AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 18


"Defolu Ankara Ekolü" çetesinden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisindeki bütün yanlışları düzeltmeye kalkışırsak sözün sonu gelmeyecek.

O yüzden doğrudan "sonuç" bölümüne geçerek onunla ilgili faslı sonlandıralım.

Bu akademik Frankeştayn'ın ilk cümlesi şöyle:

“Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” isimli bu çalışmada, Orta Çağ olarak isimlendirilen bir dönemde, Hz. Peygamberin vefatından sonra Müslümanların niçin hilâfet adıyla bir siyasî kurumu hayatlarına dâhil ettiği hususu araştırma konusu yapılmamış, sadece hilâfet kurumunu meşrulaştırmak için delil olarak gösterilen hadisler ve tarihî süreçte hadis-hilâfet ilişkisi incelenmiştir."

Akademik intihar bombacısının (ve ardındaki derin zihniyetin) karın ağrısı işte bu: 

Hilâfet kurumu meşru olmamalı! 

"Temel anasını görmesin!" tarzı "laik (siyasal dinsiz) rejim" ilahiyatçılığı.

Onlara göre, meşruiyet ancak laik (siyasal dinsiz) ırkçı devlete yakışır.

*

Ekol yamağı sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Hz. Peygamberin vefatından sonra yerine kimin geçeceği konusu, O’nun defni esnasında tartışılmaya başlanmış, o dönemin örfî anlayışları da göz önünde bulundurularak ensar ve muhacirûn tarafından Hz. Ebû Bekir halife seçilmiştir. Bu mesele Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesiyle bitmemiş, daha sonraki dönemlerde bunun siyasî yansımaları farklı boyutlar kazanarak artmış ve bazı rivayetlere de ulaşmıştır. Çok sayıda hadis kitabında yer alan hilafete konu olan hadisler senet ve metin bakımından incelenmiş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır:

"1. Hz. Peygamberin vefatından sonra yönetime geçenlerin, araştırmaya konu olan rivayetler dikkate alındığında değişik unvanlarla anıldıkları görülmüş ve mesela Hz. Ebû Bekir Halife, Hz. Ömer Emîru’l-Mü’minîn, Muaviye ise Melik şeklinde isimlendirilmiştir. Ayrıca bu unvanlar dışında halifeler, Büyük Sultan ve İmam şeklinde de adlandırılmıştır. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir’le kullanılmaya başlanan halife kavramının Hz. Peygamber tarafından nasla belirlenen bir yönünün olmadığını söylemekte herhangi bir sakınca yoktur. Rivayetlerde yer aldığı şekliyle özellikle halifelerin halife, halifetu Rasûlillah ve halifetullah şeklinde isimlendirilme meselesinin Hz. Peygambere isnat edilmesi, rivayetlerin subûtu ve delaleti açısından söz konusu değildir. Ayrıca halifelerin isimlendirilmesi ile ilgili rivayetlerin birbirleriyle çeliştiği de görülmüştür." (s. 240)

Bu sersemin senet ve metin bakımından inceleme adını verdiği kepazeliğin röntgen sonuçlarını bu yazı serisinin önceki bölümlerinde ortaya koymuştuk.

Rezaletin büyüğü ise "... isimlendirilme meselesinin Hz. Peygambere isnat edilmesi, rivayetlerin subûtu ve delaleti açısından söz konusu değildir" şeklindeki genetiğiyle oynanmış Ekol köyü yumurtası.

Gerçekte halife tabiri farklı hadîslerde yer alıyor.. 

Bu sersemin isnat (senet) meselesinde nasıl aptalca (ve aynı zamanda şeytanca) çarpıtmalar yapmış olduğunu önceki yazılarda ortaya koymuştuk. Tekrara gerek görmüyoruz.

*

Hadîslerdeki çelişki meselesine gelince..

Bir sözün farklı kelimelerle aktarılması çelişki anlamına gelmez. 

Mesela birisinin "Hakimiyet bi-lâ kayd ü şart milletindir" dediği yerde bir başkası "Egemenlik kayıtsız ve koşulsuz olarak ulusundur" diye konuştuğunda, birbiriyle çelişen ifadeler kullanmış olmazlar.

Erdoğan için birisi başkan, bir başkası cumhurbaşkanı, başka biri reisicumhur, diğer biri devlet başkanı sıfatını kullandığında da bu, çelişki sergilenmesi anlamına gelmez.

Şu anlama gelir: Cumhurbaşkanından vs. kasıt, devlet başkanıdır. Bu tabirler arasında anlam birliği vardır.

Hilafetle ilgli hadîslere ait rivayetlerde de bazen halife ve bazen de mesela emîr veya imam (önder) kelimelerinin geçiyor olması çelişki anlamına gelmez; bundan halîfe kavramının emîre (müminlerin emiri) ve imama (önder) karşılık geldiği anlaşılır.

*

Burada mesele şu: 

Çağdaşlaşma adına hristiyan-yahudi uygarlığının basit ve kişiliksiz bir taklitçisi ve tetikçisi olmak isteyen birileri bu topraklarda hilafet kurumuna savaş açmış oldukları gibi, öldürmüş oldukları o kurumun isminin bile yaşamasını istemiyorlar.

Bunun için de ilahiyatçılar taifesindeki satılık ucuz tipleri kullanıyorlar.

Bunlar da tez diye karaladıkları (derin yol haritasına göre kotarılmış) zırvalarla dr., doç. veya prof. gibi unvanları alıp ceplerine koyuyorlar.

Basit birer titr için dinlerini ve imanlarını satıyorlar.

Yalın gerçek bu.. 

Bunu söylemek zorundayız.

Hilafet gibi en temel bir kurum hakkında böylesi yalan ve çarpıtmaları yapanların yüzüne ayna tutmazsak, veballerinin büyüklüğünü hatırlatıp ikaz etmezsek biz vebalde kalırız.

*

Bu sersem şahıs kirli vazifesine şu sözleriyle devam ediyor:

"2. Kur’an-ı Kerim’de bazı ayetlerde yer alan halife kelimesinin iddia edildiği gibi, siyasî anlamda hilâfete delil olması söz konusu değildir. Bahse konu olan ayetlerde dile getirilen husus, insanların yeryüzünde nasıl bir görev üstlenmeleri gerektiği ile ilgilidir." (s. 240)

Lafa bak!

Zavallı angut, insanın yeryüzünde halife olması siyaseti de kapsamaz mı?!

Mesela siyasal konularda halifeliğin insanlara mı yoksa mesela (kitap yüklü olsunlar veya olmasınlar) eşeklere mi bırakılmış olduğu konusu muallakta mı?

Aklınız yok ki "Aklınıza tüküreyim" diyeyim.

*

Ekol dangalağının bu 'parlak' laflarını şu cümle izliyor:

"Ayrıca, Hz. Davud ve Süleyman’ın durumundan söz eden ayetler esas alınarak, hilâfetin Kur’an’ın bir emri olduğunu söylemek de tutarlı bir yaklaşım değildir."

Devasız angut, hilafetin Kur'an'ın emri olduğunu söylemek için "... ve sizden olan ulu'l emre itaat edin" (Nisa, 4/59) buyruğu yeter de artar. 

Hz. Davud'a ve Hz. Süleyman'a gitmeye gerek yok.

"Bizden olmayan" Avrupa Birliği'ne itaat etmek için onların kapılarında yalvarıp yakaranların kuyruğuna takılmış olan kimliksiz ve kişiliksizler bunu anlayamazlar

Müslüman, "Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve bölünüp parçalanmayın" (Al-i İmran, 3/103) emri gereğince, Müslümanların (adına ister halife, ister emir, ister melik, isterse sultan denilsin) tek bir başkanın emri altında siyasal bir birlik oluşturmalarının farz olduğunu bilir. 

*

Akademik angutun bir sonraki cümlesi:

"Kanaatimizce Ehl-i Sünnet tarafından ayetlerin zorlanarak hilâfete delil gösterilmesinin nedeni, Şia’nın Hz. Ali’nin hilâfetinin nassa dayandığı iddiasına cevap verme gayretidir." (s. 240)

Sen bu lafınla kafasızlıkta "kitap yüklü eşek"leri bile sollayıp geçtin, yaya bıraktın.

Ayetlere şuna buna inat olsun diye zorlama anlamlar yükleyenler, Tevrat'ı ve İncil'i tahrif edenler gibi sapıtmış olurlar.

Ehl-i Sünnet dediğimiz zaman bundan, kişisel heva ve hevesi ya da yaşadıkları beldedeki siyasî rejimin ve güç sahiplerinin menfaati için ayet ve hadîslerin anlamlarıyla oynayanları değil, Sünnet'e tabi olanları anlıyoruz.

Sen daha Ehl-i Sünnet olmanın ne anlama geldiğini bile anlayamamışsın. 

Ehl-i Sünnet Şia'ya inat olsun diye (doğru yanlış, hak batıl demeden) "dinî anlayış" icat edecek olsaydı, senin gibi ahmakların şimdi yaptığı şeyi yapar, "hilafet kurumunun nassa, Kur'an'a, hadîslere dayanmadığını, dolayısıyla Hz. Ali'nin nassa dayanan bir halifeliğinin de söz konusu olmadığını" söyler geçerdi. 

Böylesi çarpıtmalar, Ehl-i Sünnet'in değil, ("metodda mezhep imamları" yahudi çıfıt Goldziher ile Schacht kaltabanı olan) Defolu Ankara Ekolü serserilerinin işidir. 

*

Akademik çılgınlık, bunun ardından şu cılk "yumurta"yı peydahlıyor:

"3. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin hilâfet sıralarıyla ilgili bilgiler veren hadislerin sıhhatli olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Her ne kadar söz konusu hadislerden bazılarının senet bakımından sıhhatli olduğu tespit edilse de, bu durum o hadisin metin sıhhati hakkında karar vermek için tek başına yeterli değildir." (s.241)

Senet bakımından sıhhatli rivayetler varsa, mesele bitmiştir. 

Fakat burada akademik "zorlama" şampiyonumuz bir başka cılk yumurta daha peydahlıyor, "metin sıhhati" garabetinden söz ediyor.

Ey şaşkın, sende "metin sıhhati" hakkında konuşacak bir ilim ve idrak bulunsaydı, doktora tezi diye böyle rezalet bir "zorlama" paçavra hazırlayarak kendini kepaze etmezdin.

*

Maşaallah zorlama Frankeştayn'ımız cılk yumurta üretimi konusunda sağlam.. Sıhhatli..

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Yapılan metin tenkidi sonucunda rivayetlerin delaletlerinde problemler olduğu görülmektedir. Bir kısım rivayetlerde, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in ismi zikredilmiş, bazılarında da Hz. Osman ve Hz. Ali bu sıralamaya dahil edilmemiş bazı rivayetlerde ise, dört halifenin ismi hilâfete geçtiği sıra dahilinde rivayetlerde yer almıştır. Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir." (s. 241)

Mucit dangalak, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem konuşurken "belli bir amaca yönelik" konuşmuş olamaz mı?!

"Bu durum, rivayetlerin belli bir amaca yönelik olarak hareket eden kimselerce ortaya atıldığını göstermektedir" şeklindeki iddia, "Rasulullah s.a.s., Dört Halife hakkında hiçbir şey söylemedi, onlarla ilgili bütün rivayetler uydurma" demek anlamına gelir.

