YUMURTAYI HANGİ UCUNDAN KIRMALI, HIRSIZIN NERESİNİ KESMELİ?

 



Suç dediğimizde önümüze önce “Kime ve neye göre suç?” sorusu gelir.

Hangi suçlar cezalandırılmalı, hangileri cezalandırılmamalıdır, o da ayrı bir mesele.

Devletler ve toplumlar bu tür konularda ortak bir anlayışa varabilmiş değiller, her ülkenin ceza kanunu ayrı.

Bunun yanı sıra, birçok ülkede ceza kanunlarının neredeyse günaşırı değiştirilebildiğine şahit olunuyor.

Bunun nedeni, suç tanımlarının ve cezalarının bir ölçüde insanların heva ve heveslerine, keyif ve menfaatlerine bağlı oluşu.

Bazen de devletlerin (ya da devletlerdeki siyasal elitlerin) politik tercihlerine, angajmanlarına.. (Mesela Türkiye, Avrupa Birliği tutkusu uğruna ceza kanununu delik deşik etmiş, kevgire çevirmiş durumda.)

Fakat bu heva ve heveslerine, ve “bağımsızlık” özürlü angajmanlarına  akıl, rasyonel düşünce, kamu yararı” vs. gibi süslü adlar takıyorlar.

*

Biz Müslümanlar için mesele basittir; Allahu Teala, en temel konularda suçları ve cezaları belirlemiş, bu hususları kulların heva ve heveslerine, keyiflerine bırakmamıştır.

Allahu Teala nasıl tabiata bir denge koymuş, kâinattaki herşeyi ve insandaki uzuvları yerli yerince ve en uygun biçimde yaratmışsa, nasıl “İnsan vücudunda organların dizilimi ve kompozisyonu böyle değil de şöyle olsaydı, kulaklar şurda, gözler burda, burun orada olsaydı daha iyi olurdu” diyemiyorsak, aynı şekilde toplum için de Allahu Teala’nın koyduğu kurallardan daha iyisi ve uygunu düşünülemez.

Dolayısıyla bir müslümanın Şeriat (Allah’ın indirdikleri) karşısındaki tavrı “İşittik ve itaat ettik!”ten ibaret olacaktır.

*

Ancak, günümüzün laikleşmiş (ılımlı laik, Kemalist dindar) haline gelmiş eski İslamcılarına bu hakikatleri anlatmakta zorlanıyoruz.

Ne yazık ki dindar bilinen medya ve İslamcı bilinen yazarlardan bazıları bu laikleşmeye (bazen bilinçli olarak, bazen bilinçsizce) hizmet ediyorlar.

Mesela Yeni Şafak gazetesi yazarı (eski milletvekili, Erdoğan’ın eski metin yazarı) Aydın Ünal 27 Eylül 2024 tarihli “Suçu önleme ve ıslah için daha çok din eğitimi” başlıklı yazısında şöyle bir cümle kurabilmiş durumda:

“… Ama mesela hırsızlık yapanın bir elini kestiğinizde, yoksulluğun arttığı dönemlerde suç artarsa, toplumda eli kesik, dışlanmış, dilendiğinde bile para verilmeyen bir kitleyle nasıl baş edeceksiniz?”

Öyle anlaşılıyor ki, laiklerden din eğitimi tavizi koparabilmek için karşılığında Şeriat eleştirisi tavizi veriyor.

Yanlış yapıyor.

*

Neyi sorguluyorsun kardeşim, Allahu Teala’nın emrini mi?!

Allahu Teala bu emri verirken ne getirip ne götüreceğini bilmiyor muydu haşa?! Bunu sen daha mı iyi biliyorsun?! 

Bir defa, el kesme cezasının uygulanması için çalınan nesnenin (Elmalılı merhumun ilgili ayeti tefsir ederken yazdığına göre) en az bir altın değerinde olması gerekiyor. Yani değeri bugünkü rayiçle en az (yaklaşık) 20 bin lira olmalı.  

Yoksa adamın fırından ekmek, manavdan meyve, bostandan karpuz çaldı diye eli kesilmez. Yoksulluk yüzünden çalmak zorunda kalan da herhalde gidip pırlanta yüzük çalmaz.

İkincisi, el kesme cezasının uygulanması için çalınan nesnenin tam koruma altında tutulması, ortalığa bırakılmamış olması gerekiyor.

Zamanımız, herhangi bir suçun ve verilen cezanın hemen duyulduğu, medya tarafından duyurulduğu bir zaman.. Bir hırsızın elini kesseniz, 100 bin hırsızın ödünü kopartırsınız.

Kimse elini kaptırmak istemez.

*

Bununla birlikte, laik (siyasal dinsiz) bir devlet olan Türkiye’de el kesme cezasının gündeme gelmesi mümkün değil.

Dolayısıyla, siyasetçilerden böyle bir beklenti içine girmek hayalcilik olur.

Ancak, Müslümanlar’ın böylesi meseleleri tartışırken bunu “müslümanca” yapmaları, insanların Şeriat’e olan iman, saygı ve bağlılıklarını zedeleyecek lafazanlıklardan uzak durmaları gerekir.

*

Böylesi bir uyarıyı 12-13 yıl önce Rasim Özdenören’e de yapmak zorunda kalmıştım.

Arkası sağlammış, “derin” kökleri varmış, bir süre sonra Erciyes Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yardımcı doç. olarak görev yapmaya başladığımda fakültenin dekanı, bana Rasim Özdenören’le ilgili yazılarımın hesabını sormaya kalkışmıştı.

Evet, öyle anlaşılıyor ki, Müslümanlar’ın laikleştirilmesi ve İslam’ın “güncellenip” adı konulmadan reforme edilmesi, mevcut laik (siyasal dinsiz) düzenin “derin laik” ağababalarının temel gündem maddelerinden biri durumunda.

Onlar üflüyor, beriki “dindar”lar oynuyor.

Şahsen Aydın Ünal’dan kalemini daha dikkatli kullanmasını beklerdim.

*

Rasim Özdenören’le olan tartışmamız şu minvalde cereyan etmişti:


TARİKATÇILIKTAN LAİKLİK HAVARİLİĞİNE

 

Yeni Şafak‘ın “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı?” gibi eserleriyle tanınan yazarı Rasim Özdenören, bir yazısında şu görüşleri dile getirmişti:

…  Bir İslâm ülkesinde zımmilerin (eman altındaki gayrimüslim) şarap üretmek için üzüm yetiştirmesi, o üzümden şarap imal etmesi, bu şarabı içmesi ve kendi aralarında bu işin ticaretiyle meşgul olması İslâm hükümetinin güvencesi altında bulunur. Bir Müslüman onun şarabına zarar verdiğinde tazmin ettirilir. Müslüman’a: “İyi etmişsin, zaten haram bir işle uğraşıyorlardı, eline sağlık” denmez. Verdiği zarar ödettirilir. Bu durum, Müslüman indinde şarapla uğraşmayı meşru ve mubah göstermez; fakat bir arada yaşanılan insanların haklarına riayet edilmesi (onların bu alandaki uğraşlarının dikkate alınması) gerektiğini gösterir. Buradaki dikkat, haram fiilin zatıyla ilişkili değildir. Buradaki dikkat, bir arada yaşama dolayısıyla ortaya çıkan hukukun getirdiği sınırlara ilişkindir.

Hz. İbrahim’in putları kırması ile Resulullah’a (sav.) “Senin dinin sana, benimki bana” demesini buyuran ayeti kerimenin bağlamı da farklıdır. Her biri kendi bağlamı (context) içinde anlam taşır. Birinin kullanılacağı yerde ötekine müracaat edilirse yanlış olur….

İneğe tapanı uyarma gereğinin bağlamı ile, ineğe tapan ile bir arada yaşıyorsak onun ineğe tapmadan doğan haklarına riayet etme hususu birbirinden farklıdır. Ve ineğe tapanın bu husustaki hakkının korunması da, İslâm ülkesinde, İslâm hükümetinin üzerine düşen bir görevdir.

*

Burada “Senin dinin sana, benimki bana” (Doğrusu: Sizin dininiz size) ayet-i kerîmesine hangi niyetle atıfta bulunulmuş olduğu açıkça dile getirilmemişse de, yazarın derdi “bağlam”dan anlaşılıyor.

Bu ayet-i kerîmeyi, İslam’ı laikleştirmek ve “sulandırmak” isteyen derin odakların çokça istismar ettikleri biliniyor.

Mesela, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan‘ın ölümünden (veya öldürülmesinden) sonra tamamen derin odakların kontrolü ve sevk ü idaresi altına girmiş olan İskenderpaşa Cemaati‘nin önce söylem düzeyinde, ardından da zihniyet olarak laikleştirilmesi için katalizör mahiyetinde kurdurulmuş bulunan Sağduyu Partisi’nde, 2004 yılında, bu ayet-i kerimeye atıfta bulunularak “Şeriatçılığa karşı laiklik” müdafaası yapılmaya başlanmıştı.

Onların, “İslam dünyası laiklik ile bağı niye geciktirdi anlayamıyorum” diyen Recep Tayyip efendiden neyi eksikti, onların başı kel miydi?!

Yirmi yedi kişiden oluşan sözde bir istişare heyetinde (gerçekte emme basma tulumba düzeneği) bu laiklik havariliğine sadece bir kişi itiraz etmiş, tahmin edilebileceği gibi, ona kapıyı göstermişlerdi.

Evet, bu kişiler aynı zamanda, tıpkı Haricîler gibi, zırvalarına Kur’an‘dan delil de buluyorlardı. Yukarıda zikrolunan ayet..

Tabiî bunu yaparken, Kur’an‘ı, heva ve hevesten ibaret olan kendi re’yleri ile (akılları ile değil, akıllarını kullanmayarak) tefsir ediyorlardı.

*

Söz konusu (Kâfirûn Sûresi’nde yer alan) ayet-i kerîmeyi merhum Ömer Nasuhi Bilmen hoca şu şekilde tefsir ediyor:

Artık ey müşrikler!. (Sizin dininiz sizin içindir.) Öyle küfür ve şirke dayalı olan ve haddizatında bir ilâhî din mahiyetinde bulunmayan sizin dininiz, size mahsustur, onun cezası size yöneliktir.

(Benim dinim de benim içindir.) Allah’ın birliği esasına dayalı ve her şekliyle gerçekliğe, yüceliğe sahip olan İslâm dini de benim dinimdir. Onun mükâfatı da bana aittir.

Bir yoruma göre bu âyetteki “din”den maksat, cezadır. Ceza ve mükâfattır.

 Buyrulmuş oluyor ki: Ey inkarcılar!. Sizin cezanız size aittir. Artık siz, bu akıbeti düşünün, çünkü, küfür ile âhirete gidenler, ebedî şekilde azap göreceklerdir. Müslümanlar da âhirette ebedî mükâfatlara nail olacaklardır.

Bâzı zâtlara göre bu ilâhî beyan, cihad ile emrolunmadan öncedir. Bilâhare nesh olunmuştur. (Yürürlükten kaldırılmıştır.)

Fakat tahkik ehli zâtların ifadelerine göre bunda bir nesh yoktur. Bu muhkem bir sûredir. Bunda küfre bir izin ve cihattan engelleme yoktur. Bu ilâhî beyan kâfirlerin hakkında bir tehdidi ifade etmektedir. Ve onlara karşı bir meydan okuma mahiyetindedir. 

Nesh ise bunun tersinedir. Bir zaruret bulunmadıkça (yorumda) nesh cihetine gidilemez. “Tefsîr-i Kebîr, Siracül’Münîr, Tefsîr-i Alûsî, Tefsîrül’meragî.”

*

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır hocanın açıklaması daha ayrıntılı:

Madem ki durum böyledir, sizin olsun dininiz. Bana gerekmez âdet edindiğiniz o küfür ve şirk itikad ve ibadeti. Bütün sorumluluğu, hesabı, cezası, vebali ile sırf size aittir, bana tecavüz edemez. Yani ben ondan tamamen uzağım. Şu halde benden onun kabulünü asla ummayın….

Birinci mesele:

(Ayetin tefsirinde birinci görüş) İbnü Abbas demiştir ki: Allah’a küfrünüz sizin, ona tevhid ve ihlas da benim. O halde onların küfürlerine izin verilmiş denilebilir mi? Hayır, çünkü Peygamber (s.a.v.) küfürden men etmek için gönderilmiştir. Ona izin vermesi nasıl tasavvur olunur! 

Kastedilen şu emirlerden biridir:

Birincisi bundan kastedilen “İstediğinizi yapın” (Fussilet, 40/40) gibi tehdittir.

İkincisi şöyle demek gibidir: Ben sizi hak ve kurtuluşa davet için gönderilmiş bir Peygamber’im. Böyle iken kabul edip bana uymuyorsunuz, o halde bırakın da beni şirke davet etmeye kalkışmayın.

Üçüncüsü: Dininiz sizin olsun, eğer helak olmak sizin için bir hayır ise ona sarılın, ben dinimi bırakmam….

Bu âyetin tefsirinde ikinci görüşDin, hesabdır. Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır. Hiç birimizin amelinden diğerine bir sorumluluk teveccüh etmez, demektir.

