"KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ" Mİ?

 











“Beni tefe koyarlar ama, keşke Yunan galip gelseydi. Ne Hilafet yıkılırdı,  ne Şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı. 

"Buna inanmayan, Yunanistan‘da bir şeriat mahkemesi var, orda Yunan’ın esiri olan müslümanlar için… 

"Sizin içinizden birisi desin ki ‘Ahval-i şahsiyyeye (kişisel hallere) müteallik (ilişkin) mesail (sorunlar) için hiç olmazsa ihtiyarî (isteğe bağlı), talebe bağlı, isteyen şeriat mahkemesine gitsin’, diyebilir misin? 

"‘Anayasa’ya laiklik konmasın’ diyen adamı [dönemin TBMM Başkanı İsmail Kahraman’ı] nasıl boykot ettiler, nasıl hakaretlerde bulundular, görüyorsunuz. 

"Bizim gâvur, elin gâvurundan daha şiddetli.”

*

Ekim 2016’da merhum Kadir Mısıroğlu‘nun bu sözleri medyaya yansımıştı..

Tabiî laik kesim hemen üzerine atladı.

İçten içe memnundular, rahmetlinin Mustafa Kemal eleştirilerine cevap veremedikleri için akıllarınca bir açığını yakalamışlardı.

*

Merhumun sözlerinin önemli bir kısmı doğru olmakla birlikte, abartılı konuştuğu açıktı..

Yunan galip gelip İstanbul’u da ele geçirseydi, hilafet kaldırılmazdı diye birşey yok.

Hilafetin ne izi ne tozu kalırdı.

Çünkü küfrün hâkimiyeti altındaki bir halife müsveddesi, tanım gereği, halife değildir.

Şeriat de sadece ahval-şahsiyyeden ibaret değildir. Onun siyaseti ve ekonomiyi de içeren bir toplumsal yanı vardır.

Şeriat sadece evlilik, boşanma, miras vs. konularını düzenlemiyor, onun ayrıca bir de ceza hukuku boyutu var.

Diyelim ki bir müslüman Türk ile hristiyan Rum arasında cinayetle biten bir kavga oldu, bunu hangi ceza hukukuna göre çözeceksiniz? Yine İslam Şeriati mi geçerli olacak?

Tabiî ki olmayacak.

Dolayısıyla, merhum Mısıroğlu’nun “Yunanistan’da Şeriat mahkemesi var” sözü o kadar da doğru değil.

*

Yunan galip gelseydi, bugünkü İstiklal Marşı’n olmazdı.

Bayrağında hilal olmazdı.

Ezanlar bu kadar serbestçe okunmazdı. (Gerçi bir ara Ezan da yasaklandı, Allah Menderes'e rahmet etsin!)

Ancak bunlar, Mustafa Kemal’in bu millete beleşten bağışladığı, elde yokken kazandırdığı birer karşılıksız lütuf değildir.

Tam aksine bu millet, Mustafa Kemal’in ve kurduğu "laik (siyasal dinsiz) düzen"in elinden ancak bu kadarını kurtarabildi.

Batı Trakya’daki Türkler de Yunan’ın elinden başka bazı şeyleri kurtardılar.

*

Bununla birlikte, “Keşke Yunan galip gelseydi” demenin de bir anlamı yok.

Yunan galip gelseydi, ve bu arada Mustafa Kemal’i savaş esiri olarak alıp götürselerdi, şimdi onun için ağıt yakıyor olurdun.

Şöyle derdin: 

“Bakmayın siz Mustafa Kemal Paşa hazretlerinin namaz vs. kılmadığına.. O savaş gailesi içinde namazına abdestine çok dikkat edemedi, ama kalbi çok temizdi, yüreği imanla doluydu. Padişah onu boş yere seçmemişti. Emri altındaki İslam ordusu galip gelseydi, cihad zaferle sonuçlansaydı, Osmanlı yıkılmazdı. Ne Hilafet yıkılırdı, ne Şeriat kaldırılırdı, ne medreseler lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Said-i Nursî gibi basiretsiz hocalar ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa gibi sadık bir komutanı anlayamadılar. Düşman ajanlarının iftiralarına aldanıp Paşa hakkında suizanda bulundular, Paşa’nın dış dünyaya karşı siyaset icabı söylediği bazı lafları kafaya taktılar. Hatta Said-i Nursî tuttu önce bir namaz beyannamesi yayınladı, sonra da savaşın ortasında Ankara’yı terk edip gitti. Şimdi siz söyleyin, Padişah emrettiği için Yunan’a karşı cihat eden, savaşıp esir düşen Mustafa Kemal Paşa hazretleri mi daha dindardır, yoksa ‘Bunlardan bir cacık olmaz’ diyerek savaşın ortasında Ankara’dan çekip giden Said-i Nursî mi? Bu millet bu basiretsiz, kifayetsiz, firasetsiz, hayalperest, yaşadığı çağı anlayamayan, dünyayı bin 400 yıl öncesi gibi zanneden hocalardan az çekmedi!”

*

Bu laikler (siyasal dinsizlikçiler), sözde vatanseverlik edebiyatı yapıyor olsalar da, çoğu, Yunan’ın galip gelmiş olmasını dert edecek adamlar değiller.

