E-KİTAP: HALİFELİKTE EHLİYET VE LİYAKAT (ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

https://www.academia.edu/93946845/Halifelikte_Ehliyet_ve_Liyakat_Erbakan_Co%C5%9Fan_%C4%B0htilaf%C4%B1_

 

HALİFELİKTE

EHLİYET VE LİYAKAT

(ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI)

 

Dr. Seyfi SAY

  

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: ERBAKAN İLE ESAD COŞAN HOCA’NIN BİAT KAVGASI: BİR YANLIŞ DİĞER YANLIŞA KARŞI

BAŞLARKEN 5

LAİKLEŞME 9

HAKKI KİŞİLERLE BİLMEK 13                

USÛLSÜZ İCTİHAD 18

HİLAFET OLSAYDI TAC İLE HIRKA… 21

“SEN KENDİNİ BİLMEZSİN…” 25

LAİK YELDEĞİRMENLERİYLE SAVAŞMAK 29

TEVAZU VE KİBİR 32

EMEVÎLER VE ŞİA 37

EZBER ÖNYARGILAR 42

“ESAD COŞAN’IN ÖĞRETİSİ” 47

“KİŞİ NOKSANINI BİLMEK GİBİ İRFAN OLMAZ!” 52

 BİLMİYOR OLDUĞUNU BİLMEMEK 57

YANLIŞTA İNADIN ADINI VEFA KOYMAK 66

SÖZLERİN GÜZELDİ, FAKAT… 74

HAVF VE RECA 81

 “BİR HOCAEFENDİNİN ŞAHSİYETİ” 87

“SAPITMIŞLAR” 91

“O BENİM AKRABAM DEĞİLDİR” 104

ZAMAMIN ZAMANSIZ İMAMLARI 110

DÖNEKLİĞİN ALTIN ÇAĞI 116

MANEVÎ SAVRULUŞ 122

İLİMSİZ FETVA 129

SEN-BEN KAVGASI 137

YAZILMASA DA OLURDU DENİLEBİLSEYDİ… 143

 

İKİNCİ BÖLÜM: SORA SORGULAYA

SORULARLA HİLAFET, BİAT VE İNTİSAB 147

BİR PARTİ VE ACİZ ŞAHSIM 229

ERBAKAN-COŞAN İHTİLAFI VE SİYASAL İSLAM 260

ESAD COŞAN 24 SENE ÖNCE UYARMIŞ! 272

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ 315

*

ÖNSÖZ MAKAMINDA SONSÖZ

 

Belirli konularda birilerininkinden farklı kanaatleriniz varsa ve bunun gerekçelerini ayrıntılı biçimde açıklamıyorsanız, gerçekte ne düşündüğünüzü bilmeyen o insanların suskunluğunuzu kendi haklılıklarının ve sizin haksızlığınızın bir işareti gibi algılamaları mümkündür.

Ayrıca bu, onlara verilmiş dolaylı bir onay anlamına da gelebilir. Çünkü çoğu zaman sükut ikrar anlamı taşır.

Burada yanlışlığına işaret ettiğim düşüncelerin yaygın biçimde savunulduğunu, üstelik farklı düşünenler hakkında suçlamalar yapıldığını biliyorum. Evime kadar gelip, hatalı, yanlış ve mesnetsiz görüşleri savunarak beni ‘irşad’ etmeye çalışanların bile çıktığını söylersem mesele herhalde anlaşılmış olur.

Asıl ilginç olan, bu yanlış fikirleri savunanların, çok doğru şeyleri savunduklarına yürekten inanmaları, bu inançlarına bağlı olarak, bazen nobran ve incitici bir üslup kullanabilmeleridir.

Bu durumda, cevap vermek, birilerine savundukları görüşlerin birçoğunun aslında savunulamaz mahiyette olduğunu göstermek bir görev haline gelmiş demektir.

*

Parti kurup açıkça laik bir anlayışı savunanlarla işim olamaz. Olmasından Allahu Teala’ya sığınırım.

Kendi gruplarından olmayı müslüman olma ile özdeşleştiren, “cemaat” kavramına bu tür bir anlam yükleyenlerle işim olamaz.