Üçüncü görüş: Dinden maksad cezası, üzerine gerekecek ceza veya sevaptır. Yani “sizin dininizin cezası sizin, benim dinimin cezası benimdir” de! Onlara dinlerinin cezası olan vebal ve ceza elverir; sana da senin dininin mükâfatı olan tazim ve sevap yetişir.

Dördüncü görüş: “Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara (zina eden kadın ve erkeğe) karşı acıma duygusu tu(tup engelle)mesin.” (Nur, 24/2) âyetinde din, belli cezalar demek olan hadd (dînî ceza) olduğu gibi, burada da ceza mânâsınadır. (Bu, ceza mânâsından ehasstır, Türkçe’de kullandığımız ceza demektir). Şu halde mânâ şu olur: Benim Rabbimden gelecek cezanız size, sizin putlarınızdan gelecek ceza da bana aittir. Lakin sizin putlarınız bir şey yapamaz, ben onların cezasından korkmam. Fakat göklerin ve yerin tek kahredicisi olan âlemlerin Rabbi’nin cezasından sizin aklen dahi korkmanız lazım gelir.

Beşinci görüş: Din, “Dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua edin.” (Mümin, 40/14) âyetinde dua mânâsına gelir. Yani sizin duanız, yalvarmanız sizin olsun, kâfirlerin duası ise dalalettedir, boşunadır. “İşte kâfirlerin duası böyle boşa gitmektedir.” (Ra’d, 13/14), “O taptıklarınıza ne kadar dua etseniz, onlar sizin duanızı işitmez, faraza işitseler bile istediğinizi veremezler.” (Fatır, 35/14) Bu kadarla da kalmaz, kıyamet günü size zarar da verirler….

Altıncı görüş: Din, âdet (örf, gelenek) mânâsına gelir. Mânâsı: Sizin geçmişlerinizden ve şeytanlardan alınmış olan o şirk âdetiniz sizin olsun, benim melekler ve vahyile Rabbimden aldığım âdetim de benim. Siz şeytanlara ve ateşe kavuşuncaya kadar âdetinizde durun; ben de Rabbime, cennet ve rıdvanıma.”

İkinci mesele:

Tahsis ifade eder, mânâsı: “sizin dininiz sizedir, sizden başkasına değil; benim dinim de banadır, benden başkasına değil” demektir…. Ebu’s-Suud bunu daha açık olarak şöyle tasvir etmiştir: Sizin dininiz ki Allah’a ortak koşmaktan ibarettir, o sizin için tahsis edilmiştir. Sizin umduğunuz gibi benim tarafıma geçmez, şu halde ona boşuna ümitlerinizi kuruntularınızı takmayın, çünkü o münkün olmayan şeylerdendir. Benim dinim ki tevhiddir, o da bana tahsis edilmiştir, sizin tarafınıza geçmez….

Üçüncü mesele:

Yine Râzî der ki: “İnsanların bir antlaşma sırasında bu âyet ile temsil edilmeleri âdet olmuştur. Bu ise caiz değildir. Çünkü Kur’ân temsil olunmak için (yani mesel halinde söylenmek için) değil, düşünülüp de gereğince amel olunmak için indirilmiştir.”…. Râzî, … düşünme ve amel kaydını esas tutmuş olduğuna göre maksadının, düşüncesiz olan temessülü yasaklamak ve bundan dolayı bu âyet ile mütareke (ateşkes, savaşı terk) mevkiinde temessül, düşüncesizlik olacağı için caiz olamayacağını söyleyerek bu âyette antlaşma mânâsı olmadığını haber vermek olduğu anlaşılır.

Nitekim Alûsî kendisi de antlaşma mânâsı olmamasını tercih ile âyetin muhkem olduğunu açıklamış ve demiştir ki: “Evla (en uygun) olan mensuh olmayacak bir mânâ ile tefsir olunmaktır, çünkü nesih zahirin zıddıdır. Zaruret olmadıkça ona gidilmez.” Gerçekte Kadı Beydâvî de şöyle demiştir: “Bunda ne küfre izin, ne de cihaddan menetmek yoktur ki kıtal âyeti (harbe izin veren âyet) ile mensuh olsun, meğer -Allahümme- antlaşma ile tefsir edildiği takdirde ola.”

Bu sûreyi, geleceği üzere Nasr Sûresi’nin takip etmesi de bunun mensuh olması şöyle dursun, nasr (yardım) ve fetih başlangıçlarından olan mücahede kabilinden olduğuna işaret eder.

Rasim efendinin (laik düzen hesabına söylenmiş) heva ve heves ürünü cahilce laflarına dönersek, iddiasının aksine, Peygamber Efendimiz s.a.s. putları kırmamış değildir.

Mesela Medine’ye Taif’ten bir heyet gelmiş, müslüman olacaklarını söylemişler, fakat putlarının yıkılmasının ertelenmesi talebinde bulunmuşlardı.

Kabul edilmedi. “Aralarında putperestliğe devam edenler de olacaktır, onların hakları var” denilmedi.

Aynı şekilde Mekke’nin fethi de, bütün Mekkelilerin hemen müslüman olması, aralarında hiç putperest kalmaması anlamına gelmiyordu. Fakat Mekke ve Kâbe putlardan derhal temizlendi. “Bu putların kimisi binlerce yıllık tarihî eser, kimisi sanat harikası” filan da denilmedi.

*

İslamcı zannedilen laik düzenci Rasim efendi bir de bir arada yaşama dolayısıyla ortaya çıkan hukuktan söz ediyor.

Orada konu, İslam açısından, “bir arada yaşama dolayısıyla ortaya çıkan hukuk” değil, zimmet akdidir, sözleşmedir. Sözleşmeden doğan bir hak söz konusudur. Bu sözleşme, zimmîlerin müslümanlarla belirli şartlar çerçevesinde bir arada yaşamalarına izin verir.

Günümüz laik anayasa hukuku da son tahlilde sözleşme kavramına dayanır. Anayasa, toplumu yöneten ve yönetilenler diye ikiye ayıran, bunların birbirlerine karşı olan hak ve sorumluluklarının sınırlarını belirleyen bir akittir.

Aynı şekilde laik kamu hukuku teorisi, devletin meşruiyetinin temelini farazî de olsa toplumsal sözleşme / social contract nosyonunun oluşturduğunu kabul eder.

Evet, zimmet akdi gayrimüslimlere müslümanlarla birlikte yaşama imkânı verirken, bu noktaya Batı ancak laikleşme ile gelebilmiştir.

Mesela İspanyollar Endülüs Devleti’ne son verdiklerinde o topraklarda sadece müslümanların değil, yahudilerin de varlıklarını sürdürmelerine izin vermediler. Bu yüzden müslüman ve yahudilerden kimisi hristiyanlığı kabul ettiğini açıkladı, kimisi öldürüldü, kimisi de vatanını terk etti. Müslümanlar genelde Kuzey Afrika’ya göçtüler, yahudiler de Osmanlı’ya sığınıp Selanik’e yerleşti.

Batılılar bırakın farklı dinlere, farklı mezheplere bile yaşama hakkı tanımıyorlardı. Mesela 1618-48 yılları arasında yaşanan ve 20 milyon kişinin öldüğü tahmin edilen 30 Yıl Savaşları‘nın nedeni mezhep ihtilaflarıydı. 1648 Vestfalya Antlaşması ile Avrupa’da kurulan Vestfalya Düzeni kilise teşkilatının siyaset üzerindeki vesayetini sınırlandırdı.

*

Rasim’in laik cehaleti bir de ineğe tapmadan doğan haklar icat etmiş.

İneğe tapmaktan doğan hak mı olur, bre kafasız!

Yaşadığınız ülke İslam Şeriati’nin hakim olduğu bir yerse, zimmet akdi gereği adamı inancında serbest bırakırsınız. İslam’ın hakim olmadığı Türkiye gibi bir yerde yaşıyorsanız zaten yapacak birşey yok.

Çünkü, Türkiye gibi ülkeler, sizin, “Allah’a tapmaktan doğan haklarınız” bulunduğunu kabul etmez.

Sana, kritik konularda, İslam açısından şirk anlamına gelen “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini“ni çatır çatır ettirir. Yoksa seni vatandaştan saymaz, hiçbir hakkını tanımaz. Vermez.

İslam devleti ise, zimmîden, sadece zimmet akdine riayet etmesini, Şeriat’e dayanan yasaları çiğnememesini ister.

Ona, “Kur’an ve Sünnet ilke ve inkılapları” üzerine yemin mükellefiyeti getirmez.

 

“ŞERİAT İSTEMEZÜK, LAİK (SİYASAL DİNSİZ) MÜSLÜMANLIK İSTERÜK!”

 

Rasim Özdenören’in 22 Temmuz 2012 tarihli Yeni Şafak’ta şöyle bir yazısı yer alıyor:

Bana o ümmeti Muhammedi göster…

Öyle anlatılır: Adamın biri, Allah dostlarından birinin önüne çıkmış: – Efendim, dua buyurun şu ümmeti Muhammed kurtulsun! Demiş.

O zatın cevabı anlamlı:

– Sen bana o ümmeti Muhammed’i göster, ben sana onun kurtulmuş olduğunu hemen müjdeleyeyim!

***

Geçtiğimiz günlerde internet adresime Şevket Eygi üstadımızın bir yazısını göndermişler. Yazının altında 13.07.2012 tarihi yer alıyor, fakat mehaz gösterilmiyordu. Muhtemelen Milli Gazete olabilir. Yazı “On Üç Yaşındaki Kız” başlığını taşıyor.

Üstadın esef ettiği bir olay vuku bulmuş: “On üç yaşındaki kız ile dost hayatı yaşayan genç, kızı öldürme sebebi olarak, çocuğumu kürtajla aldırmış, ben de onu boğarak öldürdüm demiş.”

Üstat, bu üzücü olayı: “Ülkemizde korkunç bir cinsellik patlaması vardır. Bunun birinci sebebi medyanın müstehcen yayınlar yapmasıdır” diyor. Ve arkasından şu “sosyolojik” açıklamayı da getiriyor: “Bugünkü Avrupa medeniyeti ile İslam’ın ahlak, namus ve iffet anlayışı asla bağdaşmaz.(…) Müslüman bir toplum iffet konusunda yoldan çıkarsa dejenere olur ve çöker. Bugünkü iffetsizlikte, seks patlamasında rejimin de büyük rolü olmuştur. Zinayı suç olmaktan çıkarttılar.”

İmdi, bu ülkede müstehcen yayın yapılması yeni bir olay değil. Yıllardır bu tür yayınlar yapılır. 1980’li yıllarda bu tür yayınların poşette sunulması öngörülmüştü. Şu anda durum nedir, bilmiyorum. Aynı usul hâlâ geçerli mi, yoksa bir faydası olmadığı görülerek kaldırıldı mı? Sonuçta, bu tür önlemler palyatiftir, hastalığın kökünü ortadan kaldırmadan belirtilerini örtmeye matuf işlemler… Hastalık yerinde durduğu için, bu tür önlemlerle bir yere varılmayacağı bellidir.

Öte yandan Avrupa uygarlığı ile İslam’ın ahlak anlayışının bağdaşmazlığı da doğrudur. Ancak “Müslüman bir toplum iffet konusunda yoldan çıkarsa dejenere olur ve çöker” cümlesini yalnızca Müslüman toplumla sınırlı tutmamalıyız. İffetini yitirmiş olan başka toplumların çöktüğünü de biliyoruz. Eski Roma, eski Yunan uygarlıkları en bilinen örnekler arasındadır… Ayrıca Kur’an’da anılan Ad, Semud, Lut kavimlerini de zikredebiliriz…

Üstadın o yazıdaki en can alıcı cümlelerinden birisi şudur: “Zinayı suç olmaktan çıkarttılar. AB norm ve standartlarına göre Bursa Kültür Parkı’nda geceleri çalıların altında sevişmek serbesttir ve kolluk kuvvetleri bu konuda hiçbir önlem alamaz.”

İşte, bizim çoğu aydınımızı çileden çıkarttığını gözlemlediğimiz yanlış teşhis ve tespit bu cümlenin içinde barınıyor. Zina yasak olmaktan çıkartıldı ve bu kötülükler başımıza gelmeye başladı, öyle mi? Oysa aynı olaylar zinanın yasak sayıldığı dönemlerde de varitti. Ben, 1950’li yılların ikinci yarısında liseye devam ederken, bir park bekçisinin parkta öpüşüyor diye derdest edip karakola götürdüğü, oradan mahkemeye sevk edilen ve mahkemece cezalandırılan bir genç çiftin bu hazin dramınıhatırlıyorum. Gerçi gerek Eygi’nin bahsettiği, gerek benim şimdi değindiğim olayın zina ile bir ilişkisi yok, her ikisi de olsa olsa genel ahlaka aykırı suçlardan sayılır.

