ZAMAN, “İMAM”INI BEKLİYOR, ÖZELLİKLE DE FİLİSTİN’DE

 







“Zamanın imamı” hurafesini tarih laboratuarında deneye tabi tutmak önem taşıyor.

Hz. Ömer radiyallahu anh suikaste uğrayıp ağır yaralandığı zaman ona “Kendine bir halef (yerine geçecek halife) tayin et” dediler, “Zamanın imamı kim, bize bildir de ona biat edelim” demediler.

Hz. Ömer de “Şu kişi zamanın imamıdır” demedi, seçimi “Cennet’le müjdelenenler”den oluşan şûraya havale etti. (Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 41.)

Zamanın imamı” tabirini kullananlar, onları İsrailoğullarının peygamberlerine benzetiyor, “Peygamber varisi” vs. gibi tabirler etrafında idare-i kelam ediyorlar.

Ancak, “Peygamber varisi” arayıp bulmaya meraklı bu adamlar, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bu konudaki sözlerini (görüldüğü kadarıyla) umursamıyorlar. Böylece bizzat Hz. Peygamber s.a.s.’i umursamamış oluyorlar.

Fakat “varis”lere meraklılar.

*

Rasulullah s.a.s., bu ümmette halifeler (hulefa) bulunacağını haber vermiş bulunuyor. Ve hadîslerden, bu halifelerin Müslümanlar’ın biatı ile belirleneceği anlaşılıyor.

Eğer bu “zamanın imamı” olma vasfı biatle değil de manevî bir atama ile gerçekleşiyor olsaydı, hadîste (birden fazla halifenin zuhur etmesi durumunda) “ilk biate bağlı kalma” emri verilmez, “Zamanın imamı olan kimseye tabi olun” denilirdi. (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Evet, “zamanın imamı” düşüncesinin yanlış olduğunu hem hadîsler hem de tarihî tecrübe göstermektedir.

*

Mesela Hz. Hasan’ın hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakmasını alalım, “zamanın imamı” o sırada kimdi?

Hz. Hasan idiyse (Ki Şia’ya göre öyle), ve de imamlık biat sözleşmesi çerçevesinde ortaya çıkan bir olay değil de “manevî bir tayin/atama/belirleme” ile gerçekleşen birşeydiyse, onun “zamanın imamı” olarak hilafeti Hz. Muaviye’ye bırakması emanete ihanet ve münafıkça bir hareket olurdu.

Yine, Şia’nın iddia ettiği gibi Hz. Ali k. v. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra gelen imam idiyse, “zamanın imamı” olarak neden Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde ortaya çıkıp “Ben, imamım” dememiştir?

Böyle bir durumda Hz. Osman’ın halife seçildiği şûraya da hiç katılmaması, protesto etmesi, bu şûraya meşruiyet kazandırmaması gerekirdi.

*

Sonra, (Sünnî olduklarını söyleyenler açısından düşünelim) “zamanın imamı” diye bir şey vardıysa, Hz. Ebubekir’in kendisinden sonraki imam/halife olarak Hz. Ömer’i tavsiye etmemesi, “zamanın imamı”nı biliyorsa onun adını vermesi gerekirdi.

Bilmiyorsa bu defa da ona düşen, susmasıydı, Hz. Ömer'in ismini öne çıkarması değil.

Eğer Hz. Ömer’i kendisinden sonraki (manen atanmış) “zamanın imamı” olarak görüyorduysa, o takdirde de, “Zamanın imamı odur, ona tabi olun” diye kesin konuşması, “Bence en uygun odur, fakat ona kefil olamam” anlamına gelen ifadeler kullanmaması icab ederdi.

Bütün bunlardan anlaşılabileceği gibi “Müslümanların biatı/seçimi” dışında bir ameliyeyle belirlenmiş bir “zamanın imamı” mevcut değildir.

Bu, çocuksu bir hurafedir.

*

Nitekim İmam Gazalî’ye de göre de, imamın bu şekilde (“zamanın imamı” olma anlamında) manevî tayinle belirlenmesi durumu söz konusu olsaydı (Müslümanların biat suretiyle seçmeleri söz konusu olmaksızın bir “zamanın imamı” bulunsaydı), Hz. Peygamber s.a.s. mutlaka kendisinden sonra kimin halife olacağını tartışmaya meydan vermeyecek şekilde açıkça belirtirdi.

İmam Gazâlî ayrıca, haklarında böylesi bir tayin iddiası bulunmayan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametleri/halifelikleri konusunda ümmet arasında ihtilaf yaşanmamış olmasına rağmen, Şia’nın imamlığa tayin edilmiş bulunduğunu iddia ettikleri Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ihtilaf yaşanmış bulunmasına dikkat çekiyor. (Gazâlî, el-İktisâd, s. 233’ten aktaran s. Muhammet İkbal Şenol, İslam Siyaset Felsefesinde Riyaset-İmâmet Düşüncesi, yüksek lisans tezi, Konya: N. E. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 59.)

Hz. Ali hakkındaki iddia doğru olsaydı, ilk halifeler döneminde ihtilaf yaşanması, Hz. Ali’nin hilafeti sırasında ise ihtilafların sona ermesi gerekirdi.

*

Ayrıca bir de gerçek (nübüvvet/peygamberlik menheci üzere) hilafetin 30 yıl devam etmesi, sonra hilafetin mülke (diktatörlüğe, egemen devlet başkanlığına, hükümranlığa, otoriter yöneticiliğe) dönüşmesi meselesi var.