Tarikatta intisab ya da biat (bey’at), “takvaya yönelme” konulu bir sözleşmeyken ve talebenin hocasına (müridin mürşide) itaat borcu bu ahdin/sözleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkarken, sözleşmeyi (ya da ahdini) geçersiz sayan, “yeniden yorum” üretip, etrafındaki insanların kendisine itaat borcunun (hiçbir sözleşme konusu olmaksızın) kerameti kendinden menkul “doğal liderlik”ten kaynaklandığını söyleyen, böylece o insanları “doğal uydu” sayanlarla işim olamaz.

Yabancı bir büyükelçiye karşı kibarlık sergileyip müslümanları hor ve hakir görenlerle işim olamaz.

Ecnebiler karşısında ahlâk edebiyatı vs. yapıp Şeriat’in küçümsendiği izlenimi veren ifadeler kullananlarla işim olamaz.

*

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hoca, 26 Mayıs 1990 tarihli konuşmasında şöyle diyordu:

“… Alay mevzuu yapılmış Milli Gazete'de: ‘Şimdi bir de İslâm Şûrâsı meselesi çıktı. Eğitim şûrâsının arkasından, spor şûrâsının arkasından, bir de şimdi İslâm Şûrâsı modası çıktı’ demişler. Hayır!.. Bu moda, peygamber Efendimiz zamanının modası!.. Kur'an-ı Kerim'in modası!.. Böyle dini gerçeklerle alay edilmez, oyuncak olmaz!.. Bu adamlar sapıtmış, şaşırmış, dostunu düşmanını ayırt edemeyecek hale gelmiş. Böyle saçma şey olmaz, muhterem kardeşlerim!.. Kur'an-ı Kerim hakikatleriyle alay edilmez!.. Benim böyle kimseyle, dostlukla, arkadaşlıkla, ihvanlıkla ilişkim yok!.. Böyle bir yolla, böyle bir teşkilatla benim ilişkim olamaz! Böyle bir kafayla benim ilişkim olamaz!..” (http://esadcosan.awardspace.com/arsiv/fetih/g900526.htm)

Aynı şekilde, partilerinin internet sitesinde “dinî değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri” bulunduğundan söz edip, bu daha önemli konum belirleyicileri olarak solcuların bayraklaştırdığı “bağımsızlık” ile “sağduyu” kavramlarını gösterenlerle benim ilişkim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım..

Bir müslüman için dinî (yani İslâmî) değerlere önem verip vermemekten daha önemli konum belirleyicileri olamayacağını bile bile aksini söyleyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

Dinî değerler Allah c.c. ve Rasulü’nün s.a.s. belirlediği değerlerken, bunlardan daha önemli konum belirleyicileri bulunduğundan söz etme haddini bilmezliğini ve edeb yoksunluğunu sergileyenlerle benim işim olamaz, olmasından Allah’a sığınırım.

*

Burada yazdıklarımın özeti veya özü anlamına gelecek kimi uyarı ve ikazları geçmişte, kilit konumda olduğunu düşündüğüm kişilere değişik vesileler ve farklı yollarla ulaştırdım ve hataların düzeltilmesini sabırla bekledim.

Uyarılarımız genellikle “dikkate alınmadı”, bunu bizzat ifade ettiler.

O nedenle, bu tür yanlışların doğrusunun bir şekilde umuma duyurulması zorunlu bir emr-i maruf ve nehy-i münker vazifesi haline geldi.

*

Bazen insan, farkında olmadan yanlış sözler sarfedebilir veya bilmeden yanlış kanaatlere sahip olabilir; fakat o insana sözlerinin yanlış olduğu gösterildiği zaman yine de savunmaya devam ediyor veya savunamadığı halde yanlıştan bile bile dönmüyorsa, artık onunkisi basit bir bilgisizlik meselesi olmaktan çıkar, kötü niyetli taassub haline gelir.

Bu değerlendirmelerimi yanlış bulan, aksini düşünen, savundukları fikirlerin gerçekten doğru olduğuna inananlara şunu hatırlatmak gerekiyor: Doğru düşünceler tenkitten zarar görmez, tam aksine onlar vesilesiyle daha güçlü ve ayrıntılı biçimde ifade edilme imkânı bulurlar.

