AHMAK MI, MÜNAFIK MI?







Abdülaziz Bayındır diye bir “cumhuriyet ilahiyatçısı” profesör var.

Bazen müslümanca, bazen münafıkça, bazen de ahmakça konuşup yazıyor.

Münafıkça ve ahmakça lafları, ‘çarpan’ etkisiyle, müslümanca sözlerini silip süpürüyor.

Sonsuz bile olsa bir sayıyı sıfırla çarparsanız sonuç sıfırdan başka birşey olmaz.

Bu şahsın durumu da böyle..

Son tahlilde ya su katılmamış bir ahmak ya da münafıklıkta maharet kesbetmiş bir sahtekâr olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Bu ‘aptal’ şahıs (ya da ‘münafık’; ikisinden biri), Zariyat Suresi’nin 47’nci ayetini diline dolamış.

Malum olduğu üzere 100 yıldır astrofizikçiler evrenin hem sınırlı/sonlu olduğunu, hem de genişleyen bir yapıya sahip bulunduğunu kabul ediyorlar.

Böylece, Zariyat Suresi’nin 47’nci ayeti daha iyi anlaşılmış oluyor.

Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

Göğü el (kudreti) ile bina ettik ve hiç şüphesiz biz genişleticiyiz.

Evet, ayette “genişleticileriz” (mûsi’ûne) kelimesi geçiyor.

Abdülaziz Bayındır (Bayındır yazılır, fakat belki hayındır okunur) ahmağına göre ise, ayette “genişleticileriz” tabiri geçmiyormuş.

Şunu diyor:

“Zariyat 47’de ‘Evren genişliyor’ diye birşey yazmıyor. ‘Gökleri gücümüzle bina ettik, elbette buna gücümüz yeter’ yazıyor.”

Evet, “Evren genişliyor” diye bir ifade yok, fakat “İnnâ le mûsi’ûn”un anlamı, “Buna gücümüz yeter” midir?!

Tevil edersen, “Bununla şu kastediliyor” filan diyerek bunu söylemen belki mümkün olabilir, fakat ibarenin motamot karşılığı bu değil.

Allahu Teala’nın esma-i hüsnasından biri, el-Vâsi’ü.. Aynı kökten türemiş bir kelime.. Şayet ayette bu isim geçseydi, Bayındır’ın lafına itiraz etmek gerekmezdi.. Fakat ayette, fiilin geçişli (müteaddî) yapılmış biçiminden türemiş ism-i fail var.. Burada ibareye, geçişliliği (teaddîyi) yok sayarak anlam veremezsiniz. Verirseniz anlamı tahrif etmiş olursunuz.

Burada Bayındır, yahudice bir tavır sergiliyor.. Tevrat’ı tahrif eden yahudi bilginleri gibi hareket ediyor.. Onlardan geri kalır bir tarafı yok. Lafzı tahrif edemediği için anlamı tahrif ediyor.. Kıssadaki “Uçsa da, uçmasa da keçi” diyen inatçı adam gibi bile bile hakikati inkâr yolunu seçiyor.

Aynı kökten türemiş kelimeler olmakla birlikte vâsi’un başka, mûsi’un başkadır. İkincisinde geçişlilik var.. Ve bu geçişlilik, ayetin baş tarafında geçen “semâ” (gök) kelimesi ile ilişkilidir.

*

Diyelim ki bir binadan bahsediliyor.

Mesela Cumhurbaşkanlığı Külliyesi..

“Bunu biz yaptık, bunu yapmaya bizim gücümüz yeter” dediklerinde, cümlenin ikinci kısmı sakil durur. Fesahat ve belagat açısından sorunludur.

“Sen yaptıysan, gücün yetmiş ki yapmışşsın, bir de tutup ‘Gücüm yeter’ demenin bir anlamı var mı?! Senin yapmış olduğundan şüphen mi var ki böyle konuşuyorsun?” denilir.

Bu tür ifadeler, geçmiş zaman için kullanılmaz, şimdiki zaman ve gelecek için kullanılır.

Mesela, “İstanbul’da da, Ankara’daki gibi bir külliye yaparız/yapıyoruz/yapacağız, bizim buna gücümüz yeter” denilse, bu, yadırganacak bir ifade olmaz.

Fakat Ankara’daki Külliye için şu söylenebilir: “Bunu biz yaptık ve onu kesinlikle genişletecek, büyüteceğiz.”

*

Bu “mûsi’un” (genişleten, genişletici) kelimesi, Türkçe’de (Osmanlıca’da) kullandığımız ve genişlik anlamına gelen vüs’at ile aynı kökten türemiş bulunuyor.

Mûsi’un (mûsi’), if’âl babından ism-i fail.. Hangi sözlüğe bakarsanız bakın, “vesi’a - yese’u” fiiline “geniş olma” anlamının verildiğini görürsünüz. Mesela Hans Wehr’in Arapça-Almanca sözlüğünde “weit sein” (geniş olmak) ifadesi yer alıyor. Bu sözlüğün İngilizce tercümesinde ise “to be weid” deniliyor. Ve bu fiil, if’âl babında “geçişli” hale geliyor, “genişletme” anlamı kazanıyor.

