Yeni Şafakgazetesi yazarı Ömer Lekesiz, “Bâtınîlerle ilgili siyaset Osmanlı’da nasıl değişti” başlığını taşıyan 12 Eylül 2024 tarihli yazısında işi mutadı
vechile yine getirip İbn Arabî’ye ve vahdet-i vücutçuluğa bağlamış.
Mezheben mutaassıp bir İbn Arabîci olduğu söylenebilir.
Şunu diyor:
“Vahdet-i
Vücûd nazariyesi İbnü’l Arabî’nin görüşlerinden mülhemdir.
Diğer bir söyleyişle o, İbnü’l-Arabî’nin ilgili görüşlerinin müntesiplerince
yorumlanmasından elde edilmiştir.
“Bu
nazariyenin tasavvuf ve kelam yönünden derinliğini bilen okurlarımız bizim bir
köşe yazısında onun mana ve uygulamasını ihata edemeyeceğimizi takdir
edeceklerdir. Bu sebeple söz konusu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’unda nakşettiği
“Kader, eşyanın ‘ayn’ında ve kendiliğinde sâbit olduğu hal üzerine hükmün
zamanının tespit edilmesidir. İlâhi kaza, eşya üzerine eşyanın kendisiyle
hükmetmiştir. Bu, kader sırrının kendisidir. Buna muttali olmak, müşahede
sahibi olduğu halde ‘kulak veren’ kimseye mahsustur. Böylelikle, hüccet-i
bâliğa Allah için sâbit olmuştur.” şeklindeki paragrafla ilgili
olarak Ebu’l Alâ Afîfî’nin yaptığı yorumu nakletmekle yetineceğiz:
“Yani,
kullarına karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap
veya cezayı hak etmişlerdir. Binâenaleyh, fiiller ezelde hakikatlerine
yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır. Allah’ın kazası, eşya hakkında
kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre hüküm verir. Şu halde eşya,
a’yân-i sâbitelerine yerleşmiş olan şeylerle kendileri hakkında hüküm
vermektedirler. Allah, sadece inâyetiyle bu ‘a’yân’da bulunan şeylerin orada
bulunduğu şekliyle gerçekleşmesini iktiza eder. Bu durumda insan hayır işlerse,
bu onun hayır işlemeye dair ezeli istidâdındandır; eğer kötülük yaparsa, bu da
onun kötülük yapmaya dair ezeli istidâdındandır. Her iki halde de insan,
ektiğini biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir.
“Böyle bir
cebrî sistemde, 'o halde, cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı
nedir?' diye iddia edilebilir. İbnü’l Arabi, buna şöyle cevap verir: Mükafat ve
azap, kulların içinde bulunduğu itaat ve günah halleri ve dünya hayatında
bunların ardından gelen lezzet ve elemin ismidirler; bu lezzet ve elem ise,
kulların itaat ve günah davranışlarının neticesidir. Üstelik bizzat bu hal
bile, kulların hakikatlerinin ilk yaratılış hallerinde iktiza ettiği şeylerden
birisidir. Buna göre kulun, hayır veya şer fiiller işlemesi, itaat ve günah
amellerde bulunması fıtri olduğu gibi, aynı şekilde, fiilleriyle şaki ve sait
olması da fıtrîdir. Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette
uygulayacağı bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp
ettiği tabii cezaya benzedikleri demektir.” (Fusûsu’l Hikem Okumaları
İçin Anahtar, trc.: Ekrem Demirli, İz, İstanbul 2006)
“Sünnî
anlayışa tabi bu görüşün, kurulmasına ramak kalmış Osmanlı’nın sadece
Sünnî ve heretik unsurlarıyla İslam ümmetini değil, kitap ehli olan ve olmayan
unsurları da yöneteceğine dair mümince bir ferasetten
kaynaklandığına ve onun hitabının o zamanki devlet ehlince de doğru
anlaşıldığına dair bir tereddüdümüz yoktur.
*
Öncelikle, Osmanlı’yı yekten İbn
Arabîci ve vahdet-i vücutçu göstermek doğru değildir.. İbn Arabî’ye hüsnüzanda
bulunanlar olduğu gibi Ebussuud Efendi gibi reddedenler de var.
Kader konusundaki görüşlerine
gelince.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, “İnsan ve Kader”
adıyla tercüme edilen eserinin son kısmını İbn Arabî’nin laflarına ayırmış
durumda.. Onun laflarını Ehl-i Sünnet’e aykırı buluyor.
