SİYASAL İSLAM'I (İSLAMCILIĞI) ÖLDÜRMEYE ÇALIŞAN İÇ VE DIŞ TETİKÇİ KATİLLER SÜRÜSÜ


 



Sayıları haddinden fazla..

İslimler üzerinden gidelim..

Dış tetikçilerin en meşhurları, "Siyasal İslam'ın İflası" adlı kitabın yazarı Olivier Roy ile, bizim Genelkurmay'a bile akıl hocalığı yapmış olan Bassam Tibi..

İçerdeki tetikçiler ise, Mümtazer Türköne'den D. Mehmet Doğan'a uzanan geniş bir yelpaze oluşturuyorlar. 

El ele vermişler, Siyasal İslam'ı (İslamcılığı) öldürmek, techiz ve tekfin işlerini yapmak, ölüsünü yıkamak, mezarını kazmak, üstüne toprak yığmak, başına mezar taşı dikmek için sempozyumlar düzenliyor, kitaplar yazıyor, makaleler döşeniyor, tebliğ adını verdikleri ağıtları okumak için hançerelerini yırtıyor, bas bas bağırıyorlar.

Arkalarındaki odaklar araştırıldığında, istihbarat örgütlerinin (gizli servislerin) haince ve pişkince sırıtan çirkin suratları ile karşılaşılıyor.

*

Birşeyin aslına yaşam alanı bırakmamanın hilekârca yollarından biri, sahtesini oluşturmak, onun önünü açmaktır.

Devletler bunu sık yaparlar. Aynı şekilde gizli servisler de bazen sahte yasadışı örgütler bile kurar, buna önayak olurlar. 

Düşünce alanında da bu böyledir. İslam'ı öldürmek mi istiyorsunuz, İslam-İslamcılık gibi ayrımlar icat eder, İslam'ı savunuyor numarası altında sahtesini palazlandırırsınız.

Ayrım tutmadı diyelim.. Bu defa, "doktriner İslamcılık - halk İslamcılığı, İstanbul İslamcılığı, Anadolu İslamcılığı" gibi akla ziyan alt başlıklar uydurur, kavga dövüşü orada devam ettirirsiniz.

Bazılarına da "Bütün İslamcılıklar sapıklıktır" diye bağırarak şirretlik yapma görevi verirsiniz.

Buna tepkiyi yine gerçek "İslamcılık" gösterir, halk İslamcılığı üfürükçülüğünün ruhu bile duymaz. Halk ağzıyla "Hele gel bakam.. De hele, sen ne diyon la gardaş?" bile demezler.

*

İmdi, tartışmaların seyrine bakıldığında, bizim devletimizin, devlet kurumlarımızın, istihbarat işiyle uğraşan teşkilatlarımızın, akademisyenlerimizin, yazar çizerlerimizin, Batı'daki benzerlerinin klonu olmaktan öteye gitmedikleri görülüyor.

Benzerlik olur da bu kadar mı olur!

Adeta onların biyonik gölgeleri durumundalar.

Kendilerine ait bir fikirleri, vizyonları, bakış açıları, kavram ve kelime dağarcıkları yok.

Akıl hocaları ne derse papağan gibi tekrarlıyorlar. Biyonik robotlardan tek farkları, tıpkı papağanlar gibi bir can taşıyor olmalarından ibaret.

Kendilerine ait bir canları ve duyguları var, fakat, kendilerine ait bir akılları yok.

*

Misal, D. Mehmet Doğan'ı alalım..

Tutmuş bir "doktriner İslamcılık - halk İslamcılığı" ayrımı yapıyor.

Vatandaş, İslam'ı, "doktrin" (ilke ve kurallar) İslamı ile halk İslamı (sosyolojik İslam, halkın İslam diye yaşadığı şey) olarak ikiye ayırmış olduğunun bile farkında değil.

Ama bu doğal, adamın kendisinden, yaşadığı ülkeden ve dünyadan haberi yok ki, İslam'dan haberi olsun. 

Vatandaşdaki şaşkınlığa bak ki, tercihini "doktrin"den (Kur'an, Rasul sallallahu aleyhi ve sellemin sünneti, ulemanın icma'ı, müctehid fukahanın kıyası) değil, halkın sünnetinden (eğrisi doğrusuna karışmış yamuk yumuk amelinden) yana yapıyor.

Üstelik bu adam, İslamcılık eleştirmenlerinin en akıllısı, en düzgünü sayılır.. Diğerlerinin halini artık sen anla!

*

Halk İslamcılığı (ve halk İslamı) kavramı kendisine ait olsa ya, o da yok.

Bu da Batı'daki akıl hocalarından alınma..

Mesela, Prof. Bassam Tibi, bu anlamda "Civil Islam" tabirini kullanıyor. 

Bu adam 2012 yılında Islamism and Islam (İslamcılık ve İslam) adıyla bir kitap yayınlamış durumda (Yale University Press, New Haven and London). 

İnternette Marko Vekovic imzalı dört sayfalık bir tanıtımı var (Politics and Religion - Politologie des Religions, Vol. VII, No. 2/2013, s. 439-43).

Vekovic'e göre bu kitap, o güne kadar 36 kitap yayınlamış olan yazarın "akademik çaba, deneyim ve bilgisinin tacı" durumunda.

Bu Batılılar, yerli-milli taklitçi ve takipçilerinden daha kafalı oldukları için, Vekovic, Tibi'nin "yöntem"ine vurguda bulunmayı gerekli görmüş. "Onun İslam'ı inceleme yöntemi tasvirî (descriptive) nitelikte değil" diyor, "aksine, kendisinin İslamoloji diye adlandırdığı çerçeve içinde ele alıyor". (s. 439)

Vekovic, Tibi'nin İslamoloji'den ne anladığını da, onun kendi ifadeleriyle aktarıyor: "İslamî vakıaları [vaka değil, vakıa] dünya siyasetindeki uluslararası çatışmaların incelenmesi bağlamında ele alan sosyal bilimler eksenli bir araştırma-inceleme". 

Burada mevzubahis olan, oryantalizmin bir şubesi sayabileceğimiz İslamoloji.. İslam değil!

Tasvirî (descriptive) bir inceleme, vakıayı olduğu gibi anlatır. Böylesi bir inceleme, genellikle, incelenen düşünceyi, onun kendi kavramlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır.  

