SİYASAL YAHUDİLİK, İSRAİL, VE SİYASAL İSLAM

 


Siyasal İslam’ı savunmak kötüyse "siyasal milliyetçiliği" savunmak neden iyi oluyor?

Siyasal İslam yanlış birşeyse, Avrupa Birliği hedefi çerçevesinde “Siyasal Avrupa”yı savunmak neden fazilet kabul ediliyor?

Siyasal İslam savunulamaz birşeyse, "Siyasal Yahudilik" olan İsrail'in varlığına niçin karşı çıkılmıyor?

Yahudiler, yahudi olarak varlıklarını her yerde sürdürmekte serbestler.. Mesela Türkiye, her zaman "yahudi cenneti" oldu.

Hitler'in zulmüne uğradılarsa da, "Hitler sonrası" Almanya'da keyiflerine diyecek yok..

Siyonizm, Siyasal Yahudiliğin zirve noktasıdır, fakat "siyonist olmayan" bir İsrail devleti de esas itibariyle "Siyasal Yahudilik"ten ibarettir.

Çağdaş Yahudilerin yahudiliği siyasal bir yahudilik olmasaydı, devlet olmazlardı, İsrail diye bir devlet kurmazlardı.

Fakat, Batılı İslam düşmanlarının da, yerli-milli-ulusal İslam karşıtlarının da ağızlarındaki bayat sakız aynı, onlara göre bütün kötülüklerin anası "Siyasal İslam"..

Siz bunların ağzından hiç "Siyasal Yahudilik, Siyasal Hristiyanlık, Siyasal Budizm, siyasal dinsizlik, siyasal ateizm" vs. lafı duydunuz mu?

Bu "şeytanî cehpe"ye göre, LGBT'sine kadar her bir rezilliğe siyaset serbest olmalı, bir tek İslam'a yasaklanmalı..

*

Bugün İslam ülkelerindeki demokrasi bir palavradan ibarettir.

"Resmî ideoloji"nin bekası söz konusu olduğunda "demokrasi" sazıyla kafanızı ütülemeyi bırakırlar, çalgı aletini olanca güçleriyle kafanıza indirirler..

Ellerindeki saz tahadan değil demirden olduğu için kırılan, kafanız olur.

Demokrasilere özgü tekçilik-çokçuluk (çoğulculuk) ayrımının ne olduğuna Chomsky şöyle işaret ediyor: “Gerçekte bütün partiler, bir partinin hizipleri durumundadır.” 

Bütün partiler, aynı "resmî ideoloji" partisinin fraksiyonlarından ibarettir.

Hiçbiri, "Ben bu düzeni kökünden değiştireceğim" demez, diyemez.

Böyle bir "gizli ajanda" sahibi de olamaz.. Olursa, bir bahane üretilir, kapatılır. (Devletin ajanları ona sızar, faturası o partiye çıkan suçlar işlerler.)

Bununla birlikte, bu "yalancı demokrasi"ler, muhalifleri (takiyye yaparak) parti kurmaya da teşvik ederler.

Çünkü yaptıkları takiyye, karakter sınavını daha baştan kaybetmelerini, kişiliklerinin ölmesini sağlar.. 

Takiyye, omurgasızlık, ikiyüzlülük, kimliksizlik ve döneklik zamanla karakterleri haline gelir.. 

"Düzen"in istediği de zaten budur.

*

Bu demokrasilerdeki çokçuluk (çoğulculuk) büyük ölçüde bir yanılsamadır, bir aldatmacadır. 

Çok partililik de böyle, çok-kültürlülük de böyle. 

Gerçek bir “çokçuluk” ancak “Siyasal İslam”ın (bir an için bu kavramı benimsediğimizi varsayalım) varlığına bağlıdır. 

Çünkü Siyasal İslam dinsel, dilsel, ırksal, töresel vs. çokçuluğa izin verir. 

Buna karşılık “Kültürel İslam” denilen şey, “statüko”nun hizmetindedir ve heryerde “tekçiliğe” hizmet eder. 

Statüko Türkçülüğü önemsiyorsa, kültürel müslümanlar da milli (ırksal) bir söylem geliştirir. 

Statüko Türkçe dışında dil kabul etmiyorsa, onlar da sadece Türkçeci’dir, “kültür”e olan ilgilerinin sınırı orasıdır. 

Statüko cumhuriyetçi ise, kültürel İslamcılar da cumhuriyetçidir. 

Statüko AB yanlısı ise (en azından AB yanlılarına gücü yetmiyorsa, onları dövemiyorsa), kültürel İslamcılar da AB yanlısıdır. 

Statüko militaristse kültürel müslümanlar da “Peygamber ocağı”na hayranlık duyarlar. 

Statüko bir ülkede “tek” bir ulus, “tek” dil, “tek” kıyafet vs. istiyorsa kültürel müslümanlar da tekçidir.

*

Kültürel İslamcılar tekçiliği ancak “tek hak din”den bahsetmek gerektiğinde unuturlar. 

“Hak din” kavramının yerini “İbrahimi dinler” alır, çoğulculukları sadece burada kendisini gösterir, çünkü “global statüko” öyle istemektedir.

Siyasal İslam’ın varlığı, çokçuluğun temel şartıdır. 

Kültürel İslam ise tekçiliğin yedeğinde yol alır, onun emrindedir.

Siyasal İslam - Kültürel İslam ayrımı anlamsızdır. Ama illa da böyle bir ayrım yapıyorsanız ve çokçuluktan yana iseniz, tercihinizi Siyasal İslam’dan yana yapmak zorundasınız. 

Siyasal İslam’ın olmadığı yerde, İslam’ın kendisi bile tek(çi)dir; tek/sadece “kültürel”. 

