AK PARTİ MEDYASININ İSRAİL'İ İMRENDİREN İRAN ALERJİSİ

 


 

Topa son giren isim, AK Parti’de siyaset de yapmış olan Yeni Şafak yazarı Prof. Yasin Aktay..

Bugünkü (22 Nisan 2024 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Yedinci ayını bulmak üzere olan emsalsiz vahşetiyle İsrail’in Gazze’ye yönelik soykırımına karşı dünyada oluşan bir kurtarıcı müdahale beklentisine herhangi bir gücün öyle veya böyle cevap verme ihtimali her şeye rağmen çok değerli. Ancak trajik olan tarafı bilhassa İran’dan gelebilecek bu müdahaleyi bizzat İsrail’in de büyük bir iştahla istiyor olması. Çünkü bütün insanlık suçlarında bile sınırsız desteğine güvendiği ABD ve Avrupa’nın soykırım operasyonun gereğinden fazla uzamış olması dolayısıyla muhtemelen suçun vahameti dolayısıyla değil, suçtaki beceriksizliği dolayısıyla desteklerini azaltmaya yüz tutmaları sözkonusu. Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır.”

Baştan sona saçmalık..

Birincisi, İran’dan “kurtarıcı müdahale” gelmesi ihtimali yok.. Bunu İran daha baştan açıkladı, bu yöndeki beklentilere kapıyı kapattı.

İran’dan ancak “misilleme” gelebilir.

İkincisi, İsrail İran’dan “kurtarıcı” bir müdahale gelmeyeceğinden emin.. İran’ın ne yapıp ne yapmayacağını senden daha iyi hesaplıyor.

Üçüncüsü, ABD ve Avrupa’nın İsrail’e desteklerini azaltması diye birşey söz konusu değil..

En azından fiiliyatta böyle.

*

Dördüncüsü, bir insanın Bir İran saldırısının olayı Hamas-İsrail ekseninden hızla İran-İsrail eksenine kaydırma ihtimali bizatihi İsrail’i ve bilhassa Netanyahu’yu kurtarıcı bir destek olacaktır” diye yazabilmesi için ya çok safderun biri ya da şeytana pabucunu ters giydirecek türden bir “anasının gözü” olması gerekiyor.

Sanki İsrail’i ve de Netanyahu’yu bekleyen kaçınılmaz bir felaket vardı da, bir İran saldırısı onları kurtaracaktı..

Kim neyden kurtuluyor, vatandaş?.. Söylediğin lafı kulağın duyuyor mu?!

İran saldırmadı diyelim (Ki saldırmadı sayılır), bu durumda İsrail’i ve Netanyahu’yu hangi tehlike bekliyor olacaktı?

Ne değişecekti?

İran cevap vermedi diye kim kalkıp da İsrail’e ve Netanyahu’ya Gazze konusunda haddini bildirecekti?

Sen mi had bildirecektin?

Netanyahu'nun durumuna gelince.. İran'ın cevap vermemesi onu ülkesinde ancak güçlendirirdi.. İktidarı ve muhalefetiyle İsrailliler "İran'ı nasıl da korkuttu! Korkudan resmen felç oldular" derlerdi.

Uluslararası düzeyde de kimse İran için ah vah etmezdi.. Etmediler.

Bu yandaş yazar taifesi kendilerine bir hayal dünyası kurmuşlar, onun içinden masallar anlatıyorlar.

Akıl fikir sıfır.. Fakat mutlular.

Aklı ve vicdanı olanlar kan ağlıyor, kan kusuyor, bunlara her gün bayram.

*

Aktay sözlerini şöyle sürdürüyor:

İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu çok açık. İkisinin gerilimlerinin muhtemel tarihi içinde kar-zarar bilançosu ikisi için de ortadadır. İran açısından İsrail, hatta ABD karşıtlığı içeride rejimin konsolidasyonu açısından son derece işlevseldir. Rejim muhalefet karşısında biraz sıkıştığında İsrail’le veya ABD ile yaratılan bir gerilim kısa süre içinde olağanüstü hali restore eden bir imkân olarak devreye girmektedir.”

Hayır, “İran’ın İsrail karşıtlığının şu ana kadar fiilen İsrail’e hiçbir zarar vermemiş olduğu” söylenemez.

Birincisi, sözde Sünnîlik adına kendisiyle rekabet eden rejimleri, kendisi kadar olmasa bile, bir ölçüde İsrail aleyhtarı olmak zorunda bırakıyor.

