D. MEHMET DOĞAN, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) BEĞENDİĞİ İSLAMCILIK FORMÜLÜNÜ AÇIKLIYOR: HALK İSLAMCILIĞI

 

 


Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitapta (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) D. Mehmet Doğan’ın da “İslâmcılık: Bir Adlandırma Meselesi” başlıklı bir tebliği yer alıyor.

Şöyle diyor:

“İslâmcılık” farklı seviyede iki ana çizgi olarak XIX. yüzyıl sonlarından itibaren etkili olmuştur. Bilinen ve üzerinde çok durulan Cemaleddin Afganî- Muham­med Abduh tarafından ortaya atılan Panislâmist (İttihad-ı İslâmcı) görüşler etrafında oluşan fikrî-entelektüel “İslâmcılık” ile, daha çok Osmanlı ülkesinde olmak üzere bütün İslâm dünyasında XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan halk fikriyatı, batıya karşı bir nevi kendiliğinden (spontan) “milliyetçilik” şeklinde ortaya çıkan görüşler bütünü ve hissiyattır. (s. 120)

Bu laflarda birçok hata var.

Birincisi, ittihad-ı İslam (İslam birliği) düşüncesi Afganî ve Abduh tarafından da seslendirildi diye bu düşünce onlara zimmetlenemez.

Çünkü her müslüman, ittihad-ı İslam’dan yana olmak zorundadır:Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin….” (Al-i İmran, 3/103)

İkincisi, ittihad-ı İslam düşüncesi Kur’an ve Sünnet’e dayandığı için İslamcılık diye adlandırılabilirse de, (Odatv'cilerin "İslamcı yazar" olarak tanıttığı) D. Mehmet Doğan'ın abrakadabra, hokus pokus diyerek yedirmeye çalıştığı kavim eksenli bir düşünce (ırkçılık/milliyetçilik), İslamcılık olarak nitelendirilemez. (Pekçok faydalı, kaliteli, güzel kitap yazmış, gençlerin yetişmesi için didinip çırpınmış bir adama İslamcılık konusunda bu saçmalıkları yazmak hiç mi hiç yakışmıyor.)

Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey'in belirttiği gibi, İslamcılık ile kavmiyet davası (ırkçılık) birbirine taban tabana zıttır. Bir taraftan da müslümanlık (İslamlık) davası güden Türkçüler (milliyetçiler), iki zıddı bir araya getirmeye çalışan, yani imkânsızı savunan ideolojik ütopyacılardır. (İslam birliği ideali ütopya değildir, geçmişte yaşanmıştır, gelecekte de yaşanacaktır. İslam ile ırkçılığı birleştirmeye çalışan milliyetçilik ise ütopya bile değildir, içi boş safsatadır.)

*

D. Mehmet Doğan, makalesinin ilerleyen sayfalarında, abrakadabra sanatında devrim yaparak, milliyetçiliğin değil, ittihad-ı İslam düşüncesinin İslamcılık olarak adlandırılmaması gerektiğini savunuyor:

İslâmcılık, “İttihad-ı İslâm”cılığın veya onun Fransızcası “Panislâmizm”in (ya da kısa söylenişi “İslâmizm”in) tercümesi sayılabilir mi? Öyle ise, çok doğru bir tercümesi değildir ve şimdi konuşulan “İslâmcılık”, Osmanlı ve sonrasının, son­radan “İslâmcı” ilân edilen düşünürlerinin yolundan hayli farklıdır. (s. 122)

Oysa yazarın şunu demesi daha mantıklı olurdu: “XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren oluşan halk fikriyatı, batıya karşı bir nevi kendiliğinden (spontan) ‘milliyetçilik’ şeklinde ortaya çıkan görüşler bütünü ve hissiyat İslamcılık olarak görülebilir mi? Bu, çok doğru bir adlandırma değildir ve şimdi konuşulan ‘milliyetçilik’, Kur’an ve Sünnet’in yolundan hayli farklıdır.”

Evet, yazar bunu demiyor.

Şöyle birşey diyor:

Doktriner İslâmcılık, ül­kesiyle sorunlu, “din”le sorunlu ve siyasetle sorunlu bir akımdır. “Halk İslâm­cılığı” diyebileceğimiz, sosyal ve siyasal alanda kendini gösteren, göstermekle kalmayan iktisadî ve siyasî hedeflere yönelerek başarı kazanan akım Türkiye’nin geleceğini belirleyebilecek güçlü bir hamle yapmıştır. Oysa “İslâmcı”lar böyle bir sonucu hiçbir zaman derpiş etmemişler, öngörmemişlerdir.

D. Mehmet Doğan şu hokus pokus işini abartmasıymış "eyiymiş".

*

Vikipedi’de doktrin şöyle tanımlanmış: “Belirli bir konu ya da inanç sistemine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü.”

Doktrin kavramını en çok hukukçular kullanırlar, "Doktrinde şöyle, böyle" dediklerine sık rastlanır. Ve kendi aralarında bu kavramı şöyle tanımlamaktadırlar: Doktrinhukuk bilginlerinin hukuksal meseleler hakkındaki bilimsel görüş ve kanılarını ifade etmektedir.”

Vikipedi’deki tanım üzerinden gidelim, doktriner İslamcılık, “İslam inanç sistemine (dinine) ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütününe dayalı İslamcılık” demek olur.

Böyle bir İslamcılık, D. Mehmet Doğan’ın zırvalarında geçtiği üzere nasıl “din’le sorunlu” olabilir?!

Dinin kabul, ilke ve kurallarına dayalı olmak, dinle sorunlu olmak mıdır, sivrilmiş zekâ?!

