İMTİHANIN DOĞASINDANDIR, SINAV SIRASINDA ALEM BU VE KRAL SENSİN, FAKAT "KALEMLERİ KALDIRIN, ŞİMDİ HESAP VAKTİ" DENİLEN BİR AN GELİR

 



AK Parti’nin gayriresmî sözcüsü ve siyaset teorisyeni, hurda milletvekili’si Mehmet Metiner ile olan ‘sohbet’imiz bitmedi.

Ancak muhatabımız aslında Metiner değil, (“Bir mektup yazdım Hasana, ha Hasana, ha sana” diyen Abdürrahim Karakoç gibi konuşmak gerekirse) sözlerimiz onun şahsında “kıblesini kaybetmiş (daha doğrusu seyyar kıbleli)” bir kitleye..

Siyasal dindarlık/dincilik (İslamcılık) ile siyasal dinsizlik (laiklik) arasında gidip gelen kitleye..

Bunların bir kısmı kaşar münafık.. Başkalarına da münafıklık bulaştıran ukala “guru” taifesi.

Bir kısmı, gurulara özenen, onların laflarını aynen tekrarlayan, guruluk hayali kuran (kifayetsiz muhteris kadrosundan) ezberci acemi münafık..

Bir kısmı da kime inanacağını kestiremeyen şaşkınlar.

*

Metiner, Yeni Şafak’ta yayınlanan yazısında şunu da diyor:

İslamiyetin kuşkusuz bir siyasal tasavvuru vardır ama Kuran bir siyaset kitabı değildir. Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir. Bu ayrımı bilerek konuşmak gerekir.

İslamiyetin bir siyasal tasavvuru varsa, kaynağı nedir?

İnsanlar mıdır?.. Alinin, Velinin sözleri midir?

Yoksa vahiy midir? Kitap ve Sünnet midir?

Kitap ve Sünnet ise (Ki öyledir) o zaman Kur’an için “O bir siyaset kitabı değildir demek yerine, Kur’an, siyaset de dahil toplumsal yaşamın her alanına ışık tutan bir kitaptır, pekçok şeyin kitabı olmanın yanı sıra aynı zamanda bir siyasetin kitabıdır, İslamî siyasetin” demek gerekir.

Evet, Kur’an aynı zamanda bir siyaset kitabıdır.. Bir “siyaset tasavvuru” içermektedir.

Bu yüzdendir ki, mesela Hz. Musa a.s. ile Firavun arasında geçen konuşma ve tartışmalar, (Kur’an’da aktarılan şekliyle) sadece imanî meselelerle ilgili değildir, aynı zamanda siyasettir.

Firavun Hz. Musa’ya Seni çocukken içimizde yetiştirmedik mi?! Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?! Sonunda o yaptığın işi de yaptın (birini öldürdün ve kaçıp gittin); sen nankörlerdensin!” dediği zaman, o doğruluk abidesi peygamber şöyle cevap verdi:

“Ben (öldürme kastı olmadan ölüme sebep olduğum) o işi yaptığımda yolunu şaşırmışlardandım.

“(Beni öldürmeyi kararlaştırdığınızı duyup) sizden korkunca hemen aranızdan kaçtım; sonra Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden kıldı.
“(Saray
ında yetiştirdin diye) başıma kaktığın o nimet de, (başka birşey değil, sadece) İsrâiloğullarını kendine köle edinmendir.” (Şuara, 26/18-22)

Peygamberler ile kavimleri arasındaki mücadeleler aynı zamanda siyasî mücadeledir.