Sosyal bilimler eksenli bir inceleme-araştırmada ise, esas olan İslam'ın kendisini nasıl gördüğü ve nasıl tanıttığı değildir, onun, sizin kendi bakış açınız (disiplindeki ön kabulleriniz, bilim görünümüne bürünmüş ideolojiniz) çerçevesinde nereye oturduğudur.

*

Geçenlerde Medine Üniversitesi ve Ezher gibi kurumların Şeriat fakültelerinin verdiği diplomaların denkliği meselesi yeniden gündeme gelmişti. (Meydana önce Cübbeli Felaket fırladı, Türk tuluat geleneğinin bütün hünerlerini sergileyerek gökkubbeyi inletti, "Beni ve Türk cemaat ve cemadatını Türk imamlarına emanet ediniz" diyerek çiçeği burnunda Kemalistliğinin gereğini yerine getirdi, ardından derin Çiçek Cemil, ağır abi havalarında meydana yürüdü, bu arada da Hayrettin Karaman bir yazısıyla tribünden gazel okudu, hava yumuşadı, yerli-milli musiki milletin maneviyatını hazır hale getirdi, sonra da sıra YÖK'ün denklik açıklamasına geldi. Bir emrivaki, oldu bitti katakullisi ile YÖK'ün böyle bir karar almasına çalışıldı.)

Gerekçe olarak da şu gösteriliyordu: Bunlarda din sosyolojisi, din psikolojisi vs. gibi dersler okutulmuyor.

Yani bunlar bizdeki ilahiyatlara benzemiyor.

Bizdeki ilahiyatların durumunu az buçuk biliyorum. Orada dinî eğitim çok az, dinî öğretim de yarım yamalak.. 

Bunlar, din sosyolojisidir, psikolojisidir, felsefedir filan derken, genelde, İslamî bir tartışmada neyin delil olarak getirilip getirilemeyeceğini bile öğrenemeden mezun oluyorlar.

Onu geçtik, doktora yapmış, ilahiyatta ders vermeye başlamış olanların bile bunu bilmediğine şahit olunabiliyor. (Mesela tasavvcufçu akademisyenle konuşuyorsun, adam sana "Falanca velînin ilhamından, keşfinden, rüyasından" söz edebiliyor. Böylece edille-i şer'iyye dört olmaktan çıkıyor, beş, altı, hatta yediye baliğ oluyor.)

Hayır, bunları okumasınlar, öğrenmesinler demiyorum. Mesele şu: İmam Gazalî, "Bir ilimde son noktaya kadar gitmeyen, o ilimdeki bozukluğu göremez" diyor. Bunlar, okuduklarının ne anlama geldiğini bile öğrenemiyorlar.

Bunları okuyanlar bilgi felsefesini (epistemolojiyi), bilim felsefesini, sosyal bilimlerin "bilimselliğinin" ne anlama geldiğini kavrasalar, bunları okumalarında fayda var. 

Fakat bunlardan haberleri olmadan, Batı'nın psikoloji ya da sosyoloji disiplinindeki kabullere göre dini değerlendirme konusu yapmaya koyuluyorlar. 

O kabulleri ve teorileri dinî paradigma çerçevesinde tenkit etmeye gelince, öğrendikleri birşey yok. Dolayısıyla bunu yapmaya cesaretleri de bulunmuyor, böyle birşeyi akıllarından bile geçirmekten utanıyorlar denilebilir.

Böylece, Batılı sosyal bilimcilerin teorileri bunların kafalarında bir tür mutlak hakikatlere dönüşüp ayet ve hadîslerin yerini alıyor.

Ayet ve hadîsler ise, o mutlak gerçeklere göre anlaşılıp yorumlanması gereken elastikî ifadelere dönüşüyor.

Bomboş kafalı Mustafa Öztürk ve Mehmet Okuyan gibi ilahiyat tiyatrosu oyuncuları işte böyle yetişiyor. (Bu, Ezher'den hiç fırıldak yetişmez demek değil. Turfanda Kemalist ve Darwinist, evrimcilik mezhebi müctehidi Mustafa İslamoğlu'nu hatırlayalım.)

Üstelik bunlar bir de, ayet ve hadîslerin açıklanması sırasında fen bilimlerindeki yeni keşif ve buluşlara atıfta bulunulmasına bazen karşı çıkabiliyor, "Bilim değişkendir, yarın bunlar değişir, bu bahislere girmeyelim" diyebiliyorlar.

Fakat aynı kişilerin, din psikolojisi, din sosyolojisi vs. söz konusu olduğunda, "Ya hu bunlar nedir, yarın bu teoriler değişir, dindarın psikolojisini Ali'den, Veli'den, Weber'den mi öğreneceğiz, geçin bunları, ayet ve hadîslerde din psikolojisi ve sosyolojisi yeterince var, hele önce bunları bir öğrenelim, öğretelim, sıra onlara da gelir" demiyorlar. 

Misal, adam din sosyolojisi ya da psikolojisi konulu bir makale yazıyor, içinde bir tane ayet ya da hadîs yok.. Makalesinde ne kadar çok gâvur adı geçer, onların kutsal makalelerinden ne kadar çok mübarek hikmetli söz naklederse, o kadar çok aydın/entel din bilgini oluyor.

*

Konuya dönelim.. Bassam Tibi gibilerin laflarında herşeye rağmen dürüst bir yan var.. İslam'ı anlatmadıklarını, İslam'ı İslamoloji dedikleri kendi bakış açıları çerçevesinde tartışma konusu yaptıklarını söyleyerek işe başlıyorlar.

Bundan sonrası sana kalmış.. Adamı, bunun farkında olarak okuyacaksın.. İslam'ı ondan öğrenme budalalığı yapmayacaksın.

Gel gör ki, bunların bakış açılarını aynen ülkemize aktaran yerli-milli taklitçiler, sanki bunlar İslamoloji dedikleri kîl ü kâl ya da güft u gû ile meşgul değillermiş de çağdaş Ebu Hanife ya da İmam Malik'lermiş gibi onlardan "din" öğreniyorlar.