Lekesiz’in İbn Arabî’den aktardığı
laflara gelelim..
Boş lafazanlık.
Kader hakkında iki boş cümle kurmuş
ve “Bu, kader sırrının kendisidir” demiş.
Mesele bu kadar basitse, bu iş nasıl oluyor
da sır oluyor?!
Yok gerçekten sır ise, mesele bu
kadar açık olabilir mi?!
Sonra tutuyor bir de sırrın
anlaşılmasını iki şarta bağlıyor: Bir, müşahede sahibi olacaksınız..
İki, “kulak veren” olacaksınız..
Müşahede dediği şey bir muamma, sır
içinde sır.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.. Mavi boncuk
kimdeyse müşahede sahibi olan o.. (“Din”de müşahede diye bir bilgi
kaynağı ve delil nosyonu yok.)
Bir de kulak veren olmaktan söz
ediyor.. Tamam da, neye kulak vereceksin, onu söyle.. Ucu açık konuşma!.. Madem
böyle diyorsun, kulak veren ol da kendi kendine boş felsefe yapma!
Kulak verilecek yer Kur’an
ve Sünnet ise, onlar bu kader konusunu kurcalamayı yasak etmiş.
*
Lekesiz, İbn Arabî’nin laflarından
birşey anlamamış olacak ki Ebu’l Alâ Afîfî adlı çenebazın yorumunu
aktarıyor.
Bu durumda Ebu’l Alâ Afîfî müşahede
sahibi “kulak veren” şahıs olarak arz-ı endam etmiş oluyor.
Ancak, yorumu bir facia.
Çünkü, meseleyi bir tabiatçı/doğacı/dehrî
gibi hükme bağlıyor.
Fakat lafa (cebriye mezhebinin
tam zıddı noktada duran) bir Mutezilî gibi başlamış: “Yani, kullarına
karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap veya
cezayı hak etmişlerdir.”
Kendilikleriyle..
Mutezilîlik tamam.
Fakat ikinci cümle tam aksi yönü
gösteriyor, cebrîlik türküsü söylüyor: “Binâenaleyh, fiiller ezelde
hakikatlerine yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır.”
Diyelim öyle.. Fiiller ezelde hakikatlerine nasıl
yerleşmiş peki, kendi kendilerine mi, yoksa onları bir yerleştiren mi var?
Cevap bir sonraki cümlede gizli: “Allah’ın
kazası, eşya hakkında kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre
hüküm verir.”
Böylece tabiat, Allahu Teala’dan daha
etkili bir tür tanrı olmuyor mu?
*
Söz konusu yorumcu, aynı minvalde
(aynı mantık ya da mantıksızlıkta, bir Mutezilî gibi) bir iki cümle daha
kurduktan sonra başladığı noktaya dönüyor: “Her iki halde de insan, ektiğini
biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir.”
Tamam da kardeş, yaratılışına o şeyi
kim ekti?
Hayır, beyzade o topa hiç girmiyor.. Halbuki meselenin püf noktası ya da bam teli orası.
Bununla birlikte, gelip durduğu noktanın cebriyecilik
olduğunun farkında.. Nitekim bir sonraki cümlesi şöyle: “Böyle bir cebrî sistemde, 'o halde,
cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı nedir?' diye iddia edilebilir.”
Öyle ya, burada sorumlu olan,
yaratılıştaki şeyi eken kim ise o.. Kulun bunu değiştirmeye “tabiat”ı müsait
değil.
Eh, yorumcumuz “müşahede sahibi kulak
veren” allamenin bu konuda da bir yorumu olmalı..
Hayır, o, bu noktada müşahede minderinden
kaçıp kulaklarına pamuk tıkayarak tekrar topu İbn Arabî’nin ayağına gönderiyor.
*
Peki İbn Arabî ne diyor?
“Mış” gibi yapıyor.. Cevap veriyormuş
gibi yaparak top çeviriyor, zaman öldürüyor.. Anlamsız, içi boş, aklı başında
herkesin gülüp geçeceği lafları sıralıyor.
Fakat son cümlesi boş değil, saatli
bomba: “Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette uygulayacağı
bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp ettiği tabii
cezaya benzedikleri demektir.”
Bu durumda aklı başında biri “Adamın
nerdeyse Allah yok demediği kalmış” diye düşünmez mi?
"Tabiî ceza"ymış.. Tabiatın kendi
kendisine cezası..
Bütün bu denklemde Allah Azze ve
Celle nerede?
*
İbn Arabî, yaldızlı laflarla parlak
cümleler kuran bir şarlatandır vesselam.