Müstekbir ve zalimlerin iman etmemelerinin ardındaki en önemli saik, peygamberlerin tebliğinin kendi siyasal iktidarları ve ekonomik sömürü düzenleri için tehdit oluşturduğunu düşünmeleridir:

(Allah'ın azâbından haber veren) bir korkutucu (peygamber) gönderdiğimiz hiçbir memleket yoktur ki, oranın nimetlerle şımarmış önde gelenleri, Gerçekten biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz demiş olmasınlar. (Sebe, 34/34)

İşte böyle, senden önce de hangi şehre bir korkutucu gönderdiysek, mutlaka oranın nimet içinde şımarmış önde gelenleri Doğrusu biz atalarımızı (kendi inanç, yasa ve töresi olan) bir topluluk (millet, ulus) olarak bulduk, elbet biz de onların izinde gidenleriz” dediler. (Zuhruf, 43/23)

Hem müslümanlık davası güden, hem de atalarının izinden körükörüne gitmeyi meziyet zanneden sahtekârların özellikle son ayet-i kerimeyi dikkatli okumaları gerekiyor.

*

AK Parti’nin her tarafından erdem sızan erdem küpü siyasetçisi Metiner, “Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır” da diyor.

Fakat, lafının arkasına bir “ama” eklemeyi unutmuyor: “ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir.”

“Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı kıvamında bir mantık örgüsü..

Soru şu: Bu serapa erdem AK Partili, neden Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir devlet başkanıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir” demiyor?..

Diyemiyor?.

Diyememek bir tarafa, “Peygamberimizin Medine’deki hayatını ‘devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin”den söz etme bayağılığıyla nursuz ensesini iyiden iyiye karartıyor? Niye?

Gerçekten, niye işporta malı kelime oyunu yapıyor, ancak aklı kıt cahil cühelanın aldanacağı laf cambazlıklarıyla çoktan nalları dikmiş olan erdeminin tabutuna paslı çiviler çakıyor?

Niye?

Zat-ı şahanelerinin yüksek müsaadeleriyle bu niye üzerinde durmak gerekiyor.

*

Sebep şu:

Türkiye’nin ataist (Atatürkçü) laik (siyasal dinsiz) düzeni/rejimi, İslama devleti çok görüyor, fakat müslümana siyasal dinsiz düzende siyasetçi olup oyunu “siyasal dinsizliğin kurallarına göre oynama izni veriyor.

Fakat bu “siyasal dinsiz” düzen, “siyaset” yapma imkânı verdiği devşirme”lerin, oyunu “siyasal dinsizliğin kurallarına göre oynamaları (ve şahsiyetlerinin yok edilmesi, kişiliksiz ve kimliksiz hale gelmeleri) ile yetinmiyor, aynı zamanda bu devşirmelerin İslam tarihini de siyasal dinsizlik perspektifinden yeniden yorumlamalarını, İslamı zihinlerinde siyasal dinsizliğin kodlarına göre yeniden kurgulamalarını istiyor.

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “eşsiz bir siyasetçi” olabiliyor, fakat “eşsiz bir devlet başkanı” olma hakkını yitiriyor.

Onlara göre, Peygamber Efendimiz s.a.s. devlet başkanı olamaz, çünkü kurduğu yapı devlet” değil..

Devlet olma onuruna erişmek için siyasal dinsiz” olmak gerekiyor.

Halbuki Peygamber Efendimiz s.a.s. “siyasal dinsiz” değil..

Dinsizliğin her türlüsünden uzak.

Dolayısıyla devlet başkanı da değil.

Türkiye tipi laikliğin (siyasal dinsizliğin) Türkiye Müslümanlarında görmek istediği mantık (budalalık) böyle birşey.

*

AK Parti tipi “erdem”in bu sadık savunucusu, işi getirip modernist zihin”e bağlayarak ev sahibini bastıran yavuz hırsızlık sanatının en pişkin örneğini de sergiliyor..

Hem kel hem fodul..

Pişirdiği postmodern aşın üstüne “çifte standard sosu dökmeyi de ihmal etmiyor.

Peygamber Efendimiz s.a.s. devlet başkanı olamıyor, fakat eşsiz siyasetçi olabiliyor.

Nasıl oluyorsa?

İmdi, Rasulullah s.a.s.’in siyaset adamı olması, devlet başkanı olmasıdır.. Çünkü siyaset, toplumun yönetimi ile ilgili bir olaydır.