Tam aksine, "laik, demokratik ve çağdaş" bir Yunan hakimiyetini yürekten, can u gönülden isterler.

Çünkü bunların hedefi batılılaşmak, çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak ve bu arada Avrupa Birliği‘nin bir parçası haline gelmekten ibaret.

Yunan galip gelseydi, bu hedefler daha çabuk ve kolay yoldan gerçekleşmiş olurdu.

Bu yüzden, bana kalırsa, Yunan’ın galip gelmemiş olmasına Mısıroğlu‘ndan daha fazla üzülüyorlardır.

Ama, bunu yüksek sesle söylemeyecek kadar da işlerini bilirler.

Onlar açısından meselenin can alıcı noktası ise şu: 

Yunan işgali yaşansaydı, kökenini bir şekilde Rumluğa dayandıramayanlara "ikinci sınıf vatandaş" muamelesi yapılır, onlara "keçi çobanlığı" layık görülürdü. 

"Cennet vatanın Kemalist imtiyazlı vatandaşları" Yunan usulü "laik demokrasi"de mağdur olurlardı. 

Canlarını sıkacak tek nokta burası.

*

Yunan galip gelseydi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “milli ve yerli” AB hedefi kolayca gerçekleşebilirdi.

Kalkıp Mısır ve Tunus‘a gidip “Şeriat yerine laiklik” tavsiye etmiş olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yunan vatandaşı olduğu için, muhtemelen, Şeriatçılıktan yine uzak dururdu.

Belki imam hatip lisesi yerine, eksik gedik bir medrese tahsili yapmış olur, fakat herhalde yine laikliği savunurdu.

Türk milletvekili adayı Temel Karamollaoğlu, “Müslümanım, İslamcı değilim” diyerek, vatandaşı Yunan halkının gönlüne su serperdi.

Bahçeli ve Akşener gibi milliyetçiler (din-ci olmayan milliyet-ciler) “Biz Türkler Yunanistan’ın laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olmasını istiyoruz, onun ötesinde bir talebimiz yok, laiklikten taviz verilemez” derlerdi.

Kılıçdaroğlu da muhtemelen “Ben Alevî meşrep samimi bir müslüman olarak sosyal demokrasiye inanmış durumdayım, başka bir davam yok” derdi.

Yunan devleti vatandaşı Mehmet Şevket Eygi“Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcılık sapıklıktır; sapıtmış ve sapıttıran bir fırkadır” diye yazılar döşenir, Yunan makamlarından aferin alırdı. Yılın gazetecisi filan seçilirdi. 

İşbirlikçilik yaptığı İçişleri Bakanı’nın adı Faruk değil, Dimitri filan olurdu.

 “Canım Yunanistan“ı için “Ben devlet taraftarıyım. Düzen ya da rejim bozuk olabilir, rejim başka, devlet başkadır. Devletime bağlıyım. Devletimi en çok ben severim, bu konuda ikinci olmayı bile kabul etmem” şeklinde sevgi dolu yazılar kaleme alırdı.

"Yunanistan sevgisi imandandır" adıyla kitap yazan bile çıkardı.


ŞEYH EFENDİ'NİN RÜYASINDAKİ ATATÜRK









Star gazetesinin 29 Aralık 2013 tarihli Pazar ekinde yayınlanan bir yazının başlığı şöyleydi:

Gülen Cemaati ve Sünni kodların kaybı”.

Dert edinilen husus aslında "Sünni" kodların kaybı değildi, söz konusu yazının kodlarını, aynı ayın 17 ve 25'inci günleri oluşturuyordu. 

O hengâmede başka türden kayıplar yaşanması söz konusuydu, Sünnîliği umursayan yoktu.

O günlerde Devlet Bahçeli bile "Gülen Cemaati"ne destek veriyor, odasındaki duvar saatini 17:25'e ayarlıyordu.

Fethullah'tan Hocaefendi diye söz ediyordu.

*

Söz konusu yazıyı kaleme alan kişi, Erdoğan'ın uçağının gazeteciler koleksiyonunun demirbaş parçalarından biri haline gelecek olan Prof. Burhanettin Duran'dı..

Sorun şuydu ki, yazısında Sünnîlik (İslamîlik) diye birşey yoktu, Kemalizm/Atatürkçülük ve devletçilik vardı. 

Yazarın Sünnî kodlardan anladığı, kendisini laik, yani "siyasal dinsiz" kabul eden, ve böylece dine açıkça muhalefet eden bir rejimi ya da düzeni desteklemekten ibaretti..

Sünnî kodlar, Sünnî kodlar olalı böyle zulüm görmemişti. 

Şairin, “Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” dediği gibi, bu öyle bir Sünnîlik anlayışıydı ki, Sünnîliğe, Sünnet’e (Şeriat'e) pusu kurmuştu..

*

Burhanettin Duran (Keşke yerinde duran olsaydı da kalemini gözümüze doğru, sokmak istermiş gibi sallamasaydı), yazısına şöyle başlamıştı: 

“Cumhuriyet dönemi din-devlet ilişkilerini yeniden düşünmemiz gereken bir noktadayız. İsmail Kara’nın Şeyh Efendi’nin Rüyası adlı kitabı sanki bugünler için yazılmış.”