Bu durumda halk İslamcılığı denilen icadın da, İslam'ın kabul, ilke ve kurallar bütününü umursamayıp halkın ümniyye, kuruntu ve hurafelerini benimsemek olduğunu kabul etmek gerekir. 

Doğan, aynaya bakarsa dinle sorunu olan kişiyi görür. Delil istiyorsa kendi yazdığı zırvaları bir daha okusun.

*

Ancak, doktriner İslamcılık, bazen kendi ülkesiyle ve siyasetle sorunlu olabilir.

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de kendi ülkesiyle (Mekke ile) sorun yaşamıştı. Ve Mekke’deki siyasetle..

Kendi ülkesiyle ve ülkesindeki siyasetle sorun yaşamayan peygamber çok azdır, yok gibidir (Bütün peygamberler Hz. Süleyman a.s. değildir).

Yazarın yaptığı taksimata bakılırsa, halk İslamcılığı adını verdiği garabet, İslamcılıktan başka her şeye benzemekte.. Ülkesiyle ve siyasetle sorunsuz olmak için kırk takla atan bir sirk canbazı..

Fakat, doktrinle (İslam dinine ilişkin kabul, ilke ve kurallar bütünü ile) sorunlu..

Yani dinle sorunlu.. 

İslam’a göre esas olan senin ülken ve pragmatik siyasetin midir, yoksa kendi ilke ve kuralları mıdır, Bay Hokuspokus?

Yazarın sözünü ettiği halk İslamcılığı, İslam’la ilgisiz bir İslamcılık..

Bunun adına İslamcılık demek, İslam’a ihanettir, hakarettir.

Doğan’ın böyle bir niyeti olmayabilir, o takdirde düşünce özürlü olduğunu kabul edip onu mazur görebiliriz.

Fakat böylelerinin tutup İslamcılık hakkında ahkâm kesmek yerine susmaları kendileri hakkında (ahiretleri bakımından) daha hayırlı olur.

*

Yazar, yukarıya aldığımız sözlerinin hemen ardından şunları söylüyor:

Bunun Türkiye’de başarılabilmesi gerçekten önemli bir sonuçtur. Çünkü Tür­kiye, İslâm dünyasında İslâm’la alâkasını kestiğini resmen ilân eden, bunu da “laiklik”le açıklayan ve ideolojisini yapan tek ülkedir. Arap devletlerinin büyük çoğunluğu esasında laik-din karşıtı tavra sahip olmakla beraber, hiçbirisi bunu açıkça ilân etmek yolunu tutmamıştır.

Türkiye’nin “halk İslâmcıları” her halükârda hayatın ve siyasetin içinde kalarak zoru başarmışlardır. Sonuç “İslâmcı”ların değil, sıradan Müslümanların başarısı olarak görülmelidir.

İşte tam da burası bizi tekfir meselesiyle karşı karşıya getiriyor.

Maide Suresi’nde “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”in durumu açıklanır. Bir ayete göre “kâfirlerin ta kendileridirler”. (5/44)

Diğer bir ayete göre “zalimlerin ta kendileridirler”. (5/45)

Başka bir ayete göre de “fasıkların ta kendileridirler”. (5/47)

Bu ayetleri yorumlayan ulemaya göre, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin durumuna bakılır, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesi gerektiğini kabul ediyor, karşı çıkmıyor, Allah’ın hükümlerinin geçersiz olduğunu söylemiyor, fakat bir taraftan da uygulamıyorlarsa, böylelerini “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir. Sen de kâfirsin!” diyerek tekfir etmek uygun olmuyor.

Kalpleri hakkında hüküm vermemek, Allahu Teala'ya bırakmak gerekiyor.

İşte, Doğan’ın “Büyük çoğunluğu esasında laik-din karşıtı tavra sahip olmakla beraber, hiçbirisi bunu açıkça ilân etmek yolunu tutmamıştır” diyerek bahis konusu ettiği Arap devletlerinin durumu budur.

Ancak, bunlar da öyle örnek alınacak, övülecek devletler değillerdir. Zalimlerin ta kendileridirler!

Fasıkların ta kendileridirler!

Buna karşılık, yazarın “İslâm dünyasında İslâm’la alâkasını kestiğini resmen ilân eden, bunu da ‘laiklik’le (siyasal dinsizlik ile) açıklayan ve siyasal dinsizliği ideolojisi yapan tek ülke” olarak tanıttığı Türkiye, (İslam dini nazarında, Kur’an nazarında) bir küfür devletidir.

Bunun lam'ı, cim'i yok!

İşte, fasık ve zalim Araplar’la aranda böyle bir fark var.

Ve bu öyle basit bir fark değil. Uçurum.

Aradaki mesafe, Cennet'le Cehennem arasındaki kadar büyük.

*

Yazarın övdüğü (kendilerini İslamcı olarak tanıtmayan, tanıtamayan, yazarın bol keseden bu unvanı bağışladığı) halk İslamcıları neyi başarmışlar?

Türkiye’de neyi değiştirmişler?

Şunu mu demişler: “Arkadaş, bu ülke küfür ülkesi olmamalıdır, en azından (Kur'an'a göre) zalim ve fasık ülke olmalıyız, olabilmeliyiz, onun için, yine bildiğinizi okuyacak olsanız bile, gelin şu Anayasa’yı değiştirelim, 1924’te olduğu gibi anayasamızda ‘Devlet’in dini, din-i İslam’dır' ibaresi bulunsun. Hiç değilse, İslam nazarında küfür devleti değil sade suya tirit fasık ve zalim devlet olalım (Tabiî Kur'an'a göre, yoksa sen kendini "Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti" olarak tanıtıyorsun. Çağdaşlığın zirvelerinde dolaşmaktan başın dönüyor). Sen İslam’ı terk edeceksin, reddedeceksin, İslam seni terk etmeyecek, reddetmeyecek, bu olmaz! Sen Allahu Teala’ya sırt çevireceksin, ve Allahu Teala seni terk etmeyecek, bu da olmaz!”