Ahmed bin Hanbel rh. a.’in Müsned’inde rivayet ettiği üzere Numan b. Beşir şöyle demiştir:

“... mescitte oturuyorduk. Ebû Sa’leb el-Huşeni geldi ve Beşir b. Sa’d’a şöyle seslendi: ‘Hz. Peygamber’in emirler hakkındaki hadisini ezberlemiş misin?’ Ebû Huzeyfe ‘Ben ezberlemişim’ dedi ve Hz. Peygamber’in şu hadisini nakletti: Nübüvvet sizin içinizde Allah’ın dilediği kadar kalacaktır. Sonra onu dilediği zaman kaldıracaktır. Ardından Allah’ın dilediği kadar nübüvveti yöntem (menhec) olarak takip eden hilafet olacaktır. Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra da ısırıcı bir mülk/egemenlik [mülkün adûdun] olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek sonra Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Ardından zorba [cebrî] bir yönetim olacaktır. Allah’ın dilediği kadar sürecek ve Allah dilediği zaman onu da kaldıracaktır. Sonra yine nübüvvet yolunda ve menhecinde bir yönetim olacaktır. Hz. Peygamber bu ifadesinden sonra artık sükut etti.’ ”

Taftâzânî bu hadisten hareketle, otuz seneden sonraki yöneticilerin imam veya halife değil, melik ya da emir olduklarını belirtir. (Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 53.)

Bu durumda, “zamanın imamlığı” diye birşey bulunuyor olsa bile, sadece 30 yıl sürdüğünü, daha sonra onun yerini “zamanın imamsızlığı”nın aldığını kabul etmek gerekir.

Böyle olunca, söz konusu 30 yıldan sonraki dönemde herhangi bir kimsenin “zamanındaki imam”a biat etmemesinden söz edilemeyecektir.

Çünkü ortada “zamanın imamı” bulunmamaktadır, sadece melik (diktatör, kral, padişah) vardır.

Ve bunların melik olmak için senin biatine bir ihtiyaçları bulunmamaktadır. Uç örnek "Devlet başkanlığı ve hakimiyet öyle müzakere ile, seçimle, ilmin icabı şudur filan denilerek alınmaz, kaba kuvvut ve zorla alınır" diyen zorbadır. 

*

[Bu 30 yıl konusuna değinmişken parantez açıp bir hususu belirtelim:

İslam tarihçileri bu 30 yıllık süreyi Dört Halife dönemi ile sınırlandırma eğilimi gösteriyorlar, fakat bu yanlıştır.

Buna Hz. Hasan r.a.’in de dahil edilmesi gerekir, aksi takdirde 30 yıldan söz etmek mümkün olmuyor, 29 seneden bahsetmek gerekiyor.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat tarihi 8 Haziran 632.. Hz. Hasan’ın halifelikten feragat tarihi ise 29 Temmuz 661..

Aradaki süre 29 yıl, fakat bunu esas almıyoruz, çünkü şemsî (güneşsel, Güneş takvimine göre) yıl ile kamerî (Kamerî takvime göre) yıl farklıdır.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefat yaşı Kamerî takvime göre 63, bizim şu anda kullandığımız takvime göre ise 61’dir (571-632).

Demek oluyor ki 30 yılı hesaplarken Kamerî takvime bakmak gerekiyor. Rasulullah s.a.s.’in vefat ve Hz. Ebubekir’in hilafetinin başlangıç tarihi h. 11’inci yılın Rebîülevvel ayının 12’si.. Hz. Hasan’ın hilafeti bırakma tarihi ise 25 Rebîülevvel 41 (29 temmuz 661).

Böylece, hilafet dönemi (kamerî takvime göre) 30 yıl artı 13 gün olmuş oluyor.

Halifelik dönemi beş yıl süren Hz. Ali’nin vefat tarihi altı ay öncesi (27 Ocak 661).

Dolayısıyla hilafet dönemi Hz. Ali ile bitmiş olsaydı, 29 yıldan söz etmek gerekirdi, 30 yıldan değil.]

*

“Zamanın imamlığı” diye birşey olsaydı, Rasulullah s.a.s. 30 yıllık gerçek hilafeti mülk (diktatörlük, otoriter egemenlik, saltanat) döneminin izleyeceğini söylemez, “Ondan sonraki dönemde ‘zamanın imamı’ insanlara hükmedecek konumda ve güçte olmaz, zayıf düşer” gibisinden birşey derdi.

Hülasa, Şiîler’in (ve kendisini Sünnî zanneden Şiîleşmişlerin) zannınn aksine “zamanın imamlığı” diye birşey bulunmamaktadır. Bu iddia delilsiz bir uydurmadan başka birşey değildir.

Bununla birlikte, (İslam tarihi ve ashabın uygulaması aksi yönde olduğu halde) bu hurafeyi savunanlar, şöyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyorlar:

"Zamanın imamını bilmeden/tanımadan ölen kişi, cahiliye ölümü ile ölür."

İfadenin Arapça’sına bakıldığında (Men mâte ve lem yaʻrif imâme zemânihî mâte mîteten câhiliyyeten), tercümenin, “zamanın imamına” değil “zamanının (kendisinin zamanının) imamına” diye yapılmasının gerektiği ortaya çıkıyor.

Peki, kişinin kendisinin zamanında (Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîste geçtiği gibi) bir imam bulunmuyorsa?..

İmdi, ortada bir imam varsa, kimse için onu “bilmek” diye bir sorun bulunmaz, herkes bilir.. Hz. Ebubekir’in hilafeti zamanında onun imamlığını “bilmeyen” mi vardı?! İnsanlar için Güneş’in varlığından haberdar olmama, Güneş’i bilmeme diye birşey söz konusu olabilir mi?!

Mesela Türkiye’de Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığının bilinmesi bir sorun mudur?.. Bilmeyen mi var?!

Bilmeyen var da, üç dört yaşındaki çocuklar.

