DİNSİZ DEVLET HİNLİĞİ






Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırları buluyoruz:

İslam dünyasında teo-politik radikal düşüncenin radikalleşmesine tesir eden en önemli konulardan bir tanesi de hukuk meselesi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde Müslüman topraklar üzerinde kurulan yeni ulus devletler, şüphesiz Batı’da üretilen hukuk sistemlerinden etkilenmişler ve kendi anayasalarını oluştururken bu sistemleri örnek almıştır. Dini radikal grupların; yeni ulus devletleri tekfir etmelerinde ve onlara karşı İslam devrimi ile sonuçlanacağını ümit ettikleri bir savaş içine girmelerindeki temel motivasyonu da söz konusu rejimlerin ülkelerini İslam hukuku yerine modern hukuk ile yönetmeyi tercih etmeleri olmuştur. “Şeriatın tatbiki sorunu” olarak şöhret kazanan problem, altmışlı yıllardan günümüze kadar, devlet ile cihâdî gruplar arasında en önemli gerilim kaynaklarından biri olarak var ola gelmiştir.

Ulus devlet” denilen devletler, ırk esaslı devletler.. 

Bu devlet tipi Batı’da Otuz Yıl Savaşları’na son veren Vestfalya Antlaşması ile başlayan laikleşme sürecine paralel olarak ortaya çıktı. 

Hakimiyet-i milliye (ulus egemenliği) düşüncesini bayraklaştıran Fransız Devrimi de bu süreci hızlandırdı. İmparatorlukların (hanedanların) yıkılması ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı ise süreci zirve noktasına taşıdı.

Ulus devletlerin tekfiri meselesine gelince.. 

Gerçekte bu devletler kendi kendilerini tekfir ediyorlardı.. Yani “İslam devleti” olmadıklarını, Şeriat’i uygulamak gibi bir hedefleri ya da dertleri bulunmadığını söylüyorlardı.

Din devleti” olmamakla övünüyorlar, fakat İslam namına kendilerine “dinsiz devlet” denilmesinden de rahatsız oluyorlardı.

Buna karşılık kendilerine çağdaşlık ve uygarlık (medeniyet, medenilik) adına “dini olmayan (dinsiz) laik devlet” denildiğinde bunu öpüp başlarına koyuyorlardı.

Yani övgü maksadıyla dinsiz devlet denilmesini istiyor, fakat İslam adına olumsuz anlamda dinsiz devlet denilmesini ise hazmedemiyorlardı.

*

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” ilkesi gereğince bu tür devlet ve rejimleri tekfir etmek (İslam'ın kâfiri olduklarını söylemek) aklın ve mantığın gereği durumunda.. 

İslam’la ilgisi olmadığını açıklayan bir devlet için “Yok yok, aslında o İslam devleti” demek aklı olan birinin yapabileceği birşey değil.

Ancak bu laik (siyasal dinsiz) devletler (Mısır’ı işgal eden Napolyon’un halka müslüman olmuş gibi propaganda yaptırması, II. Abdülhamid döneminde Almanya Kayzeri Wilhelm’in İslam dünyasında gizli servisi eliyle sanki müslüman olmuş gibi bir izlenim vermeye çalışması, İngiltere Kralı Charles için veliahtlığı zamanından beri müteveffa müteşeyyih Kıbrıslı Nazım ile müritleri tarafından “Müslüman oldu, Hüseyin adını aldı” diye propaganda faaliyeti yürütülmesine benzer şekilde) müslüman halkı daha rahat güdebilmek için (İslam dışılık anlamında) dinsizliklerinin gündeme getirilmesini istemezler.

Onun yerine “Laiklik dinsizlik değildir, gerçek din özgürlüğüdür” masalını anlatırlar.

Türkiye’deki “Bayrak inmez, ezan dinmez” sloganı da benzer bir işleve sahip.. Tamam da bu (eskiden olmayan, senin bahşettiğin) bir lütuf mu?! Laiklik, çağdaşlık ve Batılılaşma adına çanı susturmayacaksın fakat ezanı susturacaksın, bu olacak şey mi?.. 

Bu millet ezan susmasın diye İstiklal Harbi vermedi ise ne diye verdi, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan adamın adı Mehmed Vahideddin değil de Mustafa Kemal olsun, milleti Kayı boyundan, Osman Gazi soyundan biri değil de bir Selanikli yönetsin diye mi?!

*

Modern hukuk denilen şeye gelince.. Bu, kökleri Roma Hukuku’na dayanan, Hristiyanlık’tan etkilenmiş Avrupa hukuku..

Şeriat’le (İslam hukuku ile) çelişmeyen yönleri de var, çelişen yönleri de..

Türkiye gibi ulus devletler hukuk düzeni meselesinde laiklik (siyasal dinsizlik) noktasından çifte standart uygulamış durumdalar.

Bugün bile Türkiye’de Yahudi’nin cumartesisi, Hristiyan’ın pazarı resmî tatil iken Müslüman’ın cumasının tatil olması istendiğinde laiklik ve Kemalizm (Atatürkçülük) adına ortalığı velveleye veren, “Türkiye Şeriat devleti oluyor” diye feryad ü figan koparan, şirretlik sergileyenler var.

Bunların bir bölümü aynı zamanda Türkçülüğün, milliyetçiliğin, yerlilik ve milliliğin şampiyonluğunu yapmayı da ihmal etmiyorlar.

Selanikli Mustafa Atatürk sayesinde hukuk alanında modernleşme yönünde devrim niteliğinde adımlar atmış olan devletimiz, modernleşmeyi AKP döneminde de sürdürdü..

Mesela zinayı suç olmaktan çıkardılar..

Zina suç değil, fakat 20 yaşında bir delikanlı 17 yaşında bir genç kızla evlense suç işlemiş oluyor.. Niye?. Çünkü zina edip kızı ortada bırakması gerekirken reşit olmayan kızı nikâhına aldı.. Modernleşme yolunda çok büyük bir günah işledi..

Güler misin, ağlar mısın?.. Böyle bir “son kale Türkiye”de yaşıyoruz.. Mazlumların umudu, kimsesizlerin kimsesi imiş..

2011 seçimleri sırasında MHP üst yönetiminden (evet, en üst yönetiminden) (tıpkı Aczimendebur Müslüm Gündüz gibi “uçkurist” olan) dokuz-on kişi “kaset”leri ortaya çıktığı için siyaseti bırakmak zorunda kalmışlardı.

Yaptıkları hukuken suç muydu?..

Değildi..

O yüzden, bu şahıslar değil, onların kasetlerini internette yayınlayanlar ayıplandı, ahlâksızlıkla suçlandılar..

Ve AKP Hükümeti bu tür ahlâksızlıklar yaşanmasın diye tedbir aldı..

Hayır, zinayı engellemek için değil, zanilerin teşhir edilmesini engellemek için; modern Türkiye'de asıl ahlâksızlık oydu.. Hukuk, millete (özellikle Ankara'nın kaymak tabakasına) güvenli biçimde zina yapma imkânı sağlamalıydı. 