Görüşlerimin yanlış olduğunu düşünenler, bunu kendi doğrularının ve doğruluklarının açıklanması için bir fırsat olarak kullanabilirler.

Olgun” insanlar ve “geliştirilmiş vicdan” sahiplerine gelince, onlar, olgunluk ve vicdanlılık gereği haklı eleştirilerden rahatsız olmadıklarını ortaya koyar, onlardan yararlanır ve hatalarını itiraf etmekten çekinmezler.

Hatalarından dönerler.

*

Burada ayrıca şu hususu da belirtmekte fayda var: Her ne kadar merhum Es’ad Coşan hocaefendinin biat ve intisab konusundaki görüşlerini ve bazı ifadelerini tenkit etmişsem de, onun bu hataları kasten yapmadığını düşünüyorum.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, peygamberler dışında hiç kimse masum değildir. Yine peygamberlerin bile, her ne kadar hatalı içtihatta bile sevap varsa da, içtihatlarında yani kanaatlerinde hataya düşebildikleri (ve Allahu Teala tarafından bu içtihadî hataların düzeltildiği) bilinmektedir.

Es’ad Coşan hocanın bazı görüşlerini tenkit etmemizin nedenlerinden biri, o hatalı değerlendirmelerin daha büyük hatalı yaklaşımlar için delil gibi kullanılmaya çalışılıyor olduğunu görmemizdir. Yoksa merhum Es’ad Coşan hoca benim de kendisinden istifade ve istifaze ettiğim değerli bir zattı, ben de onun talebelerinden biriyim. Elbette bir Gümüşhanevî, Ali Haydar Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca çapında âlim değildi, fakat cahil de değildi, ilim ehliydi.

Ayrıca onun bütün bir hayatı, eserleri ve konuşmaları dikkate alındığında, gerçekten İslamî duyarlılık sahibi bir zat olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. 

Abiddi, mücahiddi, azimli ve gayretliydi, ufku genişti, himmeti yüceydi, bir duruşu olan şahsiyetli bir kanaat önderiydi. 

Hayatının son döneminde, 28 Şubat Süreci sırasında her türlü riski göze alarak ve bedel ödeyerek verdiği örnek ve öncü mücadele de, onun dinî hassasiyet, hamiyyet ve salâbetinin boyutlarını göstermektedir.

O muhataralı, sonunun nereye varacağı bilinmeyen kritik dönemde Türkiye semasının parlayan tek yıldızıydı.

Kadri ve kıymeti bilinmeyen, kendi göğünden sürgün edilen bir yıldız.

Tehditlerin havada uçuştuğu, “Gerekirse silah bile kullanırız” şeklindeki tanklı manşetlerin herkesi dehşete düşürdüğü, korkudan felç ettiği bir sırada sinmeyen, susup pırsmayan, nemelazımcılık ve çıkar hesapları yapmadan sesini yükselten, gür bir seda ile karşı koyup bedel ödemeye razı olan tek cemaat lideriydi.

*

Ancak bütün bunlar, onun yanılmış olduğunu anladığımız bir konuda hakkı söylemekten geri kalmamızı gerektirmez. 

Burada işaret ettiğimiz hatalar (özü itibariyle) itikadî bir nitelik taşımadığı için merhum Hocaefendi’nin değerini düşürmezse de, daha büyük başka hatalar için bir dayanak noktası olarak kullanılması nedeniyle tenkid edilmeyi hak etmektedirler. (Ancak tartışmanın seyri, Esad Efendi'den yukarıda yaptığımız alıntının gösterdiği gibi, iki tarafın birbirine itikadî nitelikte suçlamalar yöneltmesinin önünü açmıştı.)

Unutulmamalıdır ki, İkinci Akabe Biati’nde şu ifade de yer alıyordu: “Hiç kimsenin kınamasından korkmadan Allah için nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğimize dair biât ediyoruz.”

Bir kez daha belirtelim ki, ifadelerimiz hatalıysa, “hak” değilse, delilleriyle açıklanması durumunda düzeltmeye her zaman hazırız.