Fakat asıl sorun şu: Böyle bir hadîs sahih kaynaklarda yok..

Sadece şöyle bir hadîs var:

“… Her kim de boynunda bey’atı olmayarak ölürse cahiliyet ölümü ile ölür (Ve men mâte ve leyse fî ‘unukihî bey’atün, mâte mîteten câhiliyyeten).”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 52-3.)

Evet, mesele biat meselesi.. Ortada bir imam varsa onu zaten herkes bilir, varlığından herkes haberdar olur.

Dikkat edilirse Sahîh-i Müslim’deki hadîs “kişinin zamanındaki imam”dan söz etmiyor, kişinin “boynunda biat” bulunmasının gerekli olduğunu ortaya koyuyor (Tabiî Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîsin gösterdiği gibi ortada cemaat ve imam varsa).

Bu aynı zamanda, Müslümanlar’ın (ümmetin) mutlaka “kendilerinden olan ulu’l-emr” etrafında birleşip devletleşmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Evet, Müslümanlar’ın “boynunda biat” bulunması meselesi, devletleşme meselesidir. (Sofuoğlu Nisa Suresi’nin “sizden olan ulu’l-emre itaat” ve “emanetlerin ehline verilmesi ve insanlar arasında adaletle hükmedilmesi” emirlerini içeren 58 ve 59’uncu ayetlerinden hareketle şunu diyor: “Bu iki ayette devlet kurumunun ve İslam idare hukukunun en esaslı hükümlerine işaret olunmuştur ki İslam ümmetinin ilk ve en önemli vazifesi kendisine ehliyetli ve [adaletle hükmedecek] kudretli bir devlet başkanı seçmesi ve bu suretle devlet idaresi kurmasıdır.” Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, s. 31, dn. 12.)

*

Günümüzde, “Bu devirde yaşayan bir peygamber yok, fakat insanlar her devirde peygamberlerin irşadına muhtaçtır, o halde bu devirde de Son Peygamber’in vekili olan bir ‘zamanın imamı’ bulunuyor olmalıdır” şeklinde akıl yürütenlere de rastlanıyor.

Bu şekilde (ilgili hadîsleri hiç nazar-ı dikkate almadan) akıl yürütmede bulunmak ve bu akıl yürütme ile (tabi olunması gereken) zamanın imamı makamlığı icat etmek, fıkıh usulüne aykırı olarak çıkarımda bulunmak demektir.

Akıl (içtihat seviyesindeki akıl), yeni meseleler için kıyas yoluyla ayet ve hadislerden hüküm çıkarabilir, fakat böyle öncülleri ayet ve hadislere değil de varsayımlara dayalı çıkarımlarda bulunamaz. (Bu noktada keşf ü keramet, rüya vs.’nin de delil olmayacağını hatırlatmaya bile gerek yoktur.)

Ne yazık ki bu hataya özellikle tasavvuf erbabı düşüyor. Mesela İsmail Hakkı Bursevî “Kim ki zamanının imamını tanımadan ölürse, cahiliyye ölümü üzere ölür” diye yazmış (Tefsîru Rûhu’l-Beyân, 5, 272) ve şu açıklamayı yapmış: İmam’dan murad, Kutub’dur. Bu Kutub da şeyhimizdir. Kim onun kutbiyyetini tanımaz ve kendisine tâbi olmazsa, kötü hâl üzere ölür.” (Halis Ece, “Zamanın imamını tanımadan ölenler…”, https://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3137-zamanin-imamini-tanimadan-olenler.html)

Bu noktada büyük Hanefî fakihi ve Nakşbendî şeyhi Eşref Ali et-Tânevî’nin şu açıklamalarına göz atmakta yarar var:

“Bey’at’in ve bey’atleşmenin bir hakikati bir de sûreti vardır. Hakikati mürşid [irşad eden] ile müsterşid [irşad olmak isteyen] arasındaki akit (sözleşme) olmasıdır. Mürşide düşen ta’lim [öğretim], müsterşide düşen ise ittibadır. Bu ikisi arasındaki [ilişki] nübüvvet ve ümmet ilişkisi olsaydı bu akit peygamber açısından tebliğ, ümmet açısından da iman etmek olurdu. Bu şekliyle [peygambere iman anlamında] yapılan akitten hasıl olan, İslam hükümlerinin tamamına yapışmaktır. Bu ölçü bunun gerçekleşmesinde yeterlidir. Şayet sahih ve sabitse ‘şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’ diyen kimsenin sözü buna [Peygambere imana] hamledilir. Yoksa (sahih değilse) müslümanlardan hiçbir kimse bunu tasdik edecek değildir. Bu [Peygamber’e olan] bey’at da farzdır. …

“Eğer mürşid ve müsterşid her ikisi de ümmetten olursa [Mürşidin peygamberliği söz konusu olmadığında] -ki nübüvvet zamanından sonraki durum buydu- onlar arasındaki akit bugün şeyhlik ve müridlik olarak bilinen bey’atin kendisidir. Bu bey’at yine yukarıda zikredilen ikinci şekilde olduğu gibi İslamî ve imânî ahdin ve … sünnete uymanın takviyesidir. Bu bey’atin farz veya vacip yahut sünnet-i müekkede olmasına dair delil yoktur. Ne var ki o, nübüvvetin varlığından/sevgili Peygamberimizden sâbit ve sahih olmuştur ki müstehabdır. Her kim ‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol arayın’ ayetinden istidlalle o bey’at farzdır veya vaciptir derse bu da delilsiz bir söz ve re’ye dayalı bir tefsirdir. Vebteğû ileyhi’nin doğru tefsiri taatlerle yakınlaşmaktır [şeyhlerin şahsıyla, onlara biatle değil]. Yine [bu tarz] bey’at müekked sünnettir denemez çünkü Allah resulünden bu [tür] bey’ati devamlı yaptığı sabit olmamıştır. Onun zamanında binlerce müslüman vardı ve onlar bu özel bey’atle ona bey’atte bulunmamışlardır.” (Tânevî, Enfâsü Îsa, s. 437-438.)