Çıtayı yükseltiyor.

İsrail açısından bu bir zarardır.. Büyük zarar.

İran rejiminin ülke içinde İsrail aleyhtarlığıyla kendisini “kurtarma”sına gelince..

Senin derdin ne, İran’daki rejim mi, Gazze mi?

Benzer tespitler Türkiye için de yapılabilir, mesela "Temel anasını görmesin" tarzı Kürt karşıtlığını, bölgede etkin hale gelecek bir Kürt siyasal hareketinin uzun vadede ABD ile İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini söyleyerek meşrulaştırıyor, ve “milliyetçi” (Türkçü) politikalarını bu söylem çerçevesinde sevimli göstermeye çalışıyor.. 

Nasıldı o mısra, “Dinime dahleden bari müselman olsa” şeklinde miydi, nasıldı?

*

Aktay’ın yazısının bir sonraki paragrafı şöyle:

“İran’ın körfeze yönelik tehditleri de ABD açısından son derece işlevseldir. Hiçbir zaman fiili bir durum oluşturmayan İran tehdidi Körfez ülkelerinin ABD’ye savunma alanında kesintisiz ve sınırsız bağımlılığını sağlamaya yarıyor. Diğer yandan Irak’ta iyice silahlanmış ve savaş yetenekleri kazanmış bu haliyle İsrail için gerçek bir tehdit oluşturmaya başlamış olan Saddam Hüseyin’e karşı başlatılan harekatın sonucunda Irak adeta altın tepsi ile ABD tarafından İran’a hediye edilmiştir. Sonucun böyle olmasının hikayesi elbette başka türlü de yazılabilir istenirse, ama diğer hikayeler çok fazla zorlama olur.”

Yazdığı hikâyenin (masalın) ikna edici olmadığının farkında.. Fakat gelişmelere ilişkin farklı değerlendirmeleri daha baştan “zorlama” olmakla yaftalıyor.

Hakkını yemeyelim, kurnaz adam.

ABD’nin Körfez’deki varlığı salt İran tehdidiyle izah edilemez.. Bunun bir tarihî geçmişi var.. Arap devletçikleri sadece İran’dan değil, birbirlerinden de çekiniyorlar.

Saddam’ın İsrail için bir tehdit haline gelmesi ise, zorlama bir acınası masal.. Saddam 2003’e kadar Irak’ın başındaydı, İsrail’e karşı ne yaptı?!

İran bahis konusu olunca gelsin “rejimin konsolidasyonu” masalı, mevzu Saddam olunca da gelsin “İsrail için gerçek bir tehdit” müjdesi.. “Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa.”

Irak’ın İran’a altın tepsi içinde sunulmasına gelince.. Irak’ın kuzeyi, altın tepsi içinde Kürt “özerkliğine ve bağımsızlığına” sunuldu.. Saddam’ın tasfiyesinden sonra Türkiye de boş durmadı, Kerkük ve Musul üzerinde etki kurmaya çalıştı.

Tabiat boşluk kabul etmez, siyasette de böyledir.

*

İran, Saddam’ın tasfiyesinde ABD ile birlikte hareket etmedi, ona destek vermedi.

Türkiye ise, şayet AK Parti iktidarının ilgili tezkeresi TBMM’de kabul edilseydi ABD ile birlikte Irak’a müdahale edecekti.

Bu durumda Aktay, Erdoğan’ın, 2003 yılında ABD ile birlikte Irak’ın ve Saddam’ın üzerine çullanmak istemiş olmasını nasıl yorumlar?

Umarım bize şöyle bir hikâye anlatmayacaktır:

Erdoğan, ‘İsrail için gerçek bir tehdit’ olan Saddam’ı ortadan kaldırmak, böylece dostumuz İsrail’e bir hizmette bulunmak, Irak’ın altın tepsi içinde İran’a sunulması operasyonuna destek vermek, ve de kuzeyde bir Kürt siyasal oluşumunun ortaya çıkmasına katkı sağlamak için bunu istiyordu.”

Erdoğan’ın, Türkiye’nin o süreçte ABD ile birlikte hareket etmemiş olmasını hâlâ hayıflanarak hatırlamasını nasıl değerlendirmek gerekir?

Belki de şöyle bir “yerli milli” hevese kapılmıştır: “ABD çakalına yamaklık yapayım, olur ki Irak’ı bana altın tepsi içinde sunar.”