O yüzden “özel hayatın (bu türden) dokunulmazlığı” sağlama alındı.. MHP'nin üst yönetimi "modernleşme" yolculuğuna hasarsız güvenli bir biçimde devam edebilirdi artık.

Evet, bu ülke Selanikli Mustafa Atatürk’ün izinde modernleşme yolunda müthiş mesafe almış durumda.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi muasır medeniyet seviyesini aşma yolunda..

Dolayısıyla başkasının karısıyla (evli olmayan biriyle de değil, evli kadınla) zina eden CHP lideri Deniz Baykal gibilerin “özel hayatı” koruma altında.. Bir daha hiçbir siyasetçi Baykal'ınki gibi bir bahtsızlık yaşamasın diye gereken tedbirler alınmış.

Cumhuriyetin fazilet olduğu modern hukuk alanında yaşanan bu gelişmeler sayesinde daha iyi anlaşılıyor.

*

Ancak dünya beşten, Türkiye de muhafazakâr demokrat AKP'den, Kemalist CHP'den, bomboz kurtçu MHP'den büyük.

Bu ülkede, her ne kadar sayıca az olsalar da, (İslam devrimi anlamında) devrimciler de, Şeriatçılar da var.

Hatta, (merhum Bediüzzaman'dan, Es'ad Erbilî rh. a.'den beri) sırf Selanikli’ye rahmet okumadığı, laikliğe (devletin siyasal dinsizliğine) iman etmediği için “özel hayat” bakımından “Nerede nasıl zehirlenebilirim”in hesabını yaparak yaşamak zorunda kalanlar bile var.

(Çakmaktaş'ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.) 

 

ANAYASA'DA İSLAM OLMASINMIŞ, FAKAT CUMA HUTBESİNDE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK OLSUNMUŞ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

Ana akım İslami hareketin demokrasi ve mevcut siyasal düzen hakkında benimsediği tutum ve takip ettiği yöntem, her ne kadar dini radikalizm tarafından sert eleştirilere maruz kalmış olsa da ve dini radikal düşünce öncüleri mevcut siyasal sistemin küfrüne hükmetmiş olsa da bu kimseler İslamcıları tekfir etme çabası içinde olmamıştır. Nitekim öncü cihâdî ideolog Ebu Mus’ab es-Sûri’ye göre; cihâdî hareket demokrasinin bizzat kendisini din olarak telakki ederken, demokratik sistem içinde kalarak, İslamlaşma için çaba gösteren İslamcıları tevil özründen dolayı tekfir etmemekte, ama söz konusu İslamcıların yaptıkları işe küfür karıştırdığını düşünmektedir (Es-Sûrî, 2004, 1/794).

Türkiye gibi Şeriat karşıtlığını açıkça dile getiren, laik (siyasal dinsiz) olduğunu söyleyen ülkelerdeki siyasal sistemin (İslam açısından) küfründe şüphe yoktur.

Siyasal sistem ve devlet itibarî birer kavram olduklarına, insanlardan bağımsız olarak kendi başlarına bir varlıkları bulunmadığına göre, bunun anlamı şudur: Böylesi bir devleti ve siyasal sistemi bütün kurum ve kurallarıyla olduğu gibi benimseyip savunan, onu ideal devlet ve siyasal sistem olarak kabul eden kimseler küfre düşerler.

Kendilerini müslüman zannediyor olmaları bir önem taşımaz.

Böylesi devletlerin ve siyasal sistemlerin İslam’la bir ilgisinin bulunmadığı (dolayısıyla küfür anlamına geldiği) kendi iddialarıyla sabittir. Laik (siyasal dinsiz) olduklarını, her dine eşit mesafede durduklarını söylemektedirler..

Yani yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’nın hak dini İslam ile Hindu yamyamların öküze tapma dini arasında tarafsızdırlar.

İkisine de eşit mesafededirler, Allahu Teala’ya kulluğa ne kadar yakınsalar, öküze kulluğa da o kadar yakındırlar.

Bununla birlikte, devletlerinin küfür devleti, rejimlerinin küfür rejimi olduğunun söylenmesini istemezler.

“Ey dinî inancı gereği bana kâfir diyen vatandaş, sana da eşit mesafedeyim” demezler.

Söyledikleri şuna benzer birşeydir: “İslam’a göre biz kâfiriz, bundan gurur duyuyoruz, fakat bize kâfir demenizi size yasaklıyoruz. İslamî terminolojiyi değil bizim terminolojimizi kullanacak, bizim rejimimiz için sadece bizim izin verdiğimiz sıfatları kullanacaksınız. Çağdaş, ilerici, halkçı, devrimci, uygar, modern vs. gibi..”

*

Bir de anayasasında kanunların Şeriat’e (Kur’an’a) aykırı olamayacağı hükmüne yarım ağızla yer veren fakat uygulamada buna riayet etmeyen rejimler var. 

Küfrü konusunda ihtilaf bulunan rejimler bunlar.

Böylesi ülkelerde rejimi tekfir etmek uygun olmayabilirse de, uygulayıcıların kimi söz ve eylemlerinin küfür olduğunu kabul etmek gerekebilir.

Demokrasinin bizzat kendisinin din olmasına gelince..

Bu, kesindir.. İslam’ın din tanımı açısından demokrasi bir dindir. (Niçin böyle olduğunu anlamak isteyenler TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okusunlar. Eski yazılarımızda bu konu üzerinde çok durduk.)

Demokrasinin bir din sayılması gerektiğini şu da ortaya koymaktadır: İslamî hedefler doğrultusunda siyaset yapmak isteyenlere “Siz demokrasiyi benimsememişsiniz” denilerek siyaset yasağı getirilir. (Bunun Türkçesi, "Siyaset söz konusu olduğunda İslam'ı, müslümanlığı terk edin"dir.)

İşte bu, demokrasinin İslam’ı rakip kabul ederek onunla çatışan bir din haline getirildiğinin delilidir.

Demokrasi adına İslam’a yasak getirmekle İslam adına "demokrasi yasağı" getirmek arasında şeklen bir fark yoktur.

Fakat bu iki tavır arasında “öz”de şöyle bir fark var: İslam adına demokrasi yasağı getirenler rab olarak Allahu Teala’yı kabul ederken, demokrasi namına İslam’a siyaset yasağı getirenlerin rabbi, ya milletleri, ya çeteleri/klikleri, ya put yapıp taptıkları liderleri ya da kendi heva ve hevesleridir. (Bkz. Tevbe Suresi’nin 31’inci, Furkan Suresi'nin 43'üncü ayeti.)

*

“Demokratik sistem içinde kalarak İslamlaşma için çaba gösteren İslamcıları tevil özründen dolayı tekfir etmeme”ye gelelim..

Bir kimseyi tekfir etmek de, tevil özründen hareketle tekfirden kaçınmak da çok dikkat isteyen bir iştir..

Bazen bazı insanların sözlerini tevil etmek uygun olabilir, hatta gerekebilir..

Fakat bu tevilciliğin kimi zaman tevili mümkün olmayan söz ve davranışlara da uzandığını görmekteyiz.