[Şâh Muînuddîn el-Hâşimî – Cüneyd Ahmed el-Hâşimî, “Eşref Alî (Tehânevî) Tânevî’nin Reformist Düşüncesinde Tasavvuf”, çev. Yakup Yüksel – Muhammet Ali Tekin, Namık Kemal Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, Yıl: 2017, s. 354-5.]

*

Evet, insanlar her devirde vahyin ve nübüvvetin irşadına muhtaçtır, o yüzden de (Tevrat ve İncil’in aksine) Kur’an korunmuş bulunmaktadır.

Aynı şekilde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti de bize sahih bir şekilde intikal etmiş bulunuyor.

Bundan dolayıdır ki, Veda Hutbesi’nde belirtildiği gibi, Kitap ve Sünnet, ümmeti dalaletten koruyacaktır:

Size iki şey bırakıyorum. (Bunlara tutunursanız) asla dalâlete düşmezsiniz: Allah’ın Sitabı ve Sünnetim. Bu ikisi (kıyamette) havz(ı Kevser’in yanın)a kadar ayrılmadan beraberce geleceklerdir.”

Günümüzün Sünnet’i önemsemeyen, (mevzu ve zayıf olanları tespit edilmişken) neredeyse hepsini uydurma olmakla suçlayan sünnetsizleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği bu gerçeği yalanlamış oluyorlar. Onlara göre, Allah’ın Kitabı ile Sünnet ayrılmış, Sünnet kaybolmuştur. Geriye sadece Kitap kalmıştır. Yani Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem pratikte iki şey değil sadece bir şey bırakmıştır.

Konuya dönersek, alimlerin veresetü’l-enbiya olduklarını bildiren hadîste alimlerin Peygamber’in (Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in) değil, “peygamberlerin” varisleri oldukları belirtiliyor.

Ayrıca bu verasetin/varisliğin “ilim”le sınırlı olduğu bildiriliyor.

Dolayısıyla bu hadisten hareketle alimleri (Ki yeterli ilmi olmayanların varislikle hiç alâkası yoktur) Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vekili ya da halifesi ilan etmek ve bu vekalet ya da halifelik üzerinden onlara “siyasal” (muallimlik, irşad ve ilim öğretmenin dışında) otorite (imamlık) izafe etmek doğru olmadığı gibi, verese durumundaki alimler topluluğunu tek bir alime indirgeyip ona “zamanın imamı” unvanını vermek de büyük hatadır. 

Bu, fıkıh (anlayış) eksikliği ve fıkıh usulünden habersizlik demektir. (Ulemanın ulu'l-emr kapsamında görülmesi meselesi ayrı bahis.)

 

LORD CURZON’U BİLMEYEN “ATA”SINI NE BİLİR!

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 25

 

“Şamil Kafkas dağlarının hürriyet güneşidir,
Şamil atalarımın özbeöz kardeşidir,
“Şamil'i bilmeyen atasını ne bilir!”

Bunlar, ortaokul öğrenciliğim sırasında zihnime nakşolmuş olan mısralar.

Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir!” diyerek büyüdük.

Atamız, ilkokul birinci sınıftan itibaren bize öğretildiğine göre, Selanikli (Ali Rıza ile Zübeyde oğlu) Mustafa Kemal’di.

O, Türk’ün atasıydı, Atatürk’tü..

İlkokul ve ortaokul yıllarımda, Şamil gibilerin kökünü kazımaya çalışmış olduğu halde, Türk milletinin atası olduğu iddia edilen Atatürk’ü bildiğimi, onun da bir “hürriyet güneşi” olduğunu zannediyordum.

Bir zaman gelip, Selanikli’yi hiç tanımamış olduğumu, “balığın tırmandığı kavak”tan bahseden resmî tarihin beni ve benim gibi milyonlarca genci aldattığını farkedeceğimi, “Lord Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü ne bilir!” diyeceğim günlere kavuşacağımı nerden bilebilirdim ki!

*

Evet, Lord Curzon’u bilmeyen Atatürk’ü bilemez..

Ayrıca, İngiltere’yi, İngiliz siyasetini bilmeyen de, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini atan “milli mücadele”yi (Kurtuluş Savaşı’nı, İstiklal Harbi’ni) gerçek anlamda bilemez, anlayamaz.

Bunu anlamak için, Birinci Dünya Savaşı’nı yaşamış, İstiklal Savaşı’nda batı cephesi komutanı olarak vazife yapmış, Lozan’da Lord Curzon ile cebelleşmiş, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı olarak görev yapmış bir adam olmak gerekiyor.

Bu özellikleri şahsında toplamış olan (Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı) İsmet İnönü şöyle diyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Bunu diyen ne (İstiklal Harbi’nin tanıklarından, Cumhuriyet’in ilk bakanlarından) gecikmeli muhalif Rıza Nur, ne de “Fesli Deli Kadir” denilerek aşağılanan, fakat gerçekte ağır bedeller ödeyerek “gerçek tarihçilik” alanında çığır açmış olan araştırmacı yazar merhum Kadir Mısıroğlu.

Evet, Kadir Mısıroğlu’nun hayatı boyunca anlatmaya çalıştığı gerçeğin özeti bundan ibaret:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Merhum Mısıroğlu’nun hayatı boyunca yazıp çizdiklerinin özeti işte bu..