*

Ele aldığımız konuları çok daha kısa ve öz şekilde anlatmak yerine ayrıntılı biçimde tartışmamızın nedeni, muhataplarımızın yapacakları “Okyanustan bir bardak su alıp bütünü için genelleme yapmak doğru değildir” gibi basmakalıp ve mantıksız itirazların (Ki daha önce yaşadık) önüne geçmektir.

Bazılarının buradaki açıklamalarımızı, gruplarına mensup olan insanların “gönüllerinin bulandırılması, kafalarının karıştırılması” olarak değerlendirdiklerini biliyoruz. Onların, asıl burada yanlışlığına işaret ettiğimiz düşüncelerle insanların sadece gönüllerinin değil, zihniyet ve kafalarının bulanmış olacağını görmeleri gerekiyor.

*

Savunduğumuz görüşlerin doğruluğundan şüphemiz bulunmamakla birlikte, ilmî delillere dayalı haklı itirazlarda bulunulması durumunda gerekli düzeltmeler Allah’ın izniyle mutlaka yapılacaktır.

Haklı eleştirileri dikkate almamak gibi bir kibir, inatçılık, hakkı küçümseme, eleştiriye kapalılık ve bağnazlıktan Allahu Teala’ya sığınırım.

Prof. Dr. M. Es’ad Coşan hocaya bağlılık edebiyatı yapanlara, onun (yukarıda alıntı yaptığımız konuşmasında geçen) şu sözlerini de hatırlatmak gerekiyor:

“Bir şeyin yanlış olduğunu bile bile susmak olur mu?.. Bir yanlışlığın icra edildiğini göre göre susmak olur mu?.. ‘Hakkın söylenmesi gerektiği yerde susan kimse, şeytan-ı ahrastır!’ diyor Peygamber Efendimiz. Şeytandır diyor. Susmak olur mu?.. Onun çevresinde hoca yok mu?.. Avrupa'da hoca yok mu?.. Camilerde hoca yok mu?.. Niye söylemiyorlar?.. Tek başıma kalabilirim, hiç kimse bana destek olmayabilir; ama ben, yanlış gördüğüm bir şeyi söylerim…. Sen benim kitabımda İslam'a aykırı ne gördün?.. Hangi kardeşim ne gördüyse söylesin, çıkartalım. Kitap çıkartmayayım, bundan sonra konuşmayayım, hatam varsa susayım...”


ÇAĞDAŞ DEVLET, İŞKENCE, VE GÜNCELLENMESİ İSTENEN İSLAM’A (ŞERİAT’E) GÖRE İŞKENCENİN HÜKMÜ

 




Bazıları, İslam’ın güncellenmesi gerektiği kanaatinde..

Onlara göre, bin 400 sene önceki hükümler bugün uygulanamaz.

Uygulanamayacak hükümler neler olabilir?

Bunlardan biri, mesela, işkence yasağı olabilir mi?

Birileri, "İşkence yasağı ile devlet mi yönetilir?!" diye düşünüyor olabilirler mi?

“Ortaçağ’ın Medine’si nerde, Cumhuriyet Türkiyesi’nin mesela Diyarbakır Hapishanesi’ndeki 12 Eylül aydınlığı nerde?” diye kendilerince kıyaslama yapıyor olabilirler mi?

*

İslam’ı güncellemek isteyenlerin güncellenmesini istedikleri hususlardan biri, Kur’an’daki kısas hükmü gibi görünüyor.

Adam öldüren, öldürülür..

Döven, dövülür.

Allahu Teala, “Kısasta hayat vardır…” (Bakara, 2/179) buyuruyor.

Güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Gönlünce adam öldüremezsen, yakalanınca da (Apo örneğinde olduğu gibi) gidip hapishanede milletin kesesinden beslenemezsen, buna hayat mı denir?!”

*

Güncellenmesi istenen bir başka husus, muhtemelen, hırsızın elinin kesilmesi..

Tabiî hırsızın elinin kesilmesinin şartları var..

Birincisi, çalınan nesne tam koruma altında olmalı.. Kilitsiz, muhafazasız ortalığa bırakılmamalı.