Çokçu bir İslam’ı “Kültürel İslamcılık” kabul etmez; ona göre “Siyasal İslam”, “Ekonomik İslam” vs. yoktur. 

Ama “Siyasal İslam” çokçu olduğu için “Kültürel İslam”ı kabul eder.

*

Siyasal İslam çokçudur, çokçuluğun teminatıdır. 

Kültürel İslam ise, sahte çokçu rejimlerin uydurduğu “tekçi” İslam yorumudur. 

Bu anlamda Kültürel İslam, statükonun müslümanlığını (!) ifade eder. 

Kültürel İslam öyle “tekçi”dir ki, mesela Türk tipi kültürel İslam (Türk Müslümanlığı), "Arap İslamı" karşısında “cihat” naraları atar.

Onun düşmanı "kâfirler ve münafıklar" değildir, "Arap İslamı"dır.. 

Zaten, ona göre, kâfirler ve münafıklardan bahsetmek Siyasal İslamcılık yapmak ve Arap İslamı'nın ağına düşmektir.


KAFASINDAKİ KARARI ŞEYTANCA SAKLAYAN KİM, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK MÜ, PADİŞAH VAHİDEDDİN Mİ?

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 40

 

Önceki bölümlerde anlattığımız gibi, Selanikli Mustafa Atatürk, Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasını engelleyerek hükümet krizi çıkarma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından Padişah Vahideddin’le yeni bir görüşme yapıyor.

Falih Rıfkı’nın bu görüşmeyle ilgili olarak Selanikli’den yaptığı nakilleri önceki bölümlerde gördük..

Aynı konuda bir de İsmet Bozdağ rivayeti var.

Bozdağ, Selanikli’nin şu sözlerini aktarıyor:

“Görüşme isteği için, görevi bakımından aracılık eden Naci Paşa’ya düşüncelerimi çıtlattım. Naci Paşa’nın, bu görüşmeyi o gün, ya da ertesi günü olması için sağlamaya çalıştığına inanıyorum. Fakat kafasındaki kararı şeytanca saklayan Vahdeddin, halis duygular ve içtenlikler gösteren aldatıcı tavrı ile önümüzdeki Cuma günü Selamlıkta hazır bulunmaklığımı ve orada benimle görüşeceğini bildirtti. Cumaya çok gün vardı. Ama yapılacak bir şey de yoktu. Cuma günü Selamlığa gittim; namazdan sonra beni oradaki salona çağıran Vahdeddin ile dışarıda bekleyenlerce çok uzun olarak yorumlanmış bir konuşmada bulunduk. Gerçekten konuşma, zaman bakımından çok uzun sürdü; ama fikir alışverişi bakımından çok kısa olmuştur. Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler; bana güvence verir misin ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?

“Birden bire, böyle bir sorunun amaç ve anlamını kavrayamadım, sordum:

“- Ordu tarafından size karşı hareketler olacağı konusunda bilgi ve özel haberleriniz mi var efendim?

“Gözlerini kapadı. Olumlu ya da olumsuz bir şey söylemedi. Sadece, az önce sorduklarını tekrarladı. Karşılık verdim:

“- Gerçi ben İstanbul’a geleli birkaç gün oldu. Buradaki durumu yakından bilmiyorum. Fakat ordu komutanı ve subayları yüksek varlığınızla karşı karşıya bulunması için bir neden olabileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan temin ederim ki, hiçbir fenalığı beklememelisiniz.

“Belli belirsiz biçimde ekledi:

“- Yalnız bugünden söz etmiyorum; bugünden ve yarından…

“Son söz, bende bir kuşku uyandırdı; demek ki, yarın Padişahın öyle bir hareket yapma olasılığı vardı ki, ordunun vatansever komutan ve subayları bundan üzüntüye düşebilirler… Padişah, beni aldatarak, aracılığımla onlardan emin olmak istiyor. Fakat bu düşüncemi kendisine nasıl açıklayabilirim? Ve böyle bir açıklamada bulunmak, kendim için, amacım için yararlı olur muydu?

“Karşımdaki adam, kararını çoktan vermiş görünüyordu. Biz ise, bu kararın ne olduğunu anlayamayan veya anlamak isteyen kimselerle ilinti kuramamış, hiçbir karşı önlem almaya zaman ve fırsat bulamamış durumda idik. Padişah, gözlerini açarken, ayağa kalktı ve şu sözlerle konuşmaya son verdi:

“- Siz, akıllı bir komutansınız, arkadaşlarınızı aydınlatacağınızdan ve yatıştıracağınızdan eminim.

“Çok umutsuz ve üzgün, fakat üzüntümün gerçek nedenini bile anlayamamış bir durumda Vahdeddin’in salonundan çıktım.

“Dışarıda, bir saati aşkın bir zamandan beri kapılarda, koridorlarda, şurada, burada ayakta bekleyen birçok devlet adamları ve diğerlerinin, bu uzun görüşmeden bezgin ve yorgun, fakat biraz anlamlı bakışlarla bana bakmakta olduklarını fark ettim.…”

(İsmet Bozdağ, Nutuk Öncesi Atatürk Konuşuyor, Tekin Yayınevi, İstanbul 1998, s. 81-83’ten aktaran Mehmet Fatih Cebeci, Mütareke Döneminde Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri ve Anadolu’da Görevlendirilmesi, yüksek lisans tezi, Isparta: Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013,, s. 39-40, dn. 103.)

*

Görüldüğü gibi Selanikli “Görüşme isteği için, görevi bakımından aracılık eden Naci Paşa’ya düşüncelerimi çıtlattım diyor.