Yazdıklarında doğrular yok mu?.. Var!..
Fakat yanlışlar doğruları
götürdüğünde kasa borçlu çıkıyor.
Çamurda da su var ama, makul olan saf
su içmektir, içindeki suyun hatırına nemli toprak yemek değil.
Bir gram zehir, bir damacana suyu
helak edici hale getirir.
Bir damla idrar bir bidon kaynak suyuna
eklendiğinde zevk-i selim sahibi insan onu içemez.
İbn Arabî’nin kitaplarının durumu da
budur.
Muzırdır.
İbn Arabî'nin kitaplarında hikmet arayan akademisyen ve entelektüellerin durumu biraz define avcılarının haline benziyor.
Ömürleri define peşinde harabeleri delik deşik etmekle geçiyor, sonunda ellerine geçense yorgunluktan başka birşey değil.
Aynı gayreti verimli bir araziyi ekip biçmede gösterseler zengin olacaklar da, define efsanesinin akıllarını başlarından alması yüzünden bunu anlayamıyorlar.
Kemalizm/Atatürkizm,
işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.
Nitekim
Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve
namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya
mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun
için önce din ve namus
telakkisini kaldırmalıyız”
diyebilmişti.
Aslında “zenginlik” bahaneydi.
İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve
İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.
Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün
ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule
mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.
Selanikli, kendisine “başarı bahşeden”
İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.
Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı.
Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.
Bir ölçüde başarılı da oldu.
*
Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç
yıllar”, bu talimatın ürünü.
Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı
ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı,
havasını indirdi.
Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya
döndüler.
Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden
alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.
ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları
Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli
ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.
Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve
namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.
Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış
İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.
*
Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve
namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize
edilmesi durumu ortaya çıktı.
Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden
kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve
tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci
başlatıldı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri
açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil
tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.
İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı
görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı
üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi
tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt
başlıklarından birini oluşturuyor.
Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu
isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.
Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet
Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü
Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.
Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu
hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat
liderleri” vardı.
*
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla
birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.
Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni”
almıştı.
Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni
düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile
getirdiler.
Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş
hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.
Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset
arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin
demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar
olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları”
açısından kabul edilebilir birşey değildi.
28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki
İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.
Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem
kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün
partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların
zekâtı bile etmiyordu.
*
Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı
laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.
(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya
da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak
Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze
gelirsiniz.)
2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki
İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi
bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar.
Hizaya getirilemeyen üç beş
kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu
duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.
Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki
İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.
Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler,
İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini
taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket
bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında
astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam
etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların
28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.
Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış
güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı
ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski
takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden,
askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..
MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde
kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik”
istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini
hatırlatmaktaydılar.
Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri
tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.
Aslında anti-emperyalist falan değildiler..
Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.
Kendilerini kullanan dış güçler tarafından
satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.
*
Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz
etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.
Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin
yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.
Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor..
Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde
masaya oturmaya razı oluyor.
Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî
geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle
itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.
Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı
Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.
Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya
geldi.
Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla
ilişkili.
Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz
sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.
Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da
pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde
Atatürkçülük yapıyor.
Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin
karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.
Fakat bunu göremiyor.
Göremedi.
*
Ve göremeyecek.
"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.
Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori
içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.
Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof.
unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün)
televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye
hatırlıyorum.
Bakın ne diyor:
“Bu anayasada Türk
kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim
kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ
Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de,
MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu
burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den
aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri
varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”
Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..
Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..
*
Bu nedir?
Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin,
ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.
Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde
gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü..
Burada resmen, isim de vererek mevcut
cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.
Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.
Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.
Bunu da ben söylüyorum.
Bunu turfanda Kemalist
Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım”
diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.
Söyleyemez.
*
Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin
arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor..
Ölmüş koyunu sözde kurtla
korkutuyor..
Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa
Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.
İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu
kafa var.
Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i,
TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.
Bunun adına ajan-provokatörlük denir.
*
Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat
varmış.
Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın
talimatnamesi Kur’an var.
Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların
sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!
Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı
suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan
kaldırmaya.
*
Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.
Gördük, görüyoruz..
Söyledik, söylüyoruz..
Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay
paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle
birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.
Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.
O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler
de onları onaylıyor.
Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur,
eteğindeki taşları ortaya döktürür.
Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler,
Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve
bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.
Adam daha ne desin!
Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.
"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.
Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost
görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle
ilan etmesi iyi oldu.