Oysa her söz ve davranış tevile müsait değildir.

Mesela Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almıştır) Allahu Teala’nın kitapları hakkındaki “gökten indiği zannedilen” sözünü alalım.. Şimdi birisi çıkıp Selanikli’nin lafları için TV ekranında filan “aklı olduğu zannedilen bir adamın lafları” dese, “son kale” Türkiye’nin savcıları durur mu?

Durmazlar..

“Nasıl böyle zannedersin?.. Bizim zannettiğimiz gibi zannedeceksin” derler.. Sözü tevil etmezler.

Ama aynı savcılar bugün de, Selanikli ölünün bu laflarının ardına saklanarak Allahu Teala’nın kitaplarına hakaret edenleri seyretmekle yetiniyorlar..

Çünkü Türkiye'de Selanikli’nin sözlerine kutsal vahiy muamelesi yapılıyor.

Selanikli bir ölünün laflarına Allahu Teala’nın vahyinden daha büyük değer atfeden bir devletin ve milletin durumu ne olur?

Akıbeti nereye varır?

Adamın sadece kendisi değil, resmi ve heykeli bile kutsal, dokunulmaz ve sorgulanamaz hale gelmiş.. “Atatürk’ün heykeline saygısızlık yaptın” denilerek insanlar tutuklanıyor.

Ne zaman?

Recep Tayyip Erdoğan’ın devr-i dilarasında..

Cuma hutbelerinde Atatürk anılsın diye (MİT mahreçli olduğunu sandığımız) yaygaralar koparılıyor, fakat bir kişi bile çıkıp “Anayasa’da İslam anılsın” demiyor.. Diyemiyor. (MİT mahreçli değilse Diyanetçiler niye "tırs"ıyor, bir inilti, vızıltı, sızıltı, mırıltı kabilinden bile itirazda bulunamıyorlar?)

Sonra da gelsin “son kale Türkiye” masalları..

Konuya dönelim: Eğer her söz tevile müsait olsaydı, mesela hakaret davalarından hiçbir sonuç alınamazdı, hakaret eden kişi sözüne bir kulp takıp tevil ederek kurtulurdu.

Dolayısıyla tekfir ve tevil bahsinde toptan hüküm vermek yerine her bir şahsı, olayı ve sözü ayrı ele almak gerekir.

*

Zannedilenin aksine, tekfirciliğe, (nasıl mümkün olabiliyorsa, kinci değil kindar, emekçi değil emekdar olduğunu söylercesine) “İslamcı değil müslüman, dinci değil dindar” olduğunu söyleyen budalalarda daha çok rastlanmaktadır.

Mesela “İslamcı olmadıklarını, muhafazakâr demokrat olduklarını” söyleyen birtakım “mezarlık ziyareti, cenaze merasimi” müslümanı siyasetçilerin geçmiş yıllarda IŞİD’çiler (DAEŞ’çiler) falan için “Bunların İslam’la bir alâkası yoktur, terörist müslüman olamaz” filan diye konuştuklarını, böylelerini aforoz (tekfir) ettiklerini görüyorduk.

“Bunlar zalimdir, katildir, gaddar canidir, fasıktır, facirdir, hayvandır” demek yerine İslam’dan ihraç ediyorlardı.

Fakat aynı kişilerin, aynı mantıkla, otoriteye isyan olsun diye değil, sırf dinî inancı gereği şapka giymediği için müslüman astıran Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’yı da (tıpkı DAEŞ’çi katiller gibi) tekfir etmeleri gerekirken onun kabrini hürmetle ziyaret ettikleri, onu “rahmet”le andıkları, cuma hutbelerinde isminin anılmasını istedikleri, ya da böylesi isteklerde bulunanları “Sükut ikrardan gelir” fehvasınca destekledikleri görülüyor. (Hiç gerek yokken, ikrah mazereti bulunmaksızın “İslam’a Anayasa’da ayrıca vurgu yapılmasına gerek yok”  diyen “Dünya lideri” Erdoğan neden hiç değilse “Atatürk’e hutbelerde ayrıca vurgu yapılmasına gerek yok” diyemiyor?.. Şimdiye kadar neden hiç diyemedi?.. Devlette İslam’a gerek yok, fakat ibadette Atatürk’e gerek var, öyle mi?.. Yarın sizi mahşerde Allahu Teala’nın huzurunda göreceğiz!..)

Ankara’dan DAEŞ’e ebem de sohranıp çemkirir.. (Erdoğan’ın tabiriyle) “sıkıysa” bir siyasetçi ya da bürokrat olarak Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa hakkında da konuşsunlar..

Üstelik Selanikli, DAEŞ’çilerin aksine, Kâzım Karabekir gibi isimlerin şahitliğine göre Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş, büyük bir topluluğun huzurunda Kitab’a “gökten indiği zannedilen” diyerek inançsızlığını (küfrünü) açıklamış durumda..

İslam’a göre (sanki böyle yapması şartmış gibi) göğsünü gere gere küfrünü ilan eden, Allahu Teala’nın kitaplarına saygısızlık yapan bir adama “rahmet” dileğinde bulunmak caiz değilken bu yapılabilmekte, böylece İslamî değerler ile (kasten veya şuursuzca) alay edilmektedir.

Halbuki bu cürümleri işlemiş olan Selanikli’ye bilmeden cahilce Allahu Teala’dan rahmet dilemek haram ve günah, bilerek dilemek ise (haramı inanç düzeyinde helal hale getirmek olduğundan) küfürdür. (Bunu Diyanet yetkilileri bilirler fakat laik Kemalistlerin şerrinden korktukları için söyleyemezler.)

*

“Demokratik sistem içinde kalarak İslamlaşma için çaba gösteren İslamcılar” için, “demokratik sistem içinde kalmak”tan neyi anladıklarına bağlı olarak bazen tevil özründen söz edilebilir.

Bu biraz lağımın içinde kalarak temizlenmeye çalışmak gibi birşey.. Çıkmaya gücünüz yetmiyor, kurtulmak elinizden gelmiyorsa bir şey denilemez de, bile isteye kalıyorsanız çabanız beyhudedir.

Eğer derdiniz İslamlaşma ise, “demokratik sistem içinde kalma”yı vazgeçilmez bir şart olarak öne sürmemeniz gerekir.

Sürüyorsanız, derdiniz son tahlilde demokratikleşme demektir, İslamlaşma değil..

İşte tam da bu duruşunuzla demokrasiyi bir din olarak İslam’ın önüne almaya başlamış olursunuz.

*

Samimi ve tam demokrat olma heveslileri de biliyorlar ki, demokrasinin yılmaz savunucusu olarak ortaya çıkanlar da gerçekte tam ve samimi demokrat değildir.

Şayet samimi demokrat olsalar, halkın tercihlerini etkilemek için yalan söylememeleri, algı operasyonları düzenlememeleri, imaj hilelerine başvurmamaları, birtakım vaatlerle seçmenleri ayartmaya çalışmamaları, rakipleri hakkında doğru yanlış demeden karalayıcı beyanlarda bulunmamaları, onların sözlerini çarpıtmamaları gerekir..