Bu “çıtlatma”, Falih Rıfkı’nın anlatımında “ima”ya dönüşüyor:

“Meclis'ten çıkınca, Almanya seyahatindeki tanışıklığa güvenereksaraya telefon etti, Vahdettin'in kendisini kabul etmesini rica etti. Maksadı padişahla açık konuşmak, tedbir diye düşündüğünü açık söylemektiBu ricasını bildirecek zat, hocası Naci Bey'di (Mebus General Naci Eldeniz). Kendisine maksadını ima bile etti.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 125-126.)

Selanikli düşüncelerini Naci Paşa’ya “ima” ile “çıtlatmış”, fakat nedense bizden saklıyor.

Falih Rıfkı’ya göre, maksadı, “tedbir diye düşündüğünü Padişah Vahideddin’e açıkça söylemek”.

Neyin tedbiri, köftehor?

Madem aklında bir “tedbir” vardı, niye bunu dört gün önce (15 Kasım 1918 tarihinde) Padişah’la yapmış olduğun uzun görüşmede açıklamadın?

Ve bu tedbir, niye tam da Tevfik Paşa hükümetinin güvenoyu almasını engelleyemediğin gün aklına geldi?

Demek ki, Tevfik Paşa hükümeti güvenoyu alamasa, yeni hükümeti yine İzzet Paşa’nın (Mareşal Ahmet İzzet Paşa) kurması ve Selanikli’nin harbiye nazırı (savunma bakanı) olması ihtimali gündeme gelse, “tedbir”e gerek kalmayacaktı.

*

Maksadını Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmışmış..

O halde, “tedbir diye düşündüğü şey” konusunda Naci Paşa’ya birşeyler söylemiş olması gerekiyor.

Tedbir, tehlikeye karşı olur?

Burada, tedbir (önlem) alınmasını gerektiren tehlike ne olabilir?

Selanikli’nin anlattığı masala bakılırsa, görüşme sırasında tam bu tehlike ve tedbirden bahsedecekken, Padişah bunun önüne geçmişmiş..

Selanikli, şu yalana inanmamızı istiyor:

“Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti.”

Defolu dahi, niye konuyu “kestirme” vazifesini zayıf omuzlarımıza yüklüyorsun da sen söylemiyorsun?

Hani senin maksadın, tedbir diye düşündüğün şeyi Padişah’a açık biçimde söylemekti ya, ne duruyorsun, bari bize söyle!,, Açıkça..

Yok, Selanik’in defolu dahisinin ağzını kerpeten bile açmıyor.. “Kestirebileceğiniz” diyerek konunun üstüne sünger çekiyor.

Falih Rıfkı gibi düdüklerine “açık” konuşmak, edebiyatını yaptığı tedbirin ne olduğunu açıklamak işine gelmiyor.

İmdi, şayet bu tedbir “vatanî” bir meseleyle ilgiliyse, “Mevzubahis olan vatansa, Padişah’ın sözümü kesmiş olması da teferruattır” demen gerekmez miydi?!

Niye hemen dut yemiş bülbül, süt dökmüş kedi moduna geçtin?..

Padişah’ın karşısında niye sustun?

*

Hayır, aslında susmadı, defolu dahi Selanikli bizimle dalgasını geçiyor, yalanlarıyla bizi aldatıp avutmanın keyfini çıkarıyor.

Söylediklerinden anlaşılan şu: Padişah’ı ordu ile korkutmaya, kendisinin harbiye nazırlığının onun gelecekteki emniyeti için tek çare olduğuna inandırmaya çalışmış.

O an için bunda başarılı olamasa da, bu Selanik marka kurnazlığı, sonradan olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine katkıda bulunmuş durumda.

Onun bu “tedbir”inin bir sonucu olarak Vahideddin’in diğer subaylara güvenini kaybettiği, kuşkuya kapıldığı ortada.

Nitekim, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Anadolu’ya Selanikli yerine bir başkasını göndermesi için Vahideddin’e dökmedik dil bırakmadığı halde başarısız olmuştu. (Bkz.: Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun Hatıralar’ının ikinci cildi.)

*

Evet, Selanikli maksadını Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmışmış.. Öyle diyor.

Maksad da, Falih Rıfkı’ya dediğine göre, “tedbir diye düşündüğünü Padişah’a açıkça söylemesi”.

Bu durumda Naci Paşa’nın “Selanikli’nin görüşme talebini” Vahideddin’e arzederken bu “ima ile çıtlatma”yı ona aktarmış, “Selanikli’nin söylemek istediği tedbirler varmış” demiş olması gerekiyor.

Tedbir, tehlike için olur.

Doğal olarak, Padişah söz konusu tehlikeyi de, tedbiri de merak etmiştir.

Merak etmese, “Görüşmeye gerek yok, zahmet buyurmasın, yorulmasın, bayramda beklerim” gibi birşey derdi.

Kesin olan şu: Üç gün sonra Cuma namazından sonra gerçekleşen (ve bir saatten fazla süren) görüşmenin, bu tehlike ve tedbir konusu etrafında dönüp durmuş olması gerekiyor.

*

Tehlikenin ne olduğunu, Selanikli’nin lafları ele veriyor.. Padişah’a ordudaki subay ve komutanlar hakkında korkutucu, endişeye düşürücü şeyler söylemiş olduğu açık.

Tedbir olarak da, kendisinin harbiye nazırlığını göstermeyi ihmal etmemiştir.. Karakteri buna fazlasıyla müsait..

(Ki taa Suriye’den Saray’a çektiği telgrafta bunu talep etmiş, ve kabul edildiğini zannederek İstanbul’a doğru harbiye nazırı havalarında yola çıkmış, fakat hayalkırıklığına uğramış durumda.)

Evet, görüşmenin içeriği, konusu, Selanikli’nin laflarında kendisini gösteriyor..

Tek sorun, Selanikli’nin konuşulanları tersyüz ederek aktarıyor olması.