Bassam'ın kitabına dönelim.. Vekovic, kitaptaki bölüm başlıklarını da yazmış. Bazıları şöyle: 1. İslamcılık Niçin İslam Değildir; 2. İslamcılık ve Siyasal Düzen; 6. İslam ve Hukuk: Bir Gelenek İcadı Olarak Şeriatlaştırma (Shari'atization); 9. İslamcılığın Bir Alternatifi Olarak Halk İslamı (Civil Islam). (s. 439)

Görüldüğü gibi, yerli-milli İslamolog D. Mehmet Doğan'ın icat ettiğini zannettiğimiz Halk İslamcılığının patenti aslında Tibi gibi Batılılar'a ait.

Vekovic şunları söylüyor:

"Bu kitabın okurlara yönelik temel mesajı, İslamcılık ile İslam arasında bir fark bulunduğudur. Pekçok kişinin (hatta bazı akademisyenlerin) bu iki terim arasındaki farkı göremediklerinin bilincinde olduğu için Tibi, ilk bölümü, İslam ile İslamcılık arasındaki farkın ne olduğunu sorarak başlatıyor. Ona göre, temel cevap şudur: İslamcılık, bir siyasal düzendir, inanç değildir. Bu yüzden İslamcılık, dinleştirilmiş siyasettir...." (s. 439-40)

Bu ifadeler, bizdeki süper zekâ analiz harikalarının, pek parlak bilimsel cümleler kurmaktan helak ve telef olan çok bilmişlerin laflarının asıl adresini de ortaya koyuyor. 

İslamcılık dinleştirilmiş siyaset ise, mesela fiilen siyasetle hiçbir ilişkisi olmadan evinde oturan, fakat İslam'ın aynı zamanda bir siyasal düzen de demek olduğu "inanc"ını taşıyan bir adam İslamcı mıdır, değil midir? 

Böylesi bir inancı nasıl adlandıracağız?

Eğer sen, böylesi bir inancın nasıl adlandırılması gerektiği konusunda kendini yetkili görüyorsan, karşındakinin yetkili olmadığını neye dayanarak söyleyebilirsin? Dini yorumlamak, senin tekelinde midir?!

Üstelik, daha baştan şunu söyleme hakkımız vardır: İnsanlar senin İslamcılık tanımını ve İslam ile İslamcılık arasında yaptığın ayrımı (İslamoloji adlı hurafelerini) kabul etmek zorundalar mı?!

Meselenin asıl önemli yanı ise şudur: Aslında tam da bu İslam ve İslamcılık ayrımı, siyasal bir nitelik taşımaktadır, çünkü Batı'nın İslam dünyasına yönelik siyasetinin bir aracı olarak üretilmektedir.

Bir inancın hiçbir siyasal boyutunun olmaması gerektiğine dair (aksi aklen muhal/imkânsız) "ontolojik" bir gerçeklik mi var?!

Kendi inanç tanımını bana dayatma (empoze etme) yetkisini nereden alıyorsun?!

Kesin olan şudur: Bu İslam-İslamcılık ayrımı, Batılı istihbarat örgütlerinin ve özel harp (psikolojik savaş) merkezlerinin İslam'ı siyasetsizleştirme operasyonunun bir parçasıdır. 

İslam'ı siyasal hayattan (devlet hayatından) silip atma, vicdanlara gömme operasyonudur.

Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerdeki işbirlikçileri de onların izinde gitmektedir.

*

Vekovic'in tanıtım yazısını okumaya devam edelim:

"Tibi, ek olarak, İslamcılığın temel öğretisinin Arapça'da, şer'î hukuk (Şeriat kanunu, shari’a law) tarafından anayasal olarak belirlenen bir sistem çerçevesinde 'dîn ü devlet' (din-wa-dawla) kavramıyla ifade edildiğini savunmaktadır. Bu yüzden, Tibi'ye göre, İslamcılık inanç değildir, aksine, bir siyasal sistemin din adına empoze edilmesidir." (s. 440)

Böylece, Batılılar'ın emrindeki İslamolog Bassam, dini Allahu Teala'ya, Rasulü'ne (s.a.s.) ve biz Müslümanlar'a öğretmeye koyuluyor. Ayet-i kerimede belirtildiği gibi:

De ki: “Siz dîninizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Hâlbuki Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurat, 49/16)

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, sadece İslam "inanc"ını tebliğ etmekle kalmayıp İslam'ın hükümlerini bir devlet başkanı sıfatıyla uygulaması itibariyle "İslam"ı yaşamamış oluyor. 

Yaşadığı, hayatında uyguladığı şey, İslam değil.. Başka birşey.. Böyle buyurdu Berduşt Bassam..

Hele savaşması?.. Hiç olacak şey değil!.. Savaşmak hiç inanç (ya da inancın gereği) olabilir mi?!

Clausewitz'in sözü meşhurdur: "Savaş, diplomasinin başka araçlarla devamından ibarettir."

Aslında bu sözün Almanca orijinalinde diplomasi değil, doğrudan siyaset kelimesi (Politik) geçer: "Der Krieg ist eine bloße Fortsetzung der Politik mit anderen Mitteln.“ 

Evet, Peygamber Efendimiz s.a.s.'in hayatı baştan sona inançtır, fakat aynı zamanda baştan sona siyasettir.

Siyasetsiz İslam, İslam değildir, Yahudiler ile Hristiyanların icat ettikleri, içimizdeki münafıklar (ve o münafıklara aldanan saflar) eliyle de sanki "Müslamanların savunduğu" birşeymiş gibi gösterdikleri bir sapıklıktır. 

Siyasetsiz İslam, o haliyle İslam değildir, sapıklıktır, İslamsız siyaset (siyasal dinsizlik) ise, sapıklık üstü sapıklıktır. Katmerli sapıklık.

*

Vekovic'in bir sonraki cümlesi şöyle: "Ya da başka bir deyişle, İslamcılık İslam'ın belirli/özel (specific) bir yorumudur, fakat İslam değildir." (s. 440)

Böylece, içimizdeki İslamcılık analisti geçinen uyanık Vehbilerin kerrakesinin nereden ithal edilmiş olduğu da ortaya çıkıyor.

İslamcılık, yani İslam'ın bir siyasal düzeni de içerdiği inancı İslam değilmiş de, İslam'ın yorumlarından bir yorummuş..

Dolayısıyla, reddedersen İslam'ı reddetmiş olmuyorsun. Reddet gitsin!

İskender Evrenosoğlu adlı peygamber taslağı da böyle konuşuyordu. Ulemanın rasul ve nebî kelimeleri hakkında aktardıkları bilgiler için "Bu onların yorumu, benim yorumum başka" diyor, ve o yoruma göre de kendisinin peygamberliğini (elçiliğini) ilan ediyordu.