Aktay bu hikâyeleri zorlama bulabilir, bir zahmet düzeltsin.

*

İki gün önce Mepanews.com, Summer Said ile Stephen Kalin’in Wall Street Journal’da yayınlanan bir haber-yorumunun tercümesini yayınladı.

Yazarlar, HAMAS liderlerinin ABD'nin de desteklediği bir anlaşmayla 2012 yılından bu yana Katar'ın başkenti Doha'da yaşıyor olmalarına dikkat çekiyorlar. (Bkz. https://www.mepanews.com/analiz-hamas-katari-terk-mi-edecek-66135h.htm)

Ancak, şu sıralarda HAMAS liderliğinin başka bir ülkeye taşınması ihtimali konuşuluyormuş.

Bu ülkelerden biri Umman’mış.. Diğerinin ismi geçmiyor.

HAMAS niçin böyle bir arayış içine girdi peki?..

Sebep şu:

“Son haftalarda Katar ve Mısır'dan ara bulucular Hamas temsilcilerine baskı yaparak grubun koşullarını yumuşatmasını sağlamaya çalıştılar. Zaman zaman Hamas liderliği rehinelerin serbest bırakılmasını öngören bir anlaşmayı kabul etmemesi halinde sınır dışı edilme tehditleri aldı.

Ancak, İsrailliler, ve bazı Amerikan siyasetçiler, bu kadarını yeterli bulmuyorlar. Katar’ı, HAMAS’a yeterince baskı yapmamakla, onun terörüne bir ölçüde yardımcı olmakla suçluyorlar.

Katar ise kendisini şöyle savunuyor:

“Yetkililer Hamas'ın siyasi liderlerinin Washington'un talebi üzerine Doha'da bulunduğunu, aksi takdirde İran ya da Suriye gibi Batılı yetkililerin kendileriyle iletişim kurmasının daha zor olduğu bir yere gideceklerini belirtiyorlar.”

Görüldüğü gibi Katar, İran’ın varlığını diplomasi satrancında bir koz olarak ortaya sürebiliyor.

Evet, ABD, Katar’ı HAMAS’a baskı uygulaması için sıkıştırıyor:

“Temsilciler Meclisi'nin eski Demokrat lideri Temsilci Steny Hoyer geçtiğimiz günlerde Katar'ın Hamas'a rehineleri serbest bırakması için baskı yapması gerektiğini, bunun için de Hamas'a verilen fonları kesmesi ya da siyasi liderlerini Doha'dan kovması gerektiğini ifade etti. Yaptığı açıklamada ‘Eğer Katar bu baskıyı uygulamazsa, Amerika Birleşik Devletleri Katar ile ilişkilerini yeniden değerlendirmelidir’ dedi.

*

Velhasıl, HAMAS yöneticileri çaresiz bir durumdalar.. Kimden yardım alacaklarını, nereye sığınacaklarını bilemiyorlar.

Denize düşen yılana sarılır hesabı nerden bir el uzatılsa tutmak zorunda kalıyorlar.

Dolayısıyla İran’la da görüşüyorlar, Türkiye’yle de.. Kim selam söylese daha sıcak bir şekilde karşılık veriyorlar.

Arayış içindeler.. Tam anlamıyla güvenebilecekleri sağlam bir destekçileri yok.

Gazze’de yaşayan bireyler İslam dünyasına, İslam ülkelerinin liderlerine ve halklarına açıkça sitemde bulunuyorlar, fakat HAMAS yöneticilerinin böyle bir lüksü yok.

Onlar, en küçük bir yardım için bile teşekkür etmek zorundalar.

İçlerindeki kırgınlığı belli edecek durumda değiller.. Bunun, daha fazla yalnızlaşma ile sonuçlanacağını biliyorlar.

*

İran, HAMAS’a kapılarını açmaya dünden hazır ve razıdır, fakat HAMAS bunu iki nedenle yapamaz.

Birincisi, İran’la çok fazla yakınlaşması Arap ülkeleriyle olan ilişkilerinde tamir edilemez sorunlara yol açabilir.

İkincisi, İran gibi görece güçlü bir devlete yaklaşmanın kolay, fakat zamanı gelince ondan yakayı sıyırmanın ve araya mesafe koymanın zor olduğunu bilirler.

Katar, petrolü ve parası bol olmakla birlikte, nüfus ve toprak bakımından çok küçük bir ülke.. İngiliz himayesinden kurtulup bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkması 1971 yılında oldu.. Devletler camiasının “dünkü çocuğu”.