Bir toplumda başka bireylere emir verebilen, onlar için kural koyabilen, yasaklar getirebilen, onları başka topluluk ve devletlerle kendi emri altında savaşa sürebilen, savaşlarda kendi bayrağını/sancağını açıp dalgalandıran, koyduğu kurallara aykırı hareket edip suç işleyenleri cezalandıran, insanlar arasındaki ihtilaflarda adaleti sağlamak üzere mahkeme kurdurup yargılama yaptırabilen bir otorite, devlet demek olduğu gibi, o otoriteyi temsil eden şahıs da, adına devlet başkanı denilsin denilmesin, devlet başkanıdır.

*

Ukalaya bakın, “Kuşkusuz Peygamberimiz eşsiz bir siyaset adamıdır ama Hz. Muhammed önünde de-sonunda da bir Peygamberdir” diyor.

Yani akıldan yoksun kafasına, mantıktan mahrum görüşüne, idrakten aciz zihnine göre, Rasulullah s.a.s.’in peygamber olması, devlet başkanı olmasına engel..

Peki Hz. Davud a.s. neydi?.. Hz. Süleyman a.s. neydi?..

Onlar hem peygamber, hem de devlet başkanı değiller miydi?!

Peygamber Efendimiz s.a.s., tıpkı onlar gibi hem peygamberdir hem de devlet başkanı..

O peygamberler kraldılar/meliktiler, fakat her devlet başkanının kral olması gerekmiyor.

Siz Recep Tayyip Erdoğan’ı kral olarak mı görüyorsunuz?

*

İmdi, eleştirdiğin Müslümanlar, aşağılık kompleksi ruhlarına işlemiş kimi İlahiyat çapulcuları gibi eğer kendilerini modernist olarak nitelendiriyorlarsa, ve Recep Tayyip Erdoğan gibi İslam’ın güncellenmesi (yani modernleştirilmesi) gerektiğini savunuyorlarsa, onlar için “modernist zihin” ve “modern müslüman zihni” gibi tabirler kullanman makul karşılanabilir.

Fakat, kendilerini bu şekilde nitelendirmeyen, bu tabirleri benimsemeyen kişiler için “modern müslüman zihni” yakıştırmasını yaptığın zaman, “modernlik” kavramını yaklaşımının merkezine oturtmuş olduğun için asıl sen “modernist” bir zeminde konuşuyorsundur.

Anahtar kavramın modernlik olmuş, temel kıstasın modern olarak nitelendirilip nitelendirilememe haline gelmiş, farkında değilsin.

Bu modern kavramını temel alarak laga luga yapman, o kavramın patentini elinde tutan Batılılar ve Batıcılar nezdinde “aydın, entel, şünür” vs. görünme arzu ve tutkunu tatmin etmene, aşağılık duygusuyla çürümüş olan felçli beyninin keyif ve hazdan dört köşe olmasını sağlamana hizmet edebilir, fakat İslamîlik açısından beş para etmez.

Bu meydanda modernlik kavramının esamesi okunmaz, burada söz atına binip cevelan eden ancak “bid’at” kavramıdır.

Ve de Batı düşüncesinden aparma “modernlik” gibi artistik tabirlerin hipnotik etkisiyle illüzyonist hokkabazlıklar sergileyerek milletin aklını çelmeye değil, usuluddîn ve usul-ü fıkıh çerçevesinde akıl yürütmeye ihtiyacın vardır.

*

Modern Türkiye’nin laik (siyasal dinsiz) sisteminin bu hurda parlamenteri, derin zihinsel sefaletiyle AK Parti’nin ağadan icazetli gayriresmî (fahrî) sözcüsü.. Ekranların ve Yeni Şafakın gediklisi..

İmdi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in peygamberliği, ancak ona iman eden için anlam taşır.. Onu peygamber olarak görmeyen için ise o, Araplar’ın lideridir.

Bizzat kendisinin sıfırdan inşa edip kurmuş olduğu İslam devletinin “devlet başkanı”dır.