Görüldüğü gibi, kılavuzu karga değil.. Kara.. 

Kara’nın kitabını görmüş değilim. Ancak, 1990’lı yıllarda Yeni Şafak’ta yayınlanan yazılarından oluştuğunu tahmin edebiliyorum. Çünkü, Şeyh Efendi’nin rüyasından bahsettiği yazısı hâlâ hafızamda.

Bir defa, kitabın adı, Şeyh Efendi’nin Rüyası değil, Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye.

Duran’ın (İnsanın “aklı duran” diyesi geliyor) yazısının üçüncü cümlesi şöyle: 

“Kitap, Cumhuriyet’in radikal din karşıtı reformları yapılırken Kemalist yönetime kahhariye okumak üzere sözleşen Sufilerin, gördükleri bir rüya üzerine bundan vazgeçişlerini anlatır.”

Sanki kitap, baştan sona bunu anlatıyor.. 

Yazar, rüyayı aktarmıyor, kahhariyenin (kahriye) ne olduğunu da açıklamıyor, bir sonraki cümlesinde hemen, kaşla göz arasında, “rüyadan alınan mesaj”a geçiyor.

Kahhariyeden kastedilen, Allahu Teala’nın Mustafa Kemal’i kahretmesi için “Ya Kahhâr (Ey kahr ü perişan eden Allah)” zikrinin yapılması..

“Aklı duran”ın “aldığı mesaj”a geçmeden önce, onun yapmadığı şeyi yapıp, rüyayı anlatalım.

Bir defa, rüyayı hepsi görmüyor, gören sadece Şeyh Efendi.

Kitabın arka kapağından okuyalım:

II. Abdülhamit döneminde Şeyhulislamlık’ta görev yapmış Şeyh Rahmi Baba 1930’lu yıllarda şeyh ve halife arkadaşlarını gizlice Anadolu’nun bir kasabasına davet eder. “Kahriye” okunacak, yani “Ya Kahhar” zikri çekilerek Mustafa Kemal Paşa’nın ve rejiminin “kahr u tedmiri” için dua edilecektir. Davet kabul görür ve gizlice toplanılır. Kahriyenin okunacağı sabaha birkaç saat kala Şeyh Efendi bütün niyetlerini altüst edecek bir rüya görür. Rüya şöyle: Bir dünya haritası. Ortasında Türkiye. Türkiye toprakları dünyanın diğer bölgelerinden bariz bir şekilde ayrılırcasına yemyeşil. Fakat etrafı, sınırları simsiyah, hayli kalın, lakin alçak duvarla çevrili. Peygamber Efendimiz haritanın başında ve insanların gözü önünde dünyayı yeniden taksim ediyor; şurayı şuna, burayı buna verin diye emirler veriyor, etrafındakiler de gerekeni yapıyorlar. Mustafa Kemal Paşa, Trakya bölgesi gibi bir yerde duruyor. Yüzü Peygamber Efendimiz’e dönük değil ve duruşundan anlaşıldığına göre mahçup ve tedirgin bir durumda; bu yüzden Efendimiz’e bakamıyor. Sıra Türkiye’nin kime verileceğine geldiği zaman Şeyh Efendi gözlerini beş açıyor ve pürdikkat kesiliyor. Peygamber Efendimiz yüzünü çevirmeden yalnız eliyle işaret ederek “burayı şuna verin” buyuruyorlar. Burası dediği Türkiye’dir, şu dediği de Mustafa Kemal’dir.

Bu rüyadan, Resulullah s.a.s. nezdinde Mustafa Kemal’in “makbul” bir adam olmadığı sonucu çıkar.. Fakat bunu bilmek için böyle bir rüyadan haberdar olmamız gerekmiyor. 

Gelelim Duran’ın yazısının devamına.. Şöyle diyor: 

“Rüyadan alınan mesaj son derece açıktır: Devletin bekası ve ümmetin maslahatı için sabır siyaseti gerektir.”

Kahriye okumak (zikir ve dua), sabra aykırı mıdır?!..

O gün mesele salt Mustafa Kemal'in şahsıyla ilgili değildi. 

Memleketteki sorun, kahriye okumakla (salt dua edip işi Allahu Teala'ya havale etmekle) çözülecek bir sorun olmaktan uzaktı. 

*

“Beka”, Allahu Teala’nın sıfatlarındandır.. O, el-Bâkî’dir.. Beka sahibi olan yalnız O’dur. Ancak, “Tanrısız devlet”i icat eden laikler (siyasal dinsizlikçiler) için (Dinci varsa dinsizlikçi de vardır değil mi, onlardan niye bahsetmiyoruz?), devletin bizzat kendisi tanrıdır. Cemal Bali Akal’ın dediği gibi, “Sivil Toplumun Tanrısı”..

Ve bunlar, tanrılarının beka sıfatına sahip olduğunu iddia ederler. Onlara göre, tanrıları “ebediyyen payidar olacak”tır.