Fakat sadece bunları yapmakla kalmazlar, fırsat bulduklarında seçim hilelerine de başvurur, sandıklarda dalavere çevirir, oy sayımlarında katakulliler yaparlar.

Hatta bazen seçimlerde ölüler bile oy kullanırlar.

Evet, samimi demokrat olsalar, “Halk Şeriat istiyorsa ne yapalım, demokrasinin gereği olarak ona da evet diyeceğiz.. Halk öyle istiyorsa Anayasa’ya İslam da yazılır” demeleri gerekir.

Dedikleri şu: “Halkın ne istediği önemli değil, şu anda ölü olan Selanikli ne demişse o yapılacak.. Anayasa’da Allahu Teala’nın ilke ve devrimleri olan İslam değil, Selanikli ölünün ilke ve devrimleri yer alabilir.”

Bu “İslamcı olmayan müslüman”ların cesaretleri nerden geliyor?

Mahşerde Allahu Teala tarafından hesaba çekildiklerinde Selanikli’nin devreye gireceğine mi inanıyorlar?


DERİN OYUNLAR

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu ifadeler yer alıyor:

Bazı cihâdi selefi ideologlar, müesses nizamların kendi sistemlerini meşrulaştırmak adına ana akım İslamcıları nasıl kullandığına sıklıkla vurgu yapmış ve İslamcıların ise bu durumun farkında olmamasından yakınmışlardır. Mesela el-Makdîsî’ye göre; “tağutî” sistemlerin, İslam davetçilerini tuzağa düşürmek adına başvurdukları yöntemlerden biri de kendileri için potansiyel düşman gördükleri komünizm gibi ideolojiler ile mücadelede bazı İslamcıları ve ulemayı kullanıp ön plana çıkarmalarıdır. Ortak düşman olarak görülen bu ideolojilerle mücadele etmeye bu kimseler de gönüllü olur ve durum bir yandan müesses tağuti düzenin sağlamlaşmasına katkı sağlarken diğer yandan da halk nezdinde sistemin meşruiyetinin güçlenmesine neden olur. Böylece bu kimseler bütün enerjilerini tağuta karşı mücadele yerine kendilerine hedef olarak gösterilen ideolojiler uğruna tüketirler. Nihayetinde gün gelir bu kimseler sistemin hizmetçisi ve destekçisi konumuna gelmiş olur. Oysa ona göre; bu ideolojiler Müslümanlara düşman olsalar da asıl olan yakın düşmana karşı savaşmaktır. Zira yakında olan düşmanın tehlikesi, bozgunculuğu ve fitnesi uzakta olan düşmanınkinden daha şiddetlidir (El-Makdîsî, 1984, 66-67).

Meselenin özü bu olmakla birlikte olay çok daha karmaşık..

Böylesi durumlarda düzen, bir yandan Müslümanlar’a “Canbaza bak canbaza!” kıvamında “Bakın ortak düşmanımız şunlar, uyumayalım” derken, diğer taraftan o “ortak düşman” olarak nitelendirilen kesimlere de, “Ortak düşmanımız bu gericiler, irtica; sizin gibi ilerici olan rejimle değil bu gericilerle mücadele etmelisiniz, rejimin gericilik ve irtica ile savaşımında onun yanında yer almalısınız” mesajını verir.

Buna da kendi aralarında “iti ite kırdırma taktiği” adını verirler.

Bu numara, hemen her kesime karşı sergilenir. Bir zamanlar Türkiye’de aynı silahın sabah solcular, öğleden sonra da sağcıların elinde cinayet aletine dönüştüğü, aynı odağın iki tarafı da birbirine kırdırmış olduğu biliniyor.

*

Sadece bu da değil.. Mesela bazıları Ehl-i Sünnet hesabına Selefîlerle, Vehhabîlerle, Şia ile mücadele etmeleri yönünde teşvik edilir, desteklenirler.. Bu mücadele için ihtiyaç duydukları imkânlar önlerine serilir..

Öte yandan, Selefî geçinen bazı ahmaklara da, mesela şöyle şeyler söylenir: “Atatürk aslında bu müşrik tasavvufçuların tekkelerine kilit vurmakla iyi yaptı. Bunu da görmeniz lazım.”

Evet, Türkiye’de sözde Selefî geçinen fakat rejimin laikliğini (siyasal dinsizliğini) umursamayıp salt tarikatlarla uğraşan tipler de var.. Gördük..

Böylece, Haydar Baş belası ve Cübbeli Zahmet gibi şaklaban tarikatçılar vatanseverlik adına, onlarla kanlı bıçaklı olan Vehhabî meşrep dangalaklar da tarikat düşmanlığı hesabına Atatürk güzellemesi yapar.

Yapıyorlar.. Modern zındık Mustafa Öztürk, Develili Darwin Mustafa İslamoğlu, Cübbeli Felaket, ve Haydar Başçılar, mevzu Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’ya gelince “Gerisi teferruat” moduna girebiliyorlar..

Fakat, rejimin numaraları bunlarla da sınırlı değildir.. Sinekten yağ çıkartacak kadar ustadır..

Mesela, Bediüzzaman’ın (belki de boş bulunup) yazdığı iki üç satırdan hareketle Aczimendeburiye diye bir tarikat bile kurdurur.

Sadece yeni tarikat kurdurmakla kalmaz, mevcut tarikatlarda da kendi adamlarının şeyh olup posta oturmasını sağlar.

*

2006 yılının Mayıs ayıydı, İskenderpaşa Cemaati’nin bir derneği, kıramadığım birisini araya koyup rica minnet ile misyonerlik konulu bir paneli yönetmem teklifinde bulunmuştu.

Panel, Haliç’te Feshane’de yapılıyordu.

Konuşmacılardan biri Prof. Yümni Sezen’di.. Misyonerlerle mücadele gönüllüsü bir müslüman havasındaydı fakat aynı zamanda laik devletçi şedit bir ırkçı pozu vermekten de geri kalmıyordu.

Bir diğer konuşmacı, Prof. Recep Kılıç diye bir ilahiyatçıydı.. Bu da Yümni Sezen’den pek farklı değildi..

(Bu şahıs, yayına hazırladığı Babanzade Ahmed Naim Bey’e ait bir kitapta onun “insan iradesi”nden bahsederken “ihtiyar sahibi, seçme ve tercihte bulunma konumunda olan” anlamında kullandığı “muhtar” kelimesine “seçilmiş” anlamını veren, okuduğunu anlamaktan aciz şaşkın.. Tipik boş kafalı laik Türkiye ilahiyatçısı..)

Üçüncü konuşmacı ise Prof. Şinasi Gündüz diye pos bıyıklı bir dinler tarihi uzmanı ilahiyatçıydı.. Nasıl biridir bilmem..

Panelin yanı sıra Banu Avar adlı ödüllü Atatürkçü ve de laik devletçi avara kasnak bayan gazeteci de teatral bir sunum yapmış, Türkiye’yi misyonerlerden aşk ve şevkle kurtarmıştı.