Üzerinde durulacak olan husus şudur: zinanın suç olmaktan çıkartılmasıyla zina olaylarının veya genel ahlaka aykırı suçların çoğalması arasında, göründüğü kadarıyla bir bağlantı kurmak zordur. Kaldı ki, zinanın veya fuhşun ve genel olarak genel ahlaka aykırı suçların işlenmesi belli ölçülerde her zaman varittir. Önemli olan bu suçların işlenmesine zemin teşkil eden toplumsal yapılanmanın ıslahıdır. Hırsızlık suçunun zeminini yerinde bırakarak o suça ilişkin cezanın arttırılması belki kısa sürelerde işe yarayabilir, fakat uzun vadede köklü bir çare olmaz. Nitekim hacca gitmiş olanlar, Mekke’de, Medine’de sokakların bileği kesik insanlarla dolu olduğunu görür. Hırsızlık akla gelebilecek en şiddetli ceza ile müeyyidelendirilmiş, buna rağmen bu suçun işlenmesi önlenememiş. Niye? Gelir dağılımındaki adaletsizlik önlenmeyince, başka bir deyişle hakça paylaşım düzeni gerçekleştirilmedikçe en ağır yaptırımın bile işe yaramadığı meydanda…

Hâlihazırdaki toplumsal düzen dile getirilen ve yakınılan suçların işlenmesine hazır bir zeminken, cezaların arttırılmasıyla mesafe kat edileceğini düşünmek sadece bir çaresizlik işareti olur. En iyisi o Allah dostunun cümlesini tekrarlayalım biz de: Sen bana o ümmeti Muhammed’i göster, ben sana onun kurtulmuş olduğunu hemen müjdeleyeyim!

 *

Böyle bir yazıya “Bana o ümmeti Muhammed’i göster” başlığının atılmış ve yazının aynı ifadelerle bitirilmiş olması, bilinçli bir kurnazlıktan ibaret gibi görünüyor. 

Laik ve liberal dünya görüşünden oluşan acı hap böylece tatlı bir kaplamayla “yut(tur)ulabilir” hale getiriliyor.

Hâlihazırdaki toplumsal düzen dile getirilen ve yakınılan suçların işlenmesine hazır bir zeminken, cezaların arttırılmasıyla mesafe kat edileceğini düşünmek sadece bir çaresizlik işareti olur” diyen yazarın, aradığı toplumsal düzenin ne olduğu belirsiz.

Toplumsal düzen” kaydının, içi boş ve aldatıcı bir retorikten ibaret olduğu açık.

*

Gerçekte yazar, “toplumsal düzen” ne olursa olsun, “cezaların arttırılması”na karşı..

Ancak, “cezaların arttırılması” göreceli bir durumdur.

Önemli olan cezaların adil olmasıdır.

Adaleti sağlamayacak ölçüde yetersiz ya da düşük cezaların arttırılması, buna karşılık, adaletsizlik (zulüm) anlamına gelen ağır cezaların da hafifletilmesi gerekir.

Bir müslümana göre adil yasa, Şeriat’tir, yani Allahu Teala’nın Kur’an’la ve Resulü’nün sünneti ile koyduğu yasalar.

Özdenören’in, görüldüğü kadarıyla “adil yasa” ve “Şeriat” gibi bir derdi yok.. Ona göre, “bu suçların işlenmesine zemin teşkil eden toplumsal yapılanmanın ıslahı”nı bekleyeceğiz.

*

Bu, son tahlilde, Şeriat’in hükümlerinin gereksiz olması anlamına geliyor.

Çünkü, İslâm’ın söz konusu hükümlerinin uygulanması, o suçların işlenmiş olmasına bağlı.

Özdenören’in verdiği örnek, hırsızın elinin kesilmesi.. Şeriat’in gereği olarak hırsızın eli kesildiğinde, “toplumsal düzenin ıslah” edilmemiş bulunduğu, dolayısıyla Şeriat’in uygulanmasının yersiz olduğu anlaşılmış oluyor.

Toplumsal düzen ıslah edilince de bu suçlar işlenmiyor, böylece Şeriat’in hükümleri kendiliğinden gereksiz hale geliyor.

Yani her halükârda Şeriat’in uygulanmaması gerekiyor.

Asr-ı saadete bir daha dönemeyeceğimize, örnek İslâm toplumu tekrar kurulamayacağına göre de, pratikte Özdenören’in öğüdü, “Boş verin Şeriat’i, Batı’dan alınmış laik yasalar neyinize yetmiyor” demek oluyor.

Tabiî tecrübeli ve laf ebeliğini bilen bir yazar olarak, bunu okurlarına nasıl “yutturacağını” gayet iyi biliyor.

*

Gerçekte yazarın (fıkıh usulünden nasipsiz) akıl yürütüş biçimi tamamen sakat ve cahilce..

İleri sürdüğü argümanlar tek tek kolaylıkla çürütülebilir. Ancak, böylesi bir tartışmanın bir gayrimüslimle yapılması gerekir. Bir müslümanla bu konuda tartışılırken söylenecek söz şundan ibarettir: “Şayet müslümansan, Allahu Teala’nın emri böyle.”

Yani bir müslüman, bir başka deyişle ümmet-i Muhammed’den (s.a.s.) olan bir kimse, böylesi bir durumda, mesela hırsızın elinin kesilmesi gerektiğini söyleyen birine ancak şunu sorabilir:Kur’an ve Sünnet’ten açık delilin var mı?”

Varsa, müslüman artık itiraz etmez, edemez.

Şayet bu, bir içtihat sonucu varılmış hüküm ise, itirazda bulunan kişinin bir başka içtihadı benimseme hakkı vardır.

Ancak, “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur”. Verdiği örnekte ise nass söz konusu.

*

Özdenören’in tutumu müslümana yakışan bir tavır olmadığı için (Evet, üzerine basarak söylüyorum, müslümana yakışan bir tutum değil), ortada bir ümmet-i Muhammed (s.a.s.) bulunmadığı yönündeki iddiası, kendi şahsı için tutarlı bir hüküm oluyor. 

Fakat, başkaları adına konuşmaması gerektiğini unutuyor.

Üstelik o, bütün bir müslüman kitleyi “ümmet” olmaktan çıkarırken, bir yandan da dolaylı olarak kendisini aklama kurnazlığından geri kalmıyor.

Halbuki, ümmete giydirmeye çalıştığı elbise tam da kendi üstüne uyuyor.

Şimdi gelelim Özdenören’in akıl yürütüşündeki diğer sakatlıklara..

Diyor ki:

Zina yasak olmaktan çıkartıldı ve bu kötülükler başımıza gelmeye başladı, öyle mi? Oysa aynı olaylar zinanın yasak sayıldığı dönemlerde de varitti.

Yazara sormak gerekiyor: Türkiye’de adam dövmek yasak.. Ama yine de dövülen pekçok insan var.. Öyleyse, adam dövmek serbest mi olmalı?!.. 

Serbest olsun, birileri gidip mesela Özdenören’i serbestçe hırpalayabilsin..

Bunu ister mi?..

*

Özdenören’in bu lafının mantıksızlığı başka örneklerle de gösterilebilir, ancak daha büyük saçma ifadeleri bulunduğu için bunu geçelim..

Diyor ki: 

Üzerinde durulacak olan husus şudur: zinanın suç olmaktan çıkartılmasıyla zina olaylarının veya genel ahlaka aykırı suçların çoğalması arasında, göründüğü kadarıyla bir bağlantı kurmak zordur.

Buna da şöyle bir soruyla cevap verelim: Adam dövmenin suç olmaktan çıkarılması durumunda, darp olaylarının çoğalmayacağını mı düşünüyor yazar? 

Kimsenin gelip kendisini dövmeyeceğinden emin mi? 

Adam dövmek suçken bile pekçok kişi niçin korumalarla dolaşıyor ki? 

Bir de adam dövmenin serbest olduğunu düşünelim..

Bu durumda isteyen biraz kalabalık bir grupla gider, korumaları da döver, işi bitirir.

*

Devam ediyor yazar:

Kaldı ki, zinanın veya fuhşun ve genel olarak genel ahlaka aykırı suçların işlenmesi belli ölçülerde her zaman varittir. Önemli olan bu suçların işlenmesine zemin teşkil eden toplumsal yapılanmanın ıslahıdır.

Peki bu ıslah ne zaman ve nasıl olacak?.. 

Birtakım cezaî müeyyideler koymadan bu ıslahı nasıl gerçekleştireceksiniz?..

Gerçekte hukukî yaptırımlar ıslahın bir parçasıdır.

Toplumsal yapının hiç suç işlenmeyecek şekilde ıslahı ise hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

Bu, bir ütopyadır.

Üstelik, toplumsal yapı dediğimiz kavramdan ne anlamak gerektiği de açık değildir. 

Toplumsal yapının olumsuzluğu söylemi, genelde kötü insanların mazeret kaynağı ve kendi sorumluluklarını başkalarına yükleme kurnazlığının aracıdır. 

Böylece herkes, kendisi dışındakileri “toplumsal yapı” adı altında suçlar, kendi sorumluluğunu kabul etmekten de kaçınır.

Bu mantık aslında, eskilerin devr-i batıl (kısır döngü) dedikleri akıl yürütüşe dayalı bir mugalatadan ibarettir. 

Hiçbir zaman, “Toplumsal yapı iyi ama bu adam yine de suç işledi” deme şansınız yok, çünkü bizzat o suçun varlığı, toplumsal yapının elverişsizliğinin kanıtı.. 

*

Devam ediyor yazar:

Hırsızlık suçunun zeminini yerinde bırakarak o suça ilişkin cezanın arttırılması belki kısa sürelerde işe yarayabilir, fakat uzun vadede köklü bir çare olmaz.

Bunlar da boş laftan ibaret.

Hırsızlık suçunun zeminini yerinde bırakmak ne demektir?..

Hırsızlık suçunun zemini denilen şey, insanları hırsızlığa sevkeden etkenlerse eğer, bunun kişiden kişiye değişeceğini herkes bilir. 

Standart bir zemin yoktur. 

Bununla birlikte genelde hırsızlığın “zemin”i, insanlardaki kolay yoldan servet edinme hırsıdır. 

Hayatî zaruretler yüzünden hırsızlık yapmak zorunda kalınması durumu çok seyrek yaşanır.

Yazar, yukarıdaki ifadelerini şöyle sürdürüyor:

Nitekim hacca gitmiş olanlar, Mekke’de, Medine’de sokakların bileği kesik insanlarla dolu olduğunu görür. Hırsızlık akla gelebilecek en şiddetli ceza ile müeyyidelendirilmiş, buna rağmen bu suçun işlenmesi önlenememiş. Niye? Gelir dağılımındaki adaletsizlik önlenmeyince, başka bir deyişle hakça paylaşım düzeni gerçekleştirilmedikçe en ağır yaptırımın bile işe yaramadığı meydanda…

Sanki sadece kendisi hacca gitmiş, biz de hacca gittik, ama Mekke ve Medine’de bir tane bile bileği kesik adam göremedik.

Elbette bileği kesik olanlar da vardır, ama bu, söz konusu cezanın haksız ya da yersiz mahiyette olduğunu göstermez.

Hz. Peygamber s.a.s. zamanında da, hırsızlık yüzünden eli kesilen insan vardı.

Bu, o eli kesilen kişinin, “hakça paylaşım düzeni”nin gerçekleşmemesinden dolayı mağdur olmuş bir kurban olduğunu mu gösterir?!..

*

Gelir dağılımındaki adaletsizlik ifadesinin de göreceli olduğunu belirtmek gerekir.

Mesela açgözlü bir sosyaliste göre, (bir villası, altında iyi bir arabası, bankada yüklü bir hesabı vs. bulunsa bile,) kendisinden daha zengin insanlar var oldukça ülkede gelir dağılımı bozuk demektir

Çoğu hırsız için de durum budur. 

Çağlar boyunca türlü dalaverelerle ülkelerinin kaynaklarını yağmalayıp servet biriktirenler, “hakça olmayan paylaşım düzeni”nin mağdurları oldukları için bunu yapmadılar. 

28 Şubat döneminin hırsızları; bankaları ve birtakım hesapları vs., adaletsiz gelir dağılımının kurbanları oldukları için boşaltmadılar.

Faili meçhul cinayetleri işleyenler, cezalara rağmen değil, cezalandırılmadıkları için bütün bunları yaptılar.

*

Gerçekte, “toplumsal yapı” edebiyatı, belirli bir toplumda hüküm süren “düzen”in mağdurlarını değil, gadr edenlerini, gaddarlarını ve zalimlerini aklayan hileli bir söylemdir. 

Bu edebiyat, hırsızın mağdur ettiği insanlara bir fayda sağlamaz, fakat hırsızın “sosyolojik” avukatı olarak arz-ı endam eder.

Şeriat, toplumsal bağlamı zaten hesaba katar. 

Hırsızın elinin kesilebilmesi için en az iki şartın gerçekleşmesi gerekir:

Birincisi, çalınan nesnenin değeri, bir dinara (altın) ulaşıyor olmalıdır.

İkincisi, çalınan nesnenin tam bir koruma altında bulunuyor olması şarttır.

Hz. Ömer’in kıtlık senesinde hırsızlık cezasını uygulamadığı da bilinmektedir.

Bir hâkim (kadı), bir hırsız için ceza takdir ederken, onun mevcut malî durumunu, hayatî zaruretlerini, onu hırsızlığa yönelten etkenleri ve ülke gerçeklerini de gözönünde bulundurur.

Hırsızlığı zaruret saikiyle yapanla, bunu bir meslek edinmiş, bir zenginleşme yolu haline getirmiş bulunan, araştırma sonucunda anlaşılır.