Ne fazla, ne eksik..

Bizim de burada yapmaya çalıştığımız şey, İsmet İnönü’nün bu cümlesini şerh etmekten ibaret..

Öyle derin, öyle anlam yüklü bir cümle ki, içinde ansiklopediler dolduracak yoğunlukta gerçek bilgi ve mesaj taşıyor.

*

Lord Curzon, Selanikli Mustafa’yı Atatürk yapan adam..

İnönü’nün açıkladığı üzere “İstiklal mücadelesi”ni başarıya ulaştıran İngiltere’nin o günkü dışişleri bakanı..

İstiklal mücadelesinin başarılı olması yönünde karar veren ve müttefiklerini (Fransa ile İtalya’yı) bunu kabule mecbur eden siyaset canbazı.

Böyle bir karar almasa (İsmet İnönü’ye göre) Selanikli Mustafa başarılı olamayacak, ve Atatürk (ata Türk) haline gelemeyecekti.. Oğul Türk ya da Türk oğlu olarak kalacaktı.

Müseccel Osmanlı çocuğu olmaya devam edecek, “ego”su Osmanlı’ya, hatta Seçuklu’ya “ata”lık taslayacak şekilde azmanlaşmayacaktı.

*

Curzon, Selanikli Atatürk’ün Pera Palas’ta İngiliz subaylarıyla görüşmek için randevu ayarlamaya çalıştığı sırada (Kasım 1918) İngiliz Hükümeti’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı’ydı.

Tecrübeliydi.. 1898-1905 yılları arasında koskoca Hindistan’ı o yönetmiş, İngiltere’nin Hindistan Genel Valisi olarak ülkesine hizmet etmişti.

1915’ten itibaren İngiliz Hükümeti’nde görev almış, Aralık 1916'dan itibaren de İngiliz savaş politikasını yöneten beş bakandan biri olarak gelişmelere yön vermişti.

Ocak 1919’da ise dışişleri bakanı olmuş, hükümetinin “Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı” olarak edindiği tecrübe ve birikim çerçevesinde Türkiye’nin “istiklal mücadelesi”ne İsmet İnönü’nün sözünü ettiği desteği vermişti.

*

Bu desteği babasının hayrına vermiyordu elbette..

İngiltere’nin, hatta bütün bir Batı’nın, hristiyan dünyasının istikbali için yatırım yapıyordu.

Ulaşmak istediği hedefleri bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık.

Yine, politikasının esasını oluşturan temel ilkeyi de onun kendi ağzından nakletmiştik:

“Yapmamamız gereken bir şey var ki bu bizim politikamızın bir gereğidir, hilafet meselesine doğrudan dokunmamalıyız. Hilafet elbette bizi endişelendirecek. Fakat bu kararı etkilemek için görünürde hiçbir adım atmamalıyız.” (“Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Bunları söylediği sırada takvimler 16 Aralık 1918’i gösteriyordu.

Aynı sıralarda Selanikli Mustafa Atatürk, İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın (Gizli Servisi’nin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapıyordu.

Curzon’un Selanikli Mustafa’yı Atatürk (Türkler’in atası) yapma çarkının dişlileri dönmeye başlamıştı.

*

İngiltere’nin “istiklal mücadelemiz”e verdiği destek ile bu görüşmeler arasında bir ilişki yoktuysa eğer, Mevlana’nın anlattığı “gramer bilmediği için ömrünün yarısı boşa gitmiş” kayıkçıdan daha bedbaht bir adamım demektir..

Selanikli’nin 57 senelik hayatından daha uzun olan ömrümün tümden boşa gitmiş olduğunu düşünerek saçımı başımı yolsam yeridir.

Fakat gerçek ortada, ben değil fakat Selanikli Atatürk efsanesine inanmaya ve onu putlaştırmaya devam edenler, “hakikat” zaviyesinden “ömrünün yarısı değil tamamı” boşa gitmişlik noktasında duruyorlar.

Curzon’un sözlerinin aynasına bu gerçek çok açık bir biçimde yansımış durumda.

*

Önceki bölümlerde, İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un (başarılı olması yönünde karar alarak destekledikleri) “istiklal mücadelemiz”e ışık tutan bazı sözlerini aktarmıştık.

Başka sözleri de var.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde onun (Selanikli’nin Samsun’a gidişinden iki ay önce) 12 Mart 1919 günü söylediği şu satırlar yer alıyor:

“Sultan, halife olarak kaldığı ve İstanbul'da durduğu sürece, dünyanın Müslüman ülkeleri ona, gerçekten de, şimdi bile, sadece manevi liderleri olarak değil, aynı zamanda büyük, güçlü ve yenilmez bir devletin başkanı olarak bakıyorlar.

"Bu koşullarda, Türk'ün Avrupa'dan çıkarılması elzemdir. Bu karar alınırsa derhal onun yerine ne tür bir idarenin kurulması gerektiği sorusu gündeme gelir. Türk'ün [Osmanlı Devleti’nin] ortadan kaybolmasından sonra Konstantinopolis'te (İstanbul’da) bir (başka) büyük gücün kurulması halinde hırsları ya tatmin olmayan ya da sadece yarı tatmin olan Balkanlar'daki bütün küçük devletler, Konstantinopolis'teki egemen güç etrafında toplanacak ve ajitasyon ve entrika kariyerlerine devam edecekler. Bu, Doğu sorununun kapanması değil, yeniden açılması olacaktır.