İmdi, genişlik kelimesi Türkçe’de olduğu gibi Arapça’da da bazen mecazi manada kullanılır.

Mesela Türkçe’de birisi için “eli geniş” denildiği zaman, bundan, o kişinin elinin fizikî anlamda geniş olması anlaşılmaz. Bu, onun maddî/malî/parasal “güc”ünün fazla olmasını ifade eder.

Bu mecazi kullanım, asıl anlamı ortadan kaldırmaz.

Ancak, geçmişte söz konusu ayeti tefsir etmeye, açıklamaya çalışan ulema, yaşadıkları dönemin evren/kâinat anlayışının etkisinde kalarak, burada “genişleticileriz” kelimesine mecazi mana da vermiş durumdalar.

Mesela Kadı Beydavî (ö. 1286) şöyle tefsir etmiş: 

“Musi’ de harcamaya gücü yeten (zengin) demektir ya da göğü yahut onunla yerin arasını veyahut rızkı genişletenleriz, demektir.” (Abdülvehhab Öztürk çevirisi).

Evet merhum Kadı da, mecazi olarak “güç” anlamı vermekle birlikte yine bir “göğü genişleten” kaydı düşmeyi gerekli görmüş.. (Yeri gelmişken belirtelim, Kadı Beydavî, Bakara Suresi’nin 22’nci ayetini tefsir ederken Dünya’nın küre şeklinde olduğunu, fakat hacminin büyüklüğü yüzünden düz gibi göründüğünü söylüyor.)

*

Geçmişte ulemanın bu tür fazladan “tevil”ler yapmış olmaları anlaşılabilir bir durum.. Fakat, şu anda böylesi bir tevile gerek yok.

Ancak, geçmiş ulema hep tevil etmiş, asıl anlamı atlamış diye birşey de yok.. Bazısı, tevil kapısını da açık tutmakla birlikte asıl anlamı vermiş.. 

Kadı Beydavî'nin yaptığı gibi..

Ebussuud Efendi için de aynı durum geçerli.

Şöyle diyor:

“Şu göğü de kendi ellerimizle biz kurduk ve biz hiç şüphesiz onu genişletmekteyiz (ona [genişletmeye] kadiriz).”

Yani biz, göğü, yahut gök ile yer arasını, yahut rızkı genişletmekteyiz. (Ali Akın çevirisi)

Arapça orijinale baktığımızda bu çevirinin Arapça karşılığının aynen böyle olduğunu görüyoruz:

“… le mûsi’ûne’s-Semâe ev mâ beynehâ ve beyne’l-Arzi evi’r-rizki.”

Şimdi bu Bayındır’a gel de şöyle seslenme:

“Ulan öküz, Kadı Beydavî ve Ebussuud Efendi, hiç kimsenin bilim adına kâinatın genişlediğini söylemediği bir zamanda, sırf Kelamullah’ın lafzına sadakat için bunu yazmışlar; sana ne oluyor da bugün (modern bilim de doğruladığı, çağdaş bilim adamları da ayette bildirilen hususun doğruluğuna şahitlik ettikleri halde), Kelamullah’ın lafzına itiraz ediyorsun, tahrifat yapıyorsun?”

Beydavî 1200’lü yıllarda, Ebussuud Efendi de 1500’lü yıllarda modern bilimden etkilenip de mi bunu yazmış?!

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Kur’an’dan başka mucizesi yoktur” diyerek ortaya çıktınız, şimdi de “Kur’an, mucize değildir” demek, diyebilmek için kendinizi paralıyorsunuz.

*

İmdi, “bilim”in etkisi altında kalma bakımından moderninin etkisinde kalma ile eskisinin etkisi altında kalma arasında bir fark bulunmadığını bilmek gerekiyor.

İkisi de aynı kapıya çıkıyor.

En büyük alimlerimizin bile kitaplarında antik/eski bilimin etkisinin bulunduğu görülebiliyor..

Mesela İmam Gazalî, İhya’da, “müminlere cennette şu kadar dünya genişliğinde yer verilecek” şeklindeki haberleri “tevil” ediyor.

Bunun, “keyfiyeti/kalitesi bakımından böyle olması gerektiğini, göğün büyüklüğü dikkate alınırsa, büyüklüğü onunki kadar olan Cennet’te maddî anlamda bu kadar geniş yer olamayacağını” söylüyor.

Bugün yaşıyor olsaydı, böylesi bir tevile gerek olmadığını, Cennet’te boş yer bile kalacağını anlardı. (Ki hadîslere göre, kalacak.)

*

İmdi, bu Abdülaziz gibi ahmakların (veya münafıkların, bilemem), geçmişte yaşayan ulemaya “isabet ettikleri” hususlarda muhalefet etmelerini, hatalı (veya lüzumsuz) tevillerinde ise onları baş tacı yapmalarını nasıl yorumlamak gerekir?

Bunun ardındaki temel etken nedir, eşek inadıyla beslenen ahmaklık, eblehlik ve budalalık mı, yoksa İblis fitneciliğiyle yeşeren sinsi münafıklık mı?


SELANİKLİ'NİN MEHTER YÜRÜYÜŞÜ: İKİ ADIM İLERİ, BİR ADIM GERİ, FAKAT SONUÇTA DAİMA İLERİ..