*

Burhanettin efendi kurnaz mı kurnaz.. Rüyayı anlatsa, abrakadabra kabilinden el çabukluğuyla ürettiği fetvayı vermesi mümkün olmayacak. Herkes kendisine gülecek..

Bunun için, rüyayı anlatmıyor, hemen fetvaya geçiyor. Vatandaş sanki akademisyen değil de, bir gizli servisin kara propaganda ustası kalemşörü..

Rüyanın verdiği mesajı doğru anlamak için “aklı duran” değil, kafası çalışan olmak gerekiyor: Hiç kimse Allah’a rağmen “mülk” (egemenlik) sahibi olamaz. 

Ve her toplum, layık olduğu idarecileri bulur.

Yaşadıklarımız, millet olarak yozlaşmışlığımızın resmidir. 

Adam olsaydık bugün Afganistan'da olduğu gibi İslamî bir idaremiz olurdu.

*

Yazıdaki sorunlar bunlardan ibaret değil..

Yazar, "Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler" hesabı, yaşadığı yerin farkında olmayan bir "balık" idraklilik sergiliyor.

Rüyadan fetva imal etmekle İslamî ilimlerin usulünü berhava ettiğinin, Sünnîliğin ocağına incir dikip Batınîlik bataklığının kokuşmuş zemininde çamur banyosu yaptığının farkında değil. 

Rüya, dinî hususlarda delil olmaz. Rüyadan dinî hüküm çıkarılamaz. Edille-i şeriyye arasında rüya yer almaz.

Apaçık Şeriat’in hükmünü, Allah’ın kelâmını ve Resulullah’ın s.a.s. Sünnet’ini (edille-i şer'iyyeyi) bir tarafa bırakıp falan ya da filanın rüyasından “fıkıh” inşa etmek, “fetva” üretmek, Sünnî kodların kaybının ta kendisidir.

Fethullahçılar da "hizmet"lerinde "rüya"lardan az yararlanmamışlardı.

İki taraf da "rüya"ların peşinde.

"Kur'an ve Sünnet'e, Şeriat'e gelin! Ayet ne diyor, hadîs ne diyor, ona bakın"" diyenlere ise savaş açıyorlar.

*

"Sünnî" Burhanettin'in bir sonraki cümlesi ise şöyle: 

“Bu meyanda İslami sembolleri, kurumları ve şahsiyetleri tasfiye eden bu nevzuhur rejime beddua bile edilmemelidir.”

Resulullah s.a.s. de beddua etmiştir. Mesela, Bi’r-i Maûne olayının faillerine bir ay kadar her sabah beddua etmiştir.. (Asım Köksal Hoca'nın İslam Tarihi'nde ayrıntılı bilgi var.)

Hz. Nuh a. s., kendi kavmine bile değil, bütün kâfirlere beddua etmiştir.. 

Yine, Hz. Musa a. s. da, Firavun’a ve kavmine beddua etmiştir.. (İlgili ayeti kendiniz bulup okuyun, herşeyi bizden beklemeyin.)

Fakat Burhanettin efendi hazretlerinin Kemalizmden/Atatürkçülükten beter Sünnîliğine göre, bu laik (siyasal dinsiz, Atatürkperest) Anıtkabir rejimine beddua bile edilmemeliymiş..

Şu fetvanın güzelliğine, Sünnîlikteki derinliğine bakın!.. 

Delil de gayet sağlam: Bir rüya.. 

Hem de, anlatamadığı, anlatmaktan kaçındığı bir rüya.

 

DERİN SANAT: İŞBİRLİKÇİ TAŞTAN MUHALİF LİDER YONTMAK

 







Springfield Rifle, Amerikan iç savaşını (Kuzey-Güney Harbi'ni) konu edinen 1952 tarihli bir sinema filmi..

İlk sahnede Albay George Sharpe'ı Colorado'daki Hedley Kalesi'nin komutanı Yarbay John Hudson'ın talebini General'e iletirken görürüz. 

Haydutlar üç ayda 4 bin atlarını nakil sırasında gasp etmişlerdir, onları General'in bulunduğu bölgeye güvenli biçimde ulaştırmak için daha çok adama ihtiyacı vardır Yarbay'ın. 

General'in muhatabı Yarbay Hudson değildir, Albay Sharpe'a, "Kimseye adam veremem, sorumlu sensin, o atları getir!" der.

*

Atlar, Austin McCool adlı bir at tüccarından satın alınmaktadır.

Alınan atların hangi yoldan nereye götürüleceği meçhulken, her seferinde yolda haydutları kendilerini hazır beklerken bulmaktadırlar.

Bu sırada Yarbay'ın emrine yeni bir binbaşı verilir: Alex Kearney.

Yarbay, sıradaki nakil için Binbaşı'yı görevlendirir.

Binbaşı, haydutların asla tahmin edemeyeceği bir yolu izler.. Güzergâhtaki en yüksek tepelere tırmanır, bütün sene karla kaplı olan, deniz seviyesinden 9 bin feet yükseklikteki Grey Rock Geçidi'ne yönelir. 

