VATANSEVER OLDUĞU İÇİN İSLAMCILIĞI BIRAKMIŞMIŞ

 





Müstear bir adla (Yahya Konuk) yazdığı Bosna'dan Afganistan'a Cihadın Mahrem Hikayesi adlı kitabıyla tanınan bir yazar, gençliğini anlattığı bir kitap yazmış ve İslamcılığı bıraktığını, millet-çi ve devlet-çi olduğunu açıklamış. 

Daha doğrusu hep milletçiymiş, bu da onu vatancı ve/veya devletçi yapmış.

Kendisinden dinleyelim:

... Birileri eşyaya, dekora, mekâna takılır, benim gözüm hep insanda, insanın yüzünde, gözünde oldu. Köylüler. İnsanlar. Benim insanlarım. (...) Benim milletim. (...) Halkım benim, milletim. (...) Halkım benim. Milletim. Onun yanında ben ne mesutum. Onu nasıl da sevdim. En çok onu sevdim. Hep onu sevdim.

Halk sevgisi en sabit, en geniş köşe taşı olarak varlık binamdaki yerini aldı. Bu ifade, hayır, onun kadrini ifadeye yetmedi; o daha dipte, daha merkezde, daha yukarda, daha daha daha ulvî idi, benim sadıklığım ona idi, bağlanışım, aidiyetim, kimliğim, mevcudiyetim ondandı ve ona doğruydu. (s. 23-4)

Milletine hizmet etmen, yani onun dünyasının ve ahiretinin selameti için çaba göstermen, sevgini ifade için yeterlidir. Böylesi ilan-ı aşklar, bazen sevileni borçlu çıkarıp psikolojik baskı altına alma ve minnet altında bırakma anlamına gelir. Mevlana Mesnevî'de (Veled Çelebi'nin tercümesine göre) "Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır" der.

Bazen de bu tür ilan-ı aşkların muhatabı, sevildiği söylenen kişi(ler) ya da nesne değıildir. Onlar üzerinden üçüncü kişilere mesaj verilir. "Bakın ben sizin sevdiğiniz, yücelttiğiniz şeylere değer veriyorum, sizin safınızda sayılırım" demek gibidir:

Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah'tan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazıınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lânetleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

İbrahim a.s., kâfir oldukları için, milletini sevmiyordu. Onları da, vatanını da terk etti.

*

Yazarın millete verdiği konum "arızalı". Millete ulviyet (yücelik, yükseklik) izafe etmek doğru birşey değildir. Mesela müslüman olmuş bir Ermeni, Ermeni milletinde bir ulvîlik bulunduğunu iddia eder, "Benim sadıklığım onadır, kimliğim, mevcudiyetim ondan olduğu gibi ona doğrudur" derse, bu söz başka kavimden bir müslüman, mesela bir müslüman Türk için ne ifade eder?

"Müslüman olmuş ama, ırkçılık putunu kırmayı başaramamış" diye düşünmez mi?! 

Hatta, İsmet Özel gibi "Türklük fikriyatçı"ları, "Oğlum sen müslüman olmuşsun ama, sade suya tirit müslüman olmuşsun, kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir, sen en iyisi Türk ol, Ermeniliği ağzına alma. 'Müslüman Ermeni' olmak birşey değil, Türk ol!" bile diyebilirler. 

*

Yazar, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Allah Teâlâ'ya ihanet edebilirim, ettim de, günah işleyebilirim, işledim de, ama milletime hıyanet edemez, onun hukukunu ihlal edemezdim. 

Allahu Teala'ya ihanet, ona şirk koşmak ve küfrü benimsemektir. Mücerret günah, ihanet anlamına gelmez. (Fakat günahta küfre götüren bir yol vardır. Hem kalbi karartması nedeniyle, hem de zamanla haramları helal görecek hale getirmesiyle.) Beşerî hukukta da benzer bir durum söz konusudur, birçok eylem, devlet nezdinde suçtur, fakat devlete ya da vatana ihanet olarak değerlendirilmez. (Hatta devleti ve dolayısıyla milleti dolandırmış olan bazı tipler için "Herşeye rağmen vatansever adam, devletine sadık" filan denildiği bile olur.)

İşin gerçeği ise şu: Allahu Teala'ya ihanet eden, milletine dünden ihanet eder, edebilir. Misal, Fethullah Gülen.. Türkiye'nin derin devletiyle işbirliği yapmak suretiyle Allahu Teala'ya ihanet etti, ve bu ihaneti onu, millete ihanet noktasına götürdü. İslamî hakikatler söz konusu olduğunda devlet de, millet de teferruattır. Devletin ya da milletin hatırı için hakkı eğip bükmek olmaz.