Halk İslamcıları bunları dediler, Anayasa’da buna göre bir değişiklik yapmayı başardılar da bizim mi haberimiz olmadı?!

Halk İslamcıları zoru başarmışlarmış..

Neyi başardılar bre palavracı?!..

*

Neyi başardıklarını sana söyleyeyim.. 

Birçoklarının sakalını ve başörtüsünü kurtardılar, fakat karşılığında onları laikleştirdiler..

İtikatlarını bozdular.

Laikliği (siyasal dinsizliği) savunur hale getirdiler. 

Savunmayan, karşı çıkanları buna zorladılar.

Böylece birçok İslamcı "eski İslamcı, yeni laikçi" (eski "Siyasal İslam"cı, yeni siyasal dinsizlikçi) haline geldi. 

Yazık oldu.


MEHMED ZAHİD KOTKU K. S. VE MEHMET ŞEVKET EYGİ

 



İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK

 

Yarım asır önce, zahirde İslamî/İslamcı kesimde yayıncılık faaliyeti yapıyor gibi görünen, gerçekte ise, Soğuk Savaş’ın İslam’ı Komünizm’e ve Sovyet Bloğuna karşı kullanma konsepti çerçevesinde “derin” güçlere çalışmış olan bir yazar, Soğuk Savaş sonrası “Yeni Dünya Düzeni”nde, farklı bir kulvarda görevine devam etti.

Mehmed Şevket Eygi'den söz ediyorum.

(Bu şahsın devletin ajanı olduğunu eski içişleri bakanlarından ve başbakan yardımcılarından Faruk Sükan’ın açıklamış olduğunu Ünal Tanık yazmıştı. Daha sonra Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin de bunu açıkladı. Ancak, bu adamın ajan olduğunu anlamak için onların itiraflarını beklemek gerekmiyordu. Yazılarından belliydi.)

1989 yılında Sovyet Bloğu çökünce, Batı, Komünizm’in yerine İslam’ı “yeni düşman” olarak seçmişti.

Ancak, sözde “din olarak İslam“la savaşıyor gibi görünmemek için, ısrarla İslamcılık (Islamism) kavramını kullandılar.

İslamcılık tanımlarına bakıldığında ise, bunun, İslam’ın sosyal, siyasal ve ekonomik boyutlarının hayata geçirilmesi olduğu görülüyordu.

“Din olarak İslam” ise, müslümanların, yaşadıkları küfür rejimlerinde “devletlerine sadık iyi vatandaşlar” olarak, bireysel ibadetlerini, yine “küfür rejimlerinin izin verdiği sınırlar içinde” ifa etmeleri demek oluyordu.

*

Bu kadarının o küfür rejimlerine bir zararı yok.

Müslüman kimseye zarar vermeyecek, herkese iyilik yapacak, yardım edecek, çalıp çırpmayacak, hırsızlık yapmayacak, iyi bir yönetilen (ya da güdülen davar olacak) fakat “siyaset”e müdahil olmak, “İslam’a göre yönetmek” isterse, “İslamcı” diye hedefe konulacak.

Tabiî ki İslamcılık’la mücadele edenler sadece Batılılar değil. Onların “yerli ve milli” laik/dinsiz (din dışı) müttefikleri de canla başla uğraşıyorlar.

Kaleyi içerden işgal edip çökertmek için de, “riyakârlık ve düzenbazlık yolunda merhale katetmiş” medenî/medineli elemanları kullanıyorlar.

Yazımızın başında sözünü ettiğimiz duayen boşboğaz bunlardandı.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın yazılarına bakıldığında, psikolojik savaş, manipülasyon/yönlendirme ve propaganda tekniklerini çok ustaca kullandığı farkediliyordu.

Propaganda faaliyetinin en temel ilkesini, bir fikri tartışmaksızın, salt iddia düzeyinde ileri sürme oluşturur.

Çünkü tartışmaya başladığınızda, şayet fikriniz temelsiz ise, zaafları ortaya çıkar. Tartıştıkça, çırpındıkça batarsınız. En basit bir karşı çıkış, sizi yerle bir edebilir.

Bu yüzden, propaganda faaliyetinde sadece iddialar ortaya atılır ve sanki bunlar, ispatlanmasına ihtiyaç bulunmayan apaçık gerçeklermiş gibi bir izlenim verilmeye çalışılır.

İkinci ilkeyi, iddianın en basit, yalın, kısa ve öz biçimde dile getirilmesi, en düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde sloganik formatta tutulması oluşturur. (“Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” sözü gibi.. Mevzubahis olan vatansa, başka insanların canı da, malı da, hürriyeti de, şahsiyeti de, namusu da teferruat mıdır?! Bir insan için bir vatana sahip olmanın anlamı nedir?.. Bunlar olmazsa, vatanın bir anlamı var mıdır?.. Mesela Hz. İbrahim a.s., “Mevzubahis olan vatan, o halde, başımızdaki Nemrut‘a itaat edelim” mi demeliydi?!)

Propaganda faaliyetinin temelini oluşturan üçüncü ilkeyi, söz konusu iddia ya da iddiaların inat ve ısrarla sürekli tekrarlanması, bozuk plak gibi yinelenmesi, temcit pilavı gibi sürekli sofraya getirilmesi oluşturur.