O rivayetlerde ravî olarak adları geçen dünya kadar ashabı, tabiîni ve tebe-i tabiîni yalancı ilan etmiş oluyorsun. 

Neye dayanarak?

Sözde, yaptığın metin tenkidine dayanarak.

Sende, bir metni tenkide tabi tutabilecek zekâ mı var, akademik dandik?

En az senin kadar angut ve dangalak olan hocalarının Goldziher ve Schacht gibi çıfıt ve kaltabanlardan öğrendikleri klişe yaftalardan başka ne biliyorsunuz?!

O basmakalıp ezberlerle tutup İmam Nevevî ve İbn Hazm gibi kartallara hadlerini bildirmeye kalkışıyor, "sinek sıklet doktor" unvanını alabilmek için Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı gibi oryantal(ist) keferenin besteledikleri operada tenor olarak arz-ı endam eden hocalarının "suyuna giderek" zırvalar yumurtluyorsun. 

*

Bu angut sözlerini şöyle sürdürüyor:

"4. Hz. Peygamber ile bir kadın ve Hz. Aişe arasında geçen özel bir konuşmaya dair rivayetlerin de siyasî olarak yorumlanması söz konusu değildir. Çünkü Hz. Peygamberin insanların problemlerini çözmek için ihtiyaç duyan her insanla konuştuğu ve onlara sorunlarının çözümü noktasında yardım ettiği bilinmektedir. Söz konusu rivayetlerin bir kısmının isnad bakımından sıhhatli olduğu görülse de Hz. Peygamberin bir kadına kendinden sonra yardım edebilecek kimselerin ismini zikretmesi, ileride o kimsenin Hz. Peygamberin işareti ile halife olacağı anlamında düşünülmesi rivayetlerin delaleti bakımından zorlama bir yorum olarak görünmektedir." (s. 241)

Rivayetlerin bir kısmı isnad bakımından sıhhatli olunca diğerleri de aynı hükmü alır.

Şunun gibi: Diyelim ki acemi, mesleğinde yetersiz bir hekim senin kafanı muayene etti ve beyninin sulanmış olduğunu söyledi.. Bu teşhis "zayıf" bir teşhis olur.. Fakat aynı branşın en başarılı hekimi de aynı teşhisi koyduğunda, artık o ilk "zayıf" teşhis "sıhhat" kazanmış olur.

Anladıysan, anlayabildiysen devam edelim.

Burada sözü edilen delalet, açık ve kesin bir delalet olmaz, fakat dolaylı bir işaretin bulunmadığı da söylenemez. 

Kesin bir delaletten söz etmek "zorlama" olur, fakat "işaret"in bulunmadığını söylemek de, aynı şekilde "zorlama" bir yorum olmaktan kurtulamaz. 

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem isteseydi, kendisinden sonra ümmeti Hz. Ebubekir'in halife sıfatıyla idare edeceğini açık ve net bir şekilde söyleyebilirdi.

Söylememiştir.

Bu tavrının hikmetten halî olduğu düşünülemez.

Şayet böyle yapmış olsaydı, her halifenin kendisinden sonraki halifeyi tayin edip belirlemesi "sünnet" kabul edilecek, böyle bir tayin bulunmadığı zaman ise ümmetin herhangi bir kimseyi halife olarak seçmesinin (İslam birliğini sağlayan bir İslam devletinin kurulmasının) üzerlerine vacip olmadığı ileri sürülebilecekti.

Oysa Peygamber Efendimiz s.a.s. yerine kimseyi bırakmadan vefat etti.

Ashabtan pekçok kimse hilafet için ehil olmakla birlikte, aralarından "en ehil" olanı halife yaptılar.

Böylece, Müslümanların Allah'ın Rasulü'nün halifesi sıfatını taşıyan bir başkanın etrafında birleşip tek bir devlet olarak varlıklarını sürdürmelerinin vacip olduğu hükmü ashabın "icma"ı ile tesis edilmiş oldu. 

Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet'ten olmak, hadîste belirtilen "fırka-i naciye"den (kurtulan gruptan) olmaktır.

Fırka-i naciye ise Rasulullah s.a.s.'in ve ashabının yoluna tabi olanlardır. 

Demek oluyor ki, hilafet kurumunun vacipliğini tasdik, olaydaki "icma" boyutu bir yana, "ashabın yolunu izleme" yönüyle Ehl-i Sünnet'ten olmanın gereğidir. 

Hilafet kurumuna savaş açmış olan laik (siyasal dinsiz) rejimler ile onların güdümündeki (imamlığını Goldziher gibi kefere taifesinin yaptığı) Çıfıtiye mezhebi müntesipleri ise, Ehl-i Sünnet dışı bid'atçilerdir.

Bu bid'atçilerin bir kısmının münafık ya da kâfir oldukları da kesindir.

*

Angutumuzun bir başka "zorlamalı yumurta"sı:

"Hz. Peygamberin, kendinden sonra yönetime geçecek halifeleri rüyâsında gördüğüne dair rivayetler de senet bakımından zayıf olduğu gibi, Hz. Peygamberin hayatı boyunca bütün faaliyetlerini rüya yoluyla değil de bir işin gerekleri ne ise ona göre yaptığı ve meseleleri de vahyin yol göstericiliğiyle çözme yoluna gittiği gerçeğiyle çelişmektedir." (s. 241)

Buradan anlaşılıyor ki bu angut ne Kur'an'ı biliyor ne de siyerden haberi var.

İlim bakımından boş.. Tamtakır kuru bakır.. 

Fakat, tez danışmanı ile jüri üyelerinin durumu da aynı.. Önümüzdeki tezimsi zorlama rezalet, bunun belgesi..

Bir defa, Peygamber Efendimiz s.a.s. rüyalarını dikkate alıyordu.. Çünkü peygamberlerin rüyası bizim rüyalarımız gibi değildir.

O yüzden, mesela Uhud Savaşı öncesinde ilgili rüyasını (sağlam zırh, ağzında gedik açılan kılıç, boğazlanmış sığır vs.) anlatmış, sağlam zırhın Medine anlamına geldiğini söyleyerek meydan savaşından kaçınmayı tavsiye etmişti.

*

Yine, Hudeybiye Barışı öncesinde umre için Mekke'ye gitmeye niyetlenmesi de gördüğü bir rüya sonucunda aldığı bir karardı:

"Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi ve size bundan başka yakın bir fetih daha verdi." (Fetih, 48/27)

Kur'an'dan, Sünnet'ten, siyerden habersiz ilahiyatçı ise şöyle diyor:

"Hz. Peygamberin hayatı boyunca bütün faaliyetlerini rüya yoluyla değil de bir işin gerekleri ne ise ona göre yaptığı ve meseleleri de vahyin yol göstericiliğiyle çözme yoluna gittiği gerçeğiyle çelişmektedir."

Çelişkiden söz ediyor.

Tesadüfe bakın ki bulduğu bütün çelişkiler böyle..

Peygamberlerin rüyası vahye aykırı olur mu, dangalak?!

Daha bunu bile öğrenememişsin.. 

Fakat hocaların da öğrenememiş..

Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının efsun ve masallarını ezberlemeye çalışmaktan Kur'an ve Sünnet'e sıra geliyor mu ki?!

Baştan ayağa çelişki ve som ahmaklıksınız, fakat haberiniz yok.

Cümle renk körleri ve şaşılar toplanmış bir araya gelmişler ve insanları görme yetileri konusunda sorguluyorlar.

Bunlarınki örgütlü çelişki, kurumsal ve kronik tenakuz.

*

Geçelim..

Angutumuz sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Ayrıca Hz. Peygamberin hastalığı sırasında Hz. Ebû Bekir’i namaz kıldırmak için görevlendirmesi ile ilgili rivayetleri de halife tayini ile ilişkilendirmek mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber daha önceleri Hz. Ali’yi Tebûk Gazvesi’nde, Ummu Mektûm’u Hendek Gazvesi’nde ve Hz. Osman’ı da Zâtu’r-Rıka Gazvesi’nde yerine vekil olarak bıraktğı için aynı şeyi onlar için de düşünmek mümkündür. Bu husustaki rivayetler, daha sonraki nesil tarafından Hz. Peygamberin Hz. Ebû Bekir’i hilâfete işareti olarak yorumlanmış olup, yapılan senet ve metin tetkîki sonucunda bunun zorlama bir yorum olduğu belirlenmiştir." (s. 241)

Açık bir belirlemeden söz edilemez, fakat işaret ya da ima bulunmadığı da söylenemez.

"Senet ve metin tetkiki sonucunda bunun zorlama bir yorum olduğu belirlenmiştir"miş.

Ahmak, Hz. Peygamber s.a.s. Ümmü Mektum'u (Mektum'un anasını) yerine ne zaman vekil bıraktı?!

Sen daha İbni Ümmü Mektum ile Ümmü Mektum arasındaki farkı bile anlayamıyorsun, bu kafayla nasıl metin tenkidi yapacaksın?

*

Diğer ashabın Hz. Peygamber s.a.s.'in (savaş dolayısıyla) yokluğunda vekil olarak Medine'de kalmaları ile, hastalığı sırasında Hz. Ebubekir'in Medine'de kendisinin yerine imamlık yapması da aynı şey değildir.

Mesela bir devlet kurumunu (hastane, itfaiye, garnizon vs.) düşünelim, cumartesi ve pazar günleri orada nöbetçi bir yetkili bulunur. Fakat hafta içinde o kurumun amiri, yardımcılarından önde gelen birine "Toplantılara benim yerime sen başkanlık et!" dediğinde, bu, onu ikinci adam olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, açıkça söylenmese de "işareten" ortaya konulmuş olur. Personel bu "işaret"i anlar ve ona göre davranırlar. 

Bu "işaret"ten anlamayıp o yardımcıya "Havaya girme lo, ben de geçen hafta sonu burada nöbetçi yetkiliydim" diyen angutlara da ne desen azdır!

Bak hele sen, bu kafayla metin tenkidi yapıyor ağam!

*

Senet ve metin tenkidi edebiyatı yapan bu zavallı, zorlama tezinde konu edindiği hadîsler sağdan say beşi, soldan say beşi geçmediği halde bunların senetlerini hafızasına alamamışken, onbinlerce hadîsi hem metinleri hem de ravîleriyle ezberleyen, her bir ravînin güvenilirlik derecesini de bilen geçmişin Himalayalar heybetindeki muazzam ve muhteşem âlimlerini beğenmiyor da onlara dil uzatıyor.

Metin tenkidi edebiyatı ile onlara not vermeye, yalancı ilan etmeye kalkışıyor.

Konu edindiği hadîslerden biri, önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, "iki halife" konulu.

Hadîsin farklı rivayetleri dört ayrı sahabîye dayanıyor.

Bu müthiş zekâ, farklı rivayetlerin bir şemasını da hazırlamış (s. 151).

Şemaya bakıyorsunuz, dört sahabîden biri, Abdurrahman b. Abd Rabbu'l-Kâ'be görünüyor. Hadîsi Peygamber Efendimiz s.a.s.'den dinlemiş.

Gerçekteyse Abdurrahman, hadîsi bizzat Hz. Peygamber s.a.s.'den duymuş değil.. Abdullah bin Ömer'den (Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'tan) almış.