İslam devleti Araplar tarafından kurulmuştur, fakat o, bir ulus-devlet değildir, Arapçılık temeli üzerine kurulmamıştır, “iman devleti”dir.

Arapçılık, cahiliye zihniyetini sürdüren Araplar’ın ideolojisi olabilir, fakat İslam, bugün Endonezya ve Malezya’dan Fas’a, Bosna’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyadaki farklı etnik toplulukların benimsediği “tevhid dini”nin adıdır.

Evet, Rasulullah s.a.s., müslüman için bir peygamberdir, fakat gayrimüslimler için bir devletin ve onun da ötesinde bir medeniyetin kurucusudur.

İslam Devleti’nin kurucu devlet başkanıdır.

(Peygamber, Farsça bir kelimedir. Haber anlamına gelen peygam/peyam ile, “getiren, taşıyan” anlamına gelen “ber” ekinin birleştirilmesiyle üretilmiştir. Yani Arapça’daki haberci anlamına gelen “nebî” kelimesinin Farsçasıdır.)

Rasulullah s.a.s.’in Allahu Teala’dan haber getirdiğini, vahiy aldığını kabul etmeyen bir gayrimüslim için Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vasfı nedir?

Dönemin süper gücü Sasanî Devleti’ni yıkıp yerle bir eden, Bizans’ın elinden Mısır, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’yu alan, (Hz. Muaviye döneminde Yezid’in komutasında) Bizans’ın başkenti İstanbul’u yedi yıl boyuncu kuşatma altında tutan, doğuda Orta Asya içlerine, kuzeyde Kafkasya’ya ve batıda Fas’a, İspanya’ya kadar uzanan bir devlet var ortada.

Bu devletin kurucusu, ilk “devlet başkanı” kim?

Bir gayrimüslim açısından Rasulullah s.a.s., Allahu Teala’dan haber getiren bir haberci değildir, nev’i şahsına münhasır, daha önceki devlet başkanlarına benzemeyen bir “devlet başkanı”dır.

*

İmdi, diyelim ki bir gayrimüslimle konuşuyorsun, adam Peygamber Efendimiz s.a.s.’den söz ederken ortadaki gerçekliği ifade için “Arap devletinin kurucu devlet başkanı” dedi diyelim, bunun yanlış olduğunu, ortada bir devlet bulunmadığını mı söyleyeceksin?

Söylersen, senin gibi bir budalayla karşılaştığı için bıyık altından gülüp “Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz, biz adamın peygamberliğini sildik, bunlar da devlet başkanlığını siliyor, ortada birşey kalmadı” diye düşüneceğinden, şöyle demeyeceğinden şüphe edilebilir mi: “He, doğru, ortada bir devlet yoktu, Muhammed de devlet başkanı değildi, belki eşkıya çetesi elebaşısıydı, belki terör örgütü başıydı, belki de bir mafya lideriydi, araştırmaya değer.. Bu eşkıyalar geldiler İstanbul gibi bir medeniyet merkezini kuşattılar, her tarafı yağmaladılar, anarşi ve kaosa boğdular. Ortada devlet diye birşey bırakmadılar. Devlet kurmayı bilmiyorlardı, sadece devlet yıkmayı biliyorlardı.”  

*

İslam’a Metiner gibi kullanışlı tiplerle “operasyon” çeken “derin” laikler de, onlara alet olan AK Parti de “ateşle oynuyor”.

Siz yaptığınız şeyi basit görüyorsunuz, halbuki oynadığınız şey yüksek gerilim hattı.. Bu kafayla giderseniz çarpılacaksınız.

Belki bu dünyada, belki ahirette, onu bilemem.

Allahu Teala sizin yaptıklarınızı ve tasarladıklarınızı görüyor, biliyor.