Çünkü genelde insanlar, bir propaganda ustası olan Hitler‘in Kavgam’ında fade ettiği gibi, bir yalanın sürekli tekrarlanacağına ihtimal vermezler. Pekçok insan, bir iddiaya, sırf sürekli tekrarlandığı için inanır.

Hatta, insanlar, böylesi sık tekrarlanan büyük yalanlara, küçük yalanlara göre daha kolay inanırlar.

Çünkü, o kadar büyük bir yalanın uydurulabileceğini ve böyle pervasızca tekrarlanabileceğini düşünmek istemezler.

*

Sözünü ettiğimiz şahsın, psikolojik savaş tekniklerini çok ustaca kullandığını söylemiştik.

Asıl görevi ya da hizmeti İslamcılık’la mücadele, fakat bunu “yutturmak” için, yanına Kemalizm ve Moiz Kohen eleştirisi koymayı da ihmal etmiyordu.

Ona yazdıran “derin”ler için bunun bir zararı yoktu. Çünkü hitap ettiği kesim zaten bunlara karşı.. Fakat çoğu, sırf sevmedikleri Kemalizm’e ve Moiz Kohen’e de çatılıyor diye, İslamcılık düşmanlığı yapılmasına razı olacak kadar da kendilerinden ve dünyadan habersizler.

Bir başka kurnazlığını, reformculuk, Fazlurrahmancılık vs. gibi bir yığın bozuk akımı sıralayıp araya İslamcılığı da sokuşturması oluşturuyordu.

*

Küfre düşmeyi umursamadığı da malumdu..

Çünkü, bütün İslamcılıkların sapıklık olduğunu yazabilecek kadar azgınlık ve şirretlik sergiledi.

“Bütün” kelimesini kullanmasa tevil kapısı açık kalacaktı.

Fakat buna gönlü razı olmadı, o kapıyı kendisi kapattı.

İslamcılığa “mutlak” olarak karşı çıktı, “takyid” etmedi.

İslamcılığı bu şekilde aşağılamanın son tahlilde İslam’ı aşağılamak olduğunu anlayamıyor muydu?

Rüşvetcilik kötüyse, bunun nedeni rüşvetin kötü olmasıdır. Rüşvetin iyisi olmaz, dolayısıyla rüşvcetciliğin de iyisi olmaz.

Eczacılık iyidir, çünkü ecza iyidir, faydalıdır.

Siyasetcilik kavramı ise nötrdür, çünkü siyasetin iyisi de, kötüsü de olur.

 “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyen bir adamın ise, İslam’ı değer bakımından nötr bir şey olarak da görmediği, tümden sapıklık olarak gördüğü anlaşılır.

Allahu Teala onun maskesini Genelkurmay İstihbarat Dairesi başkanlığı yapmış bir generalin eliyle düşürmeseydi bile, aklı olan, bu çarpıtmayı ancak bir ajanın yapabileceğini anlardı.

*

Bu şahıs, “Şeytanî ve deccalî şer güçleri İslamı bozmak, tahrif etmek, içinden yıkmak için; … İslamcılık, … cereyanı çıkartmışlardır” diyordu.

Tabiî, İslamcılık tabirinin önüne ve ardına başka şeyler ekliyor ki, aldatabilsin. Zehiri bal içinde sunarlar, altın kâse de onun suç ortağı.

Ancak, İslamcılık cereyanı ile “seytanî ve deccalî şer güçler” arasındaki ilişkiyi açıklama, gösterme ve ispat etme ödevini, “yalan”a dayalı propagandanın bir sonucu olarak, ısrarla ve inatla, ifadan kaçındı.

Oysa, iddiasını ispat etmesi, İslamcılığın sapıklık demek olduğunu ve şeytanî güçlerle bağlantısının bulunduğunu delilleriyle kanıtlaması gerekirdi.

Delil getiremediği için, kendi satılmışlığını ve şerefsizliğini belgelemiş oldu.

Aslına bakılırsa, şerefsizlik kelimesi, bunun karakterine nisbetle bir asalet unvanı gibi durmaktadır.

Ona şerefsiz demekle, şerefsiz kelimesine zulmetmiş, bu kelimeyi ziyan etmiş oluyoruz.

*

Bu, kimlerin ajanı olduğunun gizli kalmasından dolayı zıvanadan çıkan uygar şımarığa göre, İslamcı olan Babanzade Ahmed Naim BeyŞeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mehmed Akif vs. “sapıklık” cereyanının öncüleri..

Ve, bu sapığın iddiası çerçevesinde düşünülürse, bu saygıdeğer isimler, “seytanî ve deccalî şer güçler” tarafından ortaya sürülmüş kişiler. 

Kendisi ise değil.

Böylece, İslamcılığa savaş açmış olan Haçlı Batı dünyası da, bu “seytanî ve deccalî şer güçler”le mücadele eden kutlu ve mübarek güç olmuş oluyor.

*

16 Kasım 2021 tarihinde yeniakit.com.tr’de “Merhum Mehmet Şevket Eygi'nin pişmanlığı: İki şeyhi dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı” başlığıyla bir haber yayınlanmıştı.

Haberde şöyle deniliyordu:

2019 senesinde Hakk'a yürüyen gazeteci-mütefekkir Mehmet Şevket Eygi'nin bilinmeyenlerine dair dikkat çeken bir yazı kaleme alındı. Aydın Başar, "İrfan Dünyamız" internet sitesinde yayınlanan yazısında, Eygi ile anılarını kaleme aldı.