Vatandaşın üzerinde çalıştığı hadîs sayısı beşi geçmiyor.. Doktora tezi diye aylarca, senelerce uğraşmış, ve hafızasına bu kadar alabilmiş.

Ve bu zavallı hafıza, perişan zekâ, yerlerde sürünen dikkat ve ciddiyet ile kalkmış hadîs imamlarını yargılıyor.

Fakat mesele salt onun şahsıyla da ilgili değil.. Bu ve benzeri rezaletlerden tez danışmanı ile tez jürisinin de haberi yok.

Körler sağırlar bu Ekol sofrasında birbirlerini gayet iyi ağırlar.

*

Gelecek yazıda inşaallah "sonuç" başlıklı zırvaların devamını da görecek ve bu dosyayı kapatacağız.


SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ







Ezbere böyle çizdiklerine bakmayın, İmam Nevevî 43 yaşında vefat etti.



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 17


Evet, konumuz Defolu Ankara Ekolü..

"Örnek olay"ımız ise Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisi..

Bir önceki yazıda bu şahsın, (Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanından feyz aldıkları için kendilerini "ilahiyat alanının keramet sahibi ermiş"leri kabul eden) hocalarının verdiği "gaz"la akılsız başını, İbn Hazm kayalığına vurup (bir daha düzelmeyecek şekilde) "mecrûh" hale getirmiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, metin tenkidi oryantalist dansına kendisini fazla kaptırıp İbn Hazm kayalığına toslayınca aldığı darbenin etkisiyle başı dönen ve dengesini iyice yitiren bu şaşkın şahsın, topaç gibi dönerek bir başka kayaya daha kafasını vurduğunu görüyoruz: İmam Nevevî'ye..

Sözleri şöyle:

Nevevî  eserinde, aynı zamanda iki halifenin olabileceğini savunan kimseleri eleştirmekte ve  “onların ileri sürmüş oldukları bu görüşler fasittir ve aynı zamanda hadislere de aykırıdır” değerlendirmesini yapmaktadır. Ancak, Nevevî ve onun gibi düşünen kimselerin göz ardı ettiği bir gerçek var ki acaba bu anlayışı, Hz. Peygambere isnad edilen rivayetler mi oluşturdu? yoksa hadisler böyle bir anlayışın daha sonraları formüle edilmiş şekli midir? gibi sorular zihinleri meşgul etmektedir. (s. 157)

Mantığı görüyor musunuz?..

Böyle "zihnini meşgul eden" sorularla yola çıkarsa, onun elinden yakasını hangi hadîs kurtarabilir?!

Bir hadîsin sübutunun (sabit oluşunun, varlığının) ölçütü özürlü ve engelli zihnindeki sorular (daha doğrusu önyargıların) ise, seninle "bilimsel yöntem" çerçevesinde bir uzlaşmaya varmak mümkün olabilir mi?

Azgelişmiş zekâ ürünü salakça sorular ne zamandan beri "kanıt" katına yükseldi?

*

Belirli bir dönemin yaygın anlayışına dinî kılıf giydirmek için hadîs uydurulduğunu öne sürenlerin, bu uydurmaları kimlerin hangi yöntemlerle yaptıkları konusuna da açıklık getirmeleri gerekir.

Bunu yapamıyorlarsa, kendilerinin "hadîs uydurulması" uydurması ile insanları aldatmaya çalıştıklarını kabul etmek icab eder.

Çağımızda yalan söz ve haber üretimi gri ve kara propaganda gibi kavramlar çerçevesinde ele alınıyor.

Gerçeklerle uydurmaları mezceden haberler gri, tümden yalan olan sözler ise kara propaganda olarak adlandırılıyor.

Bazen, tümüyle gerçek haberlere yönelik olarak "Bunlar kara propaganda ürünü uydurmalar, algı operasyonu" denildiği de oluyor.

Ve insanlar inanabiliyorlar.

Kara propagandadan etkilenmeme adına kara propagandaya teslim olduklarını anlayamayabiliyorlar.

*

Uydurma hadîsler meselesi de böyle..

Evet, tarihte hadîs uyduran münafıklar, cahiller, sahtekârlar, İslam düşmanları olmuş.

Fakat ulema bunları inceden inceye tenkit süzgecinden geçirmiş, ravîlerinin güvenilirlik durumunu ortaya koymuş, uydurma olduğunu anladıkları rivayetleri terk edip hiç yazmamış, bazen de başka birileri duyup da aldanmasın diye yazıp, "Bu rivayet uydurmadır, aslı yoktur" notunu düşmüşler.

Sadece bütün ravîleri dürüst ve güvenilir olan hadîsler için "sahih" demişler.

Ravîlerde bir sorun varsa ya da içlerinden birinin nasıl bir kimse olduğu hakkında bilgileri yoksa bunu belirtmiş, rivayetin zayıf olduğuna dikkat çekmişler.

*

Günümüzün gri ve kara propaganda ve algı operasyonlarına gelelim..

Bunlarda haberlerin kaynağı açık olarak verilmez.

Haberlerin diline baktığınızda şu türden ifadeler görürsünüz: 

"Şöyle olduğu iddia edildi, bu olay şöyle yorumlanıyor, hâdise şu şekilde değerlendiriliyor, şöyle şöyle olacağı ileri sürülüyor, kulislerde şunlar dile getiriliyor, isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili şöyle dedi, vs. vs."

İmdi, mesela "Erdoğan filan şahsa şöyle demiş, o da bunu filana anlatmış, o da falana söylemiş, o falan da bize bildirdi" şeklinde bir "rivayet senedi"ne rastlayamazsınız.

Buna rağmen insanlar bu haberlere inanıyor, onlara göre kanaat oluşturuyorlar.

Bir kimse bu tür kaynağı belirsiz dedikodular için, "Bunlar uydurma olabilir, olması ihtimali çok yüksek" derse, bu şekilde şüpheci yaklaşmasından dolayı suçlanamaz. 

Çünkü haberi aktaranlar kaynak gösteremiyorlar, "Biz söylüyoruz ya işte, bize inanacaksınız, kaynağından size ne?" demiş oluyorlar.

Eğer haberi aktaran ravîler eksiksiz biçimde bildirilirse, haberi getiren isimlere göre bir değerlendirme yapmak mümkün olur. 

*

Günümüzde mahkemelerin çalışma tarzına baktığımız zaman da aynı "ravîlerin güvenilirliği" meselesi önümüze çıkıyor.

Mesela "gizli tanık" diye birşey icat etmişler.. 

Adam kimdir, nedir, hırlı mıdır, hırsız mıdır (Hır gür çıkarmadan soygun yapan mıdır), dürüst müdür, yalancı sahtekâr mıdır, bir kuyruk acısının öcünü almak için fırsat kollayan bir iftiracı mıdır, belli değil.. 

Meçhul..

Durum buyken mahkemeler böylesi adı var kendi "resmen" yok adamların şahitliğiyle hüküm veriyor.

Aynı şekilde belirli insanlar hakkında istihbarat raporlarına göre hüküm verilebiliyor. Haberin kaynağı nedir kimdir, belli değil.. MİT'teki beyefendiler "biliyor" ya, senin bilmen gerekmiyor. 

Güvenlik soruşturmalarında da aynı durum geçerli.. Hakkınızda bilgi almak için başvurdukları kişilerin size karşı bir husumeti, çekememezliği, hasedi, kıskançlığı, kini vs. varsa yandı gülüm keten helva..

Bir bunlara bakın, bir de hadîs usûlünün sahihlik kriterlerine..

Arada uçurum var..

Bin 400 yıllık bir uçurum değil.. Dünya ve ahiret arası kadar geniş bir uçurum.

*

Eğer Ankara Ekolü zihniyetsel sorunlular bimarhanesi sakinlerinde “sorularla meşgul” bir zihin bulunsaydı, bunları da düşünürlerdi.

Fakat onlar düşünmezler, onlar ancak, çıfıt Goldziher sansarı ile kaltaban Schacht tilkisi gibi "metodda mezhep imamları"nın "Kafanızda şöyle sorular bulunsun" şeklindeki talimatlarını ezberlerler.

"Kitap yüklü eşek" olmadıkları için sırtlarında kitap taşımayan, fakat çalışma masalarının arkasını ve yanlarını kitap dolu raflarla süsleyerek objektife poz verip "Benim işim gücüm kitap okumak lo" diye "kitap fonlu" mesaj veren, gerçekteyse hiçbir kitabı başından sonuna okumayan, şurasına burasına göz atmakla yetinen, jüri üyesi olarak hakkında hüküm verdikleri tezlere bile göz ucuyla bakan bu tipler, her biri birer dev olan hadîs imamlarımızın binbir emekle toplayıp kitaplarına aldıkları rivayetlere "dönemin siyasî anlayışının formülleştirilmesi" yaftasıyla çamur atarken, Çıfıtiye mezhebinin imamları Goldziher ve Schacht gibi iblislerin şeytanî iftiralarının "Yahudi ve hristiyanların İslam düşmanlığı anlayışının formülleştirilmesi" olduğunu görmezden gelirler.

Akıl hocaları durumundaki iblislere imanları ve güvenleri tamdır. 

“Beyin ölümü gerçekleşmiş olmakla birlikte bitkisel bir hayatı sürdüren akademik zombiler” oldukları için, oryantalist keferenin vesvese mikroplarını çoğaltıp yayma dışında bir performans onlardan beklenemez.

*

Nitekim bunlardan İlyas zihinseli, doktora tezinde şunu diyor:

"Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup, mevcut siyasî yapıda, merkezî otoriteye muhalif hareket eden siyasî rakiplerin etkisiz hâle getirilmesiyle ilgili görünmektedir. Dönemin siyasî yapılanması göz önünde bulundurulduğunda, genelde dünyanın her tarafında tek bir şahısa dayalı yönetim anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu nedenle siyasî rakiplerin ortadan kaldırılma meselesi dinî olmaktan ziyade siyasidir."

"Dönemin siyasî yapılanması"ndan sanki haberi var da!..

Evet, bu "zihni meşgul" angutların ezberlerinden biri böyle: “Bu mesele dinî değil siyasîdir, şu mesele hukukî (fıkhî) değil politiktir.”

Bunların kafasındaki (daha doğrusu derin yerlerden esen rüzgârların etkisiyle imal, inşa ve "formüle" etmeye çalıştıkları) din, böyle bir şey.. 

Siyasete karışmayan, karışmamış bir din.. Siyasalsız İslam..

Din, mevcut rejimin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hatırına siyasete karışmamalıdır, dolayısıyla otantik/sahih dinin siyasete karışmamış olduğu gösterilmeli, böyle bir "sahih/gerçek" din masalı üretilmelidir.

İlahiyat fakültelerinin gerçek misyonu, rejimin onlardan beklediği bu.. 

Fakat, her ilacın yan tesirinin, her sanayileşme atılımının istenmeyen yan etkilerinin bulunması gibi, bunların da rejim açısından zararlı (Şeriatçılık, Siyasal İslamcılık gibi) bazı yan ürünleri elbette olacaktır, fakat "hayr-ı kesîr için şerr-i kalîle" tahammül etmek gerekmektedir.