Allah, imhal eder, fakat ihmal etmez:

O halde sakın Allah'ı, peygamberlerine olan vaadinden dönücü sanma! Şüphesiz ki Allah, Azîz (kudreti dâimâ üstün gelen)dir, intikam sâhibidir!” (İbrahim, 14/47)

Laik (siyasal dinsiz) devletin emir kulları, devletlerini (Cemal Bali Akal’ın tabiriyle) Sivil Toplumun Tanrısı gibi sunarak milleti putlarına (devlet adı altında putlaştırdıkları şahıslara, siyasetçi ve bürokratlara) ibadete davet etmek yerine, “Bir kavmin/milletin efendisi/lideri/başı onlara hizmet edendir” buyurarak gerçek efendiliğin kendini milletin hizmetkârı olarak görmekten geçtiğini açıklayan Hz. Peygamber s.a.s.’in “devlet” anlayışını ve örnek “devlet başkanlığı”nı anlamaya çalışmalıdırlar.

Fakat ne yazık ki bunu yapmak yerine Hz. Peygamber s.a.s.’in “devlet başkanlığı”nı (sözde peygamberliğine vurguda bulunma adına) unutturmaya, böylece akıllarınca laikliği (siyasal dinsizliği) tahkim etmeye çalışıyorlar.

*

Laik rejimin ve Erdoğan ailesinin Metiner gibi yetenekli dalkavuklarının da, bir alanda yetenekli olmanın başka alanlarda da kabiliyetli olmayı gerektirmediğini anlamaları gerekiyor.

Mesela sporda yetenekli olan birinin bu yeteneği, aynı zamanda iyi bir ressam olmasını sağlamaya yetmez.

Metiner gibilerin de, dalkavukluktaki eşsiz yeteneklerine bakarak ilim ve düşünce alanlarında da kendilerini gösterme hevesine kapılmamaları, daha fazla rezil ve kepaze olmamaları bakımından kendi hayırlarına olur.


ZEKÂ YETERSİZLİĞİNİN VE AHLÂKÎ YOZLAŞMANIN İSLAMCILIK ELEŞTİRMENLİĞİ SEMPTOMU

 



AK Parti’nin gayriresmî sözcüsü ve siyaset teorisyeni, hurda milletvekili’si Mehmet Metiner, partisi adına ekran bülbüllüğü yaptığı yetmiyormuş gibi, Yeni Şafak gazetesini de zekâ yoksunluğunun “modernlikten uzak” tezahürleriyle şenlendiriyor.

Ona göre, İslamcılık “totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye” dönüşmüşmüş.

Fakat, bu dönüşümün bir “öncü”sü var.

O da şu: Peygamberimizin Medine’deki hayatının “devlet başkanlığı” gibi takdim edilmesi.

Bu, “modernist zihin” oluyormuş.

Şöyle diyor:

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir.

*

Kurduğu neden-sonuç ilişkisine bakın…

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” diye takdim ettiğimiz zaman, devlet başkanlığına “peygamberî/nebevî” bir ruh, nebevî bir muhteva, nebevî bir soluk, nebevî bir tarz, peygamberî bir üslup kazandırmış olmuyormuşuz, onu totaliter hale getirmiş oluyormuşuz.

Bu sözüyle, “Peygamberimiz’in Medine’deki hayatı totalitarizmden ibarettir” demiş oluyor, farkında değil. (Belki de farkında, fakat biz saflar, onun farkındalığının farkında değiliz.)

Peygamber Efendimiz s.a.s. totaliterlik adına ne yapmış Medine’de, Selanikli Mustafa Atatürk’ün şapka giymeyenleri astırmasına benzer şekilde başını örtmeyen kadınları mı astırmış?

Yahudiler’e “Medreselerinizi/okullarınızı kapatacaksınız, Tevrat öğrenimi bundan böyle yasak” mı demiş?

“Sadece Arapça konuşacaksınız, İbranice artık yok, lakin benim gibi Fransızca da konuşabilirsiniz” mi demiş?

Bir Arap dünyaya bedeldir” diye mi konuşmuş?

Millete “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye gözdağı mı vermiş?

Ne yapmış?