Böylece, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi son peygamber kabul etmek ile İskender Kebapoğlu'nu peygamber kabul etmek, eşit derecede makul ve saygın yorumlar haline geliyorlardı.

Numara her yerde aynı.


D. MEHMET DOĞAN, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK FORMÜLÜNÜ AÇIKLIYOR: HALK İSLAMCILIĞI

 

 


Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitapta (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) D. Mehmet Doğan’ın da “İslâmcılık: Bir Adlandırma Meselesi” başlıklı bir tebliği yer alıyor.

Şöyle diyor:

“İslâmcılık” farklı seviyede iki ana çizgi olarak XIX. yüzyıl sonlarından itibaren etkili olmuştur. Bilinen ve üzerinde çok durulan Cemaleddin Afganî- Muham­med Abduh tarafından ortaya atılan Panislâmist (İttihad-ı İslâmcı) görüşler etrafında oluşan fikrî-entelektüel “İslâmcılık” ile, daha çok Osmanlı ülkesinde olmak üzere bütün İslâm dünyasında XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan halk fikriyatı, batıya karşı bir nevi kendiliğinden (spontan) “milliyetçilik” şeklinde ortaya çıkan görüşler bütünü ve hissiyattır. (s. 120)

Bu laflarda birçok hata var.

Birincisi, ittihad-ı İslam (İslam birliği) düşüncesi Afganî ve Abduh tarafından da seslendirildi diye bu düşünce onlara zimmetlenemez.

Çünkü her müslüman, ittihad-ı İslam’dan yana olmak zorundadır:Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin….” (Al-i İmran, 3/103)

İkincisi, ittihad-ı İslam düşüncesi Kur’an ve Sünnet’e dayandığı için İslamcılık diye adlandırılabilirse de, (Odatv'cilerin "İslamcı yazar" olarak tanıttığı) D. Mehmet Doğan'ın abrakadabra, hokus pokus diyerek yedirmeye çalıştığı kavim eksenli bir düşünce (ırkçılık/milliyetçilik), İslamcılık olarak nitelendirilemez. (Pekçok faydalı, kaliteli, güzel kitap yazmış, gençlerin yetişmesi için didinip çırpınmış bir adama İslamcılık konusunda bu saçmalıkları yazmak hiç mi hiç yakışmıyor.)

Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey'in belirttiği gibi, İslamcılık ile kavmiyet davası (ırkçılık) birbirine taban tabana zıttır. Bir taraftan da müslümanlık (İslamlık) davası güden Türkçüler (milliyetçiler), iki zıddı bir araya getirmeye çalışan, yani imkânsızı savunan ideolojik ütopyacılardır. (İslam birliği ideali ütopya değildir, geçmişte yaşanmıştır, gelecekte de yaşanacaktır. İslam ile ırkçılığı birleştirmeye çalışan milliyetçilik ise ütopya bile değildir, içi boş safsatadır.)

*

D. Mehmet Doğan, makalesinin ilerleyen sayfalarında, abrakadabra sanatında devrim yaparak, milliyetçiliğin değil, ittihad-ı İslam düşüncesinin İslamcılık olarak adlandırılmaması gerektiğini savunuyor:

İslâmcılık, “İttihad-ı İslâm”cılığın veya onun Fransızcası “Panislâmizm”in (ya da kısa söylenişi “İslâmizm”in) tercümesi sayılabilir mi? Öyle ise, çok doğru bir tercümesi değildir ve şimdi konuşulan “İslâmcılık”, Osmanlı ve sonrasının, son­radan “İslâmcı” ilân edilen düşünürlerinin yolundan hayli farklıdır. (s. 122)

Oysa yazarın şunu demesi daha mantıklı olurdu: “XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan halk fikriyatı, batıya karşı bir nevi kendiliğinden (spontan) ‘milliyetçilik’ şeklinde ortaya çıkan görüşler bütünü ve hissiyat İslamcılık olarak görülebilir mi? Bu, çok doğru bir adlandırma değildir ve şimdi konuşulan ‘milliyetçilik’, Kur’an ve Sünnet’in yolundan hayli farklıdır.”

Evet, yazar bunu demiyor.

Şöyle birşey diyor:

Doktriner İslâmcılık, ül­kesiyle sorunlu, “din”le sorunlu ve siyasetle sorunlu bir akımdır. “Halk İslâm­cılığı” diyebileceğimiz, sosyal ve siyasal alanda kendini gösteren, göstermekle kalmayan iktisadî ve siyasî hedeflere yönelerek başarı kazanan akım Türkiye’nin geleceğini belirleyebilecek güçlü bir hamle yapmıştır. Oysa “İslâmcı”lar böyle bir sonucu hiçbir zaman derpiş etmemişler, öngörmemişlerdir.

D. Mehmet Doğan şu hokus pokus işini abartmasıymış "eyiymiş".

*

Vikipedi’de doktrin şöyle tanımlanmış: “Belirli bir konu ya da inanç sistemine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü.”

Doktrin kavramını en çok hukukçular kullanırlar, "Doktrinde şöyle, böyle" dediklerine sık rastlanır. Ve kendi aralarında bu kavramı şöyle tanımlamaktadırlar: Doktrinhukuk bilginlerinin hukuksal meseleler hakkındaki bilimsel görüş ve kanılarını ifade etmektedir.”

Vikipedi’deki tanım üzerinden gidelim, doktriner İslamcılık, “İslam inanç sistemine (dinine) ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütününe dayalı İslamcılık” demek olur.

Böyle bir İslamcılık, D. Mehmet Doğan’ın zırvalarında geçtiği üzere nasıl “din’le sorunlu” olabilir?!

Dinin kabul, ilke ve kurallarına dayalı olmak, dinle sorunlu olmak mıdır, sivrilmiş zekâ?!

Bu durumda halk İslamcılığı denilen icadın da, İslam'ın kabul, ilke ve kurallar bütününü umursamayıp halkın ümniyye, kuruntu ve hurafelerini benimsemek olduğunu kabul etmek gerekir. 

Doğan, aynaya bakarsa dinle sorunu olan kişiyi görür. Delil istiyorsa kendi yazdığı zırvaları bir daha okusun.