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 10

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün, daha önce müştereken alınmış kararın aksine, saltanatla birlikte hilafeti de Osmanlı hanedanının elinden almaya yönelik bir yasa tasarısı hazırlatmış olduğunu, fakat buna, zamanın başbakanı Rauf Orbay’ın bile “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak itiraz ettiğini görmüştük.

Böylece Rauf Orbay, İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idamla yargılanmayı garantilemiş oluyordu.

(Hamidiye kahramanı Rauf Orbay, Selanikli değildi. Babası, Bahriye Birinci Feriki [Oramiral] ve Ayan Meclisi üyesi Mehmet Muzaffer Paşa'ydı. Orbay, Ekim 1918'de Osmanlı hükümetinde Bahriye Nazırı [Denizcilik Bakanı] olarak vazife aldı. Temmuz 1922 - Ağustos 1923 tarihleri arasında ise TBMM hükümetinin başbakanı olarak görev yaptı. Yargılama sırasında tedavi için yurtdışındaydı, gıyabında 10 yıl kalebentliğe [sürgün ve hapis cezasına] mahkum edildi. Ayrıca medenî haklardan mahrum edilmesine karar verildi. Fakat bunlar, Selanikli’nin yüreğini soğutmaya yetmiyordu, ayrıca mallarına el konulup sersefil edilmeli, ölümden beter bir yoksulluğun ızdırabını yaşamalıydı. Sadece sürgün ve hapis, ve medenî haklardan mahrumiyet yetmezdi. O nedenle mahkeme, mallarının haczine hüküm verdi. Orbay, yurda dönmedi, gurbet ellerde süründü. Yıllar sonra, Selanikli bu cihandan yıkılıp gidince, 12 Aralık 1940 tarihinde, söz konusu mahkûmiyeti ile ilgili olarak Millî Müdafaa Vekaleti [Milli Savunma Bakanlığı] aleyhine dava açtı. Askeri Temyiz Mahkemesi 23 Temmuz 1941 tarihli ve 1342 esas sayılı kararı ile söz konusu mahkûmiyetin haksızlığını tescil etti. Ba'de harabi'l-Basra.. Basra harap olduktan sonra..)

*

Selanikli, hilafet konusunda geri adım attı.

Asıl önemli olan Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermekti, ve o, çantada keklikti.

Dolayısıyla, hilafet meselesinde taviz verebilirdi.

Verdi.

Söz konusu altı maddelik kanun teklifinin altıncı maddesinde değişiklik yaptı.

Teklifin oylamaya sunulduğu 1 Kasım 1922 günü yine takiyye sancağını göndere çekti, yalan dolan bayrağını Ankara ufuklarında dalgalandırdı.

*

Uğur Mumcu, kanun teklifinin yasalaştığı günle ilgili olarak Karabekir’in şu sözlerini aktarıyor (Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 63):

İlk sözü Gazi [Selanikli] aldı.

Peygamberimizi ve hilafeti medh ve sena etti. Çok uzun süren sözlerinin sonlarında:

“Bundan sonra makam-ı hilafetin dahi Türkiye devleti için ve bütün İslam alemi için ne kadar feyizkâr olacağını da istikbal bütün vuzuhla gösterecektir.. Türk ve İslam âlemi devleti bu iki saadetin tecelli ve tezahürüne menba ve menşe olmakla da dünyanın en bahtiyar devleti olacaktır” dedi.

Yalandan kim ölmüş, at martini Debreli Hasan, dağlar inlesin!

*

Selanikli Karabekir’e, bu süreçte oynadığı rol dolayısıyla öfkelidir, gıyabında onun için “Karabekir’le çok çetin uğraşacağım” der (Mumcu, s. 61).

Gıyabında böyle konuşur, fakat yüzyüze geldiklerinde fazla renk vermez.. “Çok çetin uğraşma” günlerini geleceğe bırakır.

O çetin uğraşma, İzmir Suikasti girişimi bahane yapılarak başlatılacak, Selanikli’nin ölümüne kadar devam edecektir.

O sırada bir geçiş dönemi yaşanmaktadır ve Selanikli, Karabekir’i “yakın markaj”a alır.

Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 64):

“İsmet Paşa'nın gaybubeti (yokluğu) müddetince yanından ayrılmamaklığımı istemeleri ve beni her seyahatlerinde beraberinde gezdirmeleri de sulhten (barıştan) sonrası için de birlik ve beraberliğimiz için ümit verici bir beşaret (müjde) telakki ederek emniyetlerini daha ziyade kazanacak vechile samimi müşaviri (danışmanı) olmuştum.”

Evet, Karabekir, Selanikli’nin güvenini kazanma ümidiyle ona karşı samimi davranıyor, düşünce ve kanaatlerini olanca açıklığıyla dile getiriyor.

Peki, Selanikli aynı şekilde samimi mi?

Takiyyeci ve “gizli gündemci” (iki yüzlü, hatta üç beş yüzlü) karakteri dikkate alındığında bunu söylemek zor.

Hatta imkânsız.

O, karşısındakini konuşturuyor, kendisi konuşmuyor.