İkincisi, en az bir altın değerinde olmalı.. (Bugün için 7 bin küsur lira..) 

Ekmek çaldı, bahçeden elma çaldı, marketten bisküi çaldı diye adamın eli kesilmez.

Güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Karnım acıktı diye niye elmas yüzük çalamayacak mışım ki? Çalabilmeliyim, yakalanırsam da paşa paşa hapis yatıp millet kesesinden beslenmeliyim.”

*

Güncellemecilerin kabul edemeyecekleri hükümlerden birinin recm cezası olduğunu tahmin etmek zor değil.

Bekârlar böyle bir suç işlediğinde recm edilmezler. Bunun için evlilik yaşamış olmak gerekiyor.

Burada da dört adil şahidin tanıklığına ihtiyaç var.

Adil olmaları, hem sabıkasız olmaları, hem de toplum tarafından dürüst ve şerefli olduklarının bilinmesi, iftira atmaları ve yalan söylemeleri beklenmeyecek karakterde insan olmaları anlamına geliyor. 

Haramları aşikâre işlediği, yalan söylemekten ve günah işlemekten çekinmediği bilinen kişilerden dört değil 4 bin 444 kişi bile şahitlik yapsa kaale alınmıyor. (Mesela bugünün siyasetçilerinin neredeyse hepsi "siyaset icabı" yalan söylemekte oldukları için şahitlikleri kabul olunamaz.)

Ayrıca, böylesi namuslu, yalansız dolansız, günahlardan kaçındıkları herkesçe bilinen dört şahid günümüzde bir dava için (zor ama) bulundu diyelim, suçlanan kişileri iş üstünde, tam muamele halindeyken görmüş olmaları da şart. 

“İşte bir odaya kapandılar, yarım saat sonra çıktılar” denildiğinde, şahitlik için bu, yeterli olmuyor. 

Böylesi durumlarda daha ötesi için çıkarımda bulunarak şahitlik yapılamıyor.

Dört tane muteber ve saygın insanın huzurunda "Bakın biz neler yapıyoruz neler" dercesine böylesi işleri yapan kaç kişi çıkar bilemem, fakat çıkması durumunda Şeriat, şayet evlilik yaşamış iseler, bunların recmedilmesini emrediyor.

Bu noktada güncellemeciler şöyle düşünüyor olabilirler mi: “Gönlümüz istediği zaman, Zsa Zsa Gabor gibi evli bir kadınla zina yapan ulu önderimiz Atatürk gibi zina yapamadıktan sonra hayatın tadı mı olur! Tı, bu İslam güncellenmeli! Güncelleyemiyorsan da laik olmalısın, İslam'ın hükümleri asla uygulanmamalı. Fakat gönül huzuruyla zina yapılabilmesi için, uygulanmayan hükümler bile değiştirilip güncelleme yapılmalı.”

*

Liste uzatılabilir..

"Dolçe vita" meraklısı güncellemecilerin dertlerini, sıkıntılarını anlayabiliyoruz.

Ancak, dünyada güncellemek suretiyle kafalarına göre yamuk yumuk bir İslam üretebilseler de, Allahu Teala’nın ahiretteki muamelesini kafalarına göre güncelleme şansları yok.

*

Güncelleme konusuna işkence örneği ile başlamıştık.

Said Ramazan el-Bûtî şunları söylüyor:

Suçla ittiham olunanın, bazı yollarla işkenceye tabi tutulması itirafı temin için, caiz midir?

Bazı zevat, Hz. Ali’nin (r.a.) o kadına söylediğinden bu hükmü çıkartmışlardır: “Ya mektubu çıkarırsın, yoksa elbiseni soyacağım!”…. Hani, Hayber Gazvesi sonunda Resulullah (s.a.v.) Huyey b. Ahtab’ın amcasına, “Huyey’in Benî Nadîr’den getirdiği Mesk’i [altınla doldurulmuş deri torba] ne yaptınız?” diye sormuştu…. Bunun üzerine onu Zübeyr’e gönderdi, o da biraz sıkıştırınca adam: “Ben Huyey’i şu harabelerde dolaşırken görmüştüm” dedi….