Geçidi aştıklarında hiç beklemedikleri bir şeyle karşılaşırlar, haydut topluluğu askerî birliği beklemektedir. Sayıları onların dört katıdır. Binbaşı, emrindeki Yüzbaşı Edward Tennick'e atları bırakmasını, çarpışmaya girmeden kaleye döneceklerini söyler. 

Yüzbaşı itiraz eder, "Bu bir kaçış!.. Adamları benim emrime ver, sen atları alıp götür, ben haydutları oyalarım" der.

Binbaşı kabul etmez, "Hayır," der, "atları bırakıp çekiliyoruz".

*

Kaleye döndüklerinde Binbaşı, raporunu vermek üzere Yarbay'ın makamına çıkar. O sırada Yarbay'ın yanında, haydutlar için casusluk yapan kişiyi bulmak üzere Albay Sharpe'ın görevlendirdiği dedektif Matthew Quint de bulunmaktadır. 

Binbaşı Yarbay'a, "Talimatta belirtildiği gibi, izleyeceğimiz rotayı gösteren mühürlü emri Taos kuyularına ulaşıncaya kadar açmadım. Emredilen yolu takip ettik, fakat haydutlar Grey Rock Geçidi'nin ardında bizi bekliyorlardı" der. 

Yarbay, "Emri sizden başka kim gördü?" diye sorar. Yüzbaşı Tennick ile Çavuş Snow'un görmüş oldukları cevabını alır.

Dedektif Quint, Binbaşı'ya, "Rotayı öğrendikten sonra hiç gözden kayboldular mı?" diye sorar. Binbaşı "Ara sıra" diye cevap verir. Fakat kendisinin de bazen birlikten ayrılmasının gerektiğini de ekler. 

Tam bu sırada Yüzbaşı Tennick gelir.. Yarbay'dan, Binbaşı'nın "emre itaatsizlik ve kötü yönetim" suçlarından askerî mahkemede yargılanmasını talep eder. 

Binbaşı öfkelenir, "İhanetten tutuklamış olmam gereken bir adamdan garip suçlamalar!.." diye karşılık verir.

Yüzbaşı, "Emir, haydutların saldırısına karşı sürünün korunmasıydı, sürünün haydutlara bırakılması değildi" der. 

*

Binbaşı daha sonra Yarbay'a, Yüzbaşı'nın kendi rütbesine göz koyduğu için böyle bir suçlamada bulunduğunu söyler.

Fakat yargılanır ve suçlu bulunur. "Görevi ihmal, korkaklık, ve askerî nitelikteki devlet malına zarar verme" suçlamasıyla ordudan tard edilir. Zaten sicili çok parlak değildir, şaibelidir. 

Bu arada at tüccarı McCool yeni bir sürü getirir.

Ordudan atılan Binbaşı ise memleketine dönmek yerine kale civarında ikamet etmekte, aylak aylak dolaşmakta, Yüzbaşı'yla karşılaştığında ona sataşmakta, aralarında tartışma çıkmaktadır.

Yeni sürüyü nakil görevi Yüzbaşı'ya verilir. Haydutlarla çatışmaya giren Yüzbaşı, adamlarından yarıya yakınını kaybeder. Bununla birlikte, atları vurulduğu için kaçamayan iki haydutu canlı yakalayıp beraberinde getirmiştir. 

Haber, Kale civarına Yüzbaşı'nın kendisinden önce gelmiştir. Ona sataşmak için bir fırsat yakalamış olan Binbaşı karşısına çıkıp laf atar: "Yüzbaşı, üniformanda gördüğüm leke de nedir, senin için ölen askerlerin mi kanı yoksa?"

Yüzbaşı cevap vermez, yoluna devam eder. Fakat Binbaşı sataşmayı sürdürür:

"Kendinle gurur duyuyor musun, Yüzbaşı? Kendini yeterince cesur hissediyor musun ha, ne dersin?"

Yüzbaşı cevap vermez, atından inip yumruğunu Binbaşı'nın suratına indirir. Yaka paça birbirlerine girerler, yumruklaşırlarken Yüzbaşı bir yandan da Kale kapısından içeriye doğru geriler, Binbaşı da onu takip eder.

İçeri girdiklerinde Yüzbaşı hemen emir verir: "Tutuklayın onu! Askerî alana girdi."

Binbaşı tuzağa düşmüştür. Tard edilmiş olduğu için askerî alana girmesi ağır suçtur. Savaş şartlarında cezası kurşuna dizilmektir.

*

Binbaşı'ya haydut muamelesi yapılır, yakalanan haydutlarla birlikte hapsedilir.

Ancak haydutların dışarıda işbirlikçileri vardır, gece hapsedildikleri odanın penceresinden bir tabanca ulaştırılır. Haydutlar, kendilerini bekleyen askere içki karşılığında bol para teklif ederler, ve parmaklıkların ardından şişeyi uzatan askeri tabancayla tehdit ederek kapıyı açtırırlar. 

Binbaşı tabancayı aldıkları sırada onları ele vermediği gibi, kaçışları sırasında diğer engelleri aşmaları için onlara yardımda bulunup eşlik eder. 

Kaçan haydutlar ve Binbaşı, doğruca at tüccarı McCool'ün çiftliğine giderler. Binbaşı ondan, kendisine iş vermesini ister. 