Dolayısıyla HAMAS siyasî liderliği kendisini Katar gibi bir ülkede, İran’dakine göre “daha özgür ve bağımsız” hisseder.

ABD de HAMAS liderliğinin İran’da değil de Katar gibi rahat baskı yapabileceği bir ülkede olmasını ister.

ABD şimdi HAMAS’ın Katar’dan kovulmasını ve başka bir ülkeye sığınmasını istiyorsa, bunun “terbiye” amaçlı bir operasyon olduğunu düşünmek gerekir.. HAMAS gideceği yeni ülkede (ABD patentli) benzer baskılarla karşılaşacak ve bu defa daha az direnç gösterebilecektir.

*

Bu arada Türkiye’nin de son süreçte HAMAS ile İsrail arasında “adı konulmamış” bir arabuluculuğa soyunmuş olduğu görülüyor.

ABD, bu arabuluculuktan memnuniyet duyacaktır.. Sonuçta Türkiye, İsrail’le ilişkileri “normal” olan bir ülke..

Türkiye açısından da bu, Filistin davasına sahip çıkıp destek veren bir devlet olarak görünme fırsatı verdiği için, “Taş attık da kolumuz mu yoruldu” kabilinden bir mesele.

Konunun iç siyaset çerçevesindeki “konsolidasyon”lu değerlendirmesini ise Aktay’a bırakalım.

 

ERDOĞAN DIŞ POLİTİKADA NEREYE KOŞUYOR? (MEDYADAKİ İZDÜŞÜM VE GÖLGELERİ)

 



Önce kısa bir hafıza tazeleme..

Bilindiği gibi 1979 yılında mollalar, Şah’ı İran’dan kovmuş, yönetimi ele geçirmişlerdi.

Bir yıl sonra ABD, Baasçı (Arap milliyetçisi) Saddam’ı gaza getirerek İran-Irak Savaşı’nı başlattı.

22 Eylül 1980’de başlayan savaş sekiz yıl sürdü.. 20 Ağustos 1988’de savaşı bitiren de, ABD’nin devreye girmesi ve İran’ı tehdit etmesi oldu..

Humeyni karizmasının çizilmesi pahasına barışı kabul etti.. Kabul etmek zorunda kaldı.

O gün bugündür İran ABD’nin tehditlerinden korkuyor.

*

İki yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da ABD, Saddam’ı bir petrol ihtilafından dolayı Kuveyt’e saldırması yönünde cesaretlendirdi.

ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie’nin Saddam’ı bu yönde umutlandırdığı biliniyor.

Saddam, ABD’nin, İran Savaşı’nda olduğu gibi yine arkasında duracağını zannetti.

Gerçekteyse tuzağa çekilmişti.

Ocak 1991’de ABD ve müttefikleri Irak’a saldırdı. Buna Birinci Körfez Savaşı deniliyor. 

O süreçte Amerikalılar Özal’ı ve Türkiye’yi de oyuna getirdiler.

*

Asıl gaye, Irak’ta uzun vadede (İsrail’in güvenliğine hizmet edecek) bir Kürt devletinin kurulmasıydı.

Bunun için de önce Irak’ta merkezî idarenin zayıflatılması gerekiyordu.

Ancak Irak’a durduk yere saldıramazlardı.. Önce ona bir suç işletmeleri, onu bir suça bulaştırmaları, bir bahane üretmeleri gerekiyordu.

(Yeri gelmişken söyeyelim, “çağdaş” istihbarat servislerinin tasfiye etmek istedikleri kendi ülke vatandaşlarına karşı başvurdukları “terbiye” yöntemlerinden biri budur. 

Adamı şantaj yapıp kontrol altına almak için bir şekilde bir suça bulaştırırlar ya da bundan bir sonuç alamasalar bile itibarsızlaştırmak ve etkisizleştirmek için dedikodu çıkarırlar. 

Bazen sorunu kökten çözmek için trafik kazası ve ziraî “ilaçlama” hizmetleri de sunarlar [Zehirleme demeyelim, zülfiyâre dokunnmasın].)

*

Ancak, ABD Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması yönündeki çabalarından kesin sonuç alabilmiş değildi.

Böylece İsrail’in geleceği ve güvenliği için İkinci Körfez Savaşı’nı başlattı.

Tarih 20 Mart 2003’tü..