*

AK Parti’nin ekranlarda ve Yeni Şafak’ta sönmeden yüzen bu yıldızı, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in hayatında totalitarizm adına ne görüyor, onu da yazsaydı ya!..

Ona göre, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Medine’deki hayatının devlet başkanlığı olarak gösterilmesi, daha sonra yaşayıp da kendisini “devlet başkanı” olarak görenlere “devlet başkanlığının nasıl yapılması, devletin nasıl yönetilmesi, insanların nasıl idare edilmesi gerektiği” konusunda “güzel örnek” (üsvetün hasenetün) sunma olmuyor, tam aksine, onun “devlet başkanı” olarak örnek alınması, devlet başkanlığı kurumuna “totaliterlik” kazandırıyor.

Lafının sonunun nereye gittiğinin farkında olmayan böylesi ahmak akıldanelerin, dinlerini tahrif edip bozan Yahudi ve Hristiyanlardan farkı ne?

*

Allahu Teala, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e “İş hususunda onlarla (ümmetinle) müşavere et, onlara danış!” (Enfal, 3/159) emrini vermişti.

Rasulullah s.a.s., “Benim dediğim olacak, yoksa, ihtimal bazı kafalar kesilecektir!” diyen bir diktatör değildi.

Yine Rasulullah, danışıyormuş havasında tiyatro sahneleyen, kendi kararını birilerine empoze edip sonra da “Bu sizin kararınız, milletin iradesi” diyen bir sahtekâr “irade dolandırıcı” da değildi.

(Diktatörlüklerde olay basitçe şöyle sahnelenir: “Demokrat” diktatörümüz kafasında işi kurar, sonra adamlarından birine veya birkaçına “Toplantı sırasında şöyle bir öneri getireceksiniz” der, başka birilerine de, “Filan şöyle bir öneri getirecekmiş, onu destekleyin” talimatını verir, herşey olup bittikten sonra da, sanki bütün olan biten kendisinin dahli olmadan gerçekleşmiş, spontane gelişmiş gibi, “Arkadaşlar, ben sizin önerilerinize açığım, kararlarınıza da saygı duyuyorum” diye hava atar. 

Bazen de bu tür mizansenleri istihbarat örgütleri [gizli servisler] sızdıkları örgütler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, tarikatlar vesairede sergilerler. 

Mesela, diyelim ki bir tarikatta "anlaşmalı bir kişi"yi yeni şeyh yapmak istiyorlar, birkaç kişi o şeyh adayı için "rüya" görür, eski şeyhin ölümünden sonra sahneye fırlayan birkaç mürit de, eski şeyhin kendilerine, "söz konusu şeyh adayının kendisinin yerine geçeceğini müjdelemiş bulunduğunu" iddia ederler, şeyhlik tahtının inşası işi artık tamamlanmıştır. 

Üstelik, şeyh adayımız hiç şeyhlik iddiasında bulunmamış, "nefsanî" davranmamış, gayet ağırbaşlı, vakur, zahidane ve olgun bir tavır sergilemiştir. 

İstihbarat teşkilatları bir topluluk ya da örgütte kendi adamlarının lider ya da başkan olmasını, öne çıkarılan adam hiç yorulmadan ve yıpranmadan, bu türden taktiklerle kolayca sağlarlar.

Çünkü hem çok tecrübelidirler, hem de alet, edevat, teçhizat, para ve insan kaynağı bakımından çok zengindirler.)

Peygamber Efendimiz s.a.s., Allahu Teala’nın emirlerini ashabına olduğu gibi aktarır, onları uygulardı.. 

Kendi (vahiy kaynaklı olmayan) kişisel kararlarına gelince, ashab bunları sorgulayabiliyor, değişiklik talebinde bulunabiliyorlardı.

Mesela Bedir Savaşı sırasında ashabdan birinin teklifi doğrultusunda ordunun tabiyesinde değişiklik yapmıştı.

Uhud Savaşı öncesinde Medine’de savunmada kalma niyeti taşıdığı halde, birilerinin meydan savaşı diye tutturması yüzünden bunu kabul etmişti.