Gerçek ise şudur: Dört büyük imam, ve alimlerin ve araştırmacıların (muhakkiklerin) çoğunluğuna göre; şer’î ölçülerle, yeter delille suç isbat edilmeden, sanığa (suçla ittiham edilen kimseye) işkence yapılamaz. İkrar etsin diye böyle bir uygulama caiz değildir. Çünkü suç isbat edilmedikçe sanık, suçsuz kabul edilir. Hâtıb’ın Mekke’ye gönderdiği kadın olayına ve Hz. Ali’nin (r.a.) onu tehdidine gelince; şu iki sebebe bağlı olarak bir delil teşkil etmez.

Birincisi: Bu kadın sırf bir itham altında değildi [suçu sabitti]…. onu peygamberlerin en büyüğü ve insanların en doğru sözlüsü Muhammed s.a.s. haber vermişti. Bu ise, ikrardan ve senedden (delilden) de kesindir. Şimdi biz, masum olmayan (günah işlemekten korunmamış) insanların zan ve şüphesine dayalı ittihamla nasıl kıyaslarız bunu? Bu kadının durumu için söylediğimiz, Huyey b. Ahtab’ın amcası için de aynen geçerlidir.

İkinci olarak da: Mektubu bulmak için elbisesini soymak, işkence ve hapis gibi değildir…. Mektubun onda olduğu kesin olunca, artık onu bulmak için elbisesini soyup aramaktan başka yol yoktur…. Zübeyr’in, Huyey bin Ahtab’ın amcasına işkence uyguladığı meselesine gelince; … bu bir harb durumudur…. harb hali, pek tabiî müslümanların birbirine karşı [ve aralarındaki münafıklara karşı] uygulamasında mesned olamaz, kıyas kabil değildir.

… Sehnun’un el-Müdevvenetü’l-Kübra‘sında İmam Malik (rh. a.)’ten şu nakil var:

“Bir kimse bir suçu, tehdit, zincire (kelepçeye) vurma, korkutma, dövme veya hapsetmeyi müteakip ikrar etse had vurulur mu? [Şeriat‘in emrettiği cezalar uygulanır mı?]” dedim. İmam, Tehdit sonucunda ikrar eden (itirafta bulunan) afvedilir dedi. “Zaten korkutma, bağlama, hapsetme ve dövme dediğin … tehdittir …” buyurdu.

Yine ravî (sözleri aktaran) der ki:

“Peki tehdit veya dayakla ikrar eder, katilliği veya çaldığını ortaya çıkarırsa, gerçek böylece ortaya çıktığı halde yine had uygulanır mı [Katillik için kısasla öldürme, hırsızlık için el kesme]?” dedim. Dedi ki: “Ben ancak ve ancak, tam emniyet içinde korkusuzca ikrar edene ceza uygularım. Aksi halde uygulayamam!”

(M. Said Ramazan el-BûtiPeygamber Efendimiz ve Hayat (Fıkhu’s-Siyre), çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, tarih yok, s. 404-6.)

*

Şeriat, laik yasalardan daha özgürlükçü, daha insanî ve daha merhametlidir.

Çünkü çağdaş zulüm düzenlerinin aksine, güçlülerin ve servet sahiplerinin (özgürlük edebiyatının ardına saklanmış) hadsizliklerine, azgınlıklarına ve zulümlerine karşı mağdurları ve zayıfları korur, güvence altına alır.

Büyük balıkların ağlarını yırtıp geçtiği, küçük balıkların ise takılıp telef olduğu laik yasaların ise çok kere suçun mağdurlarını değil suçluları koruyup kolladığını, onların paçayı yırtmaları için cezalarda boşluklar bıraktığını görüyor, biliyoruz. 


MUTLAK GÜÇ, MUTLAK YOZLAŞMA; MUTLAK LAİK DEMOKRASİ, MUTLAK ŞİRK

 







“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka (mutlaken, mutlak biçimde) yozlaştırır.” (Power tends to corrupt and absolute power corrupts absolutely.)

Lord Acton’a ait olan bu sözü çok kimse bilir.

İnsanlara fazla güç vermeye gelmez, hele mutlak (kayıt ve şart getirilmemiş) güç vermeye hiç gelmez.