Nitekim Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini naklediyor (s. 65):

“Gazi'nin ne yapmak istediğini herkes merakla bekliyordu. Bunu ben de çok merak ediyordum. Siyasi bir fırka (parti) teşkil etmek fikrinde olduğunu öğrendim.”

Selanikli, sonradan yanına bile yaklaştırmayacağı, bir karış suda boğmak isteyeceği Karabekir’i o günlerde niçin yanında dolaştırıyor olabilirdi?

Nedeni belli: 

Kontrol altında tutmak, gündemini bağımsız biçimde belirlemesine fırsat vermemek, meşgul edip yönlendirmek, kendi haline bırakmamak, muhalifleriyle biraraya gelmesine mani olmak, kullanmak için.

Ayrıca, iki ordu komutanının, Doğu Cephesi Komutanı Karabekir ile Batı Cephesi Komutanı İsmet’in kendisinin hazır olmadığı bir ortamda biraraya gelmelerini engelliyor.

Çünkü ikisi arasında çok eski bir dostluk ve samimiyet var.. 

Ve Karabekir, görüşleriyle İsmet’i etkileyebiliyor. 

(Nitekim İnönü, Karabekir’in İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle yargılanmasına tepki göstermiş, bunun üzerine, "olağanüstü yetkili", astığı astık kestiği kestik İstiklal Mahkemesi tarafından tehdit edilmiştir. Selanikli öldükten sonra İnönü, Karabekir’i TBMM başkanı yapacaktır.)

*

Uğur Mumcu, Karabekir’in şu sözlerini de naklediyor (s. 67):

“9 Ocak'ta telefonla, yakında seyahate birlikte çıkacağımızı, verecekleri nutuklar hakkında esaslar hazırlamaklığımı bildirdiler. 10 Ocak’ta … Akşam üzeri Gazi de Meclis’e geldi. Seyahat için hazırladığım notlarımı verdim. …”

Görüldüğü gibi, Selanikli herkesi kullanabildiği kadar kullanıyor, oyalayabildiği kadar oyalıyor.

Böyle yanına çekip kontrol altına almak ve kullanmak istediği isimlerden biri, Bediüzzaman Said-i Nursî rh. a..

Ancak, kendisinin takiyye ve yalancılıktaki dehasına karşılık doğrulukta dahi olan Bediüzzaman’ı kullanması mümkün olmuyor.

Bediüzzaman, Ankara’dakilere laf anlatmanın bir yolunun bulunmadığını görünce Van’a gidip inzivaya çekiliyor.

Fakat onu (Karabekir’e açıkladığı milleti “namussuzlaştırarak ve dinsizleştirerek” zenginleştirme “misyon”u için) bir “tehdit” olarak gören Selanikli, peşini bırakmıyor.

Bediüzzaman’ın kalan ömrü sürgün, yargılanmalar, hapislik ve zehirlenmelerle geçiyor.

*

(Bu “muhalifleri meşgul edip oyalama” taktiği, istihbarat teşkilatlarının [gizli servislerin] ve kurt politikacıların çok başvurdukları bir hiledir.. Sizin önünüze maskeli/örtülü biçimde, kendilerini belli etmeden, taşeronlar vasıtasıyla, meşrebinize, kabiliyetinize, eğilimlerinize ve zevkinize uygun, fakat konusunu kendi belirledikleri, maddî kazanç veya manevî tatmin sağlayan projeler getirirler ve böylece sizi kontrolleri altına alırlar. Türkiye için konuşmak gerekirse, günümüzde mevcut parti, cemaat ve tarikatlar da bu kontrol ve yönlendirme ameliyesinin bir parçası olarak kullanılmaktadır. Cemaat ve tarikatları tamamen sayılabilecek şekilde kontrol altına alma, laik [siyasal dinsiz] devletin 80 senesini aldı, fakat başardılar. Bu sözde “sivil” özde “devlet güdümlü” yapılar liderlik düzeyinde kontrol altında tutuluyor ve o yapılara katılanlar, otomatik olarak kontrol altına alınıp sınırlandırılmış oluyor. Bu yapıların içinde uzun süre kalanlar, birşeylerin ters gittiğini farketseler bile, ayrılmaya, sosyal, ailevî ya da maddî etkenler yüzünden cesaret edememektedirler. Aynı durum, belirli yayın organlarında yazan çizen, eserlerini yayınlatan, kitaplarını bastıran yazar çizerler için de söz konusudur. Dışlanmamak için otosansür uygulamak durumundadırlar. Peki, kontrol altına girmezseniz, girmeyi kabul etmezseniz ne olur?.. Yalnız kalırsınız.. Sizinle, “uğraşmıyor” gibi görünerek uğraşabilirler. “Hayatın olağan akışı” içinde, zehirleme ya da trafik kazası gibi yöntemlerle “doğal” kabul edilen bir ölümle isminizin üstüne çarpı çekmeyi deneyebilirler. İstihbarat teşkilatlarının ve derin devlet çetelerinin operasyonlarında bazen terör örgütlerini ve mafyayı taşeron olarak kullandıklarını da akılda tutmak gerekir.)


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK, DECCAL MİYDİ?

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 9

 

Uğur Mumcu’nun Kazım Karabekir Anlatıyor (17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi) adlı kitabını okuyorduk.

Kaldığımız yerden devam edelim.