*

Ancak, doktriner İslamcılık, bazen kendi ülkesiyle ve siyasetle sorunlu olabilir.

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendi ülkesiyle (Mekke ile) sorun yaşamıştı. Ve Mekke’deki siyasetle..

Kendi ülkesiyle ve ülkesindeki siyasetle sorun yaşamayan peygamber çok azdır, yok gibidir (Bütün peygamberler Hz. Süleyman a.s. değildir).

Yazarın yaptığı taksimata bakılırsa, halk İslamcılığı adını verdiği garabet, İslamcılıktan başka her şeye benzemekte.. Ülkesiyle ve siyasetle sorunsuz olmak için kırk takla atan bir sirk canbazı..

Fakat, doktrinle (İslam dinine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü ile) sorunlu..

Yani dinle sorunlu.. 

İslam’a göre esas olan senin ülken ve pragmatik siyasetin midir, yoksa kendi ilke ve kuralları mıdır, Bay Hokuspokus?

Yazarın sözünü ettiği halk İslamcılığı, İslam’la ilgisiz bir İslamcılık..

Bunun adına İslamcılık demek, İslam’a ihanettir, hakarettir.

Doğan’ın böyle bir niyeti olmayabilir, o takdirde düşünce özürlü olduğunu kabul edip onu mazur görebiliriz.

Fakat böylelerinin tutup İslamcılık hakkında ahkâm kesmek yerine susmaları kendileri hakkında (ahiretleri bakımından) daha hayırlı olur.

*

Yazar, yukarıya aldığımız sözlerinin hemen ardından şunları söylüyor:

Bunun Türkiye’de başarılabilmesi gerçekten önemli bir sonuçtur. Çünkü Tür­kiye, İslâm dünyasında İslâm’la alâkasını kestiğini resmen ilân eden, bunu da “laiklik”le açıklayan ve ideolojisini yapan tek ülkedir. Arap devletlerinin büyük çoğunluğu esasında laik-din karşıtı tavra sahip olmakla beraber, hiçbirisi bunu açıkça ilân etmek yolunu tutmamıştır.

Türkiye’nin “halk İslâmcıları” her halükârda hayatın ve siyasetin içinde kalarak zoru başarmışlardır. Sonuç “İslâmcı”ların değil, sıradan Müslümanların başarısı olarak görülmelidir.

İşte tam da burası bizi tekfir meselesiyle karşı karşıya getiriyor.

Maide Suresi’nde “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”in durumu açıklanır. Bir ayete göre “kâfirlerin ta kendileridirler”. (5/44)

Diğer bir ayete göre “zalimlerin ta kendileridirler”. (5/45)

Başka bir ayete göre de “fasıkların ta kendileridirler”. (5/47)

Bu ayetleri yorumlayan ulemaya göre, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin durumuna bakılır, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğini kabul ediyor, karşı çıkmıyor, Allah’ın hükümlerinin geçersiz olduğunu söylemiyor, fakat bir taraftan da uygulamıyorlarsa, böylelerini “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir. Sen de kâfirsin!” diyerek tekfir etmek uygun olmuyor.

Kalpleri hakkında hüküm vermemek, Allahu Teala'ya bırakmak gerekiyor.

İşte, Doğan’ın “Büyük çoğunluğu esasında laik-din karşıtı tavra sahip olmakla beraber, hiçbirisi bunu açıkça ilân etmek yolunu tutmamıştır” diyerek bahis konusu ettiği Arap devletlerinin durumu budur.

Ancak, bunlar da öyle örnek alınacak, övülecek devletler değillerdir. Zalimlerin ta kendileridirler!

Fasıkların ta kendileridirler!

Buna karşılık, yazarın “İslâm dünyasında İslâm’la alâkasını kestiğini resmen ilân eden, bunu da ‘laiklik’le (siyasal dinsizlik ile) açıklayan ve siyasal dinsizliği ideolojisi yapan tek ülke” olarak tanıttığı Türkiye, (İslam dini nazarında, Kur’an nazarında) bir küfür devletidir.

Bunun lam'ı, cim'i yok!

İşte, fasık ve zalim Araplar’la aranda böyle bir fark var.

Ve bu öyle basit bir fark değil. Uçurum.

Aradaki mesafe, Cennet'le Cehennem arasındaki kadar büyük.

*

Yazarın övdüğü (kendilerini İslamcı olarak tanıtmayan, tanıtamayan, yazarın bol keseden bu unvanı bağışladığı) halk İslamcıları neyi başarmışlar?

Türkiye’de neyi değiştirmişler?

Şunu mu demişler: “Arkadaş, bu ülke küfür ülkesi olmamalıdır, en azından (Kur'an'a göre) zalim ve fasık ülke olmalıyız, olabilmeliyiz, onun için, yine bildiğinizi okuyacak olsanız bile, gelin şu Anayasa’yı değiştirelim, 1924’te olduğu gibi anayasamızda ‘Devlet’in dini, din-i İslam’dır' ibaresi bulunsun. Hiç değilse, İslam nazarında küfür devleti değil sade suya tirit fasık ve zalim devlet olalım (Tabiî Kur'an'a göre, yoksa sen kendini "Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" olarak tanıtıyorsun. Çağdaşlığın zirvelerinde dolaşmaktan başın dönüyor). Sen İslam’ı terk edeceksin, reddedeceksin, İslam seni terk etmeyecek, reddetmeyecek, bu olmaz! Sen Allahu Teala’ya sırt çevireceksin, ve Allahu Teala seni terk etmeyecek, bu da olmaz!”

Halk İslamcıları bunları dediler, Anayasa’da buna göre bir değişiklik yapmayı başardılar da bizim mi haberimiz olmadı?!

Halk İslamcıları zoru başarmışlarmış..

Neyi başardılar bre palavracı?!..

*

Neyi başardıklarını sana söyleyeyim.. 

Birçoklarının sakalını ve başörtüsünü kurtardılar, fakat karşılığında onları laikleştirdiler..

İtikatlarını bozdular.

Laikliği (siyasal dinsizliği) savunur hale getirdiler. 

Savunmayan, karşı çıkanları buna zorladılar.

Böylece birçok İslamcı "eski İslamcı, yeni laikçi" (eski "Siyasal İslam"cı, yeni siyasal dinsizlikçi) haline geldi. 

Yazık oldu.