Yiyecek ekmeği olmayan aç bir insanın bir dükkândan ekmek ya da bir manavdan meyve çalması anlayışla karşılanabilir, ama böyle biri, “Acıktım, tabancamı belime koyup pırlanta yüzük çalmaya gittim”  diyemez.

*

Burada yazar açısından sorun, salt bir muhakeme hatası yapıyor olması değil. 

Beğenmeyip eleştirdiği uygulama, Kur’an’ın, yani Allahu Teala’nın hükmü..

Ve bu şahıs, 1980’li yıllarda, “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” diye bir kitap yazmış, “müslümanca düşünme” satmış, “müslüman düşünür” olmanın rantını yemiş bir adam..

Ancak, Mehmet Şevket Eygi’nin tavsiye ettiği şekilde, “İslâmcı” değil, “müslüman” olduğu için olsa gerek, Şeriat kanununa ve Vehhabîler’in uygulamasına karşı..

Evet, Özdenören’in bunları yazabilmiş olmasının ayrı bir önemi var.. 1980’li yıllarda, İsmet Özel ve Ali Bulaç ile birlikte “üç önemli müslüman düşünür” olarak kabul edilmekteydi. 

Ne kadar düşünür olduğunu ve “Müslümanlık”tan ne anladığını görmek için yazdıklarına bakmak yeterli.

*

Ancak, bu salt Özdenören’in şahsı ile ilgili bir “hazin dram” değil..

Türkiye’deki “İslâmî kesim”in büyük gruplarının hazin dramının şahıs bazındaki yansıması..

Bundan bir asır önce Türkiye’de sorun, Darwinizm, pozitivizm ve Marksizm gibi akımların etkisiyle dinsizlik cereyanının özellikle “okumuş cahiller” arasında yayılmakta oluşuydu.

Bugünse sorun, bazı gruplar için, bir ölçüde, Mekke müşriklerinin durumunu akla getiren bir hale evrilmiş bulunuyor. 

“Allahu Teala’nın varlığını ve birliğini kabul edelim ama, dünya görüşümüzü, yasalarımızı, ilkelerimizi kendimiz koyalım. Kendi kendimize ‘öğreti’ icat edelim.”

Anlayış bu..

Özdenören böyle de, eleştirdiği Eygi çok mu iyi?.. Belli ölçüde daha olumlu noktada olduğu söylenebilirse de, şunları yazabilmiş bulunuyor:

“Biz Müslümanlar anayasaya devlet teokratiktir maddesinin ilave edilmesini istemediğimiz gibi laikler de diretmesinler.

“Anayasada ne teokrasi olsun, ne laiklik.

“İnsan hakları olsun… Âdil hukukun üstünlüğü olsun… Din, inanç, fikir, vicdan hürriyeti olsun…”

Bu ukala şahsa Müslümanlar adına konuşma yetkisini kim vermişse.. 

Ve sanki, bu ülkede anayasa kaleme alınırken Müslümanlar’ı adam yerine koyan var.

*

Bir zamanlar anayasada “Devletin dini, din-i İslâm’dır” yazılıydı; kaldırıldı, yerine “değiştirilemez” laiklik ilkesi getirildi.

Allahu Teala’nın hükmü değiştirilebiliyor, ama laiklik “çağlar üstü”, değiştirilemiyor.

Sanki ilki değil de, ikincisi vahiy..

Eygi’nin yazdıkları, Mekke müşriklerinin Peygamber Efendimiz s.a.s.’e yaptıkları teklifi akla getiriyor: “Sen putlarımızın aleyhinde konuşma, biz de senin dinin aleyhinde konuşmayalım, geçinip gidelim.”

Bir müslüman ancak şunu söyleyebilir: Gerçek insan hakları ancak İslâm’da vardır. 

Adil hukuk, bir müslümana göre, en azından Şeriat’le çelişmeyen hukuktur.

*

Bir müslümanın müslüman kimliğiyle siyaset yapamadığı bir ülkede inanç ve fikir hürriyetinden söz etmek de sadece bir aldatmacadan ibarettir. 

Batılılar’ın isminde “hristiyan” tabiri yer alan partilerin kurulmasına izin verdikleri gibi, Türkiye’de de “İslâmî” sıfatını taşıyan partiler kurulabilirse, belki bir din ve vicdan hürriyetinden söz edilebilir.

Mevcut durumda ise, en azından, “Siyaset alanı dışında din ve vicdan hürriyeti bir ölçüde vardır, siyasette yoktur” demek gerekmektedir.

Bu “sınırlı sorumlu” din ve vicdan hürriyetini ise, düşüncesiz “müslüman” düşünürlerimiz, Suudî Arabistan örneği üzerinden Şeriat’i ve Sünnet’i tenkid edip yererek tepe tepe kullanmaktadırlar.

Ama, bunların kendilerini çok akıllı zannetmelerine de izin vermemek gerekiyor.

 

RASİM’İN İSLAMSIZ İSLAMCILIK KATAKULLİSİ

 

Rasim Özdenören, Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan 9 Mart 2014 tarihli yazısında, demokratik bir sistemde İslamî/İslamcı parti kurulması konusunu ele almıştı.

Şayet kişisel bir sorununu ya da İslam’la ilgisiz bir meseleyi tartışmış olsaydı, kaale almak gerekmezdi.

Ancak, dinî bir konuda bir “molla” edasıyla ahkâm kestiğini, “hüküm” verdiğini görüyoruz.

Din, onun “tekel”inde olmadığı, babasından kalmış kişisel mirası sayılamayacağı halde, aynı zamanda bize de ait olan (daha doğrusu bizim de aidiyetimizin bulunduğu) “din”in yorumu konusunda, ehil olmamasına rağmen, yalan yanlış değerlendirmeler yapmakla, bizleri de zor duruma düşürmektedir.

Çünkü, ifadelerinin düzeltilmesi, bir farz-ı kifaye olarak, konuyu bilenleri sorumlu hale getirmektedir.

Bir, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi ilmi, şahsiyeti ve ahlâkı ile dünyaya örnek olmuş müstesna bir İslâm âliminin değerlendirmelerine bakınız, bir de, İslamî ilimler bakımından bomboş olduğu, edebiyat paralama ve kelime oyunu yapma dışında bir meziyetinin bulunmadığı görülen Rasim Özdenören’in yazdıklarına.

*

Ona cevap vermeden önce, yazısının tamamını okurların dikkatine sunacağız. (Maalesef ülkemizde yazarların fikir tartışmaları sırasında genelde muhataplarının ifadelerini çarpıttıklarını görüyoruz. Yazılarımızın uzaması pahasına, tartışma konusu yaptığımız yazıları aynen aktarıyoruz ki, okurlar kimin haklı olduğuna kendileri karar versinler.)

İslamdışı düzlemde İslami parti kurmanın mantığı var mı?

İçinde yaşadığımız toplumda İslamî siyasal partiler kurulmak suretiyle İslamî bir hedefe ulaşılabileceğini düşünenlerin bulunduğunu biliyoruz.

Dahası İslamî siyasal partilerin kurulmasının yolunu açmadığı için Demokrat Parti, Adalet Partisi ve ANAP’ın tasfiye edildiği görüşünü savunanlar da var. Bu istikamette reformları gerçekleştirmediği takdirde AK Parti’nin önceki partilerin akıbetine uğrayacağı (yani kapatılacağı veya devirileceği) görüşünü ileri sürenler de bulunmaktadır.

Bu görüşler acaba ne kertede geçerlidir?

Zahiren ve soyut planda doğru gibi duran bu mülahazaların pratikte tekabül ettiği bir gerçeklik var mı, sorusu önem kazanıyor.

Demokrat Parti’nin, Adalet Partisi’nin Anavatan Partisi’nin, hatta bunlara ek olarak Milli Selamet Partisi’nin (ve onun ardından başka adlarla kurulan partilerin) benzer nedenle tasfiye edildiği kolayca kabul edilebilir mi? Tüm bu partilerin paydaş karakterinin farklı dozajlarda muhafazakâr, dahası bazılarının radikal görüşleri benimsemeleri onların ortak paydası olsa da…

Bu partiler aynı zamanda belli bir anayasanın ortak ilkesine bağlı olarak hayat bulmuşlardır. Dolayısıyla bu partilerden ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, üzerine ayak basarak kuruldukları düzenin ilkesine ters düşerdi. Başka bir söyleyişle, isteseler de onlardan ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, kendilerinin de bağlı olduğu ilkeye ters düşerdi. Kaldı ki, reform kelimesiyle ifade edilen bir değişiklik eksik kalırdı; amaçlanan değişiklik belki ancak metamorfoz (başkalaşma) kelimesiyle ifade edilebilecek bir dönüşümü, yani ihtilali tazammun ederdi.

Kurulu düzenin partilerinden İslamî bir dönüşümü beklemek onun yapısal özelliğine aykırıdır. Üzerine ayak basılan zemin eğer demokratik bir ortamı ifade ediyorsa, demokratik bir ortamın iyileştirilmesinden doğacak sonuç ancak demokrasinin iyileştirilmesini sonuçlar. Onun mülahazat hanesine kayıt geçer.

Eğer İslamî bir ortamın oluşturulması amaçlanıyorsa, bu, İslam’ın öngördüğü yöntemle gerçekleştirilebilir. Demokrasinin kolaylıklarından yararlanarak ulaşılabilecek her sonuç demokrasinin mülahazat hanesine bir artı olarak kaydolur. Buradaki inceliğin kavranmasını önemle ve özellikle talep ediyorum.

Kaldı ki, kurulu düzen, diyelim ki, İslamî partilerin kurulmasına izin verdi. Müslümanlar bu izinden istifade etme sadedinde pragmatizme iltifat etmeli mi? İltifat ettiği takdirde oportünizmin ortasına yuvarlanmış olmazlar mı? Öngörülen yöntemin amaçlanmadan doğacak başka sonuçları da ortaya çıkacaktır, çıkar.

Bu ülkede kurulabilecek İslamî partiler, Batı Hristiyan dünyasındaki Hristiyan Demokrat partilere tekabül etmez. Batı’da Hristiyan demokrat partiler, belli bir sınıfın (ruhbanın) partisi olarak hayata geçirilirken, İslam dünyasında ruhban sınıfı olmadığından, reel hayatta bir karşılık bulmaları da söz konusu olmayacaktır. Olsa olsa, hâlihazırdaki komünist partilerin darısına çıkarlar. Yani, binde sıfır bilmem kaç oranında oy almaya hükümlü marjinal parti durumuna düşerler. Bu, bu ülkedeki Müslümanların sayısı ile orantılı bir durumu yansıtmaz, o başka.

İslam’ı, başkalarının lütuf ve ihsanıyla gerçekleştirilebilecek bir hedef olarak hayal etme yerine, onun kendi asal yöntemiyle gerçekleştirilmesini hedef almak İslam’ın ruhuna uygun düşer, diyorum. Ve bu konudaki yöntemin olağanüstü önemine işaret etmekle yetiniyorum.

*

Evet, Özdenören’in ifadeleri böyle..

Gelelim hatalarına.. Çarpıtma ve mugalatalarına..

Birincisi, Özdenören, mevcut sistemi sorgulaması gerekirken, Müslümanları hesaba çekiyor. Böylece, resmî ideolojiyi ve sistemi “tartışma üstü” ya da “tartışma dışı” hale getirirken, müslümanları yargılıyor ve mahkûm ediyor.

Türkiye’de, rejimi olduğu gibi sürdürme hedefi taşıyan “derin” unsurların bütün hedefinin bu olduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla, Özdenören’in, tam da derin çevrelerin hoşuna gidecek bir kulvarda yürüdüğünü (moda tabirle) görmezden gelmek gibi bir lüksümüz olamaz.

İfadeleri aynen şöyle:

“Bu partiler aynı zamanda belli bir anayasanın ortak ilkesine bağlı olarak hayat bulmuşlardır. Dolayısıyla bu partilerden ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, üzerine ayak basarak kuruldukları düzenin ilkesine ters düşerdi.”

Rasim efendinin “belli bir anayasanın ortak ilkesi” dediği şey nedir?..

Bazılarının doğa yasası diye adlandırdığı, Güneş’in hep doğudan doğuşu gibi bir doğal düzenlilik mi?

Adam, “belli bir anayasa” dediği kurallar manzumesinin adeta yaz-boz tahtası olduğunun farkında değil galiba.. Ya tümden, ya da kısmen, sürekli değiştirildiklerini bilmiyor gibi konuşuyor.

Dolayısıyla, “düzenin değişmeyen bir ilkesi” gerçekte yok.

O halde, neden “düzenin ilkesine ters düşme” edebiyatı yapıyor?!

Düzenin ilkesi onu neden bu kadar dertlendiriyordu?!

*

Mesela Türkiye’de uygulamaya konulan son “demokratikleşme paketleri” ile, “düzenin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkelerinin bile aşındırıldığının farkında değil miydi?

Türkiye Avrupa Birliği’ne kabul edildiği takdirde, devlet olarak asıl “üstün” bayrağı, hristiyanların bayrağı olmayacak mıydı?!

Nerde kalacaktı senin “millî irade”n?!

Rasim efendi buna neden itiraz etmiyordu?

*

Evet, Rasim efendi sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Başka bir söyleyişle, isteseler de onlardan ‘beklenen reformu’ gerçekleştirmeleri, kendilerinin de bağlı olduğu ilkeye ters düşerdi.”