Onu işe alan McCool, yanında birkaç adamı olduğu halde onunla birlikte yüksek tepeler arasındaki bir vadiye gider. Orada birtakım adamların gözetiminde yaklaşık bin at bulunmaktadır, haydutların ordudan gasp ettikleri atlar.. Bunların alıcısı Güneyliler'dir.

Böylece Binbaşı, McCool ve adamlarıyla birlikte Güney'e doğru yola koyulur. Yanlarında birkaç da Güneyli asker vardır. Genç askerlerden biri Binbaşı ile samimiyeti ilerletir, ve bu arada, haydutların Kuzey Ordusu'nun atları hangi güzergâhtan götüreceklerini kimden öğrendiklerini açıklar: McCool'dan.

"O olmadan Yankee'lerin sürülerini hangi yoldan götürdüklerini bilemezdik" der. "Bu bilgilere nasıl ulaştığını ona her sorduğumuzda, o sadece güler" diye sözlerini sürdürür.  

*

Günler veya haftalar sonra Binbaşı'yı bir gün Kale yakınlarındaki dar sokaklarda kimseye görünmeden tedbirli ve ihtiyatlı bir biçimde yürüyüp bir eve girerken görürüz. 

Ancak, Yüzbaşı elindeki kınından sıyrılmış kılıcıyla sinsice onu izlemektedir.

Binbaşı'nın girdiği evde Albay Sharpe, bir çavuş ve bir de sivil vardır. Yüzbaşı da aynı eve girer, asker selamı verir. Binbaşı ile Yüzbaşı dostça el sıkışırlar. Albay, Binbaşı'ya, raporunu vermeye devam etmesini söyler.

Binbaşı, haydutların McCool tarafından yönetildiğini, adamları arasında 30 kadar da Güneyli asker bulunduğunu, çalınan atların Güneyliler'e satıldığını bildirir.

Albay Binbaşı'ya, McCool'ün sürülerin geçiş güzergâhını kimden nasıl öğrendiği bilgisine ulaşması gerektiğini ifade eder. 

Binbaşı'ya göre, McCool kimseye güvenmeyen biridir ve bunu kimseye söylemeyecektir.

Albay, şunu sorar: "Eğer o, işten uzaklaştırılırsa, onun görevinde çalışabilir misin?"

"Bu, mümkün" der Binbaşı.. Çünkü atlarla birlikte Güney'e yaptıkları yolculuk sırasında askerî bilgisi ve liderlik yeteneğiyle adamların saygısını kazanmıştır.

Albay, "O halde McCool işten uzaklaştırılmalı" diye konuşur.

Yüzbaşı, "Onunla dövüşmek için bana izin verir misiniz?" diye sorar.

Albay, "Kavgayı o başlatsın" diye karşılık verir. "Senin görevin McCool'ü öldürmek" der.

McCool ölünce, ona istihbarat sağlayan kişinin, onun yerini alacak olan Binbaşı ile temas kuracağı öngörülmektedir. 

*

Derin işler böyledir. Birçok şey, göründüğü ya da gösterildiği gibi değildir.

Her zaman her yerde Kuzey-Güney Savaşı gibi bir savaş olması gerekmiyor, hukuka bağlılık konusunda itibardan tasarrufu dert edinmeyen devletlerin içindeki "kendisini daha fazla devlet" zanneden bazı kişi ya da gruplar, kendilerince tehdit ya da tehlike kabul ettikleri gruplara hükmetmek için, onların liderlerini ortadan kaldırırlar.

Pazarlıkla (birtakım vaatlerle), şantajla ya da (üstü açık ya da örtülü) tehditle yola getirebiliyorlarsa ne âlâ, aksi takdirde hunharca katledebilirler. 

Ve yerlerini, angaje edilmiş kişiler alır.

Bu "temizlik" operasyonu birtakım kazalarla da olabilir, zehirlemelerle de.. 

Yöntem, zamana, zemine ve hedef kişiye göre değişir.

*

Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan, 8 Mayıs 2014 tarihli bir yazısında şöyle diyordu:

"28 Şubat döneminde yasakçı sisteme uymayan, yasakçı düzenin değişmesi için gayret eden veyahut ‘şimdilik’ bir şey yapmasa bile ileride sistem açısından tehlikeli olabileceği varsayılan insanlarla ilgili infaz kararları veriliyordu. Anlatıldığına göre infaz kararı çıkanların sayısı 11 bin 800 civarındaydı. Çok çeşitli yol ve yöntemlerle infazlara da başlanıyordu. 2003 yılına kadar devam eden süreçte bu 11 bin 800 infaz kararından yaklaşık 3 bin 600’ünün uygulandığı anlaşılıyor. Faili meçhul kalan cinayet, kayıp, çatışmada öldürülme, trafik kazası, intihar, evinde veya işyerinde ölü olarak bulunma, gizlice zehirlenme uygulanan yöntemlerden sadece bazıları…. Bunların bazıları ‘Kürtçü’ bazıları ‘Bölücü’ bazıları da ‘İslamcı’ yaftalarıyla suçlandılar, fişlendiler ve infaz edildiler.”