"Diğer taraftan Rusya'nın etrafını saracak birçok küçük devletin doğasındaki zayıflığa bakılırsa gelecekte kaçınılmaz olarak sınırlarını genişletmek ve eski egemenliğini mümkün olduğunca geri kazanmak için ısrar edecek güçlü ve canlanmış bir Rusya ortaya çıkacaktır. Böyle bir devletin hırsları İstanbul'a yönelebilir ve böyle bir durumda Rusya ile İstanbul'da kurulan büyük güç arasında ortaya çıkacak çatışmada en ciddi öneme sahip yeni bir uluslararası sorun ortaya çıkabilir. Tek alternatif Boğazlar'da bir tek güç yerine uluslararası bir yönetimin kurulmasıdır.

1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden önce durum buydu, “uluslararası” bir yönetim vardı.

Lozan Antlaşması’nın bölümlerinden birini oluşturan Boğazlar Sözleşmesi, İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının her iki yakasının askersizleştirilmesini, bunlardan geçişi düzenlemek üzere başkanı Türk olan uluslararası bir kurul oluşturulmasını, ve bu düzenlemelerin Milletler Cemiyeti’nin garantörlüğü altında sürdürülmesini hükme bağlıyordu.

Yani Boğazlar bölgesine (ve ayrıca Marmara Denizi’ndeki adalara) Türk askerinin girmesi yasaktı.

İngiltere’nin 1936 yılında Montrö’ye yeşil ışık yakması, o tarihte artık Türkiye ile ilgili endişelerinin ortadan kalkmış olduğunu gösteriyor.

*

Görüldüğü gibi, Curzon’un varmak istediği asıl hedef, Osmanlı padişahının (aynı zamanda halife sıfatını taşıyor olduğu halde) İstanbul’da kalmasına izin vermemekten ibaret.

Projesinin bir ayağını, İstanbul’un (bir büyük güç ya da imparatorluk namzedi olarak görünmesini sağlayacak şekilde) bir devletin başkenti olmaması oluşturuyor.

Selanikli Mustafa Atatürk buna razı olmuş ki, “istiklal mücadelesi”nde (İnönü’nün sözünü ettiği) İngiliz desteğini arkasına almış.

Projenin ikinci ayağı, birinci ayakla bağlantılı; Osmanlı padişahı İstanbul’da hüküm sürmeye devam etmemeli..

Aralık 1918’te sarfettiği sözlere bakılırsa, başlangıçta Curzon’un aklından geçen, Osmanlı başkentinin Anadolu’ya taşınmasıydı, fakat 15 ay sonra, Mart 1919’da hedef büyültmüş olduğu görülüyor; Türk’ün (Osmanlı Devleti’nin) yerini alacak bir devletten söz ediyor.

(Osmanlı döneminde Batılı için Türk demek müslüman demek olduğu için, laik yani siyasal dinsiz bir devlet onlar açısından Türk sayılmıyor, “hindi” familyasından Turkey oluyor.)

*

Projenin üçüncü ayağı da yine birinci ve ikinci ayakla bağlantılı; Osmanlı padişahı halife sıfatıyla İstanbul’da oturmaya devam etmemeli.

Bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktardığımız gibi, Selanikli, TBMM’de saltanatın kaldırılması (Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi) görüşmeleri sırasında bir katakulli ile hilafete de son vermeye kalkışmış fakat Meclis’teki muhalefet buna izin vermemişti.

Böylece, hilafetin kaldırılması (ve Curzon’un meramına nail olması) olayı biraz ertelenmiş oldu.. 

Selanikli'nin hilafetten önce TBMM'deki Türk (müslüman) muhalefeti tasfiye etmesi gerekiyordu.

İstanbul’da Osmanlı hanedanından bir halife var olmaya devam etseydi, yeni kurulan devletin (Batı açısından) Türk (yani İslam) devleti gibi görünmesi söz konusu olacaktı.

Böylece, yeni Türkiye Cumhuriyeti, (İstanbul’daki halifenin şahsında) büyük, güçlü ve yenilmez bir devlet görüntüsü vermeye, İslâm âleminin öncüsü ve lideri olmaya devam edecek, Osmanlılık vasfı göze batar halde kalacaktı.

Hilafetin de kaldırılmasıyla, Curzon’un sözünü ettiği “Doğu Sorunu” (hristiyan Batı açısından) kesin çözüme kavuşmuş oldu.

Selanikli sayesinde İngiltere, Türkiye’de olup bitenlere “doğrudan dokunmamayı, görünürde hiçbir adım atmamayı” başarmıştı.

*

İsmet İnönü gibiler, İngiltere’nin Türkiye’deki herşeye fena halde dokunduğunu, ellerinden gelen hiçbir adımı atmaktan geri kalmadıklarını gayet iyi biliyorlardı.

Selanikli’nin arkasındaki İngiliz desteğinin, ve İngilizler’in önündeki Selanikli taşeronluğunun farkındaydılar, fakat bir heykel gibi ustaca yontulan Selanikli efsanesine zarar verecek şekilde konuşmamaya özen gösteriyorlardı.

Yalın gerçeği İnönü ancak Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümünde, artık taşların yerine oturmuş ve kendisine Selanikli cihetinden ya da onun adına hesap sorulamayacak günlerin gelmiş olduğuna kanaat getirdiğinde dile getirebilmişti.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında ise, Selanikli İngiliz desteğiyle başarılı olmuş bir adam değil, İngiltere’yi dize getirmiş bir kahramandı.

İngiliz’in desteklediği biri varsa o, İngiliz işbirlikçisi “satılmış” ve “hain” Vahideddin’di.. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” değil.

*

Kurt politikacı Curzon, Selanikli sayesinde sadece Osmanlı Devleti’ni yıkmakla kalmamış, Vahideddin’in şahsında onun itibarını da öldürmeyi, çok kötü kokan ufunetli bir cesede dönüştürmeyi başarmıştı.