TBMM’de hemen herkes, saltanat kaldırılsa bile hilafetin devamından ve Osmanlı hanedanının uhdesinde bulunmasından yanadır.

Ancak, bu ortak kararı başlangıçta kabul eden Selanikli Mustafa Atatürk, sıra kararın yasa önergesi olarak Meclis’e sunulmasına gelince çark eder, işi bir oldubittiye getirerek Osmanlı ailesinin elinden halifeliğin de alınmasını sağlamaya çalışır.

Fakat milletvekilleri bu katakulliyi protesto ederek oylamaya katılmazlar, ve toplantı yeter sayısı oluşmadığı için karar yasalaştırılamaz.

Selanikli buna çok sinirlenir.

*

Milletvekilleri, Selanikli’nin bu hamlesini, kendisinin halifeliği için yapılmış bir manevra olarak yorumlar.

Onlara göre, Selanikli “vatan, millet, Sakarya” edebiyatı yaparak, “Kendim için birşey istiyorsam namerdim, zaferden sonra sıradan bir vatandaş olarak kenara çekileceğim” diyerek duygu sömürüsü yapmaktadır.

Gelecekteki mevhum, muhayyel ve mutasavver (aslı astarı olmayan) fedakârlığını pazarlayarak halihazırda bütün yetkileri, imkânları ve makamları cebine doldurmaktadır.

Millete “hayal” satmakta, karşılığında mücessem ve müşahhas “gerçek” kazanç sağlamaktadır.

Nitekim Uğur Mumcu, Karabekir’den şu alıntıyı yapar (s. 59):

Bu zatlar ileri giderek M. Kemal Paşa'nın 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) başkomutanlık kendisine tevcih olunurken, zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından endişe edenleri tatmin için verdiği vaadi kendisine hatırlatmayı istiyorlar ve nutkunun şu parçasını okuyorIardı:

“Makam-ı riyasetinizde bulunmakla mübahî olan (başkanlık makamınızda olmakla övünen) acizleri (aciz şahsım) o gün (zafer günü) iki kere mesut olacağım.

“İkinci saadetimi temin edecek husus, benim bundan üç sene evvel dava-yı mukaddesimize ( kutsal davamıza) başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönebilmem) olacaktır... Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vakıf-ı hakayık (gerçekleri bilici) olarak kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın (makamların) bir kıymeti yoktur.”

Milletvekillerinin Selanikli'nin bu sözlerini hatırlamaları ve hatırlatmak istemeleri normal, çünkü sadece üç ay 10 gün önce söylenmiş.

Yüz (rakamla 100) gün önce.

Evet, Selanikli, dediğine göre, zaferden sonra iki kere mutlu olacakmış..

Birincisi, zafere erişmiş olmaktan dolayı..

İkincisi, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olma mutluluğu yaşayacak..

Yani aklında saltanat, diktatörlük, cumhurbaşkanlığı, devlet başkanlığı filan yok.. Zaferi kazanıp köşesine çekilecek..

Öyle mi peki?

Hayır!

Yine yalan söylüyor, milleti aldatıyor..

*

Sanki Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “İleride cumhuriyet ilan edecek, yetkileri elime alıp Arap harflerinin de, tesettürün de canına okuyacağım, Batı’dan Latin harflerini ve şapkayı getireceğim” dememiş.

(Bazı insanlar vardır, iddialarında ve davalarında yalancı çıkarlar, fakat başlangıçta aslında “yalancı ve dönek” kişiler olduklarının kendileri bile farkında değildirler.. Mesela henüz gençtir, fakirdir, itibarsızdır, makam-mevki yüzü görmemiştir, zenginleri ve makam-mevki sahiplerini eleştirir, “Ben zengin olsam şöyle hayır yaparım, yetkili olsam böyle ederim” filan der, Ebû Zerr’lik edebiyatı yapar, Hz. Muaviye gibi isimleri yerin dibine batırır, fakat gün gelip eline ucundan kıyısından bir makam mevki, para pul geçince, daha çok kazanmak için her tür yolsuzluğu yapmaya hazır, yükselmek için yalakalıkta devrim yapmaya müheyya bir insanımsı olduğu görülür. “Adam değişti” denilir fakat aslında değişmemiştir, içindeki canavar hükmünü yürütecek uygun ortam bulmuş ve açığa çıkmıştır.. Selanikli Mustafa Atatürk, böyleleri gibi “kendini tanımayan, tanıma imkânı henüz bulamamış” yalancı ve döneklerden değil.. O, profesyonel.. Erzurum Kongresi’nde gece dinsizliğin destanını yazarken gündüz, Mazhar Müfit’in tabiriyle “müftü efendi gibi” vaaz verip dua eden bir profesyonel yalancı..)

Adam öyle böyle değil, büyük sahte-kâr (Kâr, Türkçe’ye Farsça’dan geçmiş bir kelimedir, “iş, fiil, yapma, etme” ve “yapan, eden, fail” anlamlarına gelir).. 