Medreselerin kapatılması, Yüksek İslam Enstitülerine bile müsaade edilmemesi, yerlerine ilahiyat fakültesi adlı "körler sağırlar birbirini ağırlar" caz(gıriye) orkestralarının kurulmasının ardındaki "vizyon" bu.

Eğer birileri "Din, siyaseti de belirler" şeklindeki bir anlayışı savunuyorlarsa, o anlayışın aslında "din"den olmadığı, tarihin belirli bir döneminde "formüle" edilip dine yamandığı ilahiyatçılar tarafından anlatmalıdırlar.

Devlet onlara boşuna mı dr., doç., prof. filan türünden unvanlar veriyor, maaşa bağlıyor, besleyip semirtiyor?!

Ekmeğini laik (siyasal dinsiz) rejim verecek ve sen Şeriatçılık-İslamcılık yapacaksın, olabilir mi?!

*

Cehaletin ilacı var da, böylesi bir satılmışlığın ve ihanetin devası yok.

İlyas zihinselinin sözünü ettiği tek adamlık, İslam devletinde (ümmetin geneline ait hilafet devletinde) adına halife denilen tek bir liderin bulunmasıyla ilgili..

İmam Nevevî’nin yaşadığı devirde ise, (Dört Halife ve Emevîler dönemindeki gibi) bir siyasal birlik mevcut değildi.. 

Parçalanmışlık, bölünmüşlük ve çok başlılık vardı, ve de herkes halinden memnundu.

İmam Nevevî de, Sultan Baybars’ın hüküm sürdüğü Memlukler Devleti’nin tebaasındandı. 

Aynı dönemde Anadolu’da, İran’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, Irak’ta ve Kuzey Afrika’nın batısında başka İslam devletleri mevcuttu..

Dolayısıyla, sözü edilen “ümmetin yönetiminde tek adamlık” zaten ortadan kalkmış bulunuyordu. Fiilen "çok adamlılık" (devlet başkanı enflasyonu) yaşanıyordu. 

Modernist/tarihselci ilahiyatçılık angutluğunun bu harika çocuğu ise, doktora diye karaladığı zırvalarda Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup…” diyor.

O "tek adam" anlayışı sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinde vardı, sonrasında ise yoktu.

Abbasî hanedanının başa geçmesiyle birlikte bölünme başladı, Endülüs Emevî Devleti kuruldu.

Daha sonra iş, tümden çığırından çıktı.

*

İmam Nevevî'nin savunduğu anlayış ne, dönem ne, dönemin gerçeği ne; İlyas adlı süper cahilin hiçbirinden haberi yok.

Mehmet Sait Hatipoğlu gibi "şeyh"lerinden "ezber"lediği basmakalıp hurafelerle İmam Nevevî gibi ulemayı kesip biçmekle meşgul.. (Ki o "şeyh" konumundaki duayen angutlar da söz konusu klişe palavraları oryantalistlerin şeytanlarından öğreniyorlar) 

Sanki İmam Nevevî, Sultan Baybars’a alternatif olabilecek (veya olan) birileri aleyhine, dönemin “tek adam anlayışı”nın propagandasını yaparak Baybars’ın gözüne girmeye çalışıyor da, onun “siyasî rakiplerini etkisiz hale” getirmek için “anlayış” üretiyor.

Gerçekte ise, Baybars İmam Nevevî’yi, kendisinin arzusu doğrultusunda fetva vermediği için sürgün etmişti.

Böyle, dönemin “anlayış”ına göre hadîs uydurmak, “anlayış” üretmek; sürgünü hatta idamı göze alarak hakkı söyleyen İmam Nevevî gibi salih alimlerin değil, günümüzün (bir maaş zammı ya da bir üst makam uğruna dinini imanını satmaya dünden razı) modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinin, laik (siyasal dinsiz) rejim dalkavukluğu ruhlarına sinmiş soytarıların yoludur.

Fakat bu çağdaş soytarılar, mevcut rejime göre hadîs uydurma imkânından mahrumlar. 

Bu yüzden, İslam düşmanı azgın ve sapık oryantalist akıl hocalarının rehberliğinde, “içinde yaşadıkları laik (siyasal dinsiz) dönemin anlayışına ters düşen” hadîsleri, “O hadîsler, geçmiş dönemlerin anlayışına geçerlilik kazandırmak için uydurulmuştur” diyerek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Anlattıkları kendi hikâyeleri, fakat hikâyenin kahramanları olarak İmam Nevevî gibi doğruluk, zühd ve takva abidesi âlimleri görmemizi istiyorlar.

*

İmam Nevevî rh.a.'in İslam dünyasının birliğini ve başında tek bir liderin (halifenin) bulunması gerektiğini savunması, dönemin "yükselen trend" durumundaki anlayışına sırt çevirmesi anlamına geliyordu.

O, konjonktüre ve dönemin anlayışına aykırı olduğu halde İslam'ın doğrularını savunmuş durumda.

O dönemde Abbasî Devleti güç kaybetmiş, can çekişmeye başlamış, hükmü sadece Bağdat şehri ile yakın çevresinde geçer hale gelmişti.

Bir tür bugünkü Papalığa, Vatikan devletine dönüşmüştü.. Sureta bir saygı görüyorsa da "takan" yoktu.

Fakat olay bununla da kalmadı, 1258 yılında Moğollar Bağdat'ı işgal edip halifeyi öldürdüler.

Ortada halife ve hilafet diye birşey kalmadı. Abbasî Devleti son nefesini vermiş oldu.

İki yıl sonra Moğollar'ı Aynicâlût’ta yenen Memlukler (Kölemenler), Bağdat'ın işgali sırasında canını kurtarıp Şam'a gitmiş olan (Abbasî hanedanından) Ahmed’i Kahire’ye götürüp halife ilan ettiler (9 Haziran 1261). 

Böylece Memlukler'de görünüşte iki başlılık ortaya çıkmış oluyordu. Bir yanda Moğollar'ı yenmiş olan kahraman Sultan Baybars, diğer yanda sığıntı halife Ahmed.

*

Bu iki başlılık hutbe ve sikkelere de yansımıştı, sultan ile halifenin isimleri birlikte geçiyordu. 

Gerçekteyse iki başlılık yoktu, Baybars kanatları altına bir halife almak suretiyle İslam dünyasındaki itibarını artırmış oluyordu.

Halife, Osmanlı'nın şeyhülislamını ve Cumhuriyet'in diyanet işleri başkanını akla getiren "sınırlı yetkili ve sorumlu" bir konumdaydı. 

Abdülmecit'in Mustafa Kemal'in emri altındaki tiyatrovari halifeliği gibi bir halifelik yani..

Güç, kuvvet, makam, mevki, servet, dünyalık vs. Memluk sultanının elinde..

Böyle bir dönemin "anlayış"ı ne olur, tahmin etmek zor değil..

Eğer İmam Nevevî laik rejimin zevk ü sefa düşkünü Ankara Oryantalist Dans Ekolü hanende ve sazendeleri gibi "dönemin anlayışı"nın peşinden giden bir fırıldak olsaydı, İlyas gibi akademik fiyaskoların zırvalarının benzerlerini yazardı.

*

Kamu yönetimi, siyaset bilim, işletme, siyaset sosyolojisi ve sosyal psikoloji gibi bilim dallarına vakıf olanlar bilirler ki, hiyerarşik bir yapılanmada bir astın tek bir üste bağlı olması ve karar mercîinin tek bir kişi veya birim olması önemlidir.

Bu, örgütlü/teşkilatlı faaliyetler için olmazsa olmaz bir şarttır.

Kararları bir kurul bile alsa, o kurulda son sözü söyleyecek, o kurulu yönetecek bir tek başkanın, tek adamın mutlaka bulunması gerekir.

Dolayısıyla "düzen" demek, "tek başlılık" demektir.

Askerlikte de böyledir.. Bir orduda tek bir "başkomutan" olur. Eşit yetki ve sorumluluğa sahip iki komutanın bulunduğu bir ordu, ordu değil başıbozuklar kalabalığıdır.

Demokratik diye bilinen rejimlerde (mesela krallı-kraliçeli İngiliz demokrasisinde) birtakım yetkilerin bir başbakana vs. aktarılmış olması "çok başlılık" anlamına gelmez. 

Böylesi bir yetki devri her kurum, organizasyon ve teşkilatta olan birşeydir. 

Diktatörlüklerde bile böyledir. Diktatörler de bazı yetkilerini alt kademelere devrederler, herşeyi kendileri kararlaştırıp yapmazlar. 

Buradan anlaşılabileceği gibi, geçmiş dönemlerin geçmişte kalmış "tek adam" anlayışından söz eden ilahiyatçı dangalaklar sadece cahil değiller, aynı zamanda ahmaklığın dibini bulmuşlar.

*

Bu "kitap pozlu" akademikimsilere göre, Kur'an'da bu konulara dair birşey yok.

Ahmak ya da zihinsel özürlü olursan ve günümüz sosyal bilimlerinin terimlerini motamot Kur'an'da ararsan tabiî ki bulamazsın!

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Allah (hükmünde/hakimiyetinde hiçbir ortağı olmadığına dâir), üzerinde (hak sâhibi oldukları için) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile, sâdece bir kişiye âit olan bir adamı (bir köleyi) misâl getirdi. (Bu ikisi) misâlce bir olurlar mı? Bütün övgü, Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 39/29)

"Tek adamlığın" bulunmadığı, "çok başlılığın" yaşandığı yerde mutlaka güç çatışması ortaya çıkar. 

Bu da "düzen"sizlik (düzen yokluğu, anarşi, fesat) demektir.

"Düzen", tek başlılığı gerekli kılar, çok başlılığa izin vermez.

Nitekim Allahu Teala şöyle buyuruyor: 

"Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi fesâda uğrardı (düzeni yok olmuş hale gelirdi). İşte, arşın Rabbi olan Allah, onların isnâd etmekte oldukları (ortağının bulunması gibi) vasıflardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22)


SÜNNET SAHASININ KARTALLARINI YERE SEREN ANKARA DEFOLU EKOL SİVRİ SİNEĞİ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 16


Ankara Ekolü adlı en kara cehalet mafyasının yeni yetme bıçkınlarından İlyas Canikli’nin  doktora tezi unvanlı karalamasında “Rivayetlerin Metin Tenkidi” başlığı altında koleksiyonunu yaptığı zırvaların envanterini çıkarma işini yarım bırakmıştık.. 

Devam edelim..

İki halife” meselesiyle ilgili hadîs için “Rivayetlerin birinde niye Abdullah bin Amr r. a.’a ait fazladan te’kid (pekiştirme) cümlesi yer alıyor, demek ki hadîs uydurma” değerlendirmesini yaparak rezalet ve kepazeliğin destanını yazma başarısını göstermiş olduğunu görmüştük. ("Bunu sen Rasulullah'tan bizzat mı duydun?" şeklindeki bir soru üzerine verdiği te'kid mahiyetindeki cevap..)

Böylece, aklınca (söz konusu hadisi rivayet etmiş olan) hadîs imamlarımız İmam Müslim’in, Ebu Davud’un, Heysemî’nin, Taberanî’nin, Beyhakî’nin, Ebu Avâne’nin, Neysaburî’nin, Kudâî’nin ve büyük Hanefî fakihi Ebu Yusuf’un kalesine gol atmış, hepsini teker teker nakavt etmiş oluyor.