Padişah’ın, “Selanikli’nin Naci Paşa’ya ima ile çıtlatmış olduğu” tehlike ve tedbiri “açıkça” dinlemek için görüşme talebine evet cevabı vermiş olduğunu anlamak için, Selanik’te dünyaya gelmiş bir defolu dahi olmak gerekmiyor.

Fakat Selanikli’ye göre, kendisi bu tedbir meselesini tam da açık biçimde söyleyecekken Padişah onun önüne geçmiş, engellemiş.. Niyeyse?

Bu tedbirin ne olduğunu Padişah’a güya söylememiş olduğu için Falih Rıfkı gibi adamlarına da söylemiyor, es geçiyor..

Normalde (karakteri icabı) “Bende yakası açılmadık ne tedbirler vardı bir bilseniz, ne tedbirler” diyerek bunları ortaya dökmesi, övünmesi gerekirken susuyor.. Çok mütevazi canım..

*

Gerçek şu ki, Selanikli bir manipülasyon harikası, eşine az rastlanır birinci sınıf “algı operatörü”..

Erzurum Kongresi gecesi hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e “Hele durun, ben bu Vahdettin’i nasıl suya götürüp susuz getireceğim, ocağına nasıl incir dikeceğim, bu milletin anasının avradının tesettürüne nasıl tüküreceğim, akılsız kafalarına nasıl şapka geçireceğim, nasıl Kur’an alfabesini yasaklayıp hepsini bir gecede okuma yazma bilmez adamlar haline getirecek ve Latin harflerini onlara nasıl yedireceğim, hele bir durun” anlamına gelen laflar söylemişken, sonraki günler, haftalar, aylar ve yıllarda “Ey millet, mukaddes hilafet makamını, din-i mübin-i İslam’ın hadimi olan devletimizi, devlet başkanımız olan esir Padişahımızı kurtarmak için yola düştük, cihat bayrağını kaldırdık” diyerek bütün bir milleti aldatıp dolandırma becerisi sergilemiş olan adama Allah’ın gariban saf kulu Vahideddin de aldanmış, çok görülür mü?!

*

Evet, Selanikli “Kafasındaki kararı şeytanca saklayan Vahdeddin, halis duygular ve içtenlikler gösteren aldatıcı tavrı ile önümüzdeki Cuma günü Selamlıkta hazır bulunmaklığımı ve orada benimle görüşeceğini bildirtti” diyor.

Sanki görüşme talebinde bulunan Selanikli değil de, Vahideddin..

Böyle bir durumda Vahideddin için söz konusu edilebilecek karar, ancak görüşme talebiyle ilgili karar olabilir.

Adam olumlu yönde karar vermiş, “Üç gün sonra görüşelim” demiş.. Daha ne desin!

Bu kararı kafasında şeytanca saklaması diye birşey de yok.. Naci Paşa vasıtasıyla Selanikli’ye tebliğ etmiş.

Kafasındaki kararı açıklamayan, Selanikli’nin kendisi.. Söylemiyor, “ima ile çıtlatıyor”.. Artık ne demekse?..

Fakat, kafasındaki kararı şeytanca saklamakla suçlanan, garibim Vahideddin..

Üstelik, bu kurnaz Selanikli, sözlerinin devamında şunu diyor:

“Padişah, beni aldatarak, aracılığımla onlardan emin olmak istiyor. Fakat bu düşüncemi [onun hakkındaki kararımı] kendisine nasıl açıklayabilirim? Ve böyle bir açıklamada bulunmak, kendim için, amacım için yararlı olur muydu?”

Görüldüğü gibi, kafasındaki kararı saklayan, Selanik’in arızalı dahisi..

Mustafa Atatürk için, “kafasındaki kararı bir Selanikli gibi saklayan” ifadesini kullanmak uygun olur, fakat belki kendisi, şahsı için “kafasındaki kararı şeytan gibi saklayan” tabirini tercih ederdi..

Nasıl düşünmeliyiz? “Yaptığı şeye yakışan sıfatı kendisi bulmuş, kullanmış.. Bizim araya girmemiz uygun olmaz” mı demeliyiz?

*

Padişah Vahideddin’le arasında geçen konuşmanın gerçek muhtevasını dahice saklayan, tersyüz edip aktarın Selanikli şunu diyor:

“Ben, kestirebileceğiniz konu üzerinde onu aydınlatmak ve uyarmak için söze girişirken, o, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler; bana güvence verir misin ki, onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir?”

Selanik tipi dahimiz, böylece, “kestirebileceğimiz konu” hakkında bizi aydınlatmış olduğunun farkında değil.

Ziya Paşa “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun, / Sen herkesi körâlemi sersem mi sanırsın?” diye boşuna dememiş.

Selanikli’nin yukarıdaki sözleriyle dahice saklamaya çalıştığı muhaverenin (karşılıklı konuşmanın, diyaloğun) aslı şöyle birşey olmalıdır:

“Ben, kestirebileceğiniz gibi, neden hükümeti benim ve arkadaşlarımın kurması gerektiği, neden benim harbiye nazırı olmam icab ettiğini anlatmaya çalıştım. Ordudaki subay ve komutanlara güvenilemeyeceğini, bunların birçoğunun, Almanya’nın “gazına gelip” bizi savaşa sokan Enver Paşa kafasında olduğunu söyledim.. Ecdadının ordudaki isyankâr subay ve kumandanlardan neler çektiklerini, nasıl askerî darbe ile devrildiklerini, tahtlarını hatta canlarını nasıl kaybettiklerini tam anlatacaktım ki, ustaca bir biçimde sözlerimin önüne geçti; dedi ki:

“- Ordunun komutan ve subaylarından bana bir fenalık geleceğinden mi çekiniyorsun?”