Yaşlanmıştı, Selanikli’nin babası yaşındaydı, ve artık gözü arkada kalmadan gönül hoşluğuyla ölebilirdi, çünkü eşsiz bir “psikolojik savaş” destanı yazmış, “algı operasyonu” alanında aşılamaz bir eser ortaya koymuştu.

1925’te, 99 yıl önce, şu anda içinde bulunduğumuz ayda, Mart’ın 20’sinde hayata gözlerini yumduğunda mesut ve bahtiyardı..

Muvaffak olmuştu.


ÜLKENDEKİ ŞİİRLERDEN NE HABER VARDIR?




RAINER MARIA RILKE


MUHAMMED’İN ÇAĞRISI

O henüz ulvî gizlenişindeyken,
Ansızın fark edilen: Melek’ti yürüyen,
Vakarla, nida ederek ve nur saçarak:
O dem yalvardı o, bütün talepleri atarak
Bırakılsın için tıpkı mazideki gibi
Yolculuklardan mütehayyir bir tâcir olarak;
Hiç okuyup yazmamıştı önceden, gerçi hem
Bir sözdü ki, bilgin olmak da yetmezdi ona o dem.

Lâkin Melek gösterdi hep, gösterdi âmirâne
Yaprağında yazılı bulunan şeyi ona tek,
Ve vazgeçmedi hiç, oku dedi hiç dinlenmeden.

Okudu o an: Öyle ki, eğildi yere doğru Melek.
Ve bundan geri okuyabilen biriydi artık o
Yapabilendi, itaat edendi hem, ve gerçekleştiren.

(22 Ağustos ve 5 Eylül 1907 arasında, Paris)

(Türkçesi: Seyfi Say)

 

MOHAMMEDS BERUFUNG

Da aber als in sein Versteck der Hohe,
sofort Erkennbare: der Engel, trat,
aufrecht, der lautere und lichterlohe:
da tat er allen Anspruch ab und bat
bleiben zu dürfen der von seinen Reisen
innen verwirrte Kaufmann, der er war;
er hatte nie gelesen - und nun gar
ein solches Wort, zu viel für einen Weisen.

Der Engel aber, herrisch, wies und wies 
ihm, was geschrieben stand auf seinem Blatte, 
und gab nicht nach und wollte wieder: Lies.

Da las er: so, dass sich der Engel bog. 
Und war schon einer, der gelesen hatte 
und konnte und gehorchte und vollzog.

(zwischen dem 22.8. und 5.9.1907, Paris)


“ZAMANIN İMAMI” YOK, “ZAMANIN İMAMSIZLIĞI” VAR

 





Adududdîn el-İcî, meşhur eseri el-Mevâkıf’ta imameti/imamlığı şu şekilde tanımlamaktadır:

“Dinin ayakta tutulması (ikamesi) hususunda ümmetin tamamının (kâffesinin) ona tabi olması vacip olacak şekilde Rasul’e halef olmaktır (halifeliktir).”

(Bkz. Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, C. 3, çev. Ömer Türker, 2. b., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, s. 666-7.)

Burada sözü edilen tabi olmadan (ittibadan) gaye, “dinin ayakta tutulması”dır, “ikame”sidir, imam seçilen kişinin kişisel saltanatına hizmet değil.

Dini ayakta tutmak, hükümlerini tatbiktir, Şeriat’i uygulamaktır.

*

Yukarıdaki tanımın da gösterdiği gibi imamet ile hilafet aynı şeydir.

Hadîs-i şerîfler hilafet ile imametin aynı şey olduğunu gösterdiği halde Şiîler’in büyük bölümü bu ikisini birbirinden ayırdılar.

Onlara göre Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonraki imam Hz. Ali’dir.

Zamanın imamı” oydu.

Hz. Ebubekir’e gelince, o, “Müslümanlar’ın imamı” değildi, bir mütegallibeydi.

Hz. Ali’nin imamlığının geçerlilik kazanması (daha doğrusu Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametinin inkârı) için “hilafetten farklı bir imamet” icat edilmesi gerekiyordu, bunu yaptılar.

Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında “hilafet ve imamet” bahsine yer verilmesinin nedeni işte budur. Şiîlerin hurafe ve safsatalarıyla zihinlerin bulanmasının engellenmesine çalışılmıştır.

*

İmametle ilgili bütün hadîsler bir bütün halinde ele alındığında meselede anlaşılmayacak bir yön kalmaz.

Böyle olmakla birlikte, günümüzde bazılarının, Ehl-i Sünnet’ten olduklarını iddia ettikleri halde, gerçekte Şia ile aynı inancı paylaştıklarını, onlar gibi “zamanın imamı” (“zamanındaki imam/halife” değil) hurafesine inandıklarını görüyoruz.

Sünnî olma iddiasındaki böylesi cahil tarikatçıların ve tarikatımsı grupların kendi hocalarını ve üstadlarını “zamanın imamı” ilan ettikleri müşahede olunuyor.

Sırf kendileri adına konuşmaları durumunda (onlar açısından hocalarının o zaman için imam/önder durumunda bulunması hasebiyle imam kelimesinin “sözlük anlamı” çerçevesinde) “zamanın imamı” tabirini kullanmaları anlayışla karşılanabilir, fakat başkalarının da kendilerinin hocalarını ya da üstadlarını “zamanın imamı” kabul etmeleri gerektiğine, bunu yapmamalarının sapıtma anlamına geldiğine inandıkları anda (imam kelimesinin sözlük anlamının sınırlarını aşarak) tipik bir Şiî gibi akıl yürütmeye başlamış oluyorlar.