Onun için "deccal" nitelemesini yapanların bulunduğu da biliniyor.. Deccal, sözlük anlamı itibariyle “çok yalancı” demektir. Selanikli'nin "deccal" olduğunu söylemezsek, onu "büyük" yalancı değil de "küçük, basit" yalancı kabul ederek küçümsemiş, onun için "Yalancılığı bile becerememiş, yüzüne gözüne bulaştırmış, algı yönetimi konusunda başarısız" demiş olur muyuz? 

(Küçük harfle yazılan deccal ile, ilk harfi büyük yazılan “Deccal” farklı.. Büyük harfle yazılan Deccal, Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberlerin, ümmetlerini fitnesiyle korkuttukları büyük bir bela.. Kıyametin büyük alametlerinden.. Mekke ve Medine hariç olmak üzere Dünya’nın her tarafına bir süre hükmedecek.. Bizim Selanikli ise yalanlarını sadece Anadolu ve Trakya’da hakim kılabildi.)

*

Sahteliğe bakın, milletvekillerinin, milletin karşısına geçmiş maneviyattan söz ediyor.. “Kalb ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk tanımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun maddi makamatın bir kıymeti yokturmuş.

Bunu diyen adam, ilerde “gökten indiği sanılan” diyerek, Allahu Teala’nın mukaddes kitaplarını inkâr ettiğini milletin önünde ilan edecek olan maneviyat tanımaz şahıs..

Maddeye, maddiyata, maddi makamata önem vermiyormuş..

“Zaferden sonra” bütün bu sözlerini yalayıp yutacak, Karabekir’e, Dini ve namusu olanlar kazanamazlar,  fakir kalmaya mahkumdurlar!. Böyle kimselerle ülkeyi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz diyecektir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem fakir yaşamış ya, bunun fakir kalmaya niyeti yok..

Fakirliğin sebebi olarak da dindarlığı ve namuskârlığı biliyor.. O yüzden kendisine bir hedef belirlemiş: Milleti namussuz ve dinsiz yapmak!

Bu hedef doğrultusunda “baş namussuz ve dinsiz” olmak için elinden geleni yaptığını kabul etmezsek onu tembellik ve gayretsizlikle suçlamış olur muyuz?.

Peki, memleketi zenginleştirme hedefine ulaşabildi mi?

Hayır!..

Milletin önemli bir kısmının dinsiz ve namussuz hale gelmesini sağlayacak bir ortamı hazırlamış olduğunu kabul etmek gerekiyor, fakat zenginleşme konusunda aynı başarı düzeyini yakalayamadı; zenginleşenler, çevresindeki küçük bir tufeylî yalaka taifesiyle sınırlı kaldı.

*

Doğal olarak, kendisi zenginleşti.

Bunda, Hilafet'in kurtuluşu için Hindistan-Pakistan ve Afganistan müslümanlarının gönderdiği altınların büyük katkısı var.

Okuyalım:

"30 Ocak 1920 tarihli bilgiye göre, Hindistan Hilafet Komitesi Mustafa Kemal Paşa adına 6.000 İngiliz lirası (36.300 Türk lirası) göndermiş, bu para Ankara’ya iletilmişti. 16 Kasım 1921 tarihli bilgiye göre de, Londra aracılığıyla Mustafa Kemal Paşa adına 20.000 İngiliz lirası (131.500 Türk lirası) gönderilmiş, gönderimlerin devam edeceği bildirilmişti. Osmanlı Bankası bu parayı da Ankara’ya iletmiş, diğer gönderilecek paraların İstanbul’da mı saklanması, yoksa Ankara’ya mı gönderilmesi konusunda açıklama istemiştir.

"Bu çalışmada, Hindistan Hilafet Komitesinin para yardımının sürdüğü, 26 Aralık 1921 ile 12 Ağustos 1922 tarihleri arasında toplam 106.400 İngiliz lirası (675.494 Türk lirası) yardım yapıldığı belirtilmiş, ancak bu paraların kime gönderildiğine ilişkin bir bilgi verilmemiştir. Çalışmadaki verilere göre, Hindistan Hilafet Komitesinin gönderdiği para yardımının toplamı 843.294 Türk lirasıdır."

(Gültekin Kamil Birlik, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Mal Varlığı”, Belleten, C. 78, S. 282, Ağustos 2013, s. 758.)

Burada sözü edilen lirayı bugünkü lira ile karıştırmamak gerekiyor.

O dönemde 1 lira, 6,625 gr. saf altına karşılık geliyor.. “… orta dereceli bir memur İstanbul’da 235 kuruş 10 para [2 lira 35 kuruş ve çeyrek kuruş] aylıkla geçinebilirdi.”  (Feridun Ergin, “Birinci Dünya Savaşı’nda ve Atatürk Döneminde Fiyatlar ve Gelirler”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, C. 3, S. 7, Yıl: 1986, s. 59-60.)

Söz konusu meblağ, bugünkü para ile 11 milyar (milyon değil) lira gibi bir değere karşılık geliyor.

Selanikli, Hilafet için gönderilen bu parayı laiklik (siyasal dinsizlik) namına sahiplendi. Sermaye yaptı.