Güç, mutlaka sınırlandırılmalıdır.

Peki, kim sınırlandıracaktır?

Neyin sınır olacağına kim karar verecektir?

*

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek mutlak gücü (Ki mutlak güç, kayıtsız şartsız güçtür) millete verdiğinizde milletin kendisi yozlaşmayacak mıdır?

Lord Acton’un formülüne göre mutlaka yozlaşacaktır. 

Zaten yoz değilse tabiî..

Ancak, meşhur hukukçu Duguit’nin millet iradesi hakkında söyledikleri dikkate alınırsa, aslında bu adı var kendi yok iradenin, milleti temsil etme palavrasıyla ortaya çıkma şansına sahip olmuş bireylerin mutlak gücü için bir kamuflaj, paravana ya da meşrulaştırma aracı işlevi gördüğünü kabul etmek gerekir.

Gücü bir şekilde (hile ya da zor ile, yahut hem hile hem de zorla) ele geçiren bir kimse, önce kendisini millet iradesinin sözcüsü ilan edebilir, sonra da kendi bendelerini göstermelik seçimlerle milletin temsilcisi yapabilir, ve bu sözde millet temsilcileri de onu tekrar millet adına yetkili hale getirebilirler.

*

Atatürk, kendisini siyaset icabı takiyye yapmak zorunda hissetmeyip açık konuştuğu zamanlardan birinde aynen şunu demiştir:

“Hakimiyet (egemenlik) ve saltanat (sulta) hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle (görüş alışverişiyle, fikir teatisiyle), münakaşa (tartışma) ile verilmez. Hakimiyet, saltanat; kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Atatürk saçmalamış diyenler çıkabilir, fakat ben öyle demiyorum.

Demek ki Atatürk’e göre hayatta en hakiki mürşit ilim değil, kuvvet, kudret ve zormuş.

Demek ki, egemenliği kimse millete ilim icabıdır, hukuk gereğidir, "demokrasinin cumhuriyetin faziletine katkısıdır" diye vermezmiş.

Demek ki, hakimiyet milletin değilmiş, kuvvet, kudret ve zorla alıp da kaçanınmış.

Atatürk kuvvet, kudret ve zor’a hileyi de eklese "eyiymiş", fakat nasılsa aklına gelmemiş.

Ya da bilerek söylememiştir.

*

Atatürk, önceleri işi hile ile götürürken, bu konuşmasıyla zor’a başvurmuş, kişisel hakimiyet arzusunu onaylamayanları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek tehdit etmişti.

Ne için?

Sözde milletin hakimiyeti için!

İşte bu da, işin hile yanıydı, zor’a eşlik eden hile..

Çünkü, tehdit ettiği kişiler milletvekilleriydi, millet iradesini temsil ediyorlardı.

O milletvekillerini tehdit etmek, millet hakimiyetini tanımamaktı.

Diktatörlüktü.

Ki bunu, Atatürk’ün baş dalkavuklarından Falih Rıfkı Atay bile Çankaya'sında itiraf etmektedir.

*

Evet, şahıslara fazla güç vermeye gelmez.

Millet iradesi masalıyla kendi diktatörlüklerini ya da oligarşik hakimiyetlerini tesis edebilirler.

Millet bir diktatörden kurtuldum derken diğerinin eline düşebilir.

Yöneticilerin sözde millet adına yasa yaptıkları her yerde kanunlar ve hukuk, nalıncı keseri gibi güç sahiplerine hizmet etmeye başlar.

Millet de, “Ne yapalım, bu yapılanlarda hukuken yanlış bir şey yok, herşey kitabına uydurulmuş” demek zorunda kalır.

*

Ancak kişilerin el uzatamadıkları sabit (insan eliyle değiştirilemeyen) bir “adil yasalar manzumesi” bulunduğu zaman insanlar, pozitif (mevcut olan) hukuku, o ideal (olması gereken) hukuk ile karşılaştırma ve sorgulama imkânına kavuşurlar. 