*

Bir hadiste “İnsanlara imam olan çobandır, güttüğünden mesuldür” buyurulmaktadır (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmara, 5; Ebu Davud, İmara, 1; Tirmizî, Cihad, 27).

Şeriat'i savunma ve hayata geçirme hususunda sorumluluktan/mesuliyetten muaf, cihat "külfet"inden azade bir "yan gelip yatar" “zamanın imamı” yok.

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse "Yok öyle yirmibeş kuruşa simit" ve dahî "Yok öyle yirmibeş kuruşluk imamlık".

Bir başka hadiste, Allahu Teala’nın mahşer gününde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceği kişilerin başında “adil imam”ın geldiği belirtilir (Buharî, Zekat, 16; Müslim, Zekat, 91; Tirmizî, Zühd, 53).

Buna karşılık “ Zamanın imamı’, Kıyamet gününde Arş’ın gölgesinde gölgelenir” diye bir hadîs yok.

Demek ki, adil olan imam da var, olmayan da.. Böylece Şia’nın “masum imam” efsanesi de çökmüş olmaktadır.

Yine bir başka hadiste, zalim imamın, Allahu Teala’nın en çok buğzettiği kimseler arasında yer aldığı belirtilir (Nesâî, Zekat, 77).

Demek ki imamlar zalim de olabilir.. Zalimlerden de olabilir.

*

İmam Cüveynî, "Allah'ın, kulların maslahatını gözetmesinin kendisine vacip olması sebebiyle onun insanlara imâm nasb etmesinin de Allah'a vacip olduğu" şeklindeki (Şia’ya özgü) düşüncenin “din ve Allah konusunda cehaletten başka bir şey olmadığını" söylemektedir. (Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 395.)

Evet, cehaletin ta kendisidir.

Cüveynî’ye göre, nasıl peygambersiz zamanlar olabiliyorsa, imamsız zamanlar da olabilir. (Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

Bu zaten, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu bir gerçek.. Çünkü “Müslümanlar’ın cemaatinin ve imamının bulunmadığı” bir zamanda ne yapması gerektiğini sorduğu zaman ona “bütün fırkaları terk etmesi” söylenmiştir.

Rasulullah s.a.s. ona, “Hayır, Müslümanlar’ın her zaman bir cemaati ya da cemaatleri bulunacak, ve her devirde bir ‘zamanın imamı’ olacaktır” dememiştir.

Evet, Şiîler’in batıl zu’mlarının aksine, her devirde “zamanın peygamberi” olan bir peygamber göndermek Allahu Teala üzerine vacip olmaz (Mesela yaşadığımız şu zamanda hayatta olan bir peygamber yok), nerde kaldı ki her devirde yeni bir imam göndermek vacip olsun. (Daha doğrusu, Allahu Teala üzerine hiçbir devirde peygamber göndermek vacip değildir.)

*

Hz. Peygamber s.a.s., İsrail oğulları zamanında onları peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber vefât ederse onun yerine başka bir peygamber gelirdi. Hiç şüphesiz benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler olacaktır. Onlar birden çok olabilirbuyurmuştur. 

Bunun üzerine sahabiler “Yâ Resûlallâh! Halifeler birden çok olursa bize ne emredersiniz?” demişler, Hz. Peygamber de Birinci yaptığınız biate bağlı kalınız, haklarını veriniz. Onlara da Hz. Allah, sizin haklarınızdan soracaktır” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Burada “Zamanın imamı her kimse, ona itaat edin” denilmiyor.. “İlk yapılan biate” bağlı kalınması emrediliyor.

Ancak, bu hadîste sözü edilen “imam”lar, Şia’nın (ve şiîleşen tarikatçıların, grupların) zannettiği gibi “naylon zamanın imamları” değil.

Gerçek imamlar..

Gerçek imam (Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında anlatıldığı gibi) şu demek: Şeriat’i uygular, Müslümanlar’ı dış saldırılara karşı korur, cihat eder, ümmetin kendi aralarındaki ihtilaflarda onları yargılayıp hüküm verir.

*

Bu hadîsten şunu da anlıyoruz: 

Müslümanlar’ın cemaatsiz (ve imamsız) zamanları olabileceği gibi, birden fazla (insanlara hükmeden ve Şeriat’i uygulayan) halifelerinin/imamlarının bulunduğu zamanlar da olabilir. (Mesela Emevîlerden sonra Abbasî Devleti ve Endülüs Emevî Devleti şeklinde bölünme yaşandı.)

Böylesi bir durumda bir İslam devletini/imamı (laik / “siyasal dinsiz” devleti değil) bırakıp diğer müslüman imama/halifeye tabi olan kişi “cemaat”i terk etmiş olmaz, fakat (şayet haklı bir gerekçesi yoksa) yaptığı biatini bozduğu ve sözünden döndüğü için günahkâr olur. 

Ancak hiç biat etmemişse ya da biat ettiği imam vefat edip ortada biat kalmamış ve böyle bir tavır sergilemişse o takdirde bir vebalden söz edilemez.

Günümüzün (Şia usulü) “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların imamlarının, yaşadıkları ülkelerde “dini ayakta tutmak” için harekete geçmeleri, Müslümanlar’ın başına geçip onlarla birlikte cihat etmeleri, Müslümanlar arasındaki ihtilafları mahkemelerde hükme bağlatmaları gibi bir durum yok.. 

Yaşadıkları dinsiz, laik ya da İslam dışı rejimlerde gayri İslamî kanunların baskısı altında inim inim inliyorlar.. 

“Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!”

Fakat dilleri uzun.. 

Cihanda kendilerinden başka “imam” bulunmadığını, herkesin (“zamanın imamı” diyerek) kendilerine tabi olması gerektiğini söyletebiliyorlar.

Tam maskaralık.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...