(https://www.habername.com/haber-esad-cosan-24-sene-once-ne-demisti-108661.htm)

*

Mesele sadece suikast değil..

Suikastten sonrası için neyin planlandığı belki daha önemli..

Sadece ölene değil, (varsa eğer) ölenin yerini alana da dikkat etmek gerekiyor. 

Hem de daha fazla..

Tıpkı Springfield Rifle'de olduğu gibi..

McCool'lerin ölümüne odaklanıp Binbaşı'ların gelişine hiç dikkat etmemek, meselenin bam teli, püf noktası..

Bütün aldanışlarımızın, oyuna gelişlerimizin, istismar edilişlerimizin, kendi ayağımıza kurşun sıkmalarımızın temelinde bu gafletimiz ya da saflığımız yatıyor.


KİTAP: İSLÂM EMİRLİĞİ VE NİZÂMI

Hibetullah Ahundzâde / Afganistan İslâm Emirliği Devlet Başkanı:

“Elimizde bulunan İslâm Emirliği ve Nizâmı isimli âlimlerin üstadı, çağın fakihlerinin dayanağı, Allah yolunda mücahid, şeyh, allâme, Mevlevi Abdulhakim’in telif ettiği bu kitap, ilim binalarında bir tuğla, telif yolunda bir halka ve şer’î siyaset alanında önemli bir kitaptır. Bu eser meseleleri ve konuları dakik bir şekilde incelemiş, delilleri ve hüccetleri oldukça sağlam, yapısı ve manası muhteşem, tertibi ve içeriği güçlü bir eserdir. İçeriğinin ışığı ile siyaset ile meşgul olanların yoluna ışık tutacaktır.
 
"Söyleyeceklerim bunlardır. el-Aliyy ve el-Kadîr olan Allah’tan niyazım bu kitabı İslâm aleminin bir çok farklı bölgelerindeki Müslümanlar için faydalı kılması, yüce lütfu ile yazarını en hayırlı şekilde mükafatlandırması, akıp taşan ilmini bize ve diğer Müslümanlara bereketli kılmasıdır.
 
"Allah Peygamberimiz Muhammed’e, ailesine ve sahabesine salat etsin, çokça selâm etsin.”


Yazar: Abdulhakîm el-Hakkânî

Yayınevi: Im Auftrag des Islam

Çevirmen: Muhammed Davut Tutuş

Takdim: Hibetullah Ahundzâde

Yayın Tarihi: Nisan 2023

Dil: Türkçe

Sayfa Sayısı: 384


Afganistan'da Taliban tarafından ilk olarak 1996 yılında kurulan İslam Emirliği yönetimi, Ağustos 2021'de yeniden tesis edildi. İslam Emirliği yönetiminin idare modeli, hukuku ve yönetime dair diğer ayrıntıları uzun süre boyunca bir gündem maddesi olmaya devam etti.

İslam Emirliği yönetiminin Yüksek Mahkemesi'nin başında bulunan Şeyhu'l Hadis Abdulhakîm el-Hakkânî, bu konuda kaleme aldığı "İslâm Emirliği ve Nizâmı" isimli kitapla, İslam Emirliği yönetiminin esas aldığı düzenin ayrıntılarına yer veriyor.

Takdim kısmını Taliban lideri Şeyhu'l Hadis Hibetullah Ahundzade'nin kaleme aldığı kitabın içeriği şu şekilde:

"Mukaddime
Hükümetlerin Kısımları
Hidayet Hükümetinde İzlenmesi Zaruri Olan Yollar
Beşeri Kanunların Batıllığına Dair Deliller
İslami Hükümet
İslami Yasamanın Kaynakları
Mezhep
Tabiat ve Örf
Bağımsızlık
Özgürlük
Toprak Bütünlüğü
İslâm Devletinin İsimleri
Devlet Başkanının Alacağı Lakaplar ve İsimler
Bayrak ve Sancak
Emirin Seçimi
Devlet Yöneticisinin Taşıması Gereken Şartlar ve Sıfatlar
İmama Vacib Olan Hususlar ve İmamın Vazifeleri
Yöneticinin Yetkisini Yitirmesi
Yönetilen Halkın Uyması Gereken Vecibeler
Ehl-i Hal ve'l-Akd
İslâmi Yönetim Sistemi
Şûrâ
Çağdaş Eğitim
Kadınların Eğitim-Öğretimi
Karma Eğitim"

(https://www.mepanews.com/kitap-islam-emirligi-ve-nizami-60463h.htm)

*



Ammar el-Medenî:
 
Saygıdeğer alim, muhterem mücahid, Şeyh’ul Hadîs, Kadı’l Kudat Şeyh Allame Abdulhakim Hakkanî İslam’ın siyasi nizamını ve hüküm sistemini beyan etmeyi hedefleyerek bu kitabı telif etmiş, ülkelerin ve yönetim modellerinin modernize edilme ihtiyacının çokça konuşulduğu bir dönemde Müslümanların elindeki İslam nizamının muhteşem bir tasvirini sunmuştur.
                                                                         

Çevirmen:Umeyma Sıla Yılmaz
Yayın Tarihi:04.04.2023
ISBN:9786257756815
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:296
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:15 x 23 cm

RÜYALI VE RİYALI SEÇİM

 



Mustafa Özcan, fikriyat.com'da "Üçgen tamamlanıyor" başlığı altında seçimlerle ilgili bazı rüyaları yazdı.