Bir akılca sivri mi sivri sinek, bir değil tam dokuz kartalı sallayıp vurdu yere, ortalık toz duman.

*

Yalan değil gerçektir, görenler var. 

Başını hayırsız Hayri Kırbaşoğlu’nun çektiği “doktora tez jürisi kakofoni orkestrası”nın seçmece üyeleri buna şahitler.

Dokuz anlı şanlı kartalın cesedi üzerinde kasım kasım kasılarak poz veren süper sivri sineğimiz, ağzını kulaklarına kadar yayarak bu şekilde “Ben onlardan daha akıllıyım la!.. Sansar Goldziher ile tilki Schacht’taki cevher bende de var ki lo” mesajını verdikten sonra şunu diyor:

“İki halife rivayetine, ilim adamlarınca çeşitli değerlendirmeler ve yorumlar yapıldığı görülmektedir. Eş’arî (ö. 324/936), Makâlâtu’l-İslâmiyyîn isimli eserinde bu konuya bir bölüm ayırarak, aynı zamanda iki halifeye bey’at edildiğinde ne olacağı sorusuna cevap bulmaya çalışmaktadır.” (s. 154)

Sansar ile tilkinin panda akıllı takipçisi, bunun ardından İmam Eş’arî’nin, “İnsanlar iki halife meselesi hakkında şöyle dediler, böyle dediler” şeklindeki ifadelerini aktarıyor. 

Ancak, İmam’ın yazdıklarında söz konusu hadîse herhangi bir atıf yok.

İmdi, böylece “metin tenkidi” mi yapmış oluyorsun, homongolos?!

*

Canikli sadece İmam Eş’arî’nin değil, İbn Hibban’ın ve İmam Maverdî’nin de bazı sözlerini aktarıyor. (s. 155)

“Laf olsun torba dolsun” kabilinden.. 

Çünkü iki halife meselesiyle ilgili olsalar da, söz konusu hadîsle ilgili değiller.

Bu şahsın üyesi bulunduğu Ankara Ekolü çetesinin fehm ve idrakle arası biraz nahoş olduğu için bir misalle meseleyi müşahhaslaştırmayı ve Ekol marka kütük kafalıların da anlayabileceği şekilde basitleştirmeyi deneyelim:

Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den rivayet edilen hadîsler arasında İranlılar’la ilgili olanlar da var (Bütün hayatı boyunca Farslar hakkında iki çift kelam etmemiş olması elbette düşünülemez). Diyelim ki İbn Hibban ile Maverdî kitaplarında İranlılar’dan bahsettiler. Söz konusu hadîslere atıfta bulunmadıkları sürece, İranlılar hakkında söyledikleri, o hadîsler hakkında yapılmış değerlendirmeler olarak kabul edilebilirler mi?

Edilemeyecekleri açıktır.. 

Fakat burada asıl sorun bu da değil, ilgili hadîsleri konu edinmiş olsalardı bile, onların değerlendirmeleri (metin tenkidi adı altında) hadîslerin sübutu (sabit oluşları, mevcudiyetleri) hakkında hüküm vermek için “kesin delil” niteliğini taşıyan birer hüccet olamazlardı. 

*

Ankara Ekolü’nün eksik tahtalı kafaları için bu yeterli olmamış olabilir, bir başka örnek verelim: 

Mustafa Kemal’in bir (Nutuk’u da dahil olmak üzere) TBMM zabıtlarına geçmiş sözleri var, bir de onun sofrasının gediklileri olan kişiler tarafından aktarılan sözleri..

Diyelim ki bu gediklilerden birisi ondan (mesela siyasal rejimler konusunda) bir söz naklettiler. Sonraki dönemlerde de (İsmet Giritli, Toktamış Ateş vs. gibi) prof. unvanlı iki Atatürkçü/Kemalist yazar aynı konuda birşeyler yazdılar.. Fakat Atatürk’ün o sözüne hiç temas etmediler.. Şimdi, onların bu yazdıkları, Atatürk’ten nakledilen sözün mevcudiyeti (sübutu, sabit oluşu) hakkında “metin tenkidi” şeklinde alengirli, fiyakalı, havalı ve cafcaflı bir ad altında ölçü haline getirilebilir mi?!

Ey yeşil kasketli, ulu fötrlü Kemalist prof.lar, siz söyleyin!

Değil Atatürk’ten nakledilen söze yazılarında yer vermemiş olmaları, aktarıp varlığını reddetmiş olsalardı bile, onların bu değerlendirmeleri, sözün söylenmiş olup olmadığı konusunda hüküm vermede dikkate alınmaya değer bir kıstas olamazdı.

*

Söz konusu ilahiyatçı akademikimsi, böylesi ukalalıklarla sözde “metin tenkidi” yapmış oluyor. 

“Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” türünden bir mantık örgüsü ile..

“Metin tenkidi” diye bir şey varsa eğer, bunun “metin” üzerinden yapılması gerekir.

Mesela, Hz. İsa a.s.’dan nakledilen bir söze yönelik olarak “metin tenkidi” yapıldığını düşünelim. Birkaç asır sonra yaşamış Hristiyan din bilginlerinin mevzubahis söz ile aynı konuda sarf etmiş oldukları lafları sıralamakla o söze yönelik metin tenkidi yapmış olmazsınız.

Yine, burnumuzun dibinde olduğu için  Mustafa Kemal’den örnek verelim.. 

Onun sözleri ortada.. 

Diyelim ki İslam konusundaki (özellikle de yabancı yazarların aktardıkları) laflarını “metin tenkidi”ne tabi tutuyoruz. 

Bir sözün ona ait olup olmadığını anlamak için, ondan nakledilen sözün kimler tarafından rivayet edilmiş olduğuna bakmamız gerekir. 

Bu yüzden, bazı sözleri için, “Onları nakledenler yabancılar, belki yalan söylüyorlardır, sofrasında bulunmuş yakınları, ayrıca Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali İhsan Sabis, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy gibi arkadaşları, yoldaşları ne diyor, ona bakalım” denilmesi anlayışla karşılanabilir.

Fakat, adam ölüp gittikten sonra mesela Haydar Baş, Adnan Oktar ve Cübbeli gibi sivri zekâların onun İslam’a karşı tutumu hakkında yapmış oldukları değerlendirmeleri aktardığımızda, onun sözlerine yönelik “metin tenkidi” yapmış olur muyuz?!

“Bu İslam karşıtı söz Atatürk’e ait olamaz, çünkü Haydar Baş, Cübbeli, falan ve filan şöyle şöyle diyor” dediğinizde, devletin derinliklerinde saman altından su yürütme işiyle meşgul olan birileri bunu keyifle izlerler de, aklı başında insanlar avanaklık ve uyurgezerliğinize bakıp gülmekten başka bir şey yapabilirler mi?!

*

Bir sözün bir kişiye ait olup olmadığının anlaşılmasında “metin tenkidi” türünden artistik laflarla edebiyat paralamanın bir faydası olmaz.

İmdi, eğer Ankara Cahillik Ekolü marka “metin tenkidi” safsatasının bir geçerliliği olsa, Atatürk’ün Mustafa Kemal olarak mesela 1920 yılında yaptığı konuşmalar hakkında “Ona ait olamaz.. Çünkü sonradan yapıp ettikleri ve söyledikleri ile taban tabana zıt” demeniz gerekir. 

Fakat, gerçek tam tersi, acayip İslamcı nutuklar atmış.

Kısacası, bir sözün Atatürk’e ait olup olmadığını belirlemede, o sözün muhtevasının bir önemi yoktur. 

Sözün sübutunun (sabit oluşunun, mevcudiyetinin) anlaşılması sadece rivayet edenlerin durumuna bağlıdır. 

Atatürk’ün yanı başındaki adam nakletmişse dikkate almak ve genellikle kabul etmek, hayatında onunla hiç görüşmemiş biri söylediğinde ise “Acaba?” diye tepki vermek durumundayız. 

*

Şimdi birileri buna karşı “Peygamber Efendimiz s.a.s. ile Atatürk bir değil.. Atatürk duruma göre konuşmuş, her zaman nabza göre şerbet vermiştir. Gerektiğinde bol bol yalan da söylemiş, yemin üstüne yemin etmiştir. Peygamber Efendimiz s.a.s. ise daima doğruyu söyler. Dolayısıyla ondan nakledilen sözlere yönelik metin tenkidi yapılabilir, yapılmalıdır” diyebilirler.

Evet, bazen (özellikle de zayıf rivayetler söz konusu olduğunda) yapmak gerekebilir, fakat bunu yapabilecek olanlar, müçtehit seviyesindeki yed-i tûlâ sahibi (ilimde rüsuh kesbetmiş) ulemadır.

Türkiye'deki falanca ilahiyat fakültesini bitirmiş fehm ve idrakten yoksun diplomalı cahillerin, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının "metod" diye önlerine sürdükleri pis "yal"ı helal haram demeden midelerine indiren angutların üstesinden gelebilecekleri bir iş değildir.

Ne yazık ki günümüz modernist-tarihselci-güncellemeci ilahiyat sirki şaklabanlarının “metin tenkidi” adlı gösteri, şov ve soytarılıkları akıl ve izan, edep ve terbiye sınırlarını aşmış, azgınlık, şirretlik, arsızlık ve geri zekâlı şımarıklık tsunamisi haline gelmiş bulunuyor. 

Metin tenkidi diye yazdıklarında ne metin var ne de tenkid.. Sadece kendi akıl ve idrak eksikliklerini belgeleyen "Bize göre şöyle, biz böyle düşünüyoruz" türünden (Goldziher ve Schacht gibi kefere taifesinden öğrendikleri) falcı ve üfürükçü ağzı..

Dini akademik ticaret ve unvan kapma siyasetine alet etmeseler, azgınlıklarını başka akademik disiplinlerde sergileseler, yazdıklarını "eksik tahtalı" kafaların komiklikleri olarak okuyup geçeceğiz de, bu din onların, içinde danalar gibi böğürüp tepinebilecekleri babalarından kalmış bir çiftlik değil.

*

Canikli, (İmam Eş’arî, İbn Hibban, ve Maverdî’den lüzumsuz yere bahsederek) bahçesindeki havuzu derin göstermek için suyu bulandıran adam gibi davrandıktan sonra İbn Hazm’la yaka paça kavga etmeye başlıyor.

İbn Hazm şunu demiş:

“Allah ayrılığa düşmeyi ve çekişmeyi yasaklamıştır. Şayet aynı dönemde iki imam (halife) olursa yasaklanmış olan tefrika meydana gelir. Nerede bir görüş ayrılığı meydana gelirse, orada Allah’a isyan olur. Biz deriz ki, aynı anda iki halifenin bulunması insanlığın yararına olmaz. Şayet aynı anda dünyada iki halifenin olması mümkün olsa idi, iki, üç, dört ve daha fazla halifelerin olması da caiz olurdu. Şayet iki halifenin olması caiz olsa iş daha da ileri giderek her memlekette bir halife her şehirde bir halife olur ya da herkes evinin halifesi olurdu. Bu durum ise saflığın fesada uğraması dinin ve dünyanın helak olması demektir. Ensarın ilk halife seçimindeki tavırları hatalıdır. Daha sonra onlar da doğruyu görmüştür.” (s. 156)

Görüldüğü gibi İbn Hazm, kazmayı tam da cahil Canikli’nin belinin ortasına oturtmuş.