O panelin yapıldığı gün anladım ki, derin devlet İskenderpaşa’ya kılcal damarlar düzeyinde nüfuz etmiş, fakat bizim haberimiz yok..

*

Cemaat adına yapılan en küçük bir etkinliğin bile kendisinden habersiz gerçekleştirilmesine müsaade etmeyen, cemaat fertlerinin öksürmesini bile izne bağlayan şeyhlik ve liderlik heveslisi pimpirikli “şıh damar” Nureddin’in bu panelin düzenlenmesine ve AKRA FM’de duyurulmasına yeşil ışık yakması da, benim yöneticiliğime itiraz etmemesi de nedensiz değildi..

Şıh damar ile kılcal damarlar derin devletin güdümünde şövalyelik yapıyor, el ele kol kola yeldeğirmenlerine karşı savaş veriyorlardı.. Onlar varken Türkiye misyonerlere teslim olamazdı.

Sanki misyonerlerin eli İskenderpaşa’ya kadar uzanmıştı da müridan onların tuzağına düşmesin diye bilgilendiriliyordu.

O gün için devletin yüzeyseliyle olmasa da derini ile bir “ortak düşman” bulmuşlardı: Misyonerler.. Birkaç yıl sonra Şıh Nureddin “düzen”le olan “ortak payda”ları çoğaltacak, “boz kurt” toteminin önünde secdeye kapanacaktı..

(Panelin düzenlendiği sırada henüz iki aylık “sözleşmeli” devlet memuruydum.. Basit bir memur.. Oynanan oyunu yıllar sonra çözebildim.. “Babasının oğlukontenjanından şeyh olan mirasyedi Nureddin için derin filmciler 1980’lerde Fethullah Gülen için yapılana benzer şekilde “devletin uğraştığı adam” formatında efsunlu bir illüzyon imal etmeye, algı operasyonu tezgâhında ona “rejimin çekindiği şeyh” kostümü üretmeye çalışırken, benim başıma da “devletin adamı” marka bir çuval geçirmeye uğraşıyorlardı. Ayağıma giymem için ördükleri çorap da “derin” markaydı.. Bir süre sonra, İsmet Yılmaz vasıtasıyla bu şekilde devlet memuru olmama izin verilmesinin, derinlerin buna engel olmamasının ardındaki nedeni sezmeye başlamıştım, fakat kesin biçimde emin olmam, Ümraniye’de ana caddede karşılaştığım İsmail Budak’ın beni bilgilendirmesi sayesinde olmuştu.. Evet, Cemaat içindeki “derin hoparlörler” boş durmamışlar, hakkımda hikâyeler anlatmaya başlamışlardı.. Şıh Nureddin hazretleri derinlerin korkusundan ailesiyle Avustralya’ya gitmiş, daha önce Esad Efendi’nin yerleşmiş olduğu Brisbane’da bir villada bir eli yağda diğeri balda sefa sürmenin ıstırabıyla kavrulmaya başlamışken, sekiz çocuk babası Seyfi Say devlet tarafından sözleşmeli memur yapılmıştı.. Zavallı Nureddin cipini Avustralya’ya götüremediği için Brisbane’da yenisini almak zorunda kalıyor, ömrü halkın arasında minibüslerde, belediye otobüslerinde geçerek milletiyle birlikte yaşamanın keyfini süren Seyfi’nin aksine çok sevdiği halkından uzaklığın hasretiyle cipler eskitiyordu. Bir tarafta ülke beğenmeyen, istediği yerde yaşayabilen, kıtalar dolaşan, kızının düğününün devamını “yüzükler”in hatırına Yeni Zelanda’da getiren, “Amerika’da mı yaşasam, Avustralya’da mı, Yeni Zelanda’da mı?” diye düşünüp kaşınmaktan yorulan zavallı Nureddin, diğer tarafta keyfi yerinde Seyfi.. Esad Efendi’nin “MİT tarafından öldürülmesinden korktuğunu” söyleyerek ABD’ye yerleştirmek istediği Seyfi Say ABD vize vermediği için Türkiye’de kalmış, kendisine bir şey olmadığı gibi devlet memuru yapılmıştı.. Zavallı Nureddin ise her gitmek istediği yer için derhal vize alma felaketini yaşamanın ıstırabı içinde kıvranan bir holding patronuydu, pardon “doğal lider”iydi.. Cemaat’in şunu anlaması gerekiyordu, devlet asıl hormonsuz doğal lider Nureddin’le uğraşıyordu, kaçıp Avustralya’ya yerleşmesine bile sebep olmuşlardı; İstanbul Siyasal’dan arkadaşları müsteşar, vali, kurum başkanı, genel müdür vs. olan Seyfi ise lise mezunlarına özgü bir memuriyetle devlet tarafından baş tacı ediliyordu.. Evet, sahnelenen tiyatro biraz sakildi, dökülüyordu, fakat görünüşe göre İskenderpaşacı taifenin zekâ düzeyi için bu tiyatro Einstein’ın izafiyet teorisi kadar gözalıcı, muhteşem, harikulade ve büyüleyiciydi.. İsmail Budak’ın bana söylediklerinden çıkan sonuç buydu. Üstad Necip FazılZindandan Mehmed’e Mektup” şiirinde “Zindan iki hece Mehmed’im lafta / Baba katiliyle baban bir safta / Bir de geri adam boynunda yafta / Halimi düşünüp yanma Mehmed’im / Kavuşmak mı? Belki! Daha ölmedim” diyordu. Benzer şekilde “Dünyadan Esad Efendi’ye Mektup” şiiri yazılsaydı herhalde şöyle bir şey olurdu: “Tarikat üç hece Hocaefendi lafta / Babasının düşmanlarıyla varisi bir safta / Bir de elinde tapular pafta pafta / Üzülme Hocaefendi maskeler düşecek / Herkes ölüp yanına gelecek.”)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


CİHADIN, DEVRİMİN, DARBELERİN LAİK (SİYASAL DİNSİZ), AMERİKAN USULÜ DEMOKRAT VE AYNI ZAMANDA MÜSLÜMAN KANI DÖKENİNİ SEVMEK

 






Bir önceki yazıda Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinden yaptığımız alıntıda şu ifadeler yer alıyordu:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51).

Görüldüğü gibi İhvan’ın mürşidi (şeyhi) et-Tilmisânî saçmalamış.

İmam böyle olursa cemaat nasıl olur, tahmin etmek zor değil.. Mürşidin kendisi irşada muhtaç.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayriye himmet ede!”

İmdi, laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi, onun (İslam açısından) savunulabilir birşey olduğunu göstermez.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in hamisi ve amcası Ebu Talib din (İslam) karşıtı değildi, fakat bu tavrı onu ahirette kurtarmayacak.

Laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmemesi söylemi gerçekte bir yalandan ibarettir. Aldatmacadır.

Laiklik, İslam’ın devlete hakim olmasına karşı mıdır, değil midir, asıl mesele bu.

Laiklik, tanım gereği İslam’ın devlete hakim olmasına karşıdır.. Bu da din karşıtlığı da değilse, din karşıtlığı nasıl birşeydir?