MEHMED ZAHİD KOTKU K. S. VE MEHMET ŞEVKET EYGİ

 



İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK

 

Yarım asır önce, zahirde İslamî/İslamcı kesimde yayıncılık faaliyeti yapıyor gibi görünen, gerçekte ise, Soğuk Savaş’ın İslam’ı Komünizm’e ve Sovyet Bloğuna karşı kullanma konsepti çerçevesinde “derin” güçlere çalışmış olan bir yazar, Soğuk Savaş sonrası “Yeni Dünya Düzeni”nde, farklı bir kulvarda görevine devam etti.

Mehmed Şevket Eygi'den söz ediyorum.

(Bu şahsın devletin ajanı olduğunu eski içişleri bakanlarından ve başbakan yardımcılarından Faruk Sükan’ın açıklamış olduğunu Ünal Tanık yazmıştı. Daha sonra Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de bunu açıkladı. Ancak, bu adamın ajan olduğunu anlamak için onların itiraflarını beklemek gerekmiyordu. Yazılarından belliydi.)

1989 yılında Sovyet Bloğu çökünce, Batı, Komünizm’in yerine İslam’ı “yeni düşman” olarak seçmişti.

Ancak, sözde “din olarak İslam“la savaşıyor gibi görünmemek için, ısrarla İslamcılık (Islamism) kavramını kullandılar.

İslamcılık tanımlarına bakıldığında ise, bunun, İslam’ın sosyal, siyasal ve ekonomik boyutlarının hayata geçirilmesi olduğu görülüyordu.

“Din olarak İslam” ise, müslümanların, yaşadıkları küfür rejimlerinde “devletlerine sadık iyi vatandaşlar” olarak, bireysel ibadetlerini, yine “küfür rejimlerinin izin verdiği sınırlar içinde” ifa etmeleri demek oluyordu.

*

Bu kadarının o küfür rejimlerine bir zararı yok.

Müslüman kimseye zarar vermeyecek, herkese iyilik yapacak, yardım edecek, çalıp çırpmayacak, hırsızlık yapmayacak, iyi bir yönetilen (ya da güdülen davar olacak) fakat “siyaset”e müdahil olmak, “İslam’a göre yönetmek” isterse, “İslamcı” diye hedefe konulacak.

Tabiî ki İslamcılık’la mücadele edenler sadece Batılılar değil. Onların “yerli ve milli” laik/dinsiz (din dışı) müttefikleri de canla başla uğraşıyorlar.

Kaleyi içerden işgal edip çökertmek için de, “riyakârlık ve düzenbazlık yolunda merhale katetmiş” medenî/medineli elemanları kullanıyorlar.

Yazımızın başında sözünü ettiğimiz duayen boşboğaz bunlardandı.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın yazılarına bakıldığında, psikolojik savaş, manipülasyon/yönlendirme ve propaganda tekniklerini çok ustaca kullandığı farkediliyordu.

Propaganda faaliyetinin en temel ilkesini, bir fikri tartışmaksızın, salt iddia düzeyinde ileri sürme oluşturur.

Çünkü tartışmaya başladığınızda, şayet fikriniz temelsiz ise, zaafları ortaya çıkar. Tartıştıkça, çırpındıkça batarsınız. En basit bir karşı çıkış, sizi yerle bir edebilir.

Bu yüzden, propaganda faaliyetinde sadece iddialar ortaya atılır ve sanki bunlar, ispatlanmasına ihtiyaç bulunmayan apaçık gerçeklermiş gibi bir izlenim verilmeye çalışılır.

İkinci ilkeyi, iddianın en basit, yalın, kısa ve öz biçimde dile getirilmesi, en düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde sloganik formatta tutulması oluşturur. (“Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözü gibi.. Mevzubahis olan vatansa, başka insanların canı da, malı da, hürriyeti de, şahsiyeti de, namusu da teferruat mıdır?! Bir insan için bir vatana sahip olmanın anlamı nedir?.. Bunlar olmazsa, vatanın bir anlamı var mıdır?.. Mesela Hz. İbrahim a.s., “Mevzubahis olan vatan, o halde, başımızdaki Nemrut‘a itaat edelim” mi demeliydi?!)

Propaganda faaliyetinin temelini oluşturan üçüncü ilkeyi, söz konusu iddia ya da iddiaların inat ve ısrarla sürekli tekrarlanması, bozuk plak gibi yinelenmesi, temcit pilavı gibi sürekli sofraya getirilmesi oluşturur.

Çünkü genelde insanlar, bir propaganda ustası olan Hitler‘in Kavgam’ında fade ettiği gibi, bir yalanın sürekli tekrarlanacağına ihtimal vermezler. Pekçok insan, bir iddiaya, sırf sürekli tekrarlandığı için inanır.

Hatta, insanlar, böylesi sık tekrarlanan büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha kolay inanırlar.

Çünkü, o kadar büyük bir yalanın uydurulabileceğini ve böyle pervasızca tekrarlanabileceğini düşünmek istemezler.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın, psikolojik savaş tekniklerini çok ustaca kullandığını söylemiştik.

Asıl görevi ya da hizmeti İslamcılık’la mücadele, fakat bunu “yutturmak” için, yanına Kemalizm ve Moiz Kohen eleştirisi koymayı da ihmal etmiyordu.

Ona yazdıran “derin”ler için bunun bir zararı yoktu. Çünkü hitap ettiği kesim zaten bunlara karşı.. Fakat çoğu, sırf sevmedikleri Kemalizm’e ve Moiz Kohen’e de çatılıyor diye, İslamcılık düşmanlığı yapılmasına razı olacak kadar da kendilerinden ve dünyadan habersizler.

Bir başka kurnazlığını, reformculuk, Fazlurrahmancılık vs. gibi bir yığın bozuk akımı sıralayıp araya İslamcılığı da sokuşturması oluşturuyordu.

*

Küfre düşmeyi umursamadığı da malumdu..

Çünkü, bütün İslamcılıkların sapıklık olduğunu yazabilecek kadar azgınlık ve şirretlik sergiledi.

“Bütün” kelimesini kullanmasa tevil kapısı açık kalacaktı.

Fakat buna gönlü razı olmadı, o kapıyı kendisi kapattı.

İslamcılığa “mutlak” olarak karşı çıktı, “takyid” etmedi.

İslamcılığı bu şekilde aşağılamanın son tahlilde İslam’ı aşağılamak olduğunu anlayamıyor muydu?