Ancak, Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü öyle kolay pes etmez. Ne de olsa bunlar sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının zehir gibi talebeleri..

O yüzden, sivri aklınca İmam Müslim, Ebu Davud ve Ebu Yusuf gibi âlimlerimizi tuş etmiş olan sinek sıklet Canikli, bir elense de İbn Hazm’a çekiyor, tek bir cümleyle onu nakavt ediyor:

“İbn Hazm’ın iki halife rivayetiyle ilgili bu değerlendirmeleri onun yaşamış olduğu dönemin siyasî anlayışını yansıtmaktadır.” (s. 156)

"Dönemin siyasî anlayışı"nı zaten daha önce inceden inceye tetkik etmiş, bu alanda uzmanlaşıp otorite olmuş; dolayısıyla böyle konuşmaya hakkı var. Veya belki "zaman makinası" ile geçmişe yolculuk yapıp bizzat yaşayarak dönemi tanımış; ya da "gaipten haber veren" bir "saint" olarak ahkâm kesiyor.

*

Endülüslü olan İbn Hazm'ın yaşadığı döneme bakıyoruz, Tavaif-i Müluk'u görüyoruz.

Endülüs Emevî Devleti güç kaybetmiş, toprakları üzerinde bir yığın başına buyruk "emirlik" (devletçik) türemiş. 

Tıpkı bugünkü Kuveyt'li, Katar'lı, BAE'li, Lübnan'lı, Ürdün'lü, Bahreyn'li Arap dünyası gibi.. 

Tıpkı Anadolu Beylikler dönemi Türkiye'si gibi.. 

Anadolu Türk beylikleri denilince akla sabah kurulup akşam yıkılan devletçikler geliyor. Oysa Karamanoğulları tam 218 yıl hüküm sürdü. Türkiye Cumhuriyeti daha henüz 100 yaşında.. Dulkadiroğulları ise 185 sene payidar oldu.

Sivri sinek sıklet İlyas İbn Hazm’ın iki halife rivayetiyle ilgili bu değerlendirmeleri onun kişisel siyasî anlayışını yansıtmaktadır” deseydi, totoloji kabilinden yine boş konuşmuş olurdu, fakat tümüyle saçmalamamış, üfürükçülük arabasını çamura yatırmamış olurdu. (İbn Hazm'ın savunduğu her görüş, doğal olarak, kendi kişisel anlayışı durumundadır, çünkü o söylemiştir, sözler onun ağzından çıkmıştır. Belli bir düşünceyi savunan kişiye "O senin görüşün" diyerek malumu ilam eden kişi bununla karşısındaki kişinin fikrini çürütmüş, aksi yönde delil getirmiş olmaz, sadece farklı kanaatte olduğunu söylemiş olur.)

Dönemin siyasî tablosu ve anlayışı Tavaif-i Müluk.. Parçalanma.. Çok başlılık..

İlyas efendi ise, dönemden habersiz "dönemin siyasî anlayışı" edebiyatı yapıyor.

Zannediyor ki, Ankara İlahiyat'taki ahmak ve cahil hocalarının Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanından miras olarak aldıkları paslı anahtar her kapıyı açar.

İşte akılsız olursan, soymak istediğin bankanın kapısında böyle paslı bir anahtarla eli böğründe çaresiz kalırsın.

*

İbn Hazm'ın savunduğu görüş "dönemin siyasî anlayışı"nı yansıtıyor olsaydı bile, bu, savunduğu görüşün yanlış veya manipülatif bir çarpıtma olduğunu ileri sürmek için makul bir neden olmazdı.

Fakat İbn Hazm, gerçekte, dönemin siyasî anlayışının tam aksini savunuyor.

Fakat bu sadece, Tavaif-i Müluk'u hazırlayan şartların meydana geldiği ve sonuçta böyle bir parçalanmanın fiilen yaşandığı bir dönemde yaşıyor olmasından kaynaklanmıyor.

Bizzat içinde yaşadığı ve hakimiyetini sürdürmesini istediği Endülüs Emevî Devleti'nin varlığı bile, onun savunduğu siyasî anlayışa ters.

Çünkü, savunduğu anlayış çerçevesinde, (ana gövdede Emevî hakimiyetinin yerini almış olan Abbasî hakimiyetini tanımayan, ayrı baş çeken) Endülüs Emevî Devleti'nin varlığı da sorun haline geliyor. 

Ey Ankara Uyurgezer İlahiyatçı Köftehorlar Ekolü'nün sivri akıllısı, sen hangi "dönemin siyasî anlayışı"ndan söz ediyorsun?!

*

Ankara Defolu Akademikimsilik Ekolü'nün saçmalık, akılsızlık, mantıksızlık ve zırva portföyü zengin.. Bir zırvalarını yutturamazlarsa başka biri mutlaka yedekte bekliyordur. 

İbn Hazm’ın sözleri (kuruntu ve vehimlerine göre) “dönemin siyasî anlayışı”nı yansıtmasa, o zaman da muhtemelen şöyle diyecekler: “Dönemin siyasî anlayışının tam aksi yönde olması, Peygamber'e aitmiş gibi gösterilen hadîsin uydurma olduğunu ispatlamaktadır. Öyle bir hadîs mevcut olsaydı dönemin siyasî anlayışı böyle mi şekillenirdi?!”

(Nitekim duayen ahmak Mehmet Sait Hatiboğlu angutu, Hilafetin Kureyşliliği başlığını taşıyan perişan ve zavallı prof.luk tezinde, Hz. Ebubekir'in halife seçilmesi sırasında Ensar'dan bazılarının farklı tekliflerle gelmiş olmalarını, o tekliflere aykırı düşen hadîsleri uydurma ilan etmek için gerekçe haline getiriyor. Söz konusu teklifleri dile getirenler, ilgili hadîsleri bilmiyor ya da o anda hatırlamıyor olamazlar mı, angut?! Mesela sen Erdoğan'ın hükümranlığı döneminde yaşıyorsun diye onun her sözünden haberdar oluyor ve her sözünü hiç unutmadan hafızana alabiliyor musun?! Ayrıca bu angut, sıra Ensar'ın teklifleriyle ilgili rivayetlere gelince mızmızlık ve itirazcılık mesleğini hemen terk ediyor, aşk ve şevkle "Bize bu konularda ne rivayet edilmişse hepsi doğrudur" moduna geçiyor.. Fakat Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanına layık bir ilahiyat üçkâğıtçısı olduğunu bu noktada da göstererek çifte standart dansının en kıvrak figürlerini de sergiliyor, "ilmî ve ahlâkî" omurgasının lastikten daha esnek olduğunu anlamamızı sağlıyor. Aynı rivayetteki Ensar'ın farklı teklif ve itirazları bahsini tam bir imanla kabul ederken, o rivayetin bir parçası olan Hz. Ebubekir'in "hadîs"lere istinad eden açıklamaları için "Bunlar, rivayete sonradan eklenmiş olabilir" anlamına gelen cılk yumurtalar peydahlıyor. Eğer öyle hadîsler bulunsaymış Ensar o teklifleri ortaya süremezmiş. İyi de dandik mankafa, Ensar'ın o tekliflerine karşı söz konusu hadîsler dile getirilmediyse, tekliflerinden niçin o kadar kolay vazgeçtiler?! Hz. Ebubekir onları sadece susarak ya da "Ben böyle istiyorum canlarım" diyerek mi ikna etti?! Bu duayen ahmak yumurtladığı saçmalıklarla soytarılığın bile cılkını çıkarmış durumda.. Fakat o cılk yumurtaların Defolu Ankara Ekolü'nün şanına yaraşır kalitede olduğu kesin.)

Evet, İbn Hazm'ın söz konusu hadîsleri savunmak için dile getirdiği düşünceleri “dönemin siyasî anlayışı” klişesiyle çürüttüğünü zanneden devasız budalalığa göre, "dönemin siyasî anlayışı" hiç mi hadîslere paralel olamaz, hep hadîslerin zıddı yönde mi olmalı?!

Bir dönemin siyasî anlayışı ile bir hadîsin muhtevası arasında uyum ya da paralellik bulunduğunda, bu, mantıken, o hadîsin uydurma olduğunu söylemeyi mi gerektirir?!

Hz. Süleyman'ın Hüdhüd'ü bile (bir hayvan olduğu halde) mantık bakımından kesinlikle sizden daha iyi durumda.

*

Bu şaşkın akademikimsi, sözde “metin tenkidi” yapıyor, fakat ortada metin yok.

Hadîsin metnini değil, İbn Hazm’ın sözlerini tartışıyor, ona laf yetiştirmeye çalışıyor. 

Yetiştirebilse… O da yok..

Olan sadece aptalca demagoji, mugalata ve safsata.. Dipsiz cehalet.. 

Lafa bakın, “İbn Hazm’ın iki halife rivayetiyle ilgili bu değerlendirmeleri onun yaşamış olduğu dönemin siyasî anlayışını yansıtmaktadır”mış.

Böylece İbn Hazm’ı ilzam etmiş oluyor.

E ben de diyorum ki, “İbn Hazm’a yönelik bu hazımsızlıkların, içinde yaşadığımız hilafet düşmanı ceberut laik (siyasal dinsiz) dönemin siyasî anlayışını yansıtıyor”.

Attığın taşın dönüp yine senin akılsız başını yaracağını anlayamayacak kadar ahmaksan, bu, İbn Hazm’ın mı suçu?!

*

Bu süper sivri zekâ sözlerini şöyle sürdürüyor:

İbn Hazm’ın ne aynı anda tek halife olacağına dair delil gösterdiği ayetler ve ne de aynı anda iki halife olabilir görüşlerini savunan kimselerin verdiği örnekler iki halife rivayetinin Hz. Peygamber’in sözü olduğunu ispatlayacak niteliktedir.” (s. 156)

Bu düşük cümle ile söylemek istediği şu: İbn Hazm’ın değerlendirmeleri, iki halife konulu hadîsin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olduğunu ispatlayacak nitelikte değildir.

Behey tahtasız kafa, İbn Hazm’ın zaten öyle bir çabası yok.. 

O, sadece hadîsin “hikmet”ini (ayetlere de referansta bulunarak) anlatmaya çalışıyor. 

Eğer sözün Peygamber Efendimiz’e ait olduğunu ispatlamaya çalışsa, yapacağı şey, hadîsin farklı rivayetlerini senetleriyle aktarmak olurdu.

*

Muhatabımızın (Ankara Ekolü müntesibi olabilmesinin ispatladığı üzere) idraki biraz kıt olduğu için yine müşahhas örnekle anlatmak gerekiyor.

Mesela, diyelim ki bir sözün 12 sene önce vefat eden Necmettin Erbakan’a ait olup olmadığını tartışıyoruz. Bir gazeteci bir söz nakletti ve sahibinin Erbakan olduğunu söyledi.

Sözün ona ait olduğunu işporta malı felsefe yaparak ispat edemezsiniz.

“Bu söz, Erbakan’ın hayatı boyunca savunduğu görüşlerle uyumlu, dolayısıyla söylemiş olmalıdır” demeniz zan ve tahmin olmaktan öteye gitmez. İspat başka birşeydir.