(Bu yüzden, hukuk felsefesi üzerinde kafa yoranlar adalet nosyonunu temel alarak bir "tabiî/doğal hukuk" düşüncesi geliştirmişlerdir. Ancak içeriği belirsizdir, bir heyuladır. Tek sevabı, pozitif hukuku sorgulamayı sağlayan felsefî bir zemin oluşturmasıdır.)

İşte o, insanların değiştiremeyecekleri hukuk düzeni ilahî yasalardır, İslam Şeriatı’dır.

O yüzden, bu laik devlette bile, en laik kafalı adam bile, mevcut yasalar adına iktidarı veya muhalefeti eleştirmekle yetinmiyor, “Siz haram yiyorsunuz, kul hakkına giriyorsunuz” filan diyerek (adını söylemeden) Şeriat’e atıfta bulunmak zorunda kalıyor.

*

Yazıya Lord Acton’un sözüyle başlamıştık.

Onun, (hareket noktası ve fikirlerinin özü itibariyle) İslam dünyasındaki Şeriatçılarla (İslamcılarla) paralel bir noktada durduğu görülüyor.

Şu söz ona ait:

Bizim itaat etmek zorunda olduğumuz, bütün sivil otoritelerin etkisini azaltmakla ve bütün dünyevî çıkarlardan fedakârlık etmekle yükümlü olduğumuz şey, Tanrı’nın, bizzat kendisi kadar ebedî ve mükemmel olup zatî mahiyetinden kaynaklanan ve (yaratıcısı olması itibariyle) bütün uluslar, dünya ve gök üzerinde hükmünü yürüten değişmez kanunlarıdır.

That which we must obey, that to which we are bound to reduce all civil authorities, and to sacrifice every earthly interest, is that immutable law which is perfect and eternal as God Himself, which proceeds from His nature, and reigns over heaven and earth and over all the nations.

Yine şu söz de Lord Acton’a ait (Özgürlük Yazıları, derleyen: Coşkun Can Aktan ve İ. Yaşar Vural, İstanbul: Çizgi Kitabevi, 2003):

“Hiç kimsenin halkın üzerinde güce sahip olamayacağı şeklindeki demokratik ilke, hiç kimsenin onun gücünü engelleyemeyeceği ya da onun gücünden yakasını kurtaramayacağı şeklinde anlaşılmaktadır. Halkın istemediği şeyleri yapmaya zorlanamayacağı şeklindeki demokratik ilke onun beğenmediği şeylerin hoşgörüyü gerektirmediği şeklinde anlaşılmaktadır. Herkesin mümkün olduğu kadar payandalardan kurtulmuş özgür bireyler olması şeklindeki demokratik ilke, bir araya gelmiş insanların özgür iradesini hiçbir şeyin zincirleyemeyeceği şeklinde anlaşılmaktadır. Dinî hoşgörü, yargı bağımsızlığı, merkezîleşmeden korkma, kamu müdahalesinden korkma gibi öğeler, devletin merkezî güçlerinin eline geçtiği zaman, birer garanti olmak yerine özgürlüğün önünde engel teşkil etmektedirler. Demokrasi, yukarıdaki otorite olmaksızın, yalnızca üstün olma iddiasında değildir; mutlaktır da ve aşağıdaki özgürlükler olmaksızın, bir vasi olmak yerine, kendi kendisinin efendisi olmak iddiasındadır. Dünyadaki eski egemenler; dalkavuk ve hilekâr olan, ancak, kendilerine karşı direnmenin mümkün olmadığı ve hem Sezar’a hem de TANRI’YA AİT OLAN ŞEYLERİN KENDİLERİNE VERİLDİĞİ yeni egemenlerle yer değiştirdiler. Kanunları yalnızca üst sınıflarca yapılan toplum, fakirler için en iyi şeyin hiç doğmamak olduğunu, bundan sonraki en iyi ikinci şeyin ise çocukken ölmek olduğunu ya da yoksulluk, suç ve acı içinde yaşamak olduğunu ilan etmektedir. Demokrasinin yaygınlık arz eden kötü yönlerinden birisi çoğunluğun tiranlığıdır ya da daima çoğunluğun değil, güç veya hile ile seçimlerde başarı gösteren partinin tiranlığıdır.”


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...