Eğer milletin Allah yolunda ise, hak yolda ise, Allahu Teala'ya ihanet etmekle milletine de ihanet etmiş olursun. Milletin Allah yolunda değilse, o takdirde de, milletini "bağlanışın" merkezine koyduğun sürece Allahu Teala'ya ihanet durumundasın demektir.

*

Yazar aktardığımız türden birkaç cümle daha yazdıktan sonra "Çokları millete bir şey anlatmaya çalışır, ben milletimi anlamaya çalışırım" diyor. Bu durumda tuğla kalınlığındaki kitapları niye yazmış, anlamak mümkün değil. Bu cümleyi "Çokları Müslümanlar'a bir şey anlatmaya çalışır, ben (gerçek) Müslümanlar'ı anlamaya çalışırım" diye kurabilecek bir pozisyonda olsaydı kendisi için daha iyi olurdu.

Devam ediyor:

... Halkım. Milletim. Çocukluğum, Varlığım. Tandığım bütün elle tutulur, gözle görülür, en maddî, en manevî, en dünyevî, en ilahî güzelliklerin yurdu. Yurdum. Vatanım.

Vatan sevgisi, evet. Deminki cümlelerin tamamı aslında Vatan içindi. Vatan sevgisi bana başat aşk, bana yar oldu daima. Onun olmadığı hiçbir yerde bulunmadım, demiyorum, bulundum ama orada bulunmamam gerektiğini hep bildim ve sonunda olması gereken oldu, ayrıldım. İslamcı ideolojiden kopuşumda bu izleğin de derin izleri vardır. (s. 24-5)

İmdi, İslamcı ideoloji dediğin şey, İslam ise, sen aslında hiçbir zaman gerçekten iman etmemişsin demektir.

Yok, İslamcı ideolojiden kastın, İslam'dan farklı birşeyse, "İslam'ı tutma, İslam taraftarlığı yapma" vs. gibi İslam'ın kendisi değil de İslam'a yöneliş anlamına gelen birşeyse, ve insanlar tarafından üretilen bir ideoloji ya da fikir durumundaysa, o zaman sen kendin, sana uygun gelen bir İslamcılık anlayışı üretebilir ve benimseyebilirdin. (Bu, son tahlilde, farklı bir tebliğ anlayışını ya da yöntemini benimsemen anlamına gelirdi.)

Fakat, İslam'la özdeş sayılabilecek bir İslamcılık, ya da gerçekten İslamcılık denilebilecek (İslam'ı referans alan ve almayı öneren) bir İslamcılık, benimsediğin vatanseverlik ideolojine izin vermiyorsa, doğal olarak senin bir tercih yapman gerekir. Ya İslamcı ideolojiyi seçersin ya da vatanseverlikçilik ideolojisini.. Bu durumda İslamcı ideoloji, İslam'a karşılık gelir. Vatanseverlik denilen şey ise, gerçekte "devletçilik"tir. 

Nitekim yazar, bu minvaldeki sözlerini "... yerim vatanın yanından başkası değildi. Vatanın. Yani Devlet'in" diyerek noktalıyor. Yani vatancılığı aslında devletçilik anlamına geliyor.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başladığı, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar ettikten sonra onunla yürünecek yolum kalmadığı bana zahir oldu.

İslam'a uygun olmayan hiçbir şey İslamcılık olamaz. Küstahlık ve hainlik İslam'ın tasvip etmediği özellikler olduğuna göre, İslamcılık da bunu savunamaz. 

Ancak İslam, vatan topraklarına kutsallık da izafe etmez. Onun arazi parçası olduğunu unutmaz, onu put yapmaz. Milletin de, "zalûm ve cehûl" olan insanlardan oluştuğunu görmezden gelmez. Fertleri birer peygamber olmayan, hatta her ferdi müslüman olmayan, hatta müslüman bireylerinin hepsi de müttekî olmayan, çoğunluğu fasık ve facirlerden müteşekkil bir millete ulviyet atfedilmesine izin vermez.

Çocuğunu sevmen doğal karşılanır, fakat sevgin ona ulviyet atfetme noktasına vardığında marazîleşmiş olur.

Kayıtsız ve şartsız bir bağlılık ancak "masum" olana, haktan hiç sapmayana olabilir. İnsanlardan bu vasfa sahip olanlar ise sadece peygamberlerdir, Allahu Teala'nın "elçi"leridir. Bir millet, Allahu Teala'nın kendilerine gönderdiği peygambere tam itaat ettiğinde, o millete sadakatten söz etmek (doğru yolda olduğu için) belki anlamlı olabilir, fakat bu durumda bile sadakat gerçekte peygamberedir. Ve peygamber vasıtasıyla Allahu Teala'yadır.