Fakat gazeteci, “Bu sözü Erbakan büyük bir topluluğun huzurunda söylemiş, ben o topluluktan dört kişinin bu sözü aktardığını öğrendim. A şahsı, bunu Tayyip Erdoğan’dan, B şahsı Temel Karamollaoğlu’ndan, C şahsı Abdullah Gül’den, D şahsı da Bülent Arınç’tan Erbakan’ın sözü olarak bunu duymuş” dediğinde, o sözün Erbakan’a ait olduğunu dört şahitle ispatlamış olur.

Tabiî kimse buna inanmak zorunda değildir, beyinsiz bir dangalak “Ben bu şahıslara güvenmiyorum, metin tenkidi yapacağım” diye ortaya çıkabilir.

Buna karşı aklı eren biri, “Kardeş, bu söz Erbakan’ın söyleyebileceği türden mantıklı bir söz, nakleden dört kişinin aralarında anlaşıp böyle bir ortak yalan uydurmuş olmaları da ihtimal dışı” dediğinde de aynı dangalak, “Sen dönemin siyasî anlayışına göre konuşuyorsun. Senin bu değerlendirmen, sözün Erbakan’a ait olduğunu ispat etmeye yetmez” diyebilir.

Elin ağzı torba değil, derse der.. 

Ne de olsa ahmaklığı yasaklayan bir kanun yok. 

Salaklık yasal bir suç olmadığı için böyle biri, dilediği gibi saçmalamakta özgürdür.

*

Evet, vatandaş sözde “metin tenkidi” yapıyor, fakat ortada metin yok.

Başka birilerinin konuyla ilgili sözlerini tartışıyor.

Ne yaptığından habersiz bir “avara kasnak”..

Fakat şanslı.. 

Çünkü tez danışmanı kendisinden de avanak.. 

Tezini sunduğu fakülte dersen, avanaklar müzesi..

Tez jürisi de körler sağırlar birbirini ağırlar bandosunun uyurgezer davulcuları durumundalar.

Kısacası, memleketin bütün şanslı salakları bir araya gelip Ankara Ekolü’nü kurmuşlar.

Memlekette hilafet kaldırılıp medreseler kapatılınca, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'lerin, Zahidü’l-Kevserî’lerin, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ların, Ömer Nasuhi Bilmen’lerin geleneği sürdürülemeyince, aslanların boş bıraktığı meydanda kanguruların ve pandaların düğün bayram yapması, kendilerini bir mal zannetmeleri doğal.

*

Bu Defolu Ankara Ekolü sivri zekâsının kafatasının ölçüsünü almaya devam edeceğiz inşaallah.


İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 15


Türkiye'nin modernist-tarihselci ilahiyatçılar mafyası bıçkınlarının birkaç karakteristik özelliği var.

Birincisi, entel, aydın ve çağdaş görünme tutkusu olarak kendisini gösteren bir kişiliksizlik sorunuyla malul olmaları.

İkincisi, bu kişiliksizlikleriyle bağlantılı olan niyet bozukluğu arızası.

Üçüncüsü, kendilerini, bagajlarındaki niyet bozukluğu ve kişiliksizlik yüzünden, rezil kepaze olma dışında bir sonun beklemediğini anlayamayacak kadar idraki kıt ve ahmak olmaları.

Dördüncüsü, içi boş parlak sloganlardan öteye gitmeyen "ezber"lerini ilim zannetmeleri ve cahilliklerinin farkına varamamaları.

*

Cahil ve ahmak oldukları için, bunların lafları genelde birbirini çürüten (tutarsız) budalalıklardan ibaret..

Tutarsızlık alâmet-i farikaları durumunda..

Ancak bu tutarsızlığın onlara sağladığı bazı avantajlar da var: Bukalemun gibi her ortama uyum sağlayabiliyor, sıkıştıklarında "binbir surat" esnekliğiyle görünüm değiştirip "farklı telden çalarak" insanları aldatabiliyorlar.

*

Tutarlılığı "iç tutarlılık" ve "dış tutarlılık" olarak iki ayrı başlık altında ele almak mümkündür.

İç tutarlılıktan, savunulan görüşlerin birbirini çürüten tezler durumunda olmamasını anlıyoruz.

Dış tutarlılık ise, fikirlerin dış dünyadaki olay ve olguları olduğu gibi yansıtması, vakıaya (gerçekliğe, realiteye) aykırı olmamasıdır.

*

Ne demek istediğimizi, Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Yasin Aktay'ın "Tarihten, malul hafızamızda kalan" başlığını taşıyan bugünkü (31 Temmuz 2023 tarihli) yazısını temel alarak açmaya çalışalım.

Aktay şöyle diyor:

Tarih her an yeniden yazılır, yeniden kurulur. Tarih çok nadiren geçmişte olanların bizimle alakası olmaksızın olduğu gibi bugüne taşınması meselesidir. Her zaman bizimle “alakalı/ilgili” bir bilgiyi bugüne getiririz. Bizimle alakası ise, bizim çıkarımızla, bugünkü olaylardaki duruşumuzla, aldığımız pozisyonlarla, çatışmalarımızla ilgilidir. Tarih yazmak o yüzden tarih yapmak kadar önemli, hatta ondan bile daha önemlidir. Bilhassa devlet kuranlar, bu devlete uygun milletler de inşa etmek istediklerinde ilk yaptıkları şey buraya gelişlerini haklı, meşru hatta zorunlu kılacak bir tarih yazmak olmuştur....

Millet olmak için iyi bir tarih yazımı şarttır. Tarih bize geçmişte ne olduğunu anlatmaz, aksine geçmişten aktarılan destansı hikayelerin içerisine bugün yaşayan insanları bir halka olarak, hatta bir aktör olarak yerleştirir.

Tarihyazımı gerçekten çetrefil bir konu. İnsan hafızası gerçeklere o kadar da sadık değil. Nisyan ile maluldür. Nisyan ile malul olmak insan olmanın kaçınılmaz bir boyutu. İnsan ve nisyan aynı etimolojik kökten geliyor. Bu nisyanın ilk kulağa çarpan anlamından daha kötüsü insanın hiç yaşamadığı şeyleri, görmediği, duymadığı şeyleri kendi geçmişi olarak görebilmesi. ... Burada tarihin sadece olabildiğince vulgar bir istismarının olduğu söylenebilir. Ancak sorunun bu kadar basit olmadığını da biliyoruz. Çok büyük bildiğimiz tarihçilerin en temel konularda yazmaktan, hatırlamaktan, hatırlatmaktan çekiniyor olmaları da var mesela. ...

Esasen hiçbir hafıza duygularından, çıkarlarından, kalbinden bağımsız bir kayıt tutmuyor ve bu kayıtlar görüntüyü/algıyı, dolayısıyla bu algılara dayalı bilgileri aktarır. ...

Tarihin dünden ziyade bugün ve yarınlarla ilgili bir saha olması aslında tarih bilgisinin gözardı edilen en temel tabiatındandır. Çoğu insanın tarih algısı geçmişin en net biçimde aydınlatılması gibi naif bir beklentiye dayanır. Oysa tarihe bizi yönelten güncel ilgi kaçınılmaz olarak tarihin sadece belli bir noktasına götürür ve orası geçmişe ait her şey değildir, olamaz. ...

Doğrusu bu durum geçmişte yaşanmış olaylar hakkında vakanüvislerin bize aktarmış oldukları bilgilere uygulandığında tarih hakkındaki haberlerin ne kadar güvenilir olabileceği hakkında çok karamsar bir tablo çıkarır karşımıza. Buradan tarih bu haliyle işin gerçeğini bulmamızın çok zor olduğu bir alan olarak belirir. Bugünkü olaylar hakkında bile herkesin üzerinde uzlaşabileceği bir şahitlik ortaya koymanın zorluğu ortadayken geçmişe herhangi bir olayın en nesnel şeklini ortaya çıkarmak üzere nasıl gidilebilir? Bu insan varoluşu itibariyle çok mümkün görünmüyor. O yüzden tarih bilgisi başlıbaşına aslında fazla güvenilir bir bilgi değildir. ...

*

Evet, Aktay, "Tarih bilgisi başlıbaşına aslında fazla güvenilir bir bilgi değildir" diyor.

İmdi, modernist-tarihselci budalalar kumpanyası üyelerinin, Yasin Aktay'ın Batılı yazarlara atıfta bulunarak (Nietzsche, Ernest Gellner, Eric Hobsbawm, Eugen Weber) kaleme aldığı bu yazısını, (Batılılar karşısında sergiledikleri sarsılmaz aşağılık duygusunun bir tezahürü olarak) alkışlamak için yarışacaklarından şüphem yok.

Tutarlılık diye bir dertleri de bulunmadığı için (Hem zekâları buna yetmez, hem de böylesi bir ahlâkî yükü taşımak onlara göre değildir), Aktay'ın yazdıklarının, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanının izinde sürdürdükleri "metin tenkidi" soytarılığını dinamitleyip havaya uçurduğunu anlayamayacaklardır.

"Tarihsel veriler"in durumu Aktay'ın anlattığı gibiyse (Ki bir ölçüde böyle), "metin tenkidi" safsatasının bizzat kendisi tenkid bombardımanının altında paramparça olup gider.

"Hangi tarih, kimin tarihi?" sorularının karşısında ezilip salça olur.

(İnsanların çoğunun, durum gerektirdiği zaman kolayca yalan söyleyebilmeleri, yalan söylemekten kaçınmayı ilke edinmiş insanların hiç bulunmaması anlamına gelmez. Tarihî rivayetlerin durumu da budur, yalan yanlış şeyler anlatanlar çoğunluktadır, fakat, sayıları az da olsa, hep doğruları söyleyenler de bulunur.

Bu, devletlerin ve rejimlerin hareket tarzıyla da ilgilidir. Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem söz konusu olduğunda, onunla ilgili bütün gerçeklerin olduğu gibi söylenmesi esas durumundayken, birçok devlette ve toplumda liderlerin "olduğundan farklı" görünmesi ve gösterilmesi genel kuraldır. Onların hayatının tüm çıplaklığıyla bilinmemesi için "koruma kanunları" bile çıkarılır.)

*

Ancak, Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün defolu zır cahil, geri zekâlı, fakat burnu havada ve şımarık tufeylîleri, bu noktada "Haspaya yakışıyor" makamından "Tarih böyle söylüyor abi" diyerek "Tarih"i (insanların zihinlerinden bağımsız, kendi başına varlığı olan) bir yanılmaz bilge birey gibi ortaya süreceklerdir. (Şakir Kocabaş'ın ruhu şad olsun.)

Aslında "Tarih böyle söylüyor" derken ortaya koyabildikleri (kaynağı olan) herhangi bir "tarihsel veri" de yok. 

Sadece kendilerinin tarihe dair "tahmin"leri ve "ezber"leri var.

Fakat, bu tarihselci-modernist Ankaralı "çıtkırıldım yobaz, kibar softalar"a göre, "metodda mezhep imamları" Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının "tarih"e dair söyledikleri, Kur'an ayetlerinden daha sağlam birer delildir.