Söz konusu paranın 250 bin lirasıyla İş Bankası’nı kurdu. 120 bin lirası ise, şahsına ait çiftlikler için harcandı:

“Mustafa Kemal Paşa Hindistan’dan gönderilen yardım parasının geri kalan kısmını ziraat alanında kullanmayı uygun görmüş, bu amaçla Ankara’da Orman Çiftliği, Silifke yakınlarında Tekir ve Şövalye Çiftlikleri, Tarsus’ta Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’da Karabasamak Çiftliği ile portakal bahçesi, Yalova’da Baltacı ve Millet Çiftlikleri, parça parça olarak sahiplerinden ve metruk (terk edilmiş) mallar idaresinden satın alınmıştır. Hasan Rıza Bey, arazinin çok ucuz, paranın ise çok kıymetli olduğu kuruluş döneminde, bütün arazinin satın alınması için ödenen paranın 100.000- 120.000 lirayı geçmediği bilgisini vermiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Böylece Selanikli, zenginleştikçe zenginleşti.. 

Rasulullah s.a.s.'in halifesi olduğunu düşünen, vatandan ayrılırken Topkapı, Dolmabahçe ve Yıldız saraylarındaki değerli eşya ve mücevheratı yanında götürmeyi "namus ve din" açısından mahzurlu gördüğü için gurbet ellerde borçlanarak yaşamak zorunda kalan, öldüğünde borçlarından dolayı tabutuna haciz konulan son padişah Vahideddin gibi değildi.

Zenginleşme konusunda bir deha idi.

Öldüğünde bankadaki serveti devasa boyutlardaydı:

“Atatürk’ün vefatından sonra Ankara Üçüncü Sulh Mahkemesi Türkiye İş Bankasından, Atatürk’ün bankadaki “Nukut [nakit paralar] ve hisse senetleri”ni bildirmesini istemiştir. Türkiye İş Bankasının verdiği cevap, Genel Müdür Muammer Eriş tarafından 9 Aralık 1938’de idare meclisi üyelerinin bilgisine sunulmuştur. Bu bilgiye göre, Atatürk’ün nakit hesaplarının bakiyesi; 2 numaralı hesapta 1.446.872.03 lira, 4 numaralı hesapta 53.453.18 lira, 649 numaralı emeklilik hesabında ise 19.556.80 liradır. İş Bankasındaki hisse senetleri; nama muharrer (yazılı) 62.900 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 56.225 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis (kurucu) 569 adet hisse senedidir. Zonguldak Maden Kömür İşleri T.A.Ş. hisse senetleri ise; nama muharrer 12.750 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.), hamiline ait 12.250 hisse (her biri 10.000 lira itibari değerindedir.) ve müessis 125 adet hisse senedidir. Hasan Rıza Soyak da 10 Kasım 1938 tarihi itibariyle Atatürk’ün nakit ve hisse senetlerini aynı şekilde ifade etmiştir.” (Birlik, a.g.m.)

Ayrıca birtakım gayrimenkuller de var:

“Hilmi Uran’ın verdiği bilgiye göre, vasiyetle Cumhuriyet Halk Partisine kalan Çankaya’daki gayrimenkuller, küçük köşk, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterinin oturması için tahsis edilen köşk ve 400 dönüme yakın köşk etrafındaki arsadan oluşmaktadır.

"Afet İnan’ın belirttiği gibi Atatürk’e, Bursa Belediyesi tarafından 20 Ocak 1923’de Bursa’da, Samsun Belediyesi tarafından 20 Eylül 1924’de Samsun’da, Erzurum İl Özel İdaresi tarafından 1926’da Erzurum’da, Diyarbakır Belediyesi tarafından 5 Nisan 1926’da Diyarbakır’da, İzmir Belediyesi tarafından 1927’de İzmir’de, Konya Belediyesi tarafından 1927’de Konya’da, Trabzon İl Özel İdaresi tarafından 1931’de Trabzon’da, Antalya’da ve İstanbul Belediyesi tarafından Florya’da ev veya köşkler hediye edilmişti." (Birlik, a.g.m.)

Hindistan müslümanları, hilafet, Selanikli, zenginlik ve para..

Bir de Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem vefat ettiğinde ondan geriye kalanlara bakalım: Mescid-i Nebevî'nin ikamet ettiği basit müştemilatı, bir elbise, iki kilim, bir sedir, bir çarşaf, bir su kabı, tencere, tarak, makas, misvak, gümüş mühür.

*

Karabekir’in (Uğur Mumcu’dan yaptığımız son alıntıda geçen) sözlerinin anlaşılması için bazı ek açıklamalar yapmak gerekiyor.

TBMM’nin 20 Temmuz 1922 celsesinde (oturumunda) Selanikli’ye tekrar başkomutanlık verilirken milletvekilleri, “zaferle beraber diktatör olarak istediğini yapacağından” niçin endişe etmiş olabilirler?

Selanikli’nin “üç ay süreyle olağanüstü yetkili” başkomutan yapıldığı tarih, bir yıl öncesi, 5 Ağustos 1921.

Sonra süre üç defa uzatıldı.

20 Temmuz 1922’de ise, dördüncü kez uzatılması gündeme geldi.

Fakat bu defa Selanikli, üç ay için değil, süresiz olarak başkomutan olmak istiyordu.

Öyle de oldu.

Selanikli, süre uzatımı için ikide bir TBMM’ye hesap vermek istemiyordu.

Artık “ebedî şef” olduğunu ilan etmenin vakti gelmişti.