"Masum" olmayan fertlerden oluşan bu millete gelince.. Bunlar topluluk halinde bir araya gelince ve millet diye adlandırılınca masum hale gelmezler. Çürük elmaları topladığın zaman ortaya sağlam elma çıkmaz, çürük elmalar yığını çıkar. 

*

Vatanı küstahça ve haince pazarlık konusu yapanlara gelince..

Bunu yapanlar, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyen palavracılardı.

Millî Mücadele sırasında TBMM, daha önce Meclis-i Mebusan'ın (İstanbul'da İngiliz-Fransız-İtalyan baskısı altında olduğu halde) ilan etmiş bulunduğu Misak-ı Millî'yi (Ulusal Yemin) kabul etmiş bulunuyordu.

TBMM'yi kuranlar, Meclis-i Mebusan'dan daha az vatansever görünmek istemediler.

Misak'a göre, ilan edilen vatan sınırlarından asla taviz verilmeyecekti. Trakya'nın sadece doğusu değil, şu anda Yunan'ın elinde olan batısı da Misak-ı Millî'yi dahildi. Aynı şekilde Halep, Kerkük ve Musul da vatan toprağıydı. Bunlar asla terk olunamazdı. Olunmayacaktı. 

Mustafa Kemal Atatürk de, Misak-ı Millî'yi dilinden düşürmüyordu.

Fakat sonra, kendisi Halep'i tek kurşun atmadan Fransız'a bıraktı. (Maraş, Urfa ve Antep halk tarafından kurtarıldı.)

*

Yazara göre, İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başlamışmış, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar etmişmiş..

İslamcılığın (İslam'a dayanan, İslam'dan delili olan, yani Kur'an ve Sünnet'ten delil getirebilen İslamcılığın) böyle birşey izhar ettiği yok, fakat, İslamcılıkla uğraşanlar, tam da bunu yaptılar, vatanı vazgeçilebilecek birşey olarak gördüler.

Bölünüp parçalanbilecek bir nesne kabul edip bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bıraktılar. 

*

Sonra da, tehditkâr tavırlarıyla ve Ali Kemal'in linç edilmesi gibi olaylarla gözünü korkuttukları, kaçıp gitmesine neden oldukları gariban Vahideddin'e vatanı satma suçlaması yöneltip onu günah keçisi yaptılar. 

Madem vatan hainiydi, İngiliz'den, İtalyan'dan onun iadesini isteseydiniz, bir mahkeme kurup yargılasaydınız. Hesaba çekip konuştursaydınız. İhanetini itiraf etmesini sağlasaydınız.

Neden bunu yapmadınız?

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Vahideddin'e vatanı satma iftirasında bulunanlara şöyle seslenmişti:

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Aslında Vahideddin'in sattığı hiçbir şey yoktu. Satan adam, karşılığında birşey alırdı..

Vahideddin'in aldığı şey sadece yoksulluk, yalnızlık, aşağılanma, korku, borç, ve tabutuna konulan hacizdi. 

Kaçıp gitmesi, vatanı satmasından, suçlu olmasından kaynaklanmıyordu. Can korkusundandı.

Öldürüleceğini düşünüyordu. 

Bence, yanılmıyordu.

Çünkü, saltanatın kaldırılması bir darbeydi, ihtilaldi. Hukukî hiçbir temeli yoktu. Kanunsuz bir zorbalıktı.

Nitekim Atatürk, Nutuk'unda, bunun bir emrivaki (oldubittiye getirilen iş) olduğunu, TBMM'nin onayının "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" denilerek zorla alındığını söylüyor.

Darbelerden sonra ne olduğunu da biliyoruz. Mesela, darbeyle devrilen Adnan Menderes'e ne yapmışlardı?

"Kardeş, çok yoruldun, seni emekli edelim" demediler, astılar.

Atatürk'ün insan hayatına ve canına saygısının ne olduğu da sonraki şapka idamlarıyla zaten iyice anlaşılacaktı.

Vahideddin'in karşısında, millete olan sevgisini millet fertlerini bir şapka için asarak gösteren "emrivaki"ci bir darbeci vardı.

"Kafa kesme"ye hazır, ve bunu milletvekillerine (milletin vekillerine) söyleyen bir darbeci..