*

Selanikli’ye göre, Padişah ona, “Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler” demişmiş.

Doğrusu şu: Bunu seven iki üç kişi..

Onlar da, “çete”sinin (hayalindeki “ihtilal komitesi”nin) üyeleri: Rauf Orbay, İsmail Canbulat, Fethi Okyar..

(Sarı Kemal’i Kara Kemal bile sevmiyordu.. İzmir Suikasti girişiminde Kara Kemal’in muhtemelen dahli vardı.. Selanikli Sarı Kemal, kendisine yönelik suikast girişimine destek vermeleri suçlamasıyla Canbulat’ı astırdığına, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koydurduğuna göre, geriye onu seven tek kişi kalıyor: Fethi Okyar.)

Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü bile gerçekte ona samimi bir sevgi beslemiyor..

Nitekim, önceki bölümlerde, Anadolu’ya gelen (zamanın Osmanlı Genelkurmay Başkanı) Fevzi Çakmak’ın, Kâzım Karabekir’i Selanikli’ye verdiği destekten vazgeçirmeye çalıştığını, ona, “Bırak da şunu alıp İstanbul’a götüreyim” demiş olduğunu (Falih Rıfkı’nın Çankaya’sına atıfta bulunarak) aktarmıştık.

Falih Rıfkı’nın söylediğine göre, Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü’nün Selanikli hakkındaki kanaati, onun “muhteris ve menfaat düşkünü” olduğu yönündedir.

İttihatçılar’a gelince.. Onların Selanikli hakkındaki kanaat portföyü daha zengin (Yine Falih Rıfkı’nın ifadesiyle): “Haris, ahlâksız, sefih, sarhoş, fırsatçı.

Dolayısıyla, söz konusu görüşmede Padişah’ın Selanikli’ye “Ordunun komutan ve subayları, inanıyorum ki, seni çok severler” demiş olması için bir neden yok.

Fakat Selanikli’nin, kendi reklamı ve propagandası için Vahideddin’e “Ordudaki komutan ve subaylar beni çok severler” demiş olduğu düşünülebilir.

*

Selanikli bütün bu yalan dolanlarının üstüne şu sözleriyle tüy dikiyor:

“Çok umutsuz ve üzgün, fakat üzüntümün gerçek nedenini bile anlayamamış bir durumda Vahdeddin’in salonundan çıktım.”

Umutsuz..

Üzgün..

Ve de şaşkın..

Öyle şaşkın ki, üzüntüsünün gerçek nedenini bile anlayamamış..

Umutsuz ve üzgün olduğu doğrudur da, üzüntüsünün gerçek nedenini anlayamamış olması yalan..

Vahideddin’i Tevfik Paşa hükümetini görevden almaya, kendisini harbiye nazırı yapmaya ikna edememiş; üzüntüsü bundan..

Fakat bu öyle büyük bir üzüntü ki, Selanikli’nin aklını başından almış, ona, neye üzüldüğünü bile unutturmuş.

Fıkradaki gibi: Adamın birinin karısı ölüyor ve daha üzerinden bir hafta geçmeden bir başka kadınla evleniyor, keyifle düğün yapıyor. Ölen kadının eş dost ve akrabaları buna öfkeleniyor, onu dövmeyi kararlaştırıyorlar: “Sen ne utanmaz adamsın! Sende hiç mi Allah korkusu yok?! Bari karının kırkının çıkmasını bekleseydin! Bir iki ay sabredemedin mi?” diyorlar.

Bunun üzerine adam “Ah dostlar ah” diyor, “ben üzüntüden ne yaptığımı biliyor muyum ki, kendimden haberim var mı ki?!”

 

SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN OSMANLI DEVLETİ’NE "AÇIK" İHANETİ

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 39

 

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin, (Tevfik Paşa kabinesinin güvenoyu almasını engelleyerek hükümet krizi çıkarma girişiminin başarısızlığa uğramasının ardından) Vahideddin’le yaptığı görüşmeyi konu edinmiştik.

Selanikli, Minber gazetesinin o zaman haberleştirdiği gibi, İstanbul’a geldikten iki gün sonra, 15 Kasım 1918 günü, Padişah’la uzun uzun görüşmüş, bağlılık arzedip “iltifat-ı şahane”ye nail olmuştu.

Dört gün sonra, 19 Kasım’da Tevfik Paşa hükümeti güvenoyu alınca Padişah’tan tekrar randevu istiyor.

Vahideddin “Ne randevusu lan, burası yolgeçen hanı mı, hasta bekleyen poliklinik mi, daha dört gün önce uzun uzun konuştuk” demiyor, üç gün sonraya tekrar randevu veriyor.. Ve (özel muamele görmeyi isteyecek şekilde şımartılmış olan) Selanikli buna bozuluyor.

Çat kapı görüşebilmesi lazım.

Selanikli’nin, randevu talebinden üç gün sonra gerçekleşen bu ikinci görüşmeyle ilgili olarak Falih Rıfkı’ya anlattıklarını bir önceki bölümde aktarmıştık.

Ayrıca, Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın Selanikli’nin Anadolu’ya gönderilmesi konusundaki açıklamalarına da yer vermiştik.

*

Selanikli’nin Falih Rıfkı’ya dediğine göre, Padişah ile başbaşa yaptığı söz konusu görüşme, dışarıda bekleyenlerin hayretini mucip olmuş, hakkında bir hayli yorum yapılmış.

Eğer Padişah’ın herkesle böyle görüşme huyu olsa, kimse yorum yapma gereği duymaz..

Bu bir...

İkincisi, Padişah’la zaten görüşmüş olan Selanikli’den, dört gün sonra yangından mal kaçırıyormuş gibi böyle yeniden “acil” görüşme talebinde bulunması hususunda makul ve mantıklı bir gerekçe ve mazeret göstermesi beklenir.. İstenir..