Fakat, klasik “gizli gündem”ciliği, takiyyesi ve yalancılığı ile bunu “İstemez, yan cebime koyun” formülü ile gerçekleştirdi.

TBMM’de yaptığı konuşmanın bir bölümü şöyleydi:

“Meclis-i Âlinizin (TBMM’nin) ilk içtima (toplanma) günlerinde kabul ettiği bir esas vardır ki, o esas, ananat-ı millîye (ulusal geleneklerimizi) ve mukaddesat-ı diniyemizi (dinî kutsallarımızı) tamamen mahfuz bulundurur (koruyup saklı tutar). Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da o esasa tevfik-i harekât ederek (uygun davranarak) netice-i mesudeye (mutlu sonuca) emniyetle vâsıl olacağımıza şüphe yoktur. O gün kıymetli İzmir’imiz, güzel Bursa’mız, makarr-ı Hilâfet ve Saltanat olan İstanbul’umuz, Trakya’mız anavatana iltihak etmiş olacaktır. O mesut günün hulûlünde bütün milletle beraber Heyet-i Celileniz ve ben de Heyet-i Âliyeniz içinde bir fert ve bir âza olarak bittabi en büyük saadetleri idrakle müşerref olacağız.

“Efendiler; Makam-ı Riyasetinizde (başkanlık makamınızda) bulunmakla mübahi (övünçlü) olan âcizleri (aciz şahsım) o gün iki kere mesut (mutlu) olacağım. İkinci saadetimi temin edecek olan husus, benim bundan üç sene evvel dâva-yı mukaddesimize başladığımız gün bulunduğum mevkie (TBMM başkanı olmadığım, sıradan vatandaş olduğum hale) rücu edebilmekliğim (dönmem) imkânı olacaktır. Hakikaten sine-i millette (milletin bağrında) serbest bir ferd-i millet (sıradan vatandaş) olmak kadar dünyada bahtiyarlık yoktur. Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için ne kadar yüksek olursa olsun, maddî makamatın (makam mevkilerin) hiçbir kıymeti yoktur.”

(Bkz. Gülseren Akalın, “Başkumandanlık Kanunu’nun Dördüncü Defa Uzatılması Sırasında Mustafa Kemal Paşa’nın TBMM’nde Konuşması ve Elyazısıyla Hazırlık Notu”, Atatürk Araştırma Merkezi DergisiCilt: 22, Sayı: 64-65-66, Yıl: 2006, s. 211-2.)

*

Görüldüğü gibi, “makarr-ı hilafet ve saltanat”tan söz ediyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) “Hilafet ve saltanat makamına bağlıyım” mesajını veriyor.

Yine, herhangi bir makam ve mevkide gözünün olmadığı mesajını da vermeyi ihmal etmiyor.

Adamı, sine-i millete dönüp sıradan bir vatandaş olmak, zafer kadar, vatanın kurtuluşu kadar mutlu edecekmiş.

Vâkıf-ı hakayik olan (gerçekleri bilen), kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için maddî makamatın hiç önemi olabilir mi?!

Selanikli’nin kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka ne zevk olabilir ki?!

Adam, tıpkı bir müftü gibi, mukaddesat-ı diniyemize (dinî kutsallarımıza) uygun hareket etmekten (tevfik-i harekât) söz ediyor, daha ne olsun!

Böyle sine-i millete dönme mesut hayaliyle yanıp kavrulan bir "vakıf-ı hakayik"lik abidesi hiç saltanat ve hilafet makamının ocağına incir dikip, cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başına geçebilir, memleketi muz cumhuriyeti değilse bile balo cumhuriyeti haline getirebilir mi?!

Kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan böyle dervişmeşrep, sufimeşrep bir fazilet timsali mesela “tesettür”ü kaldırmayı düşünebilir mi?!

Selanikli, müftü efendilerden bile daha sofu, manevi ve mukaddes hazlarla onlardan daha fazla meşbu bir fazilet deryasıdır.

Demek ki, Selanikli’nin zaferden sonra diktatör olacağını düşünenler, gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler.

*

Görüldüğü gibi, Selanikli çok kolay yalan söyleyen bir takiyye abidesi..

Serapa takiyye, hile, yalan dolan.. 

(FETÖ'nün, yani Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün takiyyesi, bununkinin yanında solda sıfır.. Takiyye turpunun büyüğü Selanikli'nin heybesindeydi.. Olaya başka bir açıdan bakarsak, FETÖ'cülerin, en azından "yöntem, strateji veya taktik" düzeyinde, "Selanikli Mustafa Atatürk'ün izinde" yol almış oldukları söylenebilir.. Selanikli millete iyi örnek mi oldu, kötü örnek mi, buna herkes kendisi karar versin.)

“Hür fikrimiz, hür vicdanımız ve hür irfanımız”, bu (kendi tabiriyle “aciz”) şahsın deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akıyla hak edip etmediği sorusunu sormadan edemiyor.

Aciz olduğu doğru..

Kendisini aciz olarak nitelerken, “kalp ve vicdanında mânevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımama” noktasından gerçeği söylediğini, bu noktada gerçekten acziyet içinde olduğunu gönül rahatlığıyla kabul edebiliriz.





GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...