Laikçilerin dilindeki ezber şu: “Efendim, ibadetinize karışılmaz, caminiz kapatılmaz.. Namazınıza orucunuza karışan mı var?!”

Yahudisi, hristiyanı vs. söz konusu olduğunda (laik olmadığı halde) İslam devleti de bu kadarına izin veriyor.

Üstelik, bunu bir iyilik olarak görüp onların başına da kakmıyor.. “İslam devleti olarak siz Hristiyanların ibadetinize, kilisenize karışmıyoruz.. İbadet namına ne varsa yapıyorsunuz, daha ne istersiniz?!” demiyor.

*

Mürşid müsveddesine göre laiklik dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunuyormuş..

Ne kadar sunuyor?

Türkiye örneği üzerinden konuşalım..

Geçmişteki (İşgalci Fransız’ın Maraş’taki zulmünü aratmayan) başörtüsü mezalimi, Ceza Kanunu’nun (Özal’ın kaldırdığı) 163’üncü maddesi filan bahislerine girmeyelim, bugünden söz edelim..

Bir müslüman, mesela TBMM kürsüsünden kendisini şöyle ifade edebilir mi:

Arkadaşlar, ben İslam Şeriati’ni benimsiyorum, Şeriat’in bu ülkede yürürlükte olmasını istiyorum.. Eğer bu ülkede din ve vicdan hürriyeti varsa, bunu söylemek benim hakkımdır.. Burada Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etme dayatması da yapılmamalıdır.. Benim “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” bir vatandaş olma hakkım yok mu?.. Kendi hür fikrimle, hür vicdanımla, hür irfanımla Atatürkçülüğü, Atatürk ilke ve devrimlerini reddediyorum.. Eğer bunları reddetme hakkım yoksa, bana fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı tanındığı nasıl söylenebilir?!

Bir müslüman, (din karşıtı olmayan) laik Türkiye’nin Meclis’inde (Erdoğan’ın tabiriyle) “sıkıysa” kendisini bu şekilde ifade etsin..

Hayır, Türkiye’de fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olma hakkı Atatürkçülerin (Kemalistlerin) tekelindedir.

Müslüman, bu ülkede fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür değildir.. Resmen Kemalist laiklerin vesayeti ve velayeti altındadır.. Hacr altındadır, mahcûrdur.

Kendi hukukuna malik değildir.

“Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak nedir, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Fatiha Suresi’ni tefsir ederken açıklıyor:   

Lisan-ı İslâm’da (İslamî terminolojide) hürriyet, hukukuna malikiyet (haklarına sahip olma) diye tarif olunur (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (köleliktir).

Asl-ı hukuk (hukukun aslı) ise vaz’-ı ilâhîdir (Allahu Teala tarafından konulup belirlenmiştir). Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahî olan hukuku kendi rızası munzam (zammedilmiş, eklenmiş) olmaksızın diğer bir [Atatürk ilke ve inkılapları veya TBMM kararları gibi] vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir [Ali Rıza’nın Zübeyde’den doğma oğlu Selanikli Mustafa’nın ve benzerlerinin de kulu olmuş olur. Türkiye’de durum budur. İslam’a göre böyle]. Ve onda bir hisse-i esaret vardır.

Ve artık onun vecaib ü vezaifi (yükümlülük ve görevleri) mahza (salt) hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.

Binaenaleyh Hak Tealâ’yı tanımayan kimsede hukukuna malikiyet manasına hakk-ı hürriyet farz etmek bir tenakuz (çelişki) olduğu gibi, Hak Tealâ’dan başkasına kul olanlarda da hürriyet farz etmek imkânsızdır.

(Hukukun aslı Allahu Teala tarafından konulmuş olduğu için insanlarla hayvanlar eşit değildir.. Allahu Teala insana, hayvanatı–Şeriat’in belirlediği sınırlar çerçevesinde- kullanma, onlardan yararlanma, hatta onları öldürme hakkı tanımıştır.. Fakat insana, diğer insanlar karşısında böylesi haklar tanımamıştır. Tabiatçı/doğacı yani ateist ya da deist bir zihniyetle bakıldığında ise, insanın hiçbir hayvana karşı üstünlüğünden söz edilemez. Şayet hayvanlar karşısındaki “hak” iddiası; daha zekî olması, olağanüstü işlevsel bir kol ve ele sahip bulunması, bedensel yapısının elverişliliği bakımından “meşru” görülecek olursa, yani siyaset bilim ve uluslararası ilişkiler alanında siyasal realizmin "sosyal Darwinist" bir yaklaşımla benimsediği "Hakkın kaynağı kuvvettir" ilkesiyle akıl yürütülürse, aynı gerekçeyle zekî insanların aptallar ve zihinsel engelliler, güçlülerin zayıflar, yetişkinlerin bebek ve çocuklar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilmelerini "doğal" kabul etmek gerekir. Böyle bir anlayışla hareket eden güçlü kuvvetli bir insan da çok fazla ihtiyarlayıp güçten düştüğü veya hastalanıp dermansız hale geldiğinde genç ve sağlıklılar karşısında hak talebinde bulunamaz. Dolayısıyla, Allahu Teala’ya iman etmeden salt doğa/tabiat hesabına “insan hakları”ndan söz etmek anlamsızdır, aptalca bir çelişkidir. Kısacası, insan olarak haklarını Allahu Teala'nın vaz' ettiği "hukuk"a dayandırmayan bir insan, kendisinden daha güçlüler karşısında hak ve hürriyet iddiasında bulunamayacağını baştan kabul etmiş olur. Allahu Teala’nın Kur’an’da belirttiği gibi, imansızlar, yani ateistler, ve Tanrı'nın iradesini "doğa"nın işleyişinden ibaret gören deistler, bilumum müşrikler, akıllarını kullanmayan bir topluluktur.)

*          

Evet, Türkiye’de müslümanlar bir tür köledir, esirdir, hukukuna malik değildir.

Mesela 10 Kasım’larda bile “Diyanet’in cuma hutbesinde niye Atatürk’ten bahsedilmedi” diye birileri yaygara koparıyor, Diyanet’in başındaki isimler de çıkıp “Saçmalamayın, Atatürk kim ki cuma hutbesinde anılacakmış, peygamber mi, velî mi?! Onu camide ne diye anacağız, rakıseverlerin peygamberi diye mi?!” diyemiyor.

Çünkü, müslüman “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmaktan uzak..

O imtiyaz, “Atatürk niye ibadetin bir parçası olmuyor?” diye yaygara koparan şerefsizlere ait.

(Aslında Diyanet’in böyle her camide aynı hutbeyi okutması da ayrı bir facia..

Doğru olan, her imamın hutbeyi kendi cemaatinin durumuna, bilgi seviyesine, ihtiyacına göre hazırlamasıdır.

Hutbeler öyle bir hale getirildi ki, ilerde bu laikler, “Hutbeleri Diyanet değil, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı hazırlasın; algı operasyonu, psikolojik savaş ve propaganda açısından mevcut hutbeler yetersiz” diyebilirler..)

Evet, laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı vermesi iddiası, (Türkiye için konuşmak gerekirse) yaşı büyük çocuklar için uydurulmuş bir masaldan ibarettir.