Bırakın bir devlet başkanını, dört gün önce görüştüğünüz samimi bir arkadaşınıza acilen yeniden görüşme çağrısında bulunsanız, biraraya geldiğinizde ona bir açıklamada bulunma borcunuz oluşur.

Selanikli Padişah’a nasıl bir gerekçe göstermiş olabilir, bir düşünelim..

Höngürt, harbiye nazırı olma hayallerim yıkıldı, höngürt de höngürt, ben harbiye nazırı olacaktııııım” diyemeyeceğine göre, ne demiş olabilir?

Görüşme talebi için, (Padişah’ı ilgilendirecek ve kaygılandıracak, Selanikli’nin kendisi ile yeniden alelacele görüşme talebinde bulunmuş olmasını sadakat alameti olarak görüp memnun olmasını sağlayacak) bir bahane uydurması, ve bunu (sakladığı) asıl gayesiyle ilişkilendirmesi lazım.

*

Selanikli, Falih Rıfkı’ya masal anlatırken işin bu tarafını es geçiyor, bizimle kafa bularak şunu diyor:

Ben sözüme başlangıç ararken, padişah beni önledi, dedi ki:

" ‘- Bilirim ki ordunun zabitleri ve kumandanları sizi severler. Bana teminat verebilir misiniz ki onlardan bana bir fenalık gelmeyecektir.’

Senin konuşmanı niye önlesin “artiz”, tam aksine, bu acayip aculluğunun ve sabırsız telaşının nedenini öğrenmek ister.

Üstelik bu, en az bir saatlik bir görüşme.. Sözünü bir kere değil beş kere bile kesse, meramını anlatma fırsatını yine bulursun.. Bu, ayaküstü yapılmış 20 saniyelik bir görüşme değil ki..

Lafa bakın, sözüne başlangıç arıyormuş.. Randevu istemişsin, üç gün sonrasına sana randevu verilmiş, ve sen bu (sana uzun gelen) sürede hazırlık yapmayı ihmal etmiş, görüşme sırasında ne söyleyeceğine “karar” verememiş, öyle sallapati gitmişsin.

Vatandaş sanki pikniğe gidiyor..

Şaşkın ördekten farksız olduğunu düşünmemizi istiyor gibi konuşuyor.. Laflarına bakılırsa, “Fazla vaktinizi almayacağım, size arzetmek istediğim önemli bir husus var” diyerek söze girmekten bile aciz..

Hayır, Selanikli aslında bizimle kafa buluyor.. Masal anlatıyor, dalgasını geçiyor.

Bu kadar aptal, beceriksiz, dağınık ve kararsız bir adam değil.. Kesinlikle değil..

Aptal olan, bunun bu absürt, mantık dışı, beceriksiz yalanlarına yıllarca sorgusuz sualsiz, kafasının kontağını kapatarak inanan, bu saçmalıkları “gökten inmiş vahiy” gibi huşu ile dinleyen insanımız..

Aydın, entel, bilim adamı geçinen kabak kafalar..

*

Selanikli’nin, acil görüşme talebini makul ve mantıklı göstermek için söylemiş olabileceği laflarla ilgili ipuçları, kendi sözlerinde saklı..

Padişah’ı ordu ile korkutmuş olduğu anlaşılıyor..

Laflarına bakılırsa, Padişah’a şunu demiş olması gerekiyor:

Bilirsiniz ki ordunun zabitleri (subayları) ve kumandanları beni severler.. Enver Paşacılardan herşey beklenir, fakat sizi temin ederim ki benim ve arkadaşlarımın sayesinde size hiçbir fenalık gelmeyecektir.. Fakat bunun için zat-ı şahanelerinin bize güvenmesi, bizi desteklemesi ve yetkilendirmesi gerekiyor.. Özellikle benim harbiye nazırı (savunma bakanı) olmam ve yakın arkadaşlarımın hükümette bakan olarak yer alması, zat-ı şahanelerinin emniyet ve selameti için çok faydalı olacaktır.”

Vahideddin bu sözlerden şaşırmış, onun böyle konuşuyor olmasının sebebinin ne olduğunu hemen kavrayamamış olmalıdır.

Muhtemelen ona Paşa, orduya ait bazı malumat mı var sende? diye sormuş ve gözlerini kapatıp düşünceye dalmıştır.

Selanikli de sözlerine esrarengiz bir hava vererek şunu söylemiş olabilir:

"Gerçi, ben İstanbul'a geleli sadece dokuz gün oldu. Buradaki vaziyeti tamamıyla bilmiyorum. Fakat dikkatli, ihtiyatlı  ve uyanık olmak, ordu kumandan ve zabitlerinde zat-ı şahanenize karşı bir cereyan başgöstermemesi için gereken tedbirleri almak gerekir.. Bazı tecrübesiz arkadaşların ileri geri konuştuklarına şahit olunabiliyor.”

Vahideddin’in buna karşı şöyle birşey demiş olduğunu düşünebiliriz:

“Ben şahsıma karşı orduda bir cereyan başgöstermesi için bir neden göremiyorum.. Şunun şurasında padişah olalı beş ayı bile bulmadı.. İttihatçılar’ın enkazının altında kaldım.. Beni neyle suçlayabilirler?!.. İngilizler’le barış yapmak üzere mütarekeyi (ateşkesi) kabul etmemi de zaten sizler istediniz.. Ordu ‘Savaşa devam edeceğiz’ demedi.. İngilizler’le barış yapalım denildi.”

Buna karşı Selanikli “Yalnız bugünden bahsetmiyorum, bugünden ve yarından” diyerek Padişah’ın kafasını karıştırmak istemiş olmalıdır.