Eygi’nin laflarını kaydeden Aydın Başar’ın şu cümleleri dikkatimizi çekti:

Kelimesi kelimesine not aldığım dikkat çekici sözlerinden birisi de şuydu: “İki büyük şeyh efendinin sözünü dinlemedim, başıma gelmeyen kalmadı. Bütün gazetelerim elimden çıktı, gırtlağıma kadar borca battım. Birincisi Mehmed Zahid Kotku Efendi; ‘Gazeteyi hemen bırak, başkasına sat’ dedi. Sami Ramazanoğlu Efendi de beni hususi yanına çağırtıp ‘Çok eleştirilerde bulunuyorsun bunu yapma’ dedi. İkisini de dinlemediğime çok pişman oldum.”

Onun başında bulunduğu gazetenin çıkmasına vesile olan zat, Mehmed Zahid Kotku rh. a.’di.

Eygi’nin gazeteden elini çekmesini isteyerek onu mu kurtarmaya çalışıyordu, yoksa müslüman kitleyi mi onun şerrinden halas etmek istiyordu, bilemem.

Ancak, merhum Mahmud Sami Ramazanoğlu rh. a.'in de onun faaliyetinin bir provokatörden beklenecek türden olduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

*

Adam, “mutlak” ifade kullanmak yerine “Bazı İslamcılıklar bozuktur, şöyledir böyledir vs.” dese, ifadelerini “takyid” etse, gerçek niyetinin ve artık azmanlaşıp azgınlaşmış olan bozgunculuğunun farkında olduğumuz halde, yaptığını görmezden geleceğiz.

(Aslında kimin uşağı olduğu da bizi ilgilendirmiyor, Cehennem’e kadar yolu var. Fakat bir piyon olarak “İslam karşıtı operasyon”da yer alır, “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek İslamcılığa saldırırsa, üstüne üstlük iddiasını ispat yükümlülüğünü bile iftiralar eşliğinde hakaret ettiği kesimlere yıkmaya kalkışırsa, muhataplarının ona cevap verme hakkı, daha önemlisi sorumluluğu doğar.)

Fakat, İslamcı kesimin basiretsizliği, firasetsizliği, cahilliği, vurdumduymazlığı, nemelazımcılığı, unutkanlığı, saflığı vs. yüzünden o kadar gemi azıya almıştı ki, lafı dolandırmaya bile lüzum görmüyordu.


SİYASAL İSLAM VE SİYASAL DİNSİZLİK (LAİKLİK)

 




Vikipedi’nin “İslamcılık” maddesinde şöyle deniliyor:

İslamcılık (genellikle Siyasal İslam veya İslami köktendincilik olarak da adlandırılır) İslam'ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen "politik-ideolojik hareketler" olarak tanımlanmaktadır. 

Siyasal İslam tabiri, kısaca, İslam’ın siyasal boyutunu ifade ediyor.

Başında böyle siyasal sıfatı taşıyan pekçok tabir mevcut: Siyasal sistem, siyasal yapı, siyasal hayat, siyasal parti, siyasal iletişim, siyasal katılım, siyasal pazarlama, siyasal düşünce, siyasal davranış, siyasal kültür, siyasal rejim...

Siyasal hayat kavramını alalım.. İmdi, hayat aslında bir bütündür, insan tek bir hayat yaşar, fakat onun içinde siyaset de, ekonomi de, ibadet de, spor da, eğlence de, dinlenme de, kültürel faaliyet de, sosyal ilişki de yer alır. Bunların birbirinden kesin hatlarla ayrılması diye birşey gerçekte mümkün değildir. 

Mesela, satış ve reklam geliriyle ayakta duran bir gazete ya da derginin okuyucusunu düşünelim. O kişi, söz konusu gazete ya da dergiye abone olduğunda bu hem bir kültürel etkinlikte bulunması, hem ekonomik nitelikte bir alışveriş ilişkisi içine girmesi, hem de kimi zaman siyasal bir dayanışma sergilemesi anlamına gelir. Yani siyasal hayat, ekonomik hayat, kültürel hayat, sosyal hayat vs. tabirlerini kullandığımızda, birbirinden ayrı yaşanan hayatları değil, aynı hayatın farklı boyutlarını anlarız. Gerçek hayatta bunlar birbirinden ayrılmaz. Ayrım bizim zihnimizdedir. 

Siyasal İslam tabiri için de aynı durum söz konusudur. İslam, tektir. Fakat onun siyasal, ekonomik, hukukî boyutları mevcuttur. O boyutları birbirinden kesin sınırlarla ayırmak da mümkün değildir. İslam'ın şartlarından zekât, dindar birisi için belki salt ibadet hayatı içinde düşünülecek birşeyken, bir başkası için sosyal hayattaki toplumsal dayanışmanın tezahürlerinden biri olarak değer taşıyor olabilir. Seküler bir ekonomist içinse ekonomik hayatın gelir dağılımı bahsinde incelenecek bir konu olarak kalabilir. Bir siyaset sosyoloğu ise konuyu siyasal hayatı etkileyen bir faktör olarak incelemeyi yararlı bulabilir. 

Aslında olgu tektir, burada saydığımız şekilde, ibadetten siyasete uzanan dört farklı (paralel) "hayat"ı mevcut değildir.

*

Dinsizlik, ateistlik ve putperestlik için de durum aynıdır. Onların da siyasal bir boyutu mevcuttur.

Mesela, aslen Türkçe olmayan laiklik kelimesini alalım. Bunu Türkçeleştirmek istediğimizde en uygun karşılığın siyasal dinsizlik olduğunu görürüz. Evet, siyasal.

Laiklik, tam anlamıyla siyasal bir ilkedir. Siyasete, devlet yönetimine ilişkindir.