Savaştan sonra onlara hatalarını yüzüne vurma gibi bir tutum da sergilememişti.

Hendek Savaşı sırasında Selman-ı Farisî r. a.’in önerisi üzerine hendek kazdırmış, ona “Askerliği senden mi öğreneceğiz?!” filan dememişti.

*

Peygamberimiz s.a.s.’in Medine’deki hayatının “devlet başkanlığı” olarak görülmesi, İslamcılığı "totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye” dönüştürmez.

Tam aksine, Rasulullah s.a.s.’in devlet başkanlığı ile sonraki dönemlerin (özellikle de günümüzün) devlet başkanlığı teamüllerinin karşılaştırılmasına yol açar.

İşte o zaman, Beş Halife’nin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan r. a.) sınıfı geçtikleri, 10 üzerinden 10 aldıkları, sonrakilerin ise (Ömer bin Abdülaziz bir yana bırakılırsa), geçer not alıyor olsalar bile, notlarının biraz kırıldığı görülür.

Notlarının kırılmasının nedeni, Rasulullah s.a.s.’in sünnetine (devlet başkanlığı üslubuna) tabi olmadaki kusurlarıdır.

*

Bu kusurların da ötesinde, “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konulu ayetleri umursamayıp devreden çıkaranlara, Kur’an’ın okunmasını bir tür (“acapella” türünden çalgısız icra olunan) müzik “ziyafet”ine dönüştürenlere, onunla amel etmeyi "devlet" söz konusu olduğunda gereksiz görenlere gelince.. 

Onlar, evet onlar, geçer not alamamak bir yana, imtihanda sıfır çekiyorlar.

Hatta bazıları sıfırın altına bile inmeyi başarıyorlar.

*

Bunlara göre, İslamcılık yapmak, yani "Allah'ın indirdiği ile hükmedilmesini" istemek, totaliter bir siyaset tasavvuru üretmekten başka birşey değil..

İstedikleri şu: Siyaset tasavvuru, devlet başkanının heva ve hevesine, nefsanî arzularına, zevkine ve keyfine göre değişebilsin.

Kimse "Bu ne biçim 'müslüman' devlet başkanlığı? Ne bu saraylar, ne bu ihtişam, ne bu zevk ü sefa, ne bu israf!. Hz. Peygamber s.a.s'in evi böyle miydi, ev eşyaları böyle miydi?!" diyerek bir devlet başkanını totaliter baskı altına almamalı. 

Kimse devlet başkanlarına, "Adını bile bilmediğimiz içecekler ve meyvelerle şatafatlı resepsiyonlar düzenlemeyi, açlıktan karnına taş bağlayan Rasulullah s.a.s.'den mi öğrendiniz?" sorusunu yönelterek totaliter zulümde bulunmamalı.

Kimse bunlara, "Hz. Peygamber s.a.s.'in kaç tane koruması, kaç tane hizmetçisi, kaç tane atı, kaç tane tahtı, kaç tane faytonu, kaç tane arabası vardı?! Sizdeki bu saltanat ne?" diyerek totaliter sorular sormamalı..

Her müslüman, Metiner gibi erdemli olmalı..

*

Görüyorsunuz, adam ne kadar erdemli, ne kadar mütevazi, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar olgun, Emine Erdoğan Hanım'ın önünde rüku etmekten çekinmiyor.

Erdemli siyasetin kitabını yazmış..

Yazmakla kalmamış, bir de pratiğe aktarmış.. Mesela "devlet başkanı" Erdoğan'dan "bin defa" özür dilemiş..

Totaliter İslamcılığa karşı Metiner tipi erdemli siyasetçilik..

E tabiî ki Metiner milletvekili olacak, ballı maaşa konacak, ekran bülbülü olarak TV kanallarında arz-ı endam edecek, Yeni Şafak'ta önüne kırmızı halı serilecek..

Totaliter İslamcı kardeş, nazar etme ne olur, çalış, erdeme yatırım yap, senin de olur..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...