Böylece, söz konusu ilkeye bağlı olmak, sözü edilen partiler için, bir “veri” haline geliyor.

Anayasalar değişebildiğine göre, bu demokratik sistemlerde, gerçekte, “mutlak” biçimde bağlı olunan ilkeler yok demektir.

Çünkü, bugün “İlkem budur” derken, yarın, parlamentoda parmak hesabıyla, “Artık ilkeyi değiştirdim” diyebiliyorsun.

Bağlı olunan değişmez ilke, sadece İslam’a özgüdür. Allah’ın ve Rasulü’nün koyduğu kesin ilkeler insanlar tarafından değiştirilemez.

Demokrasilerde ise, ilkeler, yönetilenler içindir.

Yönetenler, parmak hesabıyla, istedikleri ilkeyi istedikleri sürece benimser, sonra da, birilerinin acıkınca helvadan putlarını oturup yemeleri gibi, o ilkeleri kaldırıp çöpe atarlar, yenilerini benimserler.

*

Bu anlamda, gerçekte demokrasiler, “Ağzımdan çıkan kanundur” rejimleridir.

Demokrasiler, son tahlilde keyfî rejimlerdir.

İlkesizdirler.

Ancak, burada asıl sorun, Özdenören’in, demokrasilerdeki yap-boz ilkelere bağlılığı, sözünü ettiği partiler için, temel bir ilke haline getiriyor oluşudur.

İşte bu, tam anlamıyla bir çarpıtmadır.

Mugalatadır.

Demagojidir.

Tam da derin çevrelerin kabul ettirmek istediği zihniyettir.

Normalde değişebilen, değiştirilebilir nitelikte olması demokrasinin gereği olan ilkeleri, müslümanlar için bile, dinlerine aykırı olup olmadığına bakılmaksızın, mutlaka sadakatle bağlı kalınması gereken ilkeler haline getirmek, nasıl bir derin aklın, derin tefekkürün ürünüdür?

İslamcı düşünür olmak, ya da öyle görünmek, bu mudur, bu mu olmalıdır?!

*

Devam ediyor Özdenören:

“Kurulu düzenin partilerinden İslamî bir dönüşümü beklemek onun yapısal özelliğine aykırıdır.”

Onun yapısal özelliğinden bize ne! Biz, kendi işimize bakarız.

Kurulu düzenin yapısal özelliği Rasim efendiyi neden bu kadar enterese ediyordu?

Kendisini kurulu düzenin “yapısal” bekçisi mi kabul ediyordu?

Ona, zihniyet düzeyinde “yapısal” bekçilik görevi mi verilmişti?

Verilmemiştiyse, niye bunu dert ediyordu?

Varsın, “yapısal özelliğine aykırı” olsundu, dert miydi?!

Hem bu hassas yazar aynı yapısal özellik hassasiyetini İslam ve Şeriat sözkonusu olduğunda neden göstermiyordu?..

*

Evet, bunun ardından Rasim efendi, şu “hikmetleri” sıralıyordu:

“Üzerine ayak basılan zemin eğer demokratik bir ortamı ifade ediyorsa, demokratik bir ortamın iyileştirilmesinden doğacak sonuç ancak demokrasinin iyileştirilmesini sonuçlar. Onun mülahazat hanesine kayıt geçer.”

Geçerse geçsin, ne olacak ki!

Mesela, Asr-ı Saadet’te Habeşistan’a, Necaşi’nin ülkesine giden Müslümanların daha rahat bir ortamda yaşamaları, hristiyanî bir ortamın mülahazat hanesine kayıt ediliyordu diye, “Aman böyle olmasın!” demek mi gerekiyordu?!

Bütün bu ifadelerinin ardından Rasim efendi, demagoji ve mugalata sanatının zirvesine tüy dikiyor:

“Eğer İslamî bir ortamın oluşturulması amaçlanıyorsa, bu, İslam’ın öngördüğü yöntemle gerçekleştirilebilir. Demokrasinin kolaylıklarından yararlanarak ulaşılabilecek her sonuç demokrasinin mülahazat hanesine bir artı olarak kaydolur. Buradaki inceliğin kavranmasını önemle ve özellikle talep ediyorum.”

Rasim efendi şu “İslam’ın öngördüğü yöntem”den niçin söz etmiyordu peki?

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., Habeşistan’ın “kolaylıklar”ından yararlanmayı hiç düşünmemeliydi, öyle mi?!

Ya da, Medine’deki ortamın kolaylıklarını elde etmek için Akabe biatlarını hiç yapmamalı, Mekke’de eski usulde devam etmeli, zulüm altında ezilmeliydi; bunu mu demek istiyordu?!

İslam’ın öngördüğü yöntemi Rasulullah s.a.s.’den değil de Rasim gibi düzen için yüreği sızlayan cahil edebiyatçılardan mı öğreneceğiz?!

İslam’ın öngördüğü yöntem edebiyatı yapıyor, fakat “Türkiye derinlerinin yöntemi” ile akıl yürütüyor ve yazıyordu ne yazık ki!

*

Bu kadar mı?..

Hayır!.. Rasim efendi tüy dikmeye devam ediyor:

“Kaldı ki, kurulu düzen, diyelim ki, İslamî partilerin kurulmasına izin verdi. Müslümanlar bu izinden istifade etme sadedinde pragmatizme iltifat etmeli mi? İltifat ettiği takdirde oportünizmin ortasına yuvarlanmış olmazlar mı?”

İşte bu kadarına pes denir!

Rasim efendi, nedense, müslümanların, kurulu düzenin tesisine izin verdiği İslam dışı partileri kurmalarını, onlara oy vermelerini, desteklemelerini dert etmiyor, bunu pragmatizm ve oportünizm olarak lanetlemiyor, fakat İslamî parti kurulmasından rahatsız.

Asıl pragmatizm ve oportünizmle bir sorunu yok Özdenören’in..

Neden?

Acaba, Türkiye’deki “derin çevreler”, müslümanlardan böylesi bir pragmatizm ve oportünizm istedikleri için mi?

*

Evet, Rasim efendi, bir yandan “İslam’ın öngördüğü yöntem” edebiyatı yapıyor, pragmatizm ve oportünizmi lanetliyor, diğer yandan da, “Bu ülkede kurulabilecek İslamî partiler, …, reel hayatta bir karşılık bulmaları da söz konusu olmayacaktır. Olsa olsa, hâlihazırdaki komünist partilerin darısına çıkarlar. Yani, binde sıfır bilmem kaç oranında oy almaya hükümlü marjinal parti durumuna düşerler” diyerek, pragmatizm ve oportünizmin dibini buluyor.

Çünkü, düşünmeden yazıyordu.

Daha doğrusu, düşündürtmemek için yazıyordu.

Şayet demagoji ve mugalata yapmak yerine hakkı söylemeyi hedef alsaydı, demokratik bir sistemde İslamî/İslamcı partilerin kurulmasının müslümanları en azından itikadî olarak ve psikolojik bakımdan kurtaracağını anlardı.

*

Sorun, Türkiye’de İslamî bir düzenin kurulmasından önce, müslümanların İslamî kimliklerini koruyabilme imkânına sahip olmalarıdır.

Yani bizler, yasalar tarafından, benimsemediğimiz bir rejimi sürdürmeye ya da korumaya çalışan bir parti kurmaya zorlanmamalıyız. Ve böylesi partilere oy vermek zorunda kalmamalıyız.

İnanmadığım ilkeleri savunmaya ya da savunanlara destek vermeye mecbur bırakılmamalıyız.

Bir müslüman, milletvekili olduğunda, İslam dışı ilkelere bağlılık yemini etmek zorunda olmamalı.

Öncelikli mesele, itikadımızı, şahsiyetimizi, imanımızı, kimliğimizi korumak olmalıdır.

Bunun da asgarî şartlarından biri, bu ülkede İslamî parti kurulmasına izin verilmesi olabilir.

Yani asıl mesele, Rasim efendi gibi pragmatist ve oportünistlerin (Evet, su katılmamış bir pragmatist ve oportünistti) zannettiği şekilde, şu veya bu şekilde iktidar olma değildir. 

Şahsiyetini ve kimliğini koruyabilmedir.

Asıl mesele budur.

Ve Rasim efendi, bunu anlamaktan ne kadar uzaktı!

 

İSLAMCI ZANNEDİLEN LAİKÇİ ÖZDENÖREN’İN MANTI(KSIZLI)ĞI

 

İslamcı zannedilen hikâyeci Rasim Özdenören, sözde demokratik bir sistemde İslamcı parti kurulmasının yasak olmasına itiraz etmedi.

Tam aksine, buna izin verilmemesini eleştirenlerle uğraştı.

Şu ifadeleri bunun örneklerinden:

Tut ki İslamî parti kurmanın yolu açıldı…

Kurulu düzen İslamî partilerin kurulmasına izin vermiş olsa bile Müslümanlar bu izinden istifade etmeye teşebbüs etmeli mi? Ettiği takdirde sonuç ne olur?

İmdi, İslam hukukunun uygulandığı bir siyasal ortamda (örneğin Pakistan) İslamî partilerin kurulup birbiriyle yarışma durumuna girmesiyle; İslamdışı bir hukuk düzeninde İslamî değerleri savunan bir siyasal partinin kurulması farklı anlam taşır. İlkinde, farklı siyasal partiler İslam yelpazesinde farklı fikirleri savunmak üzere yola çıkmışken; İslamdışı siyasal ortamda Müslümanca fikri savunmak üzere ortaya çıkmış olan bir siyasal parti; orada, İslamî fikri, İslamdışı fikirle yarıştırmak üzere meydana çıkmış gibi bir duruma düşmüş olur. Bu durumun siyasal sonucu nedir? Bu şu demeye gelir, o siyasal parti seçmenine şunu söylemiş olur: ey insanlar, beni seçerseniz, ben sizi İslam’ın şu hukukuyla yönetmeye talibim, beni seçmediğiniz takdirde, İslamdışı uygulamaya razıyım! (Buradaki trajikomik paradoksa dikkat istiyorum). Şimdi böyle bir fikrin savunulabilir bir yanı olabilir mi? Oysa İslam hukukunun yürürlükte olduğu bir hukuk ortamında farklı siyasal partilerin söylemi böyle değildir. Orada, her siyasal parti zaten temelde İslam hukukunu uygulamak üzere yola koyulmuştur, ancak aralarında içtihat farkları, yorum farkları mevcuttur ve mevcut problemlere her biri, gene İslamî ortamda yerini muhafaza etmek suretiyle farklı çözüm önerileri sunmak üzere bir teşebbüs üzere bulunmaktadırlar.

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/RasimOzdenoren/tut-ki-islam%C3%AE-parti-kurmanin-yolu-acildi/50773

*

Özdenören’in şu ifadelerinde zerre kadar mantık var mı acaba: 

“İslamdışı siyasal ortamda Müslümanca fikri savunmak üzere ortaya çıkmış olan bir siyasal parti; orada, İslamî fikri, İslamdışı fikirle yarıştırmak üzere meydana çıkmış gibi bir duruma düşmüş olur.”

Pratikte bu durum her zaman vardır.

İslam, İslam’la mı yarışacak?

İslam’ın, İslam dışı fikirlerle yarışmasından daha doğal ne olabilir?!

Devam ediyor Özdenören: 

“Bu durumun siyasal sonucu nedir? Bu şu demeye gelir, o siyasal parti seçmenine şunu söylemiş olur: ey insanlar, beni seçerseniz, ben sizi İslam’ın şu hukukuyla yönetmeye talibim, beni seçmediğiniz takdirde, İslamdışı uygulamaya razıyım!”

Neden razı olmuş olsun ki?! 

Bu, sadece, senin varsayımındır.

Varsayımını, aksiyom gibi, tartışılmaz bir doğru gibi sunuyorsun. 

Burada o kadar büyük ve açık bir çarpıtma var ki, gerçekte dile getirmeye, tartışmaya bile değmez.

Yazar devam ediyor: “(Buradaki trajikomik paradoksa dikkat istiyorum).”

Burada müslüman açısından paradoks yok aslında.

Önce bir sözlüğü açıp paradoksun tanımına bak.

Ancak, senin açından bir çelişki var.

Çünkü, İslamcı bir parti bile kuramadan İslam dışı düzendeki partilerden birine oy vermek zorunda kalmak, senin varsayımın çerçevesinde, İslam dışı uygulamaya temelden razı olmak anlamına gelir.  

Özdenören’in yapmak istediği de, kanaatimce bu.

Ahmaklığından değil, kurnazlığından hata yapıyor.

Düzenin bekası için, suret-i haktan görünerek mugalata yapıyor.

Bu kadar açık.


ÖZDENÖREN’İN CEVABINA CEVAP

  

Rasim Özdenören, 22 Temmuz 2012 tarihli Yeni Şafak’ta yayınlanan “Bana o ümmeti Muhammedi göster…” başlıklı yazısıyla ilgili olarak yaptığımız eleştirilere cevap vermiş bulunuyordu. Güya..

Cevap adına yazdıkları, onun dürüst bir insan olmadığını gösteriyordu.

Biz eleştirdiğimiz yazıyı aynen aktarmış, eleştirilerimizi de sıralamış, hükmü okuyucuya bırakmıştık.

O ise, bizim yazımızdan tek bir cümle bile aktarmamıştı.