Türkiye’de AK Parti daha yeni iktidar olmuştu.. Başbakan, Abdullah Gül’dü.. Erdoğan ise fiilen çok etkiliydiyse de, “yasal” olarak Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumundaydı.

Erdoğan, ABD ile birlikte Irak’a saldırma konusunda son derece iştahlıydı.. İran’a ve Kuveyt’e saldıran Saddam gibi ağzının suları akıyordu.

Abdullah Gül ise “siyaseten” Irak’a girilmesi taraftarı gibi konuşuyordu, gönlü ise (kankası Fehmi Koru gibi) bu işten uzak durulmasından yanaydı.

Türkiye, TBMM kabul etmediği için Irak meselesine bu defa bulaşmadı.

*

Erdoğan, 2003’teki tutumundan pişman olmadı..

Görece yakın zamanlarda “uçak gazetecileri” hazeratına en az iki defa bu konudaki teessüflerini bildirdiği, bunu bir fırsatın kaçırılması olarak gördüğünü söylediği biliniyor.

Erdoğan, aradığı “ABD’li fırsat”ı sekiz yıl sonra, 2011 yılında Suriye’de yakaladı.

Bir yandan Suriye ile dostane görüşmeler yaparken diğer taraftan (Davutoğlu taifesi ile MİT’çi üstün zekâların gaz vermesi sonucu) perde arkasında ABD ile anlaşıp Türkiye’yi Suriye bataklığına soktu.

Bataklıktan Türkiye’ye çamur değilse de insanlar aktı.

ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Irak’ta oluşturdukları Kürt yapılanmasının bir benzerini Suriye’de de oluşturmaktı.

“Uzak görüşlü” Hariciyemiz ve MİT’çi “üstün zekâlar” bunu biraz geç farkettiler.

*

Şimdi soru şu: 

ABD ile işbirliği yaparak sağa sola saldırma konusunda pek hevesli olan Erdoğan, son zamanlardaki ekonomik darboğazı ve dış politikadaki sıkışmışlığı aklınca aşmak için ABD’nin İran’a yönelik bir operasyonunda rol alabilir mi?

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 1990’lı yılların ilk yarısında, böyle bir Türkiye-İran kapış(tır)masından endişe ettiği için yazı ve konuşmalarında bu konu üzerinde çok durmuştu.

*

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim:

Erdoğan’ın Filistin konusundaki o kahramanca laflarına itibar edilmez.

Çünkü zatıalileri “siyaset”i iyi bilir.. Siyaset kurdudur.

Bir zamanlar, İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) 32. Toplantısı’nın açılış oturumunda, ABD başkanı seçilen Trump’ı savunmak için bütün bir İslam dünyasına hitaben şunları söylemişti:

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Trump, Müslümanların aleyhinde konuştu, İslam’ın aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat biz burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/11/23/cumhurbaskani-erdogandan-islam-ulkelerine-tarihi-cagri)

Soru şu: 

Erdoğan’ın bu Filistinci konuşmaları hakkında İsrailliler de şunları söylüyor olabilirler mi (ya da Erdoğan, İsrailliler’in şu şekilde akıl yürüteceklerini düşünüyor olabilir mi):

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Erdoğan, siyonistlerin aleyhinde konuştu, İsrail’in aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat bizim burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

*

Kısa bir hafıza tazeleme diye söze başladık fakat laf uzadı.

Gelelim asıl mevzuya..

Odatv.com dün (yani 19 Nisan 2024 günü) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını yayınladı.

Yazının başlığı şöyle: “Özkök açık kaynaklara bakarak gazetecilik dersi verdi… Erdoğan’ın yeni yönü”.

Özkök, yazısını şöyle bitiriyor:

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

BİR: … Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

… bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

Ben de Özkök’e sevineceği bir haber vereyim..

Artık o Rabiacılar’ın yerinde yeller esiyor.

Erdoğan’ın yandaş medyadaki leşkerleri doğu sınırımızda İran’a karşı savaşı başlattılar bile..

*

Evet, kimisi “İran’a karşı atom bombası vs. hazırlamalıyız” filan diyor, kimisi Ortadoğu’da hiç müslüman ülke göremediğini ilan ediyor.

Fakat haklarını yemeyelim, “Erdoğan leşkerliğinin hakkını” iyi veriyorlar.

Patlıcanın değil padişahın dalkavuğu olduğunu söyleyen şahıs gibi bunlarda da can var, fakat vicdan var mı, varsa ne kadar var, bilmiyorum.