*

Çakmaktaş’ın yazısının devamından anlıyoruz ki, İhvan’ın mürşidi olarak zırva üreten soytarı, bir yandan laikliğin dindarlara kendilerini ifade imkânı tanıdığı yalanını söylerken, diğer taraftan da, “dine, kendisini ifade etme hakkı tanınmaması” gerektiğini bile söyleyerek çelişkili konuşma sanatında devrim yapmış:

Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Buradan anlaşılıyor ki, merhum Hasan el-Benna’nın başlattığı hareket yozlaşmış, Müslüman Kardeşler hareketi olmaktan çıkıp Laikleşmiş Dindarımsı Kardeşler hareketi haline gelmiş.

Liderlerinin sözlerini delil olarak getirmeleri de “fıkıh usulü”nden habersiz olduklarını gösteriyor.

Daha doğrusu bu, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen (Yahudi ve Hristiyanlar’a özgü) din adamlarını “rabler” edinme olayının Müslümanlar arasındaki çağdaş bir versiyonu kabul edilebilir.

Merhum Zevahirî bu soytarıları ikaz etmiş, fakat bunlar anlamamışlar.

*

Bir önceki yazıda cihad ve devrim kavramları üzerinde durmuştuk.

Demokrasiye iman edip cihad ve devrim kavramlarını defterlerinden silenler, “laik cihad” ve “laik devrim”lerle sınanıyorlar.

İhvan’ın mürşid geçinen soytarıları şimdi cihad yerine demokrasiyi doya doya savunabilirler.

Bu mıymıntılığın şampiyonluğunu Türkiye’de (bir zamanlar birilerinin Hocaefendi diyerek yere göğe sığdıramadığı) Fethullah Gülen ile şakirtleri yapıyorlardı.

Çok hoşgörülüydüler, olağanüstü sevecen ve ılımlıydılar, cihad, devrim vs. kitaplarında yazmıyordu.

Fakat, 15 Temmuz’da cihadın (Amerikancı cihadın) ve devrimin en âlâsını sahnelemeye çalıştılar.

(15 Temmuz’la ilgili üç görüş var.. Resmî görüşe göre, bu tamamen FETÖ işiydi.. O kadar FETÖ işiydi ki, son güne kadar MİT’in bile bundan haberi olmamıştı.. İkinci görüş, FETÖ’cülere ait.. Onlara göre de FETÖ’nün bu işte hiç dahli yoktu, Adil Öksüz gibi adamlarının yolu tesadüfen darbeye uğramıştı.. Üçüncü görüş ise, Anadolu Ajansı’nın haberlerinde ara sıra yazılarına atıfta bulunduğu eski FETÖ’cü Ahmet Dönmez gibilerin iddiası.. Buna göre, MİT'çiler, hile, tuzak, aldatma ve dolandırma alanlarındaki engin tecrübe ve yeteneklerini konuşturmuş, genlerinde darbecilik bulunan askerlerin Erdoğan’ı bir darbeyle devirmeye karar verdiklerine FETÖ’nün liderini inandırmış, Fethullah tilkisini bu yağlı kuyrukla gaza getirip dolmuşa bindirmişlerdi.. Fethullah, oyuna geldiğini ancak 16 Temmuz’da anlayabilmişti.. Bu üçüncü yaklaşıma göre, normalde MİT'çiler böylesi cemaat liderlerini, irşad olma heveslisi "gözü açılmadık sığırcık yavrusu" ayağından gönderdikleri karı kızlarla şantaj manyağı kasetstarı haline getirerek onların ağızlarına gem takmayı ve başlarına yular geçirmeyi daha kolay, daha pratik, ucuz, etkili, keyifli, gürültüsüz patırtısız ve verimli bulacakken, burada hedef Fethullah’ı kontrol altına alma değil, “The Cemaat”i siyasettenbürokrasiden ve ticaretten tasfiyeydi.)

Evet, 15 Temmuz olayı, Türkiye’deki FETÖ tipi “ılımlı dindarımsı”ların cihat ve devrim karşıtlığının foyasını meydana çıkardı. Takke düştü, kel göründü.

FETÖ’cüler cihada ve İslam devrimine karşıydılar, fakat ABD ve Avrupa şimdi Irak ve Afganistan gibi Türkiye’ye de bombalar, füzeler, mermiler, dinamitler, kurşunlar, mermilerle “demokrasi ve insan hakları” getirmeye kalkışsa, demokrasi cihadı ve devrimi için Anadolu’ya “haç”lı bayraklarla çöreklense, bunu Fethullahçı Takiyye Örgütü mensuplarının önemli bir bölümü şu anki halet-i ruhiyeleriyle en iyi ihtimalle “üzüntüden uzak bir alâka ile” seyrederler.

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


İKTİDAR UĞRUNA "İSLAMCI DEMOKRAT" OLDULAR, "DEMOKRATİK DARBE" BULDULAR

 


Bir önceki yazıda, Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinden, Mısır’da İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) teşkilatının, İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia edecek kadar demokrat hale gelmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu anlayışın, cihad (ve dolayısıyla devrim) seçeneklerini yok sayma anlamına geldiği için Kur’an ve Sünnet’e aykırı olduğu açık..

Ayrıca, demokrasiyi (halk yönetimini) mutlak bir biçimde benimsemek, halkın çoğunluğu neyi benimsiyorsa ona razı olmak anlamına gelir..

Mesela Lut a.s.’ın peygamber olarak gönderildiği kavmi düşünelim.. Orada demokratik sistem, sapıklığın anayasal güvence altına alınması, sapıklık karşıtlığının ise cezalandırılması gereken bir suç kabul edilmesi sonucunu verirdi..

Fetih öncesi Mekke’de demokratik sistem, putperestliğin iktidarını pekiştirirdi.

Buradan da anlaşılabileceği gibi, müslüman demokrat olamaz.. Halk egemenliği (millet hakimiyeti) ideolojisini benimseyemez.

*

Kaldı ki, (meşhur hukukçu Leon Duguit’nin dile getirdiği gibi) “millet iradesi” diye birşey de gerçekte mevcut değildir. Bu, adı var kendi yok metafizik bir kavramdır, bir hurafedir. Safsatadır.

İrade bireylerde olur..

Diyelim ki millet iradesi diye birşey var.. Çoğunluğun iradesinin (“Altta kalanın canı çıksın” hesabı) millet iradesi kabul edilmesi, azınlıkta kalanların “millet dışı” ilan edilmesi anlamına gelir. (Ki bazen bunlara “hain” damgası da vurulur.)

Eğer o “altta kalan”ları da milletten kabul ediyorsak, iradenin milletin iradesi olmadığını itiraf etmiş oluruz.

İşin aslına gelince.. Millet diye adlandırılsın veya adlandırılmasın, topluluklar genelde manipüle edilip yönlendirilirler.. Sürü psikolojisiyle iradesiz biçimde güdülürler.

Bir şekilde gücü ellerine geçirmeyi başarmış olanlar kendi iradelerini millete dikte eder ve sonra da halka “Bu, sizin iradenizin eseri” diyerek yalan söylerler.