Dürüst olsaydı, önce yazımızı aynen aktarırdı. Okurları da, benim ne kadar “dar kafalı” olduğumu ayan beyan görmüş olurlardı. “Haber, görmek gibi değildir.”

Biz öyle yapmadık. Yazısını yine aynen aktardık ve sonra da cevap verdik.

Yazısı şöyleydi:

Dar kafalının eleştirisi

Allah kimseyi ne dar kafalı kılsın, ne bir dar kafalıya muhatap etsin... Bazen öyle eleştirilerle karşı karşıya kalıyoruz ki, insan neresinden tutacağını bilemiyor. Dipsiz ambar boş kile...

Vatandaş, zahiren bir şey söylüyormuş gibi görünüyor, söylediği şeyin üzerinde durmaya niyetleniyorsunuz; fakat o da ne: birden üzerinde durulduğunu sandığınız zemin kaymaya başlıyor, bir başka noktaya sıçrıyor. Bir fikri bir yerinden tutabilmek için onun bazı sabiteleri var bulunmalıdır. Yoksa neresinden tutulacağı belli olmayan bir fikir üzerinde herhangi bir mütalaa geliştirmek imkân dışı kalır.

Clausewitz'in değindiği gerçeklik burada da geçerli: Komutan, gerçeği bütünlüğü içinde görebilme sezgisinden yoksunsa, içinden çıkılmaz bir görüş ve düşünce keşmekeşinin içine düşer, diyordu o (Savaş Üzerine).

Demek ki, bir eleştiriye girişebilmek için sahayı (tabloyu) bütünüyle görebilmek gerekiyor.

Kurulu düzene bakışımız da aynı ölçüye göre değer kazanır. Tablonun tümünü görmeden yapılacak eleştiri palyatif kalır. Bir an için geçerli görünen değerlendirme, tablonun tümü dikkate alınmadığında başka bir yerde arıza çıkartır. Şöyle söyleyebilirim: İslam, faizi haram kılıyor. Tamam. Ancak sen İslam'ın bu hükmünü liberal-kapitalist bir iktisadî uygulamanın yürürlükte olduğu bir ülkede, diyelim ABD'de veya benzer şartı taşıyan herhangi bir yerde uygulamaya kalkışırsan, başarı şansı sıfırdır. Çünkü o düzenin her bir rüknü kendi içinde bir bütünün parçası olarak iş görür. Bunun tersi de doğrudur: özel mülkiyet hakkını tanımayan bir uygulamada (örneğin komünizmi benimsemiş bir yerde) bir başına faizi yürürlüğe sokmaya çalışmak aynı biçimde fiyaskoyla sonuçlanır.

Olayın tümünü dikkate almak gerekir. Fransızların ünlü kadın aktrislerinden müteveffa Simone Signore'nin Özlemin Eski Tadı Yok başlığıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında şöyle bir cümlesi var: "Ben, mesajı sosyalizm olan bir filmde gestapo şefi rolünü üstlenirim; fakat mesajı faşizm olan bir filmde iyi bir anne rolünü kabul edemem!" İşte, bilinç diye ben buna derim.

İmdi, biri kalkıp da "Gerçek insan hakları ancak İslâm'da vardır" dese, ona, anında "Hoop, orada bi dakka dur!" dememiz gerekir. Bu cümle çünkü, ezberlenilmiş bir cümledir ve o cümleyi kullanan kimse "insan hakları" adıyla anılan kavramın nereden gelip nereye gittiğinin farkında değildir.

Keza denilse ki: "Batılılar'ın isminde 'Hıristiyan' tabiri yer alan partilerin kurulmasına izin verdikleri gibi, Türkiye'de de 'İslâmî' sıfatını taşıyan partiler kurulabilirse, belki bir din ve vicdan hürriyetinden söz edilebilir" dese, biz bu kişinin en ufak bir bilinç kırıntısı taşımadığına hükmederiz.

Batı dünyasının siyasal düzeni ve düzlemi kendi içinde tutarlıdır. Ama sen, zemini İslamî esasa dayanmayan bir düzende, 'İslâmî' sıfatı taşıyan bir siyasal parti kurmaya kalkıştığında, bunun adı Tanrı ile putu yarışa sokma gibi bir abese müncer olur.

Bu itibarla, kurulu düzeni eleştirir gibi görünen kimi yaklaşımların, temelde kurulu düzeni tahkim etmeye yaradığını gözden kaçırmamak gerekir. Değilse, bindiği dalı kesen gafilin durumuna düşmek an meselesidir. Dar kafalının eleştirisi de insanı gaflete düşürür.

*

Cevabımıza gelince.. Şöyleydi:

Birincisi bu şahıs, “usûl” bilgisinden yoksun.

İslâmî bir konuyu, Clausewitz’in Savaş Üzerine’sinden alınmış tespitlerle tartışan biri, elma ile armutu toplayacak kadar meseleye yabancı demektir.

Böylesi bir geniş kafalılık, kafasızlıktan başka birşey değildir.

Evet, Savaş Üzerine’yi, Şiar Yalçın’ın tercümesinden biz de okuduk. Fakat ne yazık ki, İslâmî bir konuyu tartışırken Clausewitz’e atıfta bulunmanın abes kaçacağını bilecek kadar kafamız dar..

Bizim dar havsalamız bunu almaz.. 

Şu ifadeleri, Özdenören’in kafasının haddinden fazla geniş, daha doğrusu alabildiğine dağınık olduğunu gösteriyor:

Şöyle söyleyebilirim: İslam, faizi haram kılıyor. Tamam. Ancak sen İslam'ın bu hükmünü liberal-kapitalist bir iktisadî uygulamanın yürürlükte olduğu bir ülkede, diyelim ABD'de veya benzer şartı taşıyan herhangi bir yerde uygulamaya kalkışırsan, başarı şansı sıfırdır. Çünkü o düzenin her bir rüknü kendi içinde bir bütünün parçası olarak iş görür. Bunun tersi de doğrudur: özel mülkiyet hakkını tanımayan bir uygulamada (örneğin komünizmi benimsemiş bir yerde) bir başına faizi yürürlüğe sokmaya çalışmak aynı biçimde fiyaskoyla sonuçlanır.

Burada, faizi yürürlükten kaldırmakla, uygulamaya koymayı aynı kefeye koyan bir bakış açısı var.

Ölçüt, başarı..

Maslahat veya mefsedet değil..

Sosyalist bir sistemde faizin yürürlüğe konması mümkün olsa bile, böylesi bir başarı mefsedet anlamına geldiği için, İslâmî açıdan başarısızlık demektir.

İkincisi, mülkiyetin olmadığı yerde faiz zaten yürürlüğe konulamaz.

Liberal bir sistemde ise, faiz yasağı belirli ölçüde uygulanabilir.

Buna karşılık, İslâmî bir devlette/rejimde de, gizlice faizli muameleler yapanlar bulunur, bulunacaktır.

Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü adlı kitapçığında, ilk İslâm devletlerinin tamamen faizsiz bir ekonomiyi gerçekleştirdiklerini ifade eder, fakat yanlıştır.

Abbasîler’de bile, faizli muamelelerin resmen yapıldığına şahit olunmuştur. (Çağrı Yayınları’nın Büyük İslâm Tarihi’nin Abbasîler’le ilgili bölümüne bakılabilir.)

Şayet liberal bir sistemde yaşayan kimse, “Battı balık yan gider” dercesine faizli alışverişlere bütünüyle batar, ve mevcut sistemin “bütünlüğünü” mazeret gösterirse, belki Clausewitz gibilerin ifadelerinden “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” şeklinde ilgisiz bir akıl yürütmeyle kendisine “militarist” fetva üretebilir, fakat İslâmî açıdan doğru birşey yapmış olmaz.

Çünkü, Mecelle’de belirtildiği gibi, “Zaruretler kendi miktarlarınca takdir olunur”.

*

Yani, faizden kaçınmanız mümkünken, “Sistem böyle” diyerek kendi geniş ve de dağınık kafanızla zaruret üretemezsiniz.

Yine Mecelle’de belirtildiği gibi, “Bir özr için caiz olan şey, ol özrün zevaliyle batıl olur”.

Yani, liberal bir sistem faizi zorla dayatıyorsa bu, sizin için bir özür olabilir, aksi takdirde olmaz.

Bir başka Mecelle kuralı da aynı hususa işaret etmektedir: “Mani (engel) zail oldukta memnu (yasak) avdet eder.

Yine Mecelle’ye göre, “İki fesad tearuz ettikte ehaffi (iki kötülük çatıştığında hafif olanı) irtikab ile azamının (büyüğünün) çaresine bakılır.

Yine, “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur (iki kötülükten hafif olan seçilir)”.

Bir başka kaide de şudur: “Iztırar (zorunluluk durumu), gayrin hakkını ibtal etmez.” Yani siz, gerçekten zaruret saikiyle faiz yemiş olsanız bile, bu, faiz verenin sizin üzerinizdeki hakkını ortadan kaldırmaz.

Bir başka kaide şöyledir: “Bi-kaderi’l-imkân (imkân ölçüsünde) şarta mürâat olunmak (uyulması) lazım gelir.

Yine: “Bir fiilin hükmü failine (yapana) muzaf kılınır (izafe edilir) ve mücbir olmadıkça amirine (emredene) muzaf kılınmaz.

*

İslâm uleması, İmam-ı Rabbanî’nin 53. mektubunda belirttiği gibi, “Birşeyin tamamı ele geçmezse, hepsi terk olunmaz” diyegelmişlerdir.

Yani Özdenören’deki bu “bütünlük” edebiyatı Şeytan’ın aldatmacalarından biri durumundadır.

Ancak, geniş ve dağınık kafalı Özdenören’in Mecelle’ye ve İslâm alimlerine ihtiyacının bulunmadığı görülüyor.

O şimdi Fransız artistlerinden (aktristlerinden) bilinç dersi almakla meşgul:

Olayın tümünü dikkate almak gerekir. Fransızların ünlü kadın aktrislerinden müteveffa Simone Signore'nin Özlemin Eski Tadı Yok başlığıyla Türkçe'ye çevrilen kitabında şöyle bir cümlesi var: "Ben, mesajı sosyalizm olan bir filmde gestapo şefi rolünü üstlenirim; fakat mesajı faşizm olan bir filmde iyi bir anne rolünü kabul edemem!" İşte, bilinç diye ben buna derim.

Eğer dar kafalı oluşumun bir delili sayılacaksa, “ünlü müteveffa Simone bilmem ne”nin adını yeni duyduğumu itiraf etmekten kaçınmam.

Bu sosyalist kadın, mesajı sosyalizm olan bir filmde gestapo şefi rolünü üstlenirmiş de, faşizm olan filmde iyi bir anne rolünü kabul etmezmiş.

Ancak, bu dünya sinemasının gerçek sahnesinde, kapitalist dünyanın “aktristliği” rolünü oynamaktan kaçınmadığı görülüyor.

Dinî konularda bu kadından fetva devşiren Özdenören, ondan aldığı “bilinç”le, muhtemelen, mesajı küfür olan bir filmde salih müslüman rolünü üstlenmeyecektir, fakat mesajı İslâm olan bir filmde, haham rolünü memnuniyetle oynayacaktır.

Televizyonda yayınlanan Hz. Ömer dizisinde Ebu Cehil rolünü üstlenmemiş bulunması belki de önemli bir kayıp.. O rolü, sahip bulunduğu “bilinç” yardımıyla çok gerçekçi bir biçimde ve hakkını tam vererek oynayabilirdi belki..

*

Ve bu geniş ve dağınık kafalı yazar, üstelik bir de hukuk okumuş olduğu halde, “insan hakları” kavramının nerden gelip nereye gittiği konusunda edebiyat yapıyor.

“İnsan” ve “haklar” (hukuk) kavramı sanki İslâm’da yok.

Ve sanki haklar (hukuk) insanlar için değil de, hayvanlar için..

Böylesi bir düzende, İslâmî ilkeleri bütünüyle savunmayı serbest bırakan bir yasal düzenleme çerçevesinde, İslâmî ilkeleri savunan bir parti ile diğer partilerin mücadele etmesini “Tanrı ile putu yarışa sokma” olarak nitelendiriyor, fakat böyle söylemekle, günümüzde insanların “putlar arası yarışın figüranları” olduklarını iddia etmiş bulunduğuna kafası basmıyor.

Tanrı ile putun yarışı olmaz, ama müminlerle putperestlerin yarışı ve mücadelesi olur.

Ancak bunu, Simone bilmem ne adlı Fransız karılarından bilinç dersi almaya ihtiyaç duyan dağınık ve geniş kafalılar kavrayamaz.


BİR İNGİLİZ DEV PRODÜKSİYONU: TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 51

 

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde, İstiklâl Harbi (Milli Mücadele, Kurtuluş Savaşı) diye adlandırdığımız tarihî olayın ardındaki büyük sırrı şöyle açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli Mustafa Atatürk ile işgalci güçler (İngiltere, Fransa ve İtalya) arasındaki çekişme ve münazaa bir muvazaadan, yani danışıklı dövüşten ibaretti.

Gerçekçi görünüyordu ama sahteydi..

Sinema filmlerindeki dövüş sahneleri gibi..