Ancak, bir hatırlatma yapmakta fayda var:

İran’a yönelik bir Batı harekatına Rusya seyirci kalamaz.. Suriye’de yaptığı gibi işe müdahil olur.. Böylece Türkiye-Rusya ilişkileri bir çıkmaza girer.

Öte yandan, Afganistan ve Pakistan’da da hareketlenmeler olur..

Ve bu hengâmede Türkiye bir kaza kurşunu ile yaralanabilir.

Komşunun evinde yangın çıkmaması bizim için de hayatî öneme sahiptir.

Çünkü yangın bizim eve de sıçrayabilir.

*

Özkök’ün yazısı şöyle:

Tarihe dikkat…

14 Nisan 2024

Yani İran’ın İsrail’e 300 balistik füze ve IHA gönderdiği gecenin ertesi günü…

Şimdi vereceğim şu haber eminim sizi de şaşırtacak.

İşte o gün, yani 14 Nisan günü Adana İncirlik üssüne 2 adet B-1B uçağı indi.

Diyeceksiniz ki, ne var bunda.

Biraz sabredin.

ERTESİ GÜN TÜRK F-16’LARI

İLE BİRLİKTE HAVALANIYOR

Ertesi gün bu iki uçak Türk F-16’ları ile birlikte havalandı.

Uçtukları bölge Türk hava sahasıydı ve iki gün boyunca birlikte uçtular.

Bu uçuşların, iki ülkenin genelkurmay kayıtlarındaki resmi tanımı şuydu:

“Havada Yakıt İkmali ve Müşterek Taaruz Kontrolör Eğitimleri…”

Tatbikat yaptıkları havasahası neresi?

Suriye, Irak ve İran sınırlarına yakın bölge…

UÇTUKLARI BÖLGENİN DÜNYA

GÖZÜNDEKİ KOORDİNATLARI NE

Şu an bütün dünyanın nefesini tutup izlediği ve her an kontrolden çıkıp dejenere olabilecek bir “Savaş” bölgesine dört dakikalık uçuş mesafesi…

İran saldırısından 24 saat sonra sınırımızda böyle bir tatbikat başlıyor.

F-16’ları biliyoruz.

Ya “B-1B” uçakları ne?

Yani Amerika”nın İncirlik’ten havalanan o iki uçağı.

VİKİPEDİA’YA GÖRE İNCİRLİKE’TEN

HAVALANAN B-1B UÇAĞI NEDİR

Ben savunma uzmanı değilim.

Girip Vikipedia’dan baktım.

Tam adı şu:

“Rockwell B-1 Lancer…”

“ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan uzun menzilli stratejik bombardıman uçağı… Stratofortress ve B-2 Spiritile beraber ABD uzun menzilli bombardıman kuvvetlerinin belkemiğini oluşturur…”

‘YAKIT İKMALİ’ VE ‘TAARUZ

KELİMELERİ AYNI CÜMLEDE

Ne demek şimdi bu?

Tatbikat Türk hava sahasında ama kullanılan uçakların menzilleri uzun ve adı “Bombardıman” uçağı.

Buna aynı cümlede geçen, “Havada ikmal” kelimelerini de eklerseniz, bu tatbikatın rotası da kendiliğinden ortayla çıkmıyor mu?

Dediğim gibi bu tatbikat İran saldırısından sadece 24 saat sonra yapılıyor.

ZAMANLAMA SORUSU: ÖNCEDEN

PLANLI MI? TESADÜF MÜ, YOKSA

Zamanlaması bir tesadüf mü? Önceden planlanmış bir tatbikat mı? O Amerikan uçakları hep orada mı? Yoksa yeni mi geldiler?

Kesin bilgim yok.

Ama ister önceden planlanmış olsun ister yeni…

Bu tatbikatın “Birilerine” verdiği “Bir mesaj” olacak.

Bu mesaj herhalde İsrail’e değil…

Öyleyse kime?

Acaba 24 saat önceatılan 300 Balistik füze ve kamikaze drona mı?

Hiç yorum yapmayacağım, çünkü kesin bilgim yok.

BU ‘TOP SECRET’ BİLGİYİ

BANA VEREN TÜMAMİRAL

Merak etmişinizdir bu “Top Secret” gibi görünen bilgi nereden aldığımı?

Yok hiç öyle ‘Top Secret’, bir ‘Classified’ bilgi değil.