Türkiye’den örnek verelim.. Milletvekillerini seçenler aslında parti liderleri ya da oligarşileridir. Millet, seçilmişleri seçerler.. Milletin, istediğini seçmeye ve seçtirmeye gerçekte gücü yetmez.

Milletvekili olmak isteyip de aday gösterilmeyenler bunun farkındadır.

*

Evet, Çakmaktaş’ın makalesinden anlıyoruz ki, Mısır’da Müslüman Kardeşler zaten yozlaşmış, demokrat hale gelmiş.

İşi, demokrasi adına cihad karşıtlığı noktasına bile getirebilmişler. ("İlla cihad etsinler" demiyoruz, meseleyi "amel" değil "itikad" düzeyinde ele alıyoruz. Her farzı yapamayabilirsin, fakat farzı farz kabul etmek zorundasın; farz-ı ayn ise farz-ı ayn, kifaye ise kifaye.. Her günahtan kaçınamayabilirsin, fakat günahı günah bilmek zorundasın.)

Eğer İslam’da cihad diye bir şey yoksa, şehitlik de yok demektir..

Fakat, İstiklal Marşı’nda “Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı” diye seslenilen milletimiz İslam’da şehitlik diye birşey olduğunu biliyor. O kadar ki, “Şühedâ fışkıracak, toprağı sıksan şühedâ” diye inanıyor.

Demek ki, cihad var.

Devrimciliğe gelince..

Devrimciliğin kötü bir şey olduğunu kabul edersek, Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın (Ki sonradan Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almıştır) benimsediği ve CHP’nin “altı ok”undan biri haline getirdiği devrimciliğin kötülük anlamına geldiğini, Selanikli’nin kötücül bir adam olduğunu söylemiş oluruz.

Söylemeyelim.

Devrimcilik iyi ise, İslam için de iyidir.

Devrim Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa için yapılırsa iyi, yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala için yapılırsa kötü.. "Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa!"

*

Çakmaktaş, makalesinde şunları da söylüyor:

Demokrasinin genelde laiklik ile mündemiç olma zorunluluğu, cihâdî selefi ideologların demokrasiyi sert bir dille eleştirmesinin diğer bir nedeni olmuştur. Mesela İhvan-ı Müslimin’in laik Vefd Partisi ile seçimler için ittifak görüşmeleri sürerken İhvan’ın o dönemdeki mürşidi Ömer et-Tilmisâni’nin laiklik hakkında kendisine sorulan soruya verdiği cevap Eymen ez-Zevâhirî tarafından tenkide tabi tutulmuştur. Öyle ki et-Tilmisâni bu mülakat esnasında laikliğin din karşıtlığı anlamına gelmediğini, aksine dindarlara kendilerini ifade etme özgürlüğü sunduğunu ifade etmiş, ayrıca laik Vefd Partisi’nin diğer partiler gibi İhvan’a zulmetmediğini belirtmiştir. Ez-Zevâhiri ise İhvan’ın İslami hükümler yerine insanların kendilerine nasıl davrandığına bakarak tercihte bulunduğunu belirterek genel mürşide eleştiride bulunmuştur (Ez-Zevâhirî, 2005, 51). Keza dinin parlamento seçimlerine yaklaşımı hakkında kendisine yöneltilen soruya et-Tilmisânî’nin “dinin bu tür konulara dâhil edilmesini doğru bulmuyorum” şeklinde açıklama yapması da ez-Zevahiri tarafından tenkit edilmiştir. Ona göre et-Tilmisânî’nin bu açıklaması ile Enver Sedat’ın meşhur “siyasetin içinde dine yer yoktur”1 sözü arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Ayrıca diğer İhvan mensubu entelektüellerin, parlamento seçimlerine iştirak etmenin dinen bir sakıncası olmadığına dair görüşlerini önemli İhvan liderlerinin sözleriyle delillendirmeye çalışmaları da ez-Zevahiri’nin tepkisine neden olmuştur. Ona göre; bu kimseler İhvan mürşitlerinin sözlerini kitap ve sünnetin önüne koymuşlardır (Ez-Zevâhirî, 2005, 55-56).

Burada önce şu mündemiç kelimesi üzerinde duralım.. 

Uydurulmuş Türkçe’de karşılığı “içkin”.. 

Dolayısıyla “demokrasinin laiklikle mündemiç olması” ifadesi meseleyi tam yansıtmıyor.. Demokrasi laiklikte mündemiç değildir, yani bir rejim laik olmakla birlikte demokratik olmayabilir.. 

Ancak, laikliğin demokraside mündemiç olduğu -teorik olarak- söylenebilir.. 

Yani devletin belli bir dini ya da dine karşılık gelen resmî ideolojisi bulunmayabilir, halkın tercihlerine göre devletin dini ya da ideolojisi –teorik olarak- seçimden seçime değişebilir.. 

Teorik olarak böyle.. 

Pratikte ise böyle bir durum yok.. Devletlerin değişmez birer dini ya da ideolojisi mevcut.. 

Türkiye'de devletin resmî ideolojisi Kemalist laiklik.. Laiklik, burada “siyasal dinsizlik” anlamına geliyor. 

Yani laiklik, din ile siyasal dinsizlik arasında tarafsız değil, siyasal dinsizlikten yana.. 

Fakat gerçekte durum tam bu da değil, çünkü burada “dinsizlik” dediğimiz şey gerçek anlamda bir dinsizlik değil.. İslam açısından “batıl din” ya da (insan uydurması) “beşerî din” konumunda olan siyasal ideolojiler laiklik kamuflajı altında meydana sürülüyor. 

Evet, Türkiye’nin resmî ideolojisi olan “Kemalist laiklik ve Atatürk milliyetçiliği” de İslam nazarında bir dindir. 

Meseleyi tam anlamak isteyenlerin öncelikle TDV İslâm Ansiklopedisi’nin "Din" maddesini okumaları faydalı olur.

(Mündemiç kelimesinden bahsetmişken dil meselesine değinmekte de yarar var.. Dilde önemli olan milletin alıştığı şekilde yazıp çizip konuşmaktır. Çünkü dil, edebiyat paralamak için değil, konuşup anlaşmak içindir. Bazıları işgüzarlık yaparak yeni icat çıkarmayı birşey zannediyor. Yıllar önce adamın biri çıktı “mütevazi” kelimesindeki “z” harfinin Arapça’da kalın “dat” olmasından hareketle “i”yi “ı” yaptı.. O zaman “mevzi"yi "mevzı", fazilet”i de “fazılet” yapmanız lazım. Benzer şekilde “ifşa etmek” denilmez, “faş etmek” denilir dediler. Bu durumda “icat etmek, inşa etmek, ıslah etmek, ikna etmek, israf etmek” vs. gibi tabirleri de kullanmamak gerekir. Çünkü bunların hepsi if’âl babından masdar.)

*

Çakmaktaş’tan yaptığımız son alıntıdaki ifadelerin değerlendirmesi inşallah bir sonraki yazıda..


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...