Ve, kelimenin tam anlamıyla, kâmil manada dinsizliktir. Devletin bir dininin bulunmamasını öngörür. Hiçbir dine mensup olmama, hiçbirini tutmama, hepsi arasında tarafsız kalma demektir. Bunun Türkçe’deki en yalın, anlaşılır ve uygun karşılığı ise, dinin bulunmaması anlamında dinsizliktir.

Dolayısıyla, Türkiye’de Latince’den alınma laiklik kelimesi yerine Türkçe siyasal dinsizlik tabirini kullanmak, dilimizin yabancı dillerin tasallutundan kurtarılması bakımından faydalı olur.

*

Türkiye’de Siyasal İslam karşıtlığı ve laiklik (siyasal dinsizlik) taraftarlığı şu anlama gelmektedir:

Müslümana siyaset yasak olsun, dinsize serbest.. Serbest olmanın da ötesinde, siyaset, dinsizliğe özgü bir ayrıcalık/imtiyaz olsun.

İslam’a, siyaset alanında hiçbir hak tanınmasın.. Siyaset, dinsizliğin (İslamî bir kavram kullanmak gerekirse: Küfrün) egemenliğine terk edilsin..

Türkiye’de bugün yaşanan budur.

Rejim, laiktir. Yani Türkiye’nin rejimi siyasal dinsizlik rejimidir.

Bu yüzden, Siyasal İslam’a hiçbir tezahür imkânı ve hakkı tanınmaz.

*

Dolayısıyla, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî rh. a. gibi bu siyasal dinsizlik rejiminin keyfi için hakikatleri eğip bükmeyen ulemanın ifade etmiş bulunduğu üzere, laiklik taraftarlığı yapan kişi, dinsizliği kabul etmiş, İslam'ı terk etmiş olur.

Siyasal dinsizliği Siyasal İslam'dan üstün görüp tercih eden kişiye müslüman denilebilir mi?!

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca da, “Kıyamazsan baş ve cana, uzak dur girme meydana / Bu meydan içre nice başlar kesilir, hiç soran olmaz” gazelinin sadist cellatlar tarafından millete ezberletildiği bir kanlı ve sehpalı zaman diliminde kaleme aldığı tefsirinde, laikliğin “dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidiş” olduğunu yazmaktan çekinmemiştir (M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, C. 1, İstanbul: Şura Y., s. 179).

Onun bu ifadesi, hayatî risk göze alınarak söylendiği için, “laikliği benimsemenin küfür olduğunu” gözlerini kan bürümüş vampirlerin kanlı dişlerinin uzanamadığı bir yerde (Mısır'da) söyleyen Mustafa Sabri ve Zahidü’l-Kevserî Efendilerin beyanından daha değerlidir.

*

İnsanları laikliğe çağıranlar, Allahu Teala’ya değil, küfre ve dinsizliğe, İblis’e çağırıyorlar. Bu kişilerin bir taraftan da “İslamcı değiliz, müslümanız” demeleri ve ayet okumaya kalkışmaları da, münafıklıklarını ya da (en iyi ihtimalle) cehaletlerini tescil anlamına geliyor:

Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 441/33)

Bir taraftan müslüman olduğunu söyleyip diğer taraftan laiklik (siyasal dinsizlik) havariliği yapanlar, ya münafıklıkta ustalaşmış medenî/medineli/şehirli münafıktırlar, ya da iman kalplerine henüz tam yerleşmediği halde müslümanlıklarını başa kakmaya kalkışan kaba saba, özsüz, içi boş, görgüsüz 'çağdaş' bedevîdirler:

Bedevîler "İman ettik" dediler. De ki: İman etmediniz, fakat "Müslüman olduk" deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

Gerçek müminler ancak Allah'a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte doğrular ancak onlardır.

De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Allah, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.

Onlar müslüman oldukları için seni minnet altında bırakıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis Allah, sizi, imana hidayet etmekle minnet altında bırakmaktadır. Eğer doğrulardan iseniz. 

Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gizliliklerini bilir. Allah, yaptıklarınızı görmektedir.

(Hucurat, 49/14-18)


BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

 



Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey‘i tanıtmaya lüzum yok.

Bilenler biliyor.

Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi‘nin Sultan Vahidüddin’e tavsiyesi ile Âyân Meclisi âzâsı olmuştur.

Merhum fakih ve müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaefendiye Hak Dini Kur’an Dili tefsirini yazdıran Cumhuriyet hükümeti de onun değerini takdir ettiği için Sahîh-i Buharî’yi şerh etme işini ona havale etmiştir.

1934 yılında vefat ettiğinde, merhum Elmalılı hocaefendi, ağlayarak onun hakkında şunu söylemiştir:

“Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik âlim Ahmed Naîm idi. Naîm’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince pek sarsıldım, adeta can evimden vuruldum.”

Namaz sırasında secde halinde vefat eden Ahmed Naim Bey, şimdi Edirnekapı Şehitliği’nde merhum Elmalılı ile yan yana yatıyor.

*

Babanzade Ahmed Naim Bey’in İslam’da Dava-yı Kavmiyyet (İslam’da Irkçılık/Milliyetçilik Davası) başlıklı bir eseri mevcut.

Milliyetçilik meselesi, Türkçülük ekseninde inceleniyor.

Türkçüleri “Halis Türkçüler” ve “İslamcı Türkçüler” olarak ikiye ayırıyor.

Halis Türkçüleri konuşulmaya değer muhataplar olarak görmüyor.