Bu askeri bilgileri dün sabah Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde okudum.

Hem de Bakanlığın “Haftalık Basın Bilgilendirme” toplantısından.

Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk’ün verdiği açık ve resmi bilgi bu.

ANKARA, İNCİRLİK’TEN GELEN BU BİLGİYİ

BÜTÜN KOMŞULAR BİLSİN Mİ İSTEDİ

Demek ki Savunma Bakanlığı İncirlik’teki bu ortak tatbikatın bütün dünya tarafından duyulmasını istemiş.

“Şeffaflık” mı? Yoksa kadife bir şeffaflık eldiveni içinde demir bir mesaj mı…

Yorum yapmıyorum…

Çünkü kesin bilgim yok.

BRİFİNG HİYERARŞİSİNDE

ALTINCI SIRADA VERİLDİ

Gazeteci olarak brifingle ilgili bir gözlemim daha var.

Bu çok önemli bilgi, brifingin “Altıncı bölümünde” verilmiş.

Yani, günün önem sırasında baya altlara atılmış.

Tatbikat 15 Nisan’da başlamış ve iki gün sürmüş.

Bu brifing 18 Nisan günü bakanlığın resmi sitesine konmuş.

Yani 17 Nisan’da bitişinden 12 saat sonra…

AYNI GÜN EDİRNE SINIRINDAN GEÇEN

ÜST DÜZEY YUNANLI KOMUTAN KİMDİ

Aynı brifingden çok ilginç bir açık istihbarat daha…

Doğu sınırımızda bu tatbikatın yapıldığı aynı gün, yani 16-17 Nisan günü, en Batı sınırımızda da çok ilginç bir şey yaşanıyor.

Yunanistan’ın “Kamia” adıyla bilinen 31’inci Mekanize Piyade Tugayı komutanı, o gün Türkiye sınırını geçerek Edirne’ye geliyor…

Ve orada Türk silahlı Kuvvetlerinin 54’cü Mekanize Piyade Tugay’ını ziyaret ediyor.

DÜN YANİ CUMA GÜNÜ EDİRNE SINIRINDAN

YUNANİSTAN’A GEÇEN TÜRK KOMUTAN

Aynı Yunanistan sınırından ikinci açık istihbarat:

Bu yazıyı yazdığım saatlerde, yani dün, 54’cü Mekanize Piyade Tugayımızın Komutanı, Yunanistan sınırı geçmişti ve Trakya’daki Feres’te bulunan Yunan 31’inci Mekanize Piyade Tugayını ziyaret ediyordu.

Bu ziyaretler ilk ama son olmayacak.

Düşünebiliyor musunuz? Bu iki asker bir Türk-Yunan savaşında karşı karşıya gelecek iki tugayın komutanları.

TÜRK VE YUNAN KOMUTANLAR 14

KARŞILIKLI ZİYARET DAHA YAPACAK

Türk ve Yunan birliklerinin komutanları 14 karşılıklı ziyaret daha yapacaklar.

Yani, bir zamanlar, boynunda fotoğraf makinası ile gezen turistlerin bile casus muamelesi gördüğü yerleri birbirlerine açacaklar.

Ve son bir açık istihbarat.

Türk. Ve Yunan askeri ve sivil heyetleri bu Pazartesi günü Atina’da biraraya geliyor.

Amaç “İki ülke arasındaki güven artırıcı önlemleri arttırmak.”

ERDOĞAN’IN WASHİNGTON ZİYARETİNE

İKİ HAFTA KALA GELEN 4 HABER

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

(*) BİR: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’a yapacağı ziyaretten 2 hafta önce İncirlik’teki bu ortak tatbikat bence şu anlama geliyor:

Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

Yani Orta Doğu…

İNŞALLAH BU HABERİ DOĞRU

YORUMLUYORUMDUR

Evet, inşallah doğru yorumluyorumdur.

Çünkü bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

BAŞKENTLERDE ‘DENİZ PARKI”

SAVAŞI CEPHEDE OMUZ OMUZA

Dikkat edin dış görünüşte ABD ile durmadan çekişiyoruz.

Yunanistan ile “Deniz Parkı” vs gibi konularda diplomatik savaş veriyoruz.

Ama mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

(https://www.odatv.com/guncel/ozkok-acik-kaynaklara-bakarak-gazetecilik-dersi-verdi-erdoganin-yeni-yonu-120039426#google_vignette)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...