Rüşvetcilik kötüyse, bunun nedeni rüşvetin kötü olmasıdır. Rüşvetin iyisi olmaz, dolayısıyla rüşvcetciliğin de iyisi olmaz.

Eczacılık iyidir, çünkü ecza iyidir, faydalıdır.

Siyasetcilik kavramı ise nötrdür, çünkü siyasetin iyisi de, kötüsü de olur.

 “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyen bir adamın ise, İslam’ı değer bakımından nötr bir şey olarak da görmediği, tümden sapıklık olarak gördüğü anlaşılır.

Allahu Teala onun maskesini Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlığı yapmış bir generalin eliyle düşürmeseydi bile, aklı olan, bu çarpıtmayı ancak bir ajanın yapabileceğini anlardı.

*

Bu şahıs, “Şeytanî ve deccalî şer güçleri İslamı bozmak, tahrif etmek, içinden yıkmak için; … İslamcılık, … cereyanı çıkartmışlardır” diyordu.

Tabiî, İslamcılık tabirinin önüne ve ardına başka şeyler ekliyor ki, aldatabilsin. Zehiri bal içinde sunarlar, altın kâse de onun suç ortağı.

Ancak, İslamcılık cereyanı ile “seytanî ve deccalî şer güçler” arasındaki ilişkiyi açıklama, gösterme ve ispat etme ödevini, “yalan”a dayalı propagandanın bir sonucu olarak, ısrarla ve inatla, ifadan kaçındı.

Oysa, iddiasını ispat etmesi, İslamcılığın sapıklık demek olduğunu ve şeytanî güçlerle bağlantısının bulunduğunu delilleriyle kanıtlaması gerekirdi.

Delil getiremediği için, kendi satılmışlığını ve şerefsizliğini belgelemiş oldu.

Aslına bakılırsa, şerefsizlik kelimesi, bunun karakterine nisbetle bir asalet unvanı gibi durmaktadır.

Ona şerefsiz demekle, şerefsiz kelimesine zulmetmiş, bu kelimeyi ziyan etmiş oluyoruz.

*

Bu, kimlerin ajanı olduğunun gizli kalmasından dolayı zıvanadan çıkan uygar şımarığa göre, İslamcı olan Babanzade Ahmed Naim BeyŞeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Akif vs. “sapıklık” cereyanının öncüleri..

Ve, bu sapığın iddiası çerçevesinde düşünülürse, bu saygıdeğer isimler, “seytanî ve deccalî şer güçler” tarafından ortaya sürülmüş kişiler. 

Kendisi ise değil.

Böylece, İslamcılığa savaş açmış olan Haçlı Batı dünyası da, bu “seytanî ve deccalî şer güçler”le mücadele eden kutlu ve mübarek güç olmuş oluyor.

*

16 Kasım 2021 tarihinde yeniakit.com.tr’de “Merhum Mehmet Şevket Eygi'nin pişmanlığı: İki şeyhi dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı” başlığıyla bir haber yayınlanmıştı.

Haberde şöyle deniliyordu:

2019 senesinde Hakk'a yürüyen gazeteci-mütefekkir Mehmet Şevket Eygi'nin bilinmeyenlerine dair dikkat çeken bir yazı kaleme alındı. Aydın Başar, "İrfan Dünyamız" internet sitesinde yayınlanan yazısında, Eygi ile anılarını kaleme aldı.

Eygi’nin laflarını kaydeden Aydın Başar’ın şu cümleleri dikkatimizi çekti:

Kelimesi kelimesine not aldığım dikkat çekici sözlerinden birisi de şuydu: “İki büyük şeyh efendinin sözünü dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı. Bütün gazetelerim elimden çıktı, gırtlağıma kadar borca battım. Birincisi Mehmed Zahid Kotku Efendi; ‘Gazeteyi hemen bırak, başkasına sat’ dedi. Sami Ramazanoğlu Efendi de beni hususi yanına çağırtıp ‘Çok eleştirilerde bulunuyorsun bunu yapma’ dedi. İkisini de dinlemediğime çok pişman oldum.”

Onun başında bulunduğu gazetenin çıkmasına vesile olan zat, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’di.

Eygi’nin gazeteden elini çekmesini isteyerek onu mu kurtarmaya çalışıyordu, yoksa müslüman kitleyi mi onun şerrinden halas etmek istiyordu, bilemem.

Ancak, merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu rh. a.'in de onun faaliyetinin bir provokatörden beklenecek türden olduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

*

Adam, “mutlak” ifade kullanmak yerine “Bazı İslamcılıklar bozuktur, şöyledir böyledir vs.” dese, ifadelerini “takyid” etse, gerçek niyetinin ve artık azmanlaşıp azgınlaşmış olan bozgunculuğunun farkında olduğumuz halde, yaptığını görmezden geleceğiz.

(Aslında kimin uşağı olduğu da bizi ilgilendirmiyor, Cehennem’e kadar yolu var. Fakat bir piyon olarak “İslam karşıtı operasyon”da yer alır, “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek İslamcılığa saldırırsa, üstüne üstlük iddiasını ispat yükümlülüğünü bile iftiralar eşliğinde hakaret ettiği kesimlere yıkmaya kalkışırsa, muhataplarının ona cevap verme hakkı, daha önemlisi sorumluluğu doğar.)

Fakat, İslamcı kesimin basiretsizliği, firasetsizliği, cahilliği, vurdumduymazlığı, nemelazımcılığı, unutkanlığı, saflığı vs. yüzünden o kadar gemi azıya almıştı ki, lafı dolandırmaya bile lüzum görmüyordu.


SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 




Vikipedi’nin “İslamcılık” maddesinde şöyle deniliyor:

İslamcılık (genellikle Siyasal İslam veya İslami köktendincilik olarak da adlandırılır) İslam'ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen "politik-ideolojik hareketler" olarak tanımlanmaktadır. 

Siyasal İslam tabiri, kısaca, İslam’ın siyasal boyutunu ifade ediyor.

Başında böyle siyasal sıfatı taşıyan pekçok tabir mevcut: Siyasal sistem, siyasal yapı, siyasal hayat, siyasal parti, siyasal iletişim, siyasal katılım, siyasal pazarlama, siyasal düşünce, siyasal davranış, siyasal kültür, siyasal rejim...