İslamcı Türkçülere ise aynen şöyle sesleniyor:

“O halde cem-i zıddeyn (iki zıddı birleştirme) hayal-i hamından (ham hayalinden) vazgeçiniz de, her şeyden evvel şu çifte mefkureyi (ülküyü, ideali, gayeyi) atınız. Mantıkî bir hareket olmak üzere, ya açıktan açığa, müfrit (aşırı) arkadaşlarınız gibi ‘Halis Türkçü’ olunuz -ki bunu size tavsiye etmek asla hatır ve hayalimden geçmez- yahut dobra dobra İslamcı olunuz! Zira ân-ı vâhidde (tek bir anda) hem livaü’l-hamd-i İslam (İslam’ın hamd sancağı), hem de liva-yı cahiliyyet (İslam öncesi küfür bayrağı) altında bulunmak muhaldir (imkânsızdır).”

(Ahmed Naîm, İslam’da Dava-yı Kavmiyyet, İstanbul: Sebîlürreşad Kütübhanesi Neşriyatı, s. 16-7.)

İlmi, irfanı ve fazileti malum olan Babanzade Ahmed Naim Bey böyle diyor.

Bu ifadeler çerçevesinde düşünülürse, müslüman olmak, İslamcı olmaktır; İslamcı olmak da müslüman olmak.

İkisi aynı şeydir.

İslamcı olmayan, müslüman da değildir.

“İslamcı değilim” diyen, “Müslüman değilim” demiş olur.

Hatta, hem Türkçü, hem de müslüman olduğunu söyleyen biri, iki zıddı bir araya getirmeye çalışmış olur.

Su ile ateş bir arada olabilir mi?!

*

Müslüman ancak İslamcı olabilir, başka bir şeyci olamaz. (Evet bir müslüman Nurcu filan olduğunu söyleyebilir, fakat bu aynı zamanda İslamcı olduğunu söylemesi anlamına gelir, açıkça söylemese de onu tazammun eder. İslamcı olmadığını söylemesi durumunda ise Nurculuğu beş para etmez.)

Türk bir müslüman, evet Türk olabilir, Türk’tür, fakat Türkçü olamaz.

Türklüğüne kimse bir şey diyemez, fakat Türk-çü olduğunu söylediğinde, İslamcılık yerine Türkçülük diye bir dünya görüşü benimsemiş olacağı için, müslümanlığını bir tarafa atmış olur.

Çünkü müslüman, ancak İslamcı olabilir. Atatürkçü, milliyetçi, ülkücü, (İslam’dan başka bir şey ise) Millî Görüşçü vs. olamaz.

Babanzade Ahmed Naim Bey’in belirttiği gibi, İslamcılığın zıddı küfürdür, cahiliyyet (küfür düzeni) taraftarlığıdır.

Evet, küfür! Ne sandınız!

İnsan hem müslüman olacak, hem de İslamcı olmayacak.. Bu imkânsızdır, muhaldir..

Yukarıda Babanzade Ahmed Naim Bey’in Türkçülere “Dobra dobra İslamcı olun!” diye seslenmiş olduğunu aktarmıştık.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İslâmcılık” maddesinde konuyu II. Meşrutiyet dönemindeki tezahürleri çerçevesinde ele alan Azmi Özcan şunu söylüyor:

İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan “Üç Cereyan” başlıklı makalelerinde geçmektedir. Daha sonra Babanzâde Ahmed Naim, 1914’te Sebîlürreşâdda yayımladığı “İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet” başlıklı makalesinde (sy. 293, 10 Nisan 1330) bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûpta kullanmıştır. 

Babanzade’nin söz konubu makalesi sonra kitap olarak da basıldı.

Makalede “bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûp” diye bir şey yok.

Azmi Özcan meseleyi yanlış anlamış.

Nedeni de, merhum Babanzade’nin kitabındaki “dobra dobra İslamcı” ifadesinden sonra gelen 1 no.lu dipnot (s. 16). Şöyle:

Bu “” edatının “Türk” ile “İslâm” kelimelerine iltihâkı (eklenmesi) ne kadar fena oluyor! Ben burada bir mana-yı tasannu (yapmacık/zorlama mana) istişmâm ediyorum (seziyorum). Bu nispeti kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihâb etmişler. Zira Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. O kısaca Türktür, Araptır. “İslâmcı”nın da müslüman demek olmadığı lügat-i Türkiyye (Türk dili) ile ednâ mümâresesi (az da olsa aşinalığı) olanlarca malumdur.

Merhum Babanzade “Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz” derken, Türk kelimesinin muadili, eş anlamlısı olarak Türkçü denilemez demek istiyor. Yoksa, Türk, Türkçü olur, gözümüzün önünde örnekleri var. Aynı şekilde İslamcı da dilin yapısı gereği müslüman kelimesinin birebir eş anlamlısı değildir.

Meseleye böyle bakarsanız bu tür adlandırmalar yanlış hale gelir. Mesela demir ile demirci, sanayi ile sanayici aynı şey değildir. Demir, hiçbir zaman demirci olamaz, sanayi de hiçbir zaman sanayici haline gelemez. Türk de bu anlamda Türkçü olamaz.

Bununla birlikte, burada Babanzade İslamcı kelimesini tam da müslüman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıyor. Ve bundan rahatsız, çünkü bunu dil açısından yapay ve zorlama bir işlem, bir çarpıtma olarak görüyor.

*

Ancak, Türkçü ile İslamcı kelimeleri arasında uçurum denilebilecek cesamette büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekiyor. 

Çünkü Türk kelimesi, insan teklerine karşılık gelir. Mesela Ali, Veli, Hasan, Hüseyin Türk’tür. Türkçülük yapan, Alicilik, Velicilik yapmış, şahısları “dava” haline getirmiş olur. Tabiî ki burada Türk, tek bir bireye karşılık gelmiyor, birden fazla (Artık ne kadarsa?) bireyi ifade ediyor. Ancak, nitelik/keyfiyet bakımından bir farklılık yok, farklılık nicelik/kemiyet sahasında kalıyor. Yani Türkçü olmada işin özü şahısçılıktan, şahısperetlikten, şahsa taparlıktan ibaret.

