekâ”nın Anadolu’daki önlenemez şahlanışı..

Dürüstlük, şahsiyet, şeref/onur ve karakter gibi ahlâk eksenli kavramlar çerçevesinde düşünen eski kafalı fakirlere göre ise takiyye, yalancılık, sahtekârlık, hilekâr dalkavukluk, “gizli gündem”cilik, içten pazarlıkçılık, siyasal dolandırıcılık ve döneklik.

*

Selanikli millete, bütün gayesinin hilafeti ve saltanatı (Osmanlı Devleti’ni) savunmaktan ibaret olduğu yönünde sürekli teminat verdi.

Önceki bölümde de aktardığımız gibi, TBMM adına “Halife ve Hakan Efendimiz” diye başlayan bir beyanname yayınlayarak şunu dedi:

“Padişahımız, kalbiniz [size karşı] hiss-i sadakat ve ubudiyetle (bağlılık duygusu ve kulluk ile) dolu, tahtımızın [saltanat makamının] etrafında her zamandan daha sıkı bir rabıta ile toplanmış bulunuyoruz. İctimâın [TBMM toplantısının] ilk sözü Halife ve Padişah’a sadakat olup Millet Meclisi’nin son sözünün yine bundan ibaret olacağı[nı] sedde-i seniyelerine [südde-i seniyyelerine, padişahlık makamına] en büyük tazim ve huşu ile arzeder.

“Büyük Meclis emriye Mustafa Kemal”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 272-4.)

Aslında böyle bir beyanname yayınlamasına gerek yoktu, çünkü, Falih Rıfkı’nın yazmış olduğu gibi, TBMM Padişah’a (halifeye) bağlılık yemini etmiş durumdaydı:

“Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir! ‘Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 22.)

Evet, bu padişah-halifeye sadakat vurgusu her fırsatta yapılmış durumda.

Mesela, 5 Eylül 1920’de kabul edilen Nisab-ı Müzakere Kanunu’nun (toplantı yeter sayısı yasası) ilk maddesi şu hükmü taşıyordu:

“Büyük Millet Meclisi, hilafet ve saltanatın, vatan ve milletin istihlas (kurtulup halas bulması) ve istiklalinden ibaret olan gayesinin husulüne kadar şerait-i atiye (aşağıdaki şartlar) dairesinde müstemirren (devamlı olarak) in’ikat eder (toplanır).”

Dilipak, “[Eski başbakan] Sadi Irmak bu madde ile ilgili olarak şu açıklamayı yapma zarureti duyuyor” diyor:

“Bu birinci madde şüphe yok Atatürk’ün ilhamıyla benimsenmişti ve bu madde Atatürk’ün zamanlama konusundaki dehasının esaslı bir belgesidir. Atatürk daha 1907’de hilafeti de, saltanatı da kaldıracağını söylemişti. Fakat 1907’de bunun günü gelmemiş, [Anadolu’da başlattığı hareket sırasında] memleketin alıştığı ve kalben bağlı olduğu hilafet ve saltanata yer vermek ve mücadele hedefleri arasında [güya] onları kurtarmak amacını göz önünde tutmak zorundaydı. O günkü koşullarda milletin büyük çoğunluğu bu görüşteydi.”

(Dilipak, s. 284.)

Bu birinci madde, bu değerlendirme ışığında, şüphe yok, birşeyin daha esaslı bir belgesidir: 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün yalancılığının, hilekârlığının, sahtekârlığının, takiyyeciliğinin, dönekliğinin, siyasal dolandırıcılığının, devlete (Osmanlı Devleti’ne) ihanetinin..

Padişah’a böyle dalkavukça “beş çarpanlı kulluk mektubu” gönderen sahtekârlığın mazisi demek ki sadece dokuz ay önceki Erzurum Kongresi günlerine uzanmıyormuş..

Taa 1907’ye dayanıyormuş. (Ki o sırada Selanikli 26 yaşında.)

*

Evet, bu Selanik “karpuz”unun dışı yeşil, içi kırmızıydı.

Anadolu’dan Padişah Vahideddin’e böyle “beş çarpanlı kulluk mektubu” gönderen hilekâr dalkavukluğun, henüz Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da Saray’a gidip Padişah’la görüştüğünde nasıl kulluk arzedeceği, el etek öpeceği, postal yalayacağı tahmin olunabilir.

Padişah Vahideddin’e içinden küfrettiği halde dışından kulluk arzeden bu muhteşem ve görkemli dalkavukluk, İngilizler’e karşı da tam tersini yaptı: Sözde milletin ve memleketin kurtuluşu için İngiliz keferesine karşı ülkeyi savunuyordu, özde ise Anadolu’ya "vize" ile gönderilmiş İngiliz işbirlikçisi durumundaydı.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desindi?!

*

Evet, İngilizler, müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’ı, Selanikli Mustafa Atatürk’ü üstü kapalı biçimde desteklemeye mecbur ettiler.

Özellikle de Fransızlar’ı:

“Fransızlar, Mustafa Kemal’in geleceğinden ümitli değildi. Daha doğrusu, Fransızlar değil de İstanbul’daki Fransız Yüksek Komiseri o günlerde farklı düşünüyordu. Mustafa Kemal’le yaptığı bir mülakattan söz eden bir gazeteciye, Yüksek Komiser şöyle diyecekti:

“- İlahi beyefendi, o general Mustafa Kemal’le gevezelik etmek de nereden kafanıza esti, o, mankafanın tekidir. Burada onun esamesi okunmaz.”

(Dilipak, s. 296.)

İngilizler, Fransızlar gibi düşünmüyorlardı.. Onlara göre Selanikli Mustafa Atatürk bir dahi idi, mankafa değildi.

Ondaki “deha”yı daha 1913 yılında keşfetmişlerdi:

“Mesela İngiliz Genelkurmay Başkanı Feld Mareşal Sir Hanry Wilson 1913 yılında hazırladığı bir raporda Enver ve Cemal Paşalar hakkında olumsuz mütalaalar serdettikten sonra, o günlerde, daha kimsenin dikkatini fazla çekmediği bir zamanda, albay rütbesine sahip bir subayı işaret ediyordu: O, Mustafa Kemal’di:

“- Mustafa Kemal adında genç bir kurmay albay var. Kendisini gözetleyin, çok ileri gidebilir. (Bkz. Atatürk’ün Hastalığı, AKDTYK yayını / 1989 Türk Tarih Kurumu).”

(Dilipak, s. 296.)

*

Evet, çok ileri gitti..

Haddinden fazla..

Ve bunu İngilizler’e borçluydu:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...