*

Böyle bir cümlenin Padişah’ı şüpheye düşüreceği kesindir.

“Demek ki yarın orduda öyle bir cereyan başlayabilir ki bundan müteessir olabilirim, etkilenebilirim” diye endişelenmesi beklenir.

Bu yüzden, Selanikli’ye şöyle birşey demiş olmalıdır:

Siz akıllı bir kumandansınız. Tecrübesiz arkadaşlarınızı tenvir edeceğinizden (aydınlatacağınızdan) eminim.. İzzet Paşa’yı değil de Tevfik Paşa’yı sadrazam yapmamın nedeni, onun çekirdekten yetişme tecrübeli bir diplomat, bir hariciyeci (eski bir Dışişleri Bakanlığı personeli) olması, yurtdışı görevlerinde bulunarak yabancıları ve dış dünyayı tanımış, dünyanın ahvaline vakıf olmuş bulunması.. Yabancıların dilinden o anlar, sulh müzakerelerinde (barış görüşmelerinde) Tevfik Paşa’ya ihtiyacımız var… Lütfen bu işlerden anlamayan tecrübesiz arkadaşlarınıza durumu anlatınız.. Onlardan savaşta hizmet bekliyorduk, barış görüşmelerinde değil. Birtakım tecrübesiz ve cahil kışkırtıcıların laflarına kanarak sorun çıkarmasınlar, bilmedikleri işlere burunlarını sokmasınlar, başımıza yeni gaileler açmasınlar.. Birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz şu kara günümüzde dışarıya karşı parçalanmışlık görüntüsü vermemize neden olmasınlar."

Selanikli’nin Padişah’la olan bu görüşmesinden istediği neticeyi alamadığı, hayalkırıklığına uğradığı kesin..

Vahideddin’i ordu ile korkutmuş, çare olarak kendisinin harbiye nazırlığını göstermiş olduğu anlaşılıyor.

Fakat, Vahideddin'i korkutmayı başaramamış.

*

Selanikli’nin telefon edip acil randevu talep etmesinin nedeni, Meclis’te çevirdiği entrika ve dalaverelerden bir sonuç alamamış olması.

Fakat, “Padişah, beni aldatarak, aracılığımla vatansever subay ve komutanlardan emin olmak istiyor” diyor.. Falih Rıfkı'ya dediğine göre, Vahideddin’in sözlerinden bu sonucu çıkarmışmış..

Bre köftehor, ortada, seni aldatıp kullanmak isteyen, böyle bir plan yapan, bunun için seni palaspandıras, alelacele huzuruna çağırtan bir padişah yok..

Yalvar yakar görüşmek isteyen, küçük hesapların için onu kullanmaya çalışan sensin.. Gidip yağ çekiyor, adamı ordu ile korkutup aldatmaya çalışıyor, sonra da utanmadan mantıksız masallar anlatıyorsun.

*

Bu siyasete “cahil ve tecrübesiz asker” müdahalesi, Türk siyasetinin, Osmanlı’nın ilk dönemlerinden beri var olan, Cumhuriyet döneminde de devam eden bir gerçeği..

Padişahların, cumhurbaşkanlarının, başbakanların bu cahillerin gazabına uğraması için vatana ihanet içinde olmaları her zaman gerekmiyor.. Memleketteki kliklerden, hiziplerden, derin çetelerden birinin nasırına basmaları yeterli olabiliyor..

Bazen de, bu vatanperestler, 28 Şubat’ta olduğu gibi, İsrail ile ABD’nin "içerideki acenta"sı gibi hareket ediyor, dış güçlerle işbirliği yaparak “gerçek vatanseverler”e kan kusturuyorlar.

(Vatanperestlik ile vatanperverlik/vatanseverlik farklı şeylerdir.. Vatanperestlik, vatan putçuluğudur, vatan tapınmacılığıdır.. Vatan putçuları, vatan kavramının ardına saklanarak vatanda imtiyazlı/ayrıcalıklı bir konuma sahip olur, sonra da ahmakları bu vatan istismarcılığı ile kendi ayrıcalık düzeneğine/düzenine hizmet ettirirler.)

Evet, bu toprakların tarihi, menfaatperest ve yolsuz siyasetçiler kadar, bir çıkar grubu ya da çete gibi hareket ederek ellerindeki silahı millete doğrultan şımarık askerler bakımından da zengin.. Vaka-yı Hayriye’yi (ve öncesini) hatırlayalım.

Falih Rıfkı’nın aktardığı gibi, masalcı nine formatındaki masalcı yaver Selanikli, “Demek yarın padişah öyle bir hareket yapabilir ki ordunun vatanını seven kumanda ve zabit (subay) heyeti bundan müteessir olabilir (rahatsızlık duyabilir)” diyerek, illüzyonist el çabukluğu ve göz boyamacılığı ile “vatanını sevme” imtiyazını bir hamlede (potansiyel darbeci) subayların gelir hanesine kaydediyor, onların tapulu malı haline getiriyor, tekeline veriyor.

Garibim Padişah’ın payına düşen ise “vatanını sevmemek”.

*

İzzet Paşa istifa etmiş, Padişah da Tevfik Paşa’ya “Yeni hükümeti kur” demiş, Selanikli de, kendisine bir bakanlık koltuğu kapmak için, Vahideddin’in pişirdiği aşa su katmaya, hükümet krizi çıkarmaya çalışıyor..

Yeni bir kabine (bakanlar kurulu) listesi bile hazırlamış.

Hevesi kursağında kalınca da, hemen Saray’a koşturuyor.

Ne isteyeceği belli.. Hükümet krizini (kendisinin büyük ihtiraslarının hatırı için) Padişah’ın çıkarması, Tevfik Paşa kabinesinin görevden alınması, İzzet Paşa’nın hükümeti kurmakla görevlendirilmesi..