"Burada ele aldığım üç rüyadan birisi anonim ikisi de bize ait (hanım ile kızımız)" diyor.

Özcan ailesine ait olanların gerçek olduğundan şüphe etmiyorum, fakat anonim olanın "itina ile dokunmuş bir el ürünü" olduğu kanaatini taşımaktayım.

Rüyaya göre Erdoğan Kâbe'nin kenarında beyaz bir kâğıda bir üçgen çiziyormuş, sıra üçüncü kenardaymış.

Böylece, Erdoğan'ın üçüncü kez seçileceği mesajı veriliyormuş.

*

Benzer bir rüya, takvim yaprakları 30 Mayıs 2015 Cumartesi gününü gösterirken zamanın başbakanı Ahmet Davutoğlu için tedavüle sürülmüştü. 

Odatv.com'dan kuyalım:

Dün AKP'nin İstanbul Yenikapı'daki mitinginde mikrofonu eline alan sarıklı cübbeli bir vatandaş Kabe'de ders yaparken Davutoğlu'nun kendisine göründüğünü, ona başbakanlığı peygamberin verdiğini söylemişti.

Vatandaşın sözlerine ise kalabalığın sürekli "amin" dediği görüldü.

Sarıklı vatandaş, mitinge gelenlere, "Biliyorsunuz ben her ay Beytullah'a giderim. Resulullah'ın mescidinde oturuyordum, ders yapıyordum. Rüyamda Davutoğlu'nu gördüm. Şurasında birim kodu yazıyor, burasında da başbakan yazıyordu. Ona başbakanlık Resulullah tarafından verilmişti."  ifadelerini kullanmıştı.

O kişinin Mahmut Efendi'ye bağlı İsmail Ağa Cemaatiyle birlikte geçen hafta AKP'yi desteklediklerini açıklamak için sokağa çıkanlardan olduğu ortaya çıktı. O Cemaat geçen hafta Fatih'in işlek caddesi olan Fevzipaşa’da yürüyüş düzenleyerek, “Şeyhimiz Mahmut Efendi Liderimiz Erdoğan” pankartı taşıyan Cemaat mensuplarının arasında olduğu görüldü. Aynı kişiler, "Başkan Erdoğan", "Dünya lideri Erdoğan", "Paralelciler bizim hangi tarafta olduğumuzu görsün", "Dik dur eğilme Cemaatimiz seninle" sloganları da attılar.

(https://www.odatv4.com/siyaset/basbakanlik-davutogluna-peygamberler-tarafindan-verildi-diyen-kisi-bakin-kim-cikti-3105151200-76575)

*

Görüldüğü gibi, "derin teşkilat"lar tarafından özene bezene imal edilen rüyalar duruma göre değişebiliyor. (Rüya uydurma FETÖ'nün tekelinde değil.. Ancak, "derin teşkilat"lar FETÖ'den daha uyanıktır, onu suya götürüp susuz getirecek derinliğe sahiptirler, o yüzden uydurdukları rüyalarda marka işareti yer almaz, ya "anonim" olurlar ya da onlar yerine meydanda "taşeron" ya da "dublör" cemaat veya tarikatlar görülür. Maşa varken el riske atılmaz.)

Rüyaları bırakalım, gerçeklere bakalım..

Erdoğan'ın seçimden bir gün önce Ayasofya Camii'ne gidip dua ettiği görülmüştü.

Bunun yanı sıra, İsmailağa Cemaati'nin şeyhi Hasan Efendi'yi de ziyaret etmişti.

Seçimden öncesi böyle..

Bir de seçimden sonrasına bakalım.

Haber şöyle:

Erdoğan, cumartesi saat 14.00’te önce Meclis’te yemin edecek. Daha sonra saat 15.00’te Anıtkabir’i ziyaret edecek ve ardından atlı birliklerle Anıtkabir’den Beştepe’ye gidecek. Saat 17.00’de Beştepe’de tebrikleri kabul edecek olan Erdoğan, akşam Çankaya Köşkü’nde devlet başkanlarının da katıldığı yemekli bir program düzenleyecek.

(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumartesi-yemin-ve-kabine-42276709)

Evet, önce Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini edecek, ardından da Ata'sının kabrini ziyaret edip saygılarını sunacak.

Seçim sihirli değnek gibi, bir dokunuyor, herşey kendi ekseni etrafında 180 derece dönüyor.

Seçimin öncesi (Kâbe gibi Allah'ın evi olan) bir cami ve bir Nakşibendî Tarikatı şeyhi, sonrası Atatürk ve Anıtkabir..

Reklamlarda (rüyalarda) Kâbe var, teslimatta ise Anıtkabir.

Kâbe Vehhabî Arab'ın oluyor, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti'nin "seçilmiş"lerine (Çankaya'yı mumla aratacak)  Anıtkabir yetiyor.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...