Siyasal hayat kavramını alalım.. İmdi, hayat aslında bir bütündür, insan tek bir hayat yaşar, fakat onun içinde siyaset de, ekonomi de, ibadet de, spor da, eğlence de, dinlenme de, kültürel faaliyet de, sosyal ilişki de yer alır. Bunların birbirinden kesin hatlarla ayrılması diye birşey gerçekte mümkün değildir. 

Mesela, satış ve reklam geliriyle ayakta duran bir gazete ya da derginin okuyucusunu düşünelim. O kişi, söz konusu gazete ya da dergiye abone olduğunda bu hem bir kültürel etkinlikte bulunması, hem ekonomik nitelikte bir alışveriş ilişkisi içine girmesi, hem de kimi zaman siyasal bir dayanışma sergilemesi anlamına gelir. Yani siyasal hayat, ekonomik hayat, kültürel hayat, sosyal hayat vs. tabirlerini kullandığımızda, birbirinden ayrı yaşanan hayatları değil, aynı hayatın farklı boyutlarını anlarız. Gerçek hayatta bunlar birbirinden ayrılmaz. Ayrım bizim zihnimizdedir. 

Siyasal İslam tabiri için de aynı durum söz konusudur. İslam, tektir. Fakat onun siyasal, ekonomik, hukukî boyutları mevcuttur. O boyutları birbirinden kesin sınırlarla ayırmak da mümkün değildir. İslam'ın şartlarından zekât, dindar birisi için belki salt ibadet hayatı içinde düşünülecek birşeyken, bir başkası için sosyal hayattaki toplumsal dayanışmanın tezahürlerinden biri olarak değer taşıyor olabilir. Seküler bir ekonomist içinse ekonomik hayatın gelir dağılımı bahsinde incelenecek bir konu olarak kalabilir. Bir siyaset sosyoloğu ise konuyu siyasal hayatı etkileyen bir faktör olarak incelemeyi yararlı bulabilir. 

Aslında olgu tektir, burada saydığımız şekilde, ibadetten siyasete uzanan dört farklı (paralel) "hayat"ı mevcut değildir.

*

Dinsizlik, ateistlik ve putperestlik için de durum aynıdır. Onların da siyasal bir boyutu mevcuttur.

Mesela, aslen Türkçe olmayan laiklik kelimesini alalım. Bunu Türkçeleştirmek istediğimizde en uygun karşılığın siyasal dinsizlik olduğunu görürüz. Evet, siyasal.

Laiklik, tam anlamıyla siyasal bir ilkedir. Siyasete, devlet yönetimine ilişkindir.

Ve, kelimenin tam anlamıyla, kâmil manada dinsizliktir. Devletin bir dininin bulunmamasını öngörür. Hiçbir dine mensup olmama, hiçbirini tutmama, hepsi arasında tarafsız kalma demektir. Bunun Türkçe’deki en yalın, anlaşılır ve uygun karşılığı ise, dinin bulunmaması anlamında dinsizliktir.

Dolayısıyla, Türkiye’de Latince’den alınma laiklik kelimesi yerine Türkçe siyasal dinsizlik tabirini kullanmak, dilimizin yabancı dillerin tasallutundan kurtarılması bakımından faydalı olur.

*

Türkiye’de Siyasal İslam karşıtlığı ve laiklik (siyasal dinsizlik) taraftarlığı şu anlama gelmektedir:

Müslümana siyaset yasak olsun, dinsize serbest.. Serbest olmanın da ötesinde, siyaset, dinsizliğe özgü bir ayrıcalık/imtiyaz olsun.

İslam’a, siyaset alanında hiçbir hak tanınmasın.. Siyaset, dinsizliğin (İslamî bir kavram kullanmak gerekirse: Küfrün) egemenliğine terk edilsin..

Türkiye’de bugün yaşanan budur.

Rejim, laiktir. Yani Türkiye’nin rejimi siyasal dinsizlik rejimidir.

Bu yüzden, Siyasal İslam’a hiçbir tezahür imkânı ve hakkı tanınmaz.

*

Dolayısıyla, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî rh. a. gibi bu siyasal dinsizlik rejiminin keyfi için hakikatleri eğip bükmeyen ulemanın ifade etmiş bulunduğu üzere, laiklik taraftarlığı yapan kişi, dinsizliği kabul etmiş, İslam'ı terk etmiş olur.

Siyasal dinsizliği Siyasal İslam'dan üstün görüp tercih eden kişiye müslüman denilebilir mi?!

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca da, “Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana / Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz” gazelinin sadist cellatlar tarafından millete ezberletildiği bir kanlı ve sehpalı zaman diliminde kaleme aldığı tefsirinde, laikliğin “dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidiş” olduğunu yazmaktan çekinmemiştir (M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, C. 1, İstanbul: Şura Y., s. 179).

Onun bu ifadesi, hayatî risk göze alınarak söylendiği için, “laikliği benimsemenin küfür olduğunu” gözlerini kan bürümüş vampirlerin kanlı dişlerinin uzanamadığı bir yerde (Mısır'da) söyleyen Mustafa Sabri ve Zahidü’l-Kevserî Efendilerin beyanından daha değerlidir.

*

İnsanları laikliğe çağıranlar, Allahu Teala’ya değil, küfre ve dinsizliğe, İblis’e çağırıyorlar. Bu kişilerin bir taraftan da “İslamcı değiliz, müslümanız” demeleri ve ayet okumaya kalkışmaları da, münafıklıklarını ya da (en iyi ihtimalle) cehaletlerini tescil anlamına geliyor:

Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 441/33)

Bir taraftan müslüman olduğunu söyleyip diğer taraftan laiklik (siyasal dinsizlik) havariliği yapanlar, ya münafıklıkta ustalaşmış medenî/medineli/şehirli münafıktırlar, ya da iman kalplerine henüz tam yerleşmediği halde müslümanlıklarını başa kakmaya kalkışan kaba saba, özsüz, içi boş, görgüsüz 'çağdaş' bedevîdirler:

Bedevîler "İman ettik" dediler. De ki: İman etmediniz, fakat "Müslüman olduk" deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular ancak onlardır.

De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

Onlar müslüman oldukları için seni minnet altında bırakıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis Allah, sizi, imana hidayet etmekle minnet altında bırakmaktadır. Eğer doğrulardan iseniz. 

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

(Hucurat, 49/14-18)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...