Böylece, kendisinin harbiye nazırlığı (savunma bakanlığı koltuğuna kurulması) garantilenmiş olacak..

Savaş bitmiş, mütareke (ateşkes) antlaşması imzalanmış, sulh müzakereleri (barış görüşmeleri) başlamış ya, artık harbiye nazırı (savaş işleri bakanı) olması lazım.

“Şu mektepler (okullar) olmasa Maarif’i (Milli Eğitim Bakanlığı’nı) ne güzel idare ederdim” diyen nüktedan şahıs espri yapıyordu, savaş sırasında “behemahal barış” isteyen Selanikli’nin savaşsız zamanda harp (savaş) işleri bakanı olmak istemesi ise karakterine yakışan bir muziplik.

Daha doğrusu, oynadığı satranç çerçevesinde iyi düşünülmüş bir hamle..

*

Açalım..

İngiliz gazeteci Ward Price vasıtasıyla temas kurduğu İngiliz yetkililere, onların sömürge valisi olmayı teklif etmiş bulunduğu bilgisi, Price’ın hatıratında yer alıyor.

Bu iddiayı doğru kabul edersek (Ki kişisel olarak kesinlikle doğru olduğu kanaatini taşıyorum), harbiye nazırı sıfatıyla “barış antlaşması” sonrası Türkiye’de söz konusu valiliği çantada keklik hale getirmeyi planlamış olduğunu düşünebiliriz.

Ancak, İngilizler ona daha iyisini teklif ettiler.. Ve, İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, gereken desteği eksiksiz biçimde verdiler:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Bu istiklal mücadelesi, özü itibariyle Osmanlı Devleti’ne karşı verilmiş bir mücadele..

Selanikli’nin Osmanlı’dan “istiklaliyet”i mücadelesi..

Selanikli, bunu (gizli ajandasını) Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e açıklamış bulunuyordu.

Tabiî kimseye söylenmemesi kaydıyla.

Fakat milletin önünde takiyye yapılıyor, yalan söyleniyor, yüce Hilafet makamının kurtarılması ve “Osmanlı Devleti’nin bekası” için çalışıldığı iddia ve ilan ediliyordu.

Reklamlarda söylenen, devletin kurtarılması.. Teslimat ise, devletin öldürülüp tarih mezarlığındaki bir çukura atılması..

*

Evet, Selanikli, İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi, dış güçlerle, işgalci düşmanlarla işbirliği yaparak, onların desteğini alarak Osmanlı Devleti’ni yıktı..

Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından bakıldığında "kurucu devlet başkanı”, Osmanlı Devleti açısından bakıldığında ise bozguncu bir ajan, yıkıcı bir hain..

Bu “istiklal mücadelesi”ndeki beklenmeyen öğe, Alman yanlısı Kral Konstantin’in Yunanistan’da tahta geçerek Venizelos’un İngilizler’e vermiş olduğu sözlerin hilafına olarak (Milne Hattı’nı geçersiz sayıp) Ankara üzerine yürümüş olmasıydı.

Yunan ordusu Eskişehir’de Türk ordusunu yenip Polatlı’ya kadar geldi.. Ve Selanikli, Filistin’de olduğu gibi topukları yağlamaya karar verdi.. TBMM’deki “Ya istiklal ya ölüm” nutukları için seçtiği yeni yer Kayseri’ydi..

Fakat, TBMM buna isyan etti.. O yüzden Selanikli (diktatörlük yetkileri alarak, ve “hesap vermezlik” imtiyazı devşirerek) cepheye gitmeyi, Sakarya Savaşı’nda bulunmayı kabul etti.

Kabul etmek zorunda kaldı.. Çünkü TBMM’siz (vasıfsız ve salahiyetsiz) Kayseri’ye gitmesi, kurduğu bütün oyunu bozacak, “millet iradesi”ne dayanma iddiası tuzla buz olacaktı. 

(Kâzım Karabekir ile Rıza Nur’un beyanına göre, Sakarya’da da boş durmadı, ricat emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin orduya tebliğini ertelemesi sonucu anlaşıldı ki, erzak kıtlığı yaşayan, üstüne üstlük ishal salgınıyla cebelleşen Yunan da geri çekilme kararı almış.)

Yunan’ın bu oyun bozanlığı başlangıçta Selanikli’nin canını sıktı, moralinin bozulmasına neden oldu, hayalleri konusunda karamsarlığa kapıldı, fakat sonu sevindirici oldu.

Çünkü Yunan’ın bu saldırısı, gerçekte Osmanlı Devleti’ne karşı yürüttüğü “istiklal mücadelesi”nin Yunan’a (ve sözde onu destekleyen İngiltere ile müttefiklerine) karşı verilmiş bir mücadele gibi görünmesini sağladı.

Selanikli şanslı adamdı vesselam.. Kadir gecesi değilse bile herhalde Noel gecesi doğmuş olmalıydı..

Vatan kurtaran aslan asker Selanikli olarak, memleketi artık rahatça (ilkçağ irticasının vazgeçilmezi tanrı-kral heykellerini hatırlatan) heykelleriyle doldurabilirdi.

Ona düşen heykellerini yaptırmak, millete düşen de (ilkçağ putperestliğinin puta tapınma seremonisini hatırlatır şekilde) bu heykellerin önünde “saygı duruşu” yapmaktı.

*

Falih Rıfkı’nın söz konusu Vahideddin-Selanikli görüşmesiyle ilgili anlatımını (rivayetini) bir önceki bölümde aktarmıştık..

Aynı konuda bir de İsmet Bozdağ rivayeti var.

Bir sonraki yazıda onu da aktaralım ve ikisini karşılaştıralım inşaallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...