*

Kur'an ayetlerinden daha sağlamdır, çünkü Kur'an ayetleri "tarihsel"dir, sadece indiği döneme (indiği topluma, coğrafyaya ve zamana) hitap eder, buna karşılık Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı , evrensel geçerliliği olan çağlar üstü ebedî hakikatleri dile getirmişlerdir.

Ayrıca Kur'an ayetleri, (Ankara Ekolü zibidilerinin yedek imamları Fazlur Rahman münafığının söylediği gibi) "ahlâkî ideal"den taviz vererek "tarihsel şartlara göre" konuşmuş olan Allah'ın sözleridir, Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanı ise "ahlâk"tan taviz vermiş olabilemez.

Dolayısıyla, Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîsleri için (ortaya hiçbir tarihsel veri getirmeden) "Tarih bize gösteriyor ki, İslam âlimlerinin sadece uydurma dedikleri hadîsler değil, sahih dedikleri hadîsler de uydurmadır" demiş olmaları, tek başına yeterli delildir.

En sağlam, daha sağlamı mümkün olamayacak derecede sağlam delil.

Çünkü bunu diyen, sözleri tarihsel (tarihte kalmış) olan ve ahlâkî idealden taviz veren Allah değil, yüce çıfıt (Hubel'den bile yüce) Goldziher ile eşsiz kaltaban (Lât'tan bile saygıdeğer) Schacht..

*

Ankara Defolu Putperestliğe Saygı Ekolü'nün soytarılıkları bahsine devam edeceğiz inşaallah.


AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 14


Bu Defolu Ankara Ekolü'nün akademik işportacılarında, sansar Goldziher çıfıtı ile tilki Schacht kaltabanından "feyz" almış olmaktan kaynaklanan her tür düzenbazlık, dümen, kurnazlık, hile, sahtekârlık, eğrilik, yamukluk, kötü niyet ve kalbi bozukluk eksiksiz bir biçimde tam tekmil mevcut. 

Hayırsız Hayri Kırbaşoğlu'nun İlyas Canikli adlı yamağının doktora tezi diye yazmış olduğu paçavranın durumu da böyle.

Ancak, burada başka birinin değil de Canikli'nin paçavrasını tartışma konusu yapmamızın özel bir nedeni yok. 

Yolumuz tesadüfen (veya tevafukan) Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü'nün bakımsız ve harap memleketine düşünce mecburen çiğnemek zorunda kaldığımız ebucehil karpuzu tarlasının uyanık sahibinin bu vatandaş olduğunu gördük. Tamamen tesadüf.

Ancak, diğer bostanların durumu Canikli'ninkinden daha iyi değil.. Hepsi zararlı bitkilerle dolu.. İşe yarar bir tane bağ bahçe yok.. Zakkum, zehirli mantar, baldıran otu, orman sarmaşığı ve at kestanesi gibi zehirli bitkileri ararsanız, onlar bol.

*

Bunların dümenlerinden birini, hadîs imamlarının hadîsleri rivayet eden şahısların (ravîlerin/rivayetçilerin) durumları hakkında söyledikleri sözleri istismar etmeleri oluşturuyor.

Ulema sadece hadîsleri yazmakla kalmamış, aynı zamanda o hadîsleri rivayet edenlerin güvenilirlik derecesi hakkında bilgi de vermiş.

Eğer niyetleri bozuk olsa, uydurulmuş sözleri hadîs diye yutturmaya çalışsalar bunu yapmaz, "Ravîlerin hepsi de güvenilir kişiler" der geçerlerdi. 

Dememişler.

Kötü niyetli olsalardı, günümüz sahtekârları gibi istismar, duygu sömürüsü ve aldatma moduna geçerek şöyle konuşabilirlerdi: 

"Beraet-i zimmet asıldır, masumiyet karînesi vazgeçilmez bir ilkedir. Bize insanların ayıplarını araştırmak, suizanda bulunmak, kusurlarını deşelemek, gıybetlerini yapmak yakışmaz. Bilakis ayıplarını örtmek gerekir. Biz insanlara hüsnüzanda bulunmakla, müslümanları tekfir etmemekle, fısk u fücurla suçlamamakla, güvenilmez ilan etmemekle görevliyiz. Müslüman kardeşlerimize güvenmek, onların elimizden ve dilimizden emin olacağı şekilde konuşmak durumundayız."

Evet, hadîs imamlarının hadîs uydurmuş olmaları veya Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ait olduğuna kesin kanaat getirmedikleri bir söze "Sahihtir" demeleri  mümkün değildir.

Onlar birilerine yağ çekip onları korumaya değil, "din"i korumaya çalıştılar.

Gel gör ki, Ankara Ekolü akademik işportacıları, Canikli örneğinde de görüldüğü gibi, söz konusu ulemanın "Sahihtir" dedikleri hadîslere bile (sırf Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanının ruhunu şad etmek, onların mezhebine mensup ekol sirkinin ahlâksız palyaçolarından aferin almak, ve de laik derin devletçilere saygılarını sunmak için), utanmadan uydurma damgasını vuruyorlar.

*

Bunu yaparken de öncelikle hadîs imamlarının ravîler hakkında verdikleri bilgileri istismar ediyorlar.

Bilindiği gibi, o imamların bir ravîyi kusurlu bulmalarına cerh (yaralama), güvenilir ilan etmelerine ta'dîl (adil/güvenilir ilan etme) deniliyor.

Cerh'e (cerahatlı göstermeye) neden olan özellikler şu türden şeylerdir: Ravînin unutkanlığı, sözleri ve olayları birbirine karıştıracak şekilde hataya düşmesi, dinlediklerini iyi anlayamaması, duyduklarını iyi ezberleyememesi, yalan söylediğine rastlanmış olması, nasıl biri olduğuna dair bilgi bulunmaması vs..

Ulema, yalan söylediği bilinen kişilerin rivayet ettikleri hadîsleri asla kabul etmemişlerdir.

Diğer kusurlara gelince, bunları da yazmışlar, fakat bunlardan hareketle bir hadîsi hemen reddetme veya uydurma ilan etme yoluna gitmemişlerdir.

*

Ankara Ekolü'nün çağırtkan akademik işportacılarına gelince..

Hadîs alimlerinin cerh ve ta'dîl ilkelerini bunlara uyguladığımızda, güvenilmez insanlar durumunda olduklarını görüyoruz.

İki nedenle: 

Birincisi, okuduklarını anlamaktan aciz ahmak adamlar.. 

İkincisi, "metodda mezhep imamları" yahudi çıfıt Goldziher ile onun yedeği Schacht gibi kaltabanlara olan taassup derecesindeki bağlılıkları nedeniyle (yani mezhep taasssubuyla) rahatça yalan söylüyorlar.

Sahtekârlıklarının ne boyutlarda olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: 

Diyelim ki aynı hadîsin iki ayrı varyantından (iki ayrı rivayet silsilesinden) birinin ravîlerinden cerh edilen hiç kimse yok, diğerinde ise ravîlerinden biri mesela "Hadîsleri iyi ezberleyemez, mana ile rivayet eder" şeklinde bir tenkide uğramış ve cerh edilmiş.. Bu Ankara Ekolü işportacıları hemen şunu diyorlar: "Hadîsin sahihliği hakkında ihtilaf ve şüphe var, o yüzden metin tenkidine tabi tutmamız gerekiyor."

Ardından da Goldziher ve Schacht iblislerinden aldıkları feyzi hadîsin üzerine boca edip uydurma ilan ediyorlar.

Mesela Canikli'nin yazdıkları aynen böyle.

*

Bu akademik işportacı esnafı idrak bakımından biraz fakir oldukları için meseleyi hep yedi yaşındaki çocuk zekâsına hitap edecek şekilde müşahhas örneklerle izah etmek gerekiyor:

Diyelim ki siz bir üniversitede hocasınız, öğrencilere ders anlatıyorsunuz.

Sonra da onları anlattığınız konulardan imtihana tabi tutuyorsunuz.

Öğrencilerden bazısı anlattıklarınızı birbirine karıştırıyor.

Bazısı eksik naklediyor.

Bazısı kendi kafasından alâkasız yorum ekliyor.

Bazısı sizin anlattıklarınızı aktarmaya çalışsa da kavram ve terimleri yerli yerince kullanamıyor, meseleyi anlaşılmaz bir şekle sokuyor.

Bazısı da "Belki hoca yutar" diyerek kâğıda aklına ne gelirse doğru yanlış demeden yazıyor.

Eksiği fazlası olmadan tam doğru cevap veren ise sadece bir kişi.

Hadîs usulü açısından bakıldığında, bu bir kişi dışındaki bütün öğrenciler cerh edilmiş olurlar. 

Yani bunlar hadîs ilmi açısından sözüne güvenilmez kişilerdir. 

Hadîs imamları bu öğrencilerden faraza hadîs rivayet etmiş olsalardı, o hadîs zayıf hadîs olurdu.

*

İmdi, diyelim ki o öğrencilerin hazır bulunduğu bir ortamda bir kavga yaşandı ve kavgaya ilişkin bir soruşturma açılması gerekti. 

Bütün öğrenciler aynı şahitliği yaptılar.

Buna, imtihanda doğru cevap veren öğrenciniz de dahil.

Şimdi, birisi çıkıp, "Bu öğrenciler cerh edilmiş öğrenciler, bunların şahitliğine güvenilmez, her ne kadar 'doğrucu' öğrenci de aynı şahitliği yapıyorsa da, rivayetlerin güvenilirliği hakkında şüphe ortaya çıktı" diyebilir mi?!

Böylesi bir durumda söz konusu öğrencilerin "cerh" edilmiş olması önem taşımaz.

Onların şahitlik bakımından güvenilmez olması (yüzde yüz güvenilirlik taşımaması), duyduklarını ve gördüklerini doğru nakleden öğrencinin tanıklığının da güvenilmez ilan edilmesine sebep teşkil etmeyeceği gibi, söz konusu güvenilmez ya da "az güvenilir" (güvenilirlik bakımından sorunlu) öğrencilerin bu doğru sözlü öğrenci ile aynı şahitliği yapmaları, onlar için yapılan genel "cerh"in bu özel olayda hükümsüz hale gelmesine yol açar.

*

İşte, Canikli'nin doktora tezi diye yazdığı paçavra bu türden sahtekârlıklarla örülü.

Cerhe uğramamış güvenilir ravîler tarafından rivayet edilmiş sahih bir hadîsin cerh edilmiş bir ravîye de sahip bir başka rivayetini ortaya sürüyor, "Bu hadîsin güvenilirliği hakkında şüphe ortaya çıkmış bulunuyor, dolayısıyla iş yine başa düşüyor, benim gibi bir zekâ küpü bir dahînin işe el koyması, metin tenkidi yapması gerekiyor, ben olmasaydım bu hadîs ilmi batmıştı" diyerek hadîsleri inkâr ve ret, hadîs imamlarını da ahmaklık, cehalet ve yalancılıkla suçlama moduna geçiyor.

Hayır, bu rezalet sadece İlyas efendinin kişisel başarısı değil.. 

Ortada kasım kasım kasılan, kurum kurum kurumlanan bir kurumsal başarı var: Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü akademik eşkıyasının istila ve işgali altındaki Ankara İlahiyat'ta katl edilip öldürülen aklın ve ilmin cesetlerinin üzerinde şımarıklık, gurur, kibir ve nobranlıkla kutlanan bir başarı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...