Herkes rolünün hakkını eksiksiz biçimde verir, hatta dram filmlerini izlerken bazı sahnelerde gözyaşlarınızı tutamazsınız, ama işin aslı başkadır.

*

İstiklal Harbi’nde “gerçek” çarpışmalar da yok değildi elbette.. Fakat İngilizler ve İtalyanlar’la yapılmış herhangi bir savaş ya da "sahici" çekişme bulunmuyor.

Fransızlar’la da Selanikli savaşmış değil.. Maraş, Urfa ve Antep’te halk, Selanikli’nin dahli olmadan hareket etti.

Aynı durum, Kâzım Karabekir Paşa’nın başında bulunduğu doğu cephesi için de geçerli.. Hatta, Karabekir’in hatıralarından, Selanikli’nin ona bazen köstek olmaya çalıştığını fark ediyoruz.

Geriye, yedi düvelden (yedi devletten) bir tek Yunan kalıyor.

*

Yunan’la da aslında bir sorun yaşanmayacaktı.

İngilizler, Venizelos liderliğindeki Yunanistan’a İzmir’e çıkarma yapma izni vermiş fakat onu Milne Hattı ile İzmir-Aydın arasında durmak, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmek ve ot yolmakla görevlendirmişlerdi.

Anadolu içlerine yürümeleri yasaktı.

O günkü şartlarda yürüselerdi taa Erzurum’a kadar sellemehüsselam gidebilir ve Karabekir’e toslayabilirlerdi.

O zaman da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelirdi.. Selanikli’nin esamisi okunmazdı.

Nitekim Yunan ordusu daha sonra yürüme kararı alınca Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu bozguna uğratmış, geriye sadece 30 bin kişilik bir kuvvet kalmıştı. (Rakamlar Falih Rıfkı'ya ait.)

O güne kadar cepheye gitmemiş, Anadolu’da nutuk atmakla yetinmiş olan Selanikli de, zoru görünce çareyi Kayseri’ye çekilmekte (firar demeyelim) bulmuştu.. Ancak, TBMM bunu kabul etmemişti.

TBMM gitmeyince Selanikli de gidemedi.. Gitseydi, kendisini “devlet başkanlığı” makamına taşıyacak olan manivelasını (kaldıracını ya da asansörünü) kaybetmiş olacaktı.. 

Bütün emekleri boşa gidecek, istiklal değil fakat istikbal hesapları tuzla buz olacaktı.

Sakarya Savaşı için cepheye gitmeye çarnaçar razı oldu.

Orada da bahtı yaver gitti, Fevzi Çakmak sayesinde "muzaffer gazi" olup (teamüllere ve usule aykırı biçinde) üç rütbe birden atlayarak mareşal oldu. 

*

Evet, Yunan’ın Milne Hattı ile durdurulması, Anadolu içlerine yürüyüp Karabekir ile tokuşmaması, Karabekir’in doğal lider haline gelmemesi, Selanikli’nin (başkenti Anadolu’daki bir şehir olan yeni bir devlet kurmak üzere) bir meclis (parlamento) oluşturması için gereken zamanın ona verilmesi gerekiyordu.

İngilizler bunu yaptılar..

Selanikli’nin Samsun’a çıkışından tam 11 ay dört gün (yaklaşık bir yıl) sonra meclis işi hallolmuştu.

Falih Rıfkı’nın Çankaya’sında belirttiği gibi, İngilizler (ve müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar) bu aşamada devreye girip, Yunanistan’dan, işi artık kendilerine bırakmasını istediler.

Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı.

Çünkü, Yunanistan’da Almanya yanlısı Konstantin kral olmuş, İngilizler’in adamı Venizelos etkisiz ve yetkisiz hale gelmişti.

Konstantin, İngilizler’in muvazaa (danışıklı dövüş) oyununu sürdürmeye gerek görmedi.. Madem İzmir’e çıkarma yapmışlardı, pastadan biraz daha fazla pay almalıydılar.

Böylece, Selanikli’nin İstiklal Harbi’ndeki tek “gerçek” kavgası yaşanmış oldu.

*

Selanikli-İngiliz muvazaasının “teferruat”ı üzerinde durmaya gelecek bölümlerde devam edelim inşaallah.


TASAVVUFLA ALDANMAK VE ALDATMAK

 

Tasavvufla aldanmak ve aldatmak

04:0024/09/2024, Salı

Ömer Lekesiz, Yeni Şafak

Aldanan, kendi içindeki kötü niyet ve fiilleri, onları iyi olgular üzerinden dışta yeniden sûretlendirerek iyi gösteren; aldatan ise bu suretle başkalarını kendi iyiliği hakkında şartlandırandır.

Buradaki sûretlendirme, sûret kelimesinin anlam zenginliğinden imkân devşiriyor gibidir. Zira insan bir hâli tanımladığı, tasvir ettiği, övdüğü ya da yerdiği kelimelere, cümlelere bile kendi arzuladığı suretleri giydirme kabiliyetine sahiptir. Daha açık bir terimle söyleyecek olursak, insan sûret-enzîg: kılık değiştirici, iki yüzlü bir mizaca sahiptir.

Bu duruma İmam Gazzâlî’nin (rahimehullah) İhyâ’sının 30. kitabında âlimlerle, ibadet ehlinden sonra, 3. grupta 9 fırka halinde incelediği tasavvuf ehlini de aldanışa dâhil etmesi üzerinden açıklık getirmek istiyoruz.

Tasavvuf ehlinin aldanışını özellikle şunun için seçtik:

Günümüzde sanat ve edebiyat ehlinden birçok entelektüelin, hâl bilgisi olarak tasavvufun sunduğu engin bilgiye yaslanarak, ondan şeriata paralel ama haramsız [haram tanımayan, herşeyi mübah gören] bir yol icat etmeye, salt sevgi mezhebini genişletmeye, amellerdeki bozukluğu meşrulaştırmaya, heretik yönelişleri sevimlileştirmeye yöneldiklerine bizzat şahit oluyoruz. Gazzâlî’nin tasavvuf ehli nitelemesine bunları da dahil ederek onun şu açıklamalarına başvurduk:

Gazzâlî, “en çok aldanış hâlinde” olmakla nitelediği mutasavvıfların ilk grubunda, “Kılık kıyafetleri, dış görünüşleri, konuşmaları, usulleri, törenleri ve kullandıkları kavramlarla; keza semâ ve ayinleri, abdest ve namazları, seccadeler üzerindeki başı eğik tarzda oturuşları ve bunlara benzer daha başka hâl ve hareketlerindeki dış görünüşleriyle gerçek sûfilere” özenerek, onlarla kendileri arasındaki kurdukları benzerliklerle, şeklî uyumla sûfî olduklarını zannedip aldananları;

İkinci grupta, yukarıdakilerden biraz daha fazla bir aldanışa tabi olarak, yine şeklen ama bu kez daha nitelikli, daha özel giysiler içinde sûfî sayılacaklarına inanarak aldananları;

Üçüncü grupta, “Güya marifet [marifetulllah] bilgisine ve Hakkı müşahede makamına ulaştıklarını, şehadet gözüyle nice makamları ve halleri görüp oraları aştıklarını iddia” ederek, geçmişteki sûfîlerin “bazı taşkın sözler(in)den birtakım cümleler” kesip koparıp, onları tekrarlamak suretiyle “Gerçekte… bildikleri altı boş isimler ve kelimeler”in içini doldurmaya çalışmakla aldananları;

Dördüncü grupta, “Yasak nedir bilmezler; şeriat kurallarını dürüp büker, hükümleri tanımaz, helal ile haramı bir sayarlar.” kaydıyla 3 fırka üzerinden Allah’ın amele muhtaç olmadığı mülahazıyla hareket edip, zevk düşkünlüğüyle, güya kalp yetkinliği ve temizliğiyle avunarak aldananları;

Beşinci grupta, helal-haram ayrımını ortadan kaldırarak, kalbi geliştirmeye ilahî aşkı, şer’î kanaat ve tevekkülü istismar ederek aldananları;

Altıncı grupta, saf helale ulaşma maksadıyla, rızık, giyinme ve barınmadan kaçınarak aldananları;

Yedinci grupta, “…güzel ahlak, tevazu ve fedakârlık iddiasında” bulunup, “Sûfîlere hizmet faaliyetlerine girişerek (bu amaçla) bir topluluk oluşturup, güya sûfîlere yardım işlerini” yüklenerek, “Kendilerini başkalarına adamış görüntüsü” altında başkalarını kendilerine bağlamakla, “topluluğa hizmet ve bağlılık olduğu görüntüsünü vererek haram veya şüpheli mal” toplayıp, bunlara başkalarına harcamakla “böylece kendilerine bağlananların sayısını çoğaltıp, hizmet adı altında şöhretlerini” yaymakla aldananları; 

Sekizinci grupta, nefisle mücadeleyi aşırı şekilde abartmak suretiyle aldananları;

Dokuzuncu grupta ise, “…marifet yolunda biraz mesafe alıp, Allah’a yakınlıkta bir noktaya kadar gelince Allah’a ulaştıklarını sanıp, çok büyük büyük bir yanılgıyla orada duruvererek aldananları… zikreder. (Geniş bilgi için bkz.: İhyâ – Muhtasar İhyâu Ulûmi’d-Dîn Tercümesi, trc.: Mustafa Çağrıcı, Diyanet İşleri Başkanlığı, İzmir 2020, 3. Cilt, s.: 606-613; İhyâu Ulûmi’d-Dîn, trc.: Ahmet Serdaroğlu, Bedir, 3. Cilt, s.: 861-867)

Bunlardan açıkça görüleceği üzere, günümüzde tasavvuftan ve mutasavvıflardan bahsetmekle iyi bir iş yaptığını zannetmek de yukarıdaki aldanışlara dahildir. Zira tasavvufun hâl ilmi olarak tanımlanmasında, bu bilgiyi sıradan bir bilgiyle karıştırmak başlı başına bir aldanma sebebi olduğu gibi, yukarıda zikrettiğimiz üzere tasavvufu nefsî özgürlüklerin alanı olarak görüp, onu dini tahrip etmek gibi genel, şan şöhret kazanmak, daha çok okunmak ve izlenmek gibi özel yönlerde kullanmak da büyük bir aldanmadır.

Bunların hepsinin birer sûretlendirme olduğunu hatırlatıp ve mümkündür ki, kendimizin de bu tarz bir sûretlendirmeye baş vurabilme ihtimalini gözeterek şu sonucu paylaşabiliriz:

Tasavvuftan bahsederken bir defa değil üç defa düşünmek ilgili herkesin görevidir.


SEN UTANMAZLIĞIN VE KARAKTERSİZLİĞİN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN?

 



MİT’i (Milli İstihbarat Teşkilatı’nı) anlatan Teşkilat dizisinin yeni sezonunun gösterimi başlamış.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu Teala’yı anmaksızın başlanan işin ebter olacağını bildirmiştir.. Teşkilat dizisini çeken kafaya göre boş kurt (boz ya da yoz kurt) Alemlerin Rabbi’nden daha kıymetli olacak ki, yeni sezonu onunla başlatmışlar.

Kurtlanmış, kurtlu bir sezon..

Kafa, düzey bu!.. Allah ıslah etsin!

*

Yeni sezonun ikinci bir özelliği, İran’ın hedefe konulmuş olması..

Önceki sezonlarda Almanya ve İsrail’e taş atıldığına şahit olmuştuk.. Bu defa yönlerini İran’a çevirmişler.

Öte yandan, Gazze’de bombalanmadık yer bırakmayan İsrail de yönünü İran'ın müttefiki Hizbullah’a çevirmiş durumda.

Şia’nın kusurları, takiyyesi, yalancı pehlivanlığı, desteksiz palavraları malum.. Yemen gibi sağlam duruş sergileyenleri varsa da, çoğunluğu içi boş davul, sadece ses veriyor.

Ancak, İsrail karşısında düştükleri rezil duruma sevinmemek, şamata yapmamak gerekiyor.

Bizim akılsızlarımız ise, Hizbullah’ın felaketi için “Oh olsun!” diyorlar.. Açıkça böyle kalem oynatan “Teşkilat kafalı” (Yoksa güdümlü mü demeliydim?) sözümona “İslamcı” yazarlar da var.. (Galiba İslamcılar.)

*

Bunlar şunu bilmiyorlar (Ya da unutuyorlar, veya unutmuş görünmek “ahlâk ve karakter”lerine denk düşüyor): Rasulullah Efendimiz s.a.s., insanların felaketlerine sevinmemek gerektiğini, bu durumda Allahu Teala’nın o felakete uğrayana acıyıp ondan bunu kaldırabileceğini, sevineni ise aynı felakete uğratabileceğini bildirmiştir.

Başkalarının yaşadıklarına ibret nazarıyla bakmak gerekir, şamata yapmak, sevinmek akıllı adam işi değildir.

Bu, kendi felaketine davetiye çıkarmaktır, felaket siparişi için sıraya girmektir.

Sonra neye seviniyorsun, İsrail’in başarısına mı?!

*

Bu tiplerin Bediüzzaman’ın “İnsanlar zulmeder, kader adalet eder” sözünü de bu bağlamda yanlış kullandıklarını görüyoruz. (İstismar demeyelim, herhalde cehaletlerinden ya da kafaları çalışmadığından böyle yapıyorlar.)