Şahsa taparlık, şahıs yüceltmeciliği tek bir kişiyi değil de bir “kişiler toplamı”nı hedef aldığında daha masum ya da daha makul hale gelmez.

Bu tür ırkçılıklar, dolaylı olarak bir “kendi kendini yüceltme, kendinde bir üstünlük görme” işlevi de görür. Türk olmak önemli ve yüce birşeydir, kendisi de Türktür, o halde kendisi de önemli ve yücedir. Böylece kişi, kendisinde fiilen bulduğu değersizliğin hissettirdiği acıları, kendisinin de mensubu bulunduğu bir topluluğa atfettiği mevhum (kuruntu kabilinden) bir önemlilik uyuşturucusu ile bastırır.

*

Buna karşılık İslam, Türk kelimesinin aksine, bir şahsı ya da şahıslar topluluğunu ifade etmez. O, ilkeler toplamıdır. Dolayısıyla İslamcı olduğunu söylemek, İslam adı verilen ilkelere bağlılık anlamına gelir, müslüman şahıslara değil. Çünkü İslamcılık, müslümancılık değildir.

Bundan dolayı İslamcılık ile Türkçülük (Kürtçülük, Arapçılık vs.) aynı kefeye konulamaz. İlki müslümanlıktır, ikincisi ise putperestlikten bir şube.

O yüzden merhum Babanzade, Türkçülüğü İslam’ın zıddı olan ve onunla asla bağdaşmayacak olan “cahiliyyet” davası olarak mahkum ediyor, layık olduğu yere koyuyor.

*

Azmi Özcan’ın  “İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan ‘Üç Cereyan’ başlıklı makalelerinde geçmektedir” şeklindeki ifadesi ise muhtemelen doğru.

Kime sorsanız Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Türk adlı gazetede yayınlattığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesinde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük cereyanlarını bahis konusu yaptığını söyler. Fakat, makalede İslamcılık tabiri geçmez. Bununla birlikte, anlattığı şey İslamcılık’tır, çünkü sorunların çözüm adresi olarak İslam’ı gösterdiğinizde İslamcılık yapmış olursunuz.

Günümüzde küresel küfür sistemi ve onun İslam ülkelerindeki yerli ve milli acentaları İslamcılık yapılmasını, yani sorunların çözümü olarak İslam’ın gösterilmesini istemiyorlar.

Mesela Türkiye’de bu, Anayasa ve yasa hükümleriyle yasaklanmış durumda.

Böylesi bir çözüm arayışı onlara göre “din istismarı” demek oluyor. Bu şekilde yaftalayıp mahkum ediyorlar. Yani İslam’a hürriyet hakkı tanınmıyor.

Ancak, bunu yeterli görmüyorlar. Meseleyi kökten halletmek için, İslamcılık kelimesini de mezara gömmek istiyorlar.

Kaleyi içterden işgal” için de, dindar bilinen kesimdeki ajanlarını kullanıyor, onların sözde İslam adına İslamcılığa sövmesini sağlıyorlar.

Akla sığar bir rezalet değil, fakat aynen vaki..

*

İslamcılığın en şedit düşmanı müteveffa Mehmed Şevket Eygi ise (Ki İçişleri eski Bakanı Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin onun devletin ajanı olduğunu açıklamıştı), “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek, Babanzade Ahmed Naim Bey’in hak dediği davayı sapıklık olarak adlandırıyordu.

Hakkı batıl olarak gösteriyordu.

Mehmed Şevket Eygi’ye o günlerde tevbe etmesini tavsiye etmiştik, tevbesiz gitti.

Bu alçaklığı bilerek yapıyorduysa, o tutumuyla küfre düşüyordu.

Bilmeyerek yapıyorduysa, bir görüşe göre küfre düşüyor, bir görüşe göre de düşmüyordu.

*

Ancak, genel kültür adına Uzak Doğu’nun bilmem neresindeki çay türlerini bile inceleyebilen bir adamın böyle önemli bir mevzudaki cehaleti ne kadar mazeret teşkil ederdi; tartışılabilir.

Cahil midir, tecahül-i arifane sanatını icra ederek muhataplarıyla dalgasını mı geçiyordur, kestirmek zordur.

Ahmed Naim Bey’in bu ifadelerini okuduktan sonra, cahillik mazereti de kalmıyordu.

(Ki onun aktardığımız ifadeleri kendi yayınevi tarafından yayınlanmış kitapta yer alıyor. Evet, sözlük anlamı açısından İslamcı ile müslüman kelimeleri birbiriyle tam olarak örtüşmüyor, fakat bir terim/ıstılah olarak İslamcılık, müslüman olmanın bir şartı ya da gereği durumundadır. Geçmişte ulemanın “İslam ile iman, müslüman ile mümin aynı şeydir” demiş ve bunu akaid kitaplarına yazmış olmaları sebepsiz değildir.)

*

Bu din, kimsenin oyuncağı değildir!

İcazetsiz cahil cühela müçtehitliğe kalkışmamalı, “rejimin hassasiyetlerine endeksli” fetvalarla milleti sapıklığa sürüklememelidir.

Mehmet Şevket Eygi gibiler, küfür cephesiyle birlikte İslamcılık düşmanlığı yapmak yerine, hiç değilse susmalıydılar.

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek küfür söz söylemek yerine, hiç değilse, “Bu konuda konuşmaya bilgimiz yetmiyor, bilmiyoruz” diyebilmeliydiler.

Bu olgunluğu (ya da dindarlığı) gösteremediler..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...