Tam adalet bu dünyada gerçekleşmez.. Dolayısıyla kaderin adaleti bu dünyada tam tecellî etmez.

Diri diri mezara gömülen kız çocukları hangi kaderin adaletinden dolayı bu zulme maruz kalıyorlardı?! Şu Narin Güran adlı sekiz yaşındaki masum/günahsız kız çocuğu hangi kaderin adaletinden dolayı katledildi?!

*

Bu tipler, geçmişte, İsrail ile İran-Hizbulllah hattı arasındaki ihtilafın muvazaadan ve danışıklı dövüşten ibaret olduğunu utanmadan yazabildiler.

Ancak istihbarat teşkilatlarından beklenebilecek bir kara propagandayı utanmadan sürdürdüler.. Akl-ı selim sahibi her insanın bir bakışta görebileceği bir gerçeğe gözlerini kapadılar.

Şimdi, ortada sözünü ettikleri gibi bir danışıklı dövüşün olmadığı ayan beyan ortaya çıkmış durumda.. “Yanılmışız, ortada gerçek bir kavga varmış” diyerek okurlarından özür dilemek yerine İsrailli yahudiler gibi Hizbullah’ın felaketini kutluyorlar.

Utanmazlık (Yahudileşmek mi demeliydim?) böyle bir şey.

*

Mesele, öncelikle bir kişilik, ahlâk ve karakter meselesi.

Bu karakterdeki insanlarla neyi nasıl konuşacaksınız ki?!

Değer mi?!


İNGİLİZ PİYONU SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK'ÜN TÜRK MİLLETİNE BÜYÜK İHANETİ (VE ONUN İZİNDE YÜRÜYÜP İHANETİ SÜRDÜRENLER)

 



Çocuklarımız cuma namazını kılamayacak mı?

Burhan Bozgeyik, Millî Gazete, 20 Eylül 2024

Okullar yaz tatiline girince torunlarımızla birlikte Cuma namazlarına giderdik. Aylar sonra ilk defa okulların açıldığı hafta birlikte Cuma namazına gidemedik. İki torunum da “öğlenci” idi. İlk ders zilinin çalınması Cuma namazı saatine denk geliyordu. Dolayısıyla çocuklar Cuma namazına gidemedi. Sadece bizim torunlar mı, bütün çocuklar Cuma namazına gidemedi. Okullar tatil oluncaya kadar da gidemeyecekler. Sadece onlar mı? Öğretmenler de, hademeler de?..

Cuma namazı kılma meselesi, ülkemizde acilen çözüme kavuşturulması gereken bir konu. Zira Cuma namazı Müslümanlar için farz bir ibadet. Ortada farz bir ibadetin engellenmesi mevzubahis. Mesai saatlerinden dolayı memurlar da işçiler de Cuma namazına gidemiyor. Bazı işyerleri düzenleme yaparak işçilerine Cuma namazı imkânı tanıyor. Ancak ülkemizde maalesef Cuma namazı kılamama sancısı devam ediyor. Bu vesileyle ülkemizin temel konularından birine neşter atmak şart oldu.

Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini birlikte okuyalım. Madde aynen şöyle: “Türkiye, 38’den 44’e kadar olan maddelerde açıklanan hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin bu hükümlere zıt ve karşı olmamasını ve hiçbir yasa, hiçbir tüzük ve hiçbir resmi işlemin sözü edilen hükümlerden üstün olmamasını yükümlenir.” (Ankara Ticaret Odası Mondros, Sevr, Lozan Andlaşmaları, Hazırlayan: İbrahim Sâdi Öztürk, s. 254)

Bu 37. madde, “Anayasa maddesi” gibiydi. 38, 39, 40, 41, 42, 43 ve 44. maddeleri okuduğumuzda, ülkemizdeki azınlıkların (Hıristiyan ve Yahudi vatandaşların) bütün dinî inançları koruma altına alınmakta ve bu inançtaki vatandaşların inançlarını serbestçe yaşamaları sağlanmaktaydı. Nüfusun yüzde 99’unu teşkili eden Müslümanlar için maalesef böyle bir koruma ve müeyyide yoktu.

Lozan Anlaşması’nın imzalandığı 24 Temmuz 1923’te 1921 Anayasası yürürlükte idi. Bu Anayasa’nın 2. Maddesinde, “Devletin dini, din-i İslam’dır” deniliyordu. Aynı hüküm 1924 Anayasası’nda da korunmuştu. O yıllarda devletin dini İslamiyet’ti ve mahkemelerde İslam hukuku uygulanıyordu. Cuma günü de resmî tatil idi. Cumartesi ve Pazar mesai günlerine dâhildi. O günkü siyasi yapı, Lozan Anlaşması’nın 37. maddesini kabullendikleri için ne yapacaklarını düşünmeye başladılar ve çözüm olarak %1’e uymaya karar verdiler. 1924 Anayasası’na rağmen hukuk sistemini değiştirdiler. (Aslında bu Anayasa suçu idi. Maalesef bu konu şu güne kadar hür bir zeminde tartışılmamış ve ele alınmamıştır.) İşte o tarihten itibaren ülkemizdeki azınlıklar, yani Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlar dinî inanç cihetinden büyük bir keyif içerisinde yaşamaya başladılar. Zira Yahudiler için tatil günü olan Cumartesi ve Hıristiyanlar için tatil günü olan Pazar günü resmî tatil günü ilan edilmiş, Müslümanların resmî tatil günü olan Cuma günü ise tatil olmaktan çıkarılmıştı. Yahudiler Cumartesi günü havraya, Hıristiyanlar Pazar günü kiliseye gitmekte idiler. Keyifleri sadece bundan ibaret değildi. Çocuklarına anaokulundan üniversite son sınıfa kadar kendi dinî inançları istikametinde eğitim verebiliyorlardı. Keyifleri bundan da ibaret değildi. Türkiye Cumhuriyeti’nde hiçbir kanun ve tüzük inançlarına aykırı çıkarılamayacaktı.

Azınlık vatandaş, inanç cihetinden dört başı mamur yaşarken ve bunun keyfini sürerken Müslüman vatandaşlar sancılar içerisinde kıvranmaktaydı. İşte Cuma namazını kılma (daha doğrusu kılamama) da bu sancılardan birisi idi.

Bu hamur çok su götürür. Allah nasip ederse bu hamuru yoğuracağız. Ancak şimdi konunun “geçici ve acil bir çözüme” kavuşturulması için bir teklifte bulunacağız. Milletvekillerinden bu konunun Meclis’e getirilmesini istirham ediyoruz. “Yok saatler ayarlansın, yok şöyle yapılsın, yok böyle yapılsın” bunlar hep tartışıldı. Hiçbirinin çözüm olmadığı görüldü. Meselenin çözüme kavuşturulmasının bir yolu var. Cuma günü resmî tatil ilan edilmelidir. Onun yerine Cumartesi günü mesai yapılmalıdır. Yahudi olan vatandaşlara da Cumartesi havraya gitme imkânı sağlanmalı ve onlar o saatlerde izinli sayılmalıdır.

Mevcut uygulama, dinî inançların engellenmesi durumunu gündeme getirmektedir ki, bu da doğrudan Anayasa’yı ve temel kanunları ilgilendirmektedir.

Sözün özü şu: Bu ülkede yaşayan Müslümanlar (bilhassa memurlar, işçiler ve talebeler) Cuma namazını kılabilmelidir. Bir dede olarak torunlarımla birlikte Cuma namazına gitme lezzetini yaşamak istiyorum. Bu da benim hakkım…  

(https://www.milligazete.com.tr/yazarlar)

KEMALİZM/ATATÜRKİZM (ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK) BİR MİLLİ GÜVENLİK SORUNUDUR, İÇ TEHDİTTİR.. SİNSİ, GADDAR VE VAHŞİ EMPERYALİZM CANAVARININ "YERLİ-MİLLİ" POST GİYMİŞ KEŞİF KOLU VE TRUVA ATIDIR

 










Cumhurbaşkanımızın katılacağı askeri törende komutanların izinli olması neden manidar ve şüpheli?


BÜLENT ORAKOĞLU, YENİ ŞAFAK, 18 EYLÜL 2024


MSÜ’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın mezuniyet törenine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey protokolün katılacağı günler öncesinden bilinmesine rağmen okul komutanı ve diğer rütbeli üst düzey bazı askerlerin izinli olduklarını bahane edilerek katılmamaları bu olayın arkasında milli ve yerli olmayan bir üst akıl olduğuna mı işaret etmektedir. Nitekim AK Parti 26. Dönem Isparta Milletvekili Said Yüce, Milli Savunma Üniversitesi’nde 30 Ağustos’taki mezuniyet töreninde teğmenlerin siyasi sloganlar atıp kılıç çekmesi üzerine başlatılan soruşturma ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti Milletvekili Said Yüce, soruşturma ile konunun geçiştirilmemesi gerektiğini belirtirken asıl sorunun askeri okullardaki eğitim sistemi ve müfredattan kaynaklandığını söyledi. Komutanların iyice araştırılması gerektiğini söyleyen Yüce, öğrenci seçiminde dini istismar eden FETÖ bahane edilerek dini özellikleri bulunmayan öğrencilerin tercih edildiğini ve bu konuda ayrımcılık yapıldığını vurguladı.


BU MANİDAR VE ŞÜPHELİ DURUMUN ARKASINDA NATO’CU BAZI PARMAKLAR VE FETÖ MÜ VAR?
YÜCE, Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir programda komutanların izinli olduğu iddialarına da dikkat çekerek, “Burada da böyle önemli bir törende ilgili komutan yok. Böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti’nde veya herhangi bir ülkede kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının geleceği belliyse, o kişi dünyanın öbür ucunda olsa bile özel uçakla getirilir. Bu durum, işin arkasında NATO’cu bazı Batı parmakları ve FETÖ’nün olabileceğini gösteriyor.” demişti. Said Yüce, okul komutanının orada olmamasının ve programın bu şekilde düzenlenmesinin sadece teğmenlerin işi olamayacağını belirterek, “Okul komutanının orada olmaması ve program akışının bu şekilde düzenlenmesi, sadece teğmenlerin işi olamaz. Bunun arkasında daha büyük bir akıl ve plan var. Eğer gerçek bir soruşturma yapılacaksa, teğmenlerle birlikte bu olayın arkasındaki asıl güçler de araştırılmalı. Bu durum, küçük bir mesele olarak kapatılmamalı.” ifadelerini kullandı.


ÖĞRENCİ SEÇİMİNDE “DİNİ ÖZELLİKLER OLMASIN” AYRIMI YAPILIYOR.OYSA TÜM DARBELERİN ARKASINDA KEMALİZM VAR!

FETÖ’yü bahane ederek veya örnek göstererek vatanına bayrağına sadık dindar, maneviyatı yüksek gençlerin önünün kesilmemesi ve ayrımcılık yapılmaması gerektiğini söyleyen Said Yüce, “Bu darbe teşebbüsünü gerekçe gösterip ayrımcılık yapıldığına dair iddialar var. 15 Temmuz darbe girişimindeki gibi devletin ve milletin yanında duran tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları var. Ancak öğrenci seçiminde ‘dini özellikleri olmasın’ diye ayrım yapıldığı iddiaları var. Bu millet, asırlardır manevi kuvvetle ayakta durmuştur; şimdi bu insanları yok farzederek, ‘seküler insanlar seçelim’ diye mülakat komisyonlarında ayrım yapılmış gibi görünüyor.” dedi.

Yüce, askeri okullarda yetiştirilen öğrencilerin seküler ve Kemalist bir anlayışla yetiştirildiğini kaydederek, “Devletimizin ve askeriye istihbaratı bu öğrencileri benden daha iyi biliyorlar. Bu çocuklar özellikle böyle seçilmiş ve yetiştirilmiş. Dini değerleri umursamaktan daha çok bir Kemalizm anlayışıyla yetiştirilen öğrenciler var. Bu şekilde yetişen yirmili yaşlardaki genç bir öğrenci, tabii ki böyle bir sonuç çıkarır.” ifadesinde bulundu


FETÖ DE KEMALİSTLER GİBİ ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ ARKASINA SIĞINDI?

Kemal Atatürk’ün ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirten Yüce, şunları söyledi: “27 Mayıs’ta, 12 Mart muhtırasında, 1980 darbesinde, 28 Şubat’ta Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı. 15 Temmuz’da darbe bildirisi okuyanlar, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh konseyi’ dediler. Aynı zehri kullanarak, aynı sloganları tekrarlıyorlar. Bir Müslüman, bir delikten iki defa elini sokup yılanı ısırtmaz. Bu tecrübelerden ders çıkararak uyanmamız gerekiyor. Bu durumu değerlendirirken, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek ya da ona yönelik bir söylemde bulunmak amacıyla değil, onun ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı uyanık olunması gerektiğini vurguluyorum. Askeri okulların müfredatını, öğrenci seçim sistemini ve öğrenci yetiştirme zihniyetini gözden geçirmek gerekiyor. Eğer ‘Biz dinden uzak bir askeri kadro yetiştireceğiz’ derseniz, farkında olmadan Kemalist darbeci askerler yetiştirmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. Hem idareciler, hem siyasetçiler, hem medya, hem de millet olarak bu durumu dikkatle takip etmeliyiz.”


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...