Sonradan da Nutuk'unda bunu övünerek anlatan bir "fikri hür, vicdanı hür" edebiyatçısı..

Şapka için adam asan birinden, Vahideddin'e nasıl davranması beklenirdi?

*

Bunların vatan-millet sevgisi ve vatan için ettikleri yeminler böyle birşeydi.. Vatanı bölünüp parçalanabilecek, pazarlık konusu yapılabilecek bir arazi parçası olarak görüp İngiliz'e, Fransız'a ve Yunan'a bırakabiliyorlardı. 

Onlardaki insan (halk, millet) sevgisi, şapka giymeyenlerin asılmasında olduğu gibi pek ateşliydi.

Evet, bu ülke, vatanı bölünüp parçalanbilecek bir nesne olarak görüp bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bırakanları gördü.

Halkçıydılar, milletçiydiler, devletçiydiler, devrimciydiler, cumhuriyetçiydiler, ve de laikçiydiler.

Bir tek İslamcı değillerdi.

Bununla birlikte, "Misak-ı Millî bahsinde yaptıkları şey, küstahça ve haince bir pazarlıktı" şeklinde cümleler kuranlara rastlamıyoruz.

Vatancılık için İslamcılığı bırakabilen yazar, belki bunu yapan ilk kişi olarak karşımıza çıkar. 


E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LAR

 


https://www.academia.edu/86974230/T%C3%BCrkiyenin_Bedev%C3%AEleri_%C4%B0slamc%C4%B1l%C4%B1k_Kar%C5%9F%C4%B1t%C4%B1_%C4%B0mans%C4%B1z_M%C3%BCsl%C3%BCmanlar


 

TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ:

İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ

“MÜSLÜMAN”LAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI 8

TÜRKİYE’NİN YERLİ VE MİLLİ “MÜSLÜMAN” HARİCÎLERİ İSLAMCILIĞA KARŞI 16

İSLAMCI OLMAYAN, HEVA VE HEVESİNİ TANRI EDİNEN BİR MİLLET VE DEVLET 20

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN! 26

İSLAMCILIK VE MİLLİYET KONUSUNDA İSMET ÖZEL’İ İZLEYEN BİR İSİM: D. MEHMET DOĞAN 34

DERİNLERİN “MÜSLÜMAN”LARI İSLAMCILIĞA SALDIRIRKEN.. 52

İSLAMCILIK KARŞITLIĞI NEDEN KÜFÜRDÜR? 60

SANATI KUTSAYIP SANATÇILIĞI LANETLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? 63

DEVLETİN YANINDA YER ALIP ALLAHU TEALA’YA SAVAŞ AÇMAK 70

AHMAKLIK VE EBLEHLİĞİN İSLAMCILIKLA OLAN SAVAŞI 75

HUKUKÇULUK SAPIKLIK MIDIR? 88

İSLAMCILAR, TÜRKÇÜLER, ATATÜRKÇÜLER VE “DERİN/ÇUKUR DEVLET” 98

MADEN İYİYSE, MADENCİLİK KÖTÜ OLABİLİR Mİ? 101

TÜRKİYE’DE TEK DİNCİ BEN Mİ KALDIM YOKSA? 104

İSLAMCI OLMAYAN, İMAN EDİP ETMEDİKLERİ ŞÜPHELİ “MÜSLÜMAN” YAZARLAR 107

İSLÂMCILIK VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ 114

YERLİ-MİLLİLERE “MÜSLÜMANIZ, İSLAMCI DEĞİLİZ” NAKARATINI HRİSTİYAN BATI EZBERLETTİ 119

İSLÂM-CI VE MİLLİYET-Çİ 122

NİÇİN İSLAMCILIK? 128

İSLAMCILIĞIN VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN “ONTOLOJİ”Sİ 130

MÜSLÜMAN VE İSLAMCI 139

İSLAMCILIĞI AŞAĞILAMAK KÜFÜRDÜR 141

ŞİZOFREN İSLAMCILIK KARŞITLIĞI 146

İslam-cı’ya öyle, türk-çü’ye böyle 152

NEDEN İSLÂMCI DEĞİLMİŞ? 156

İLAHİYAT-ÇI AMA DİN-Cİ YA DA İSLAM-CI DEĞİL 175

PKK, KÜRTÇÜLÜK, VE İSLAMCILIK 181

DUAYEN BİR “NÜFUZ/TESİR AJANI”NA.. 190

DERİN DİNSİZLİĞİN ASKERLERİNİN İSLAMCILIK SAKIZI 193

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 206

KİBAR BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ YA, MESELA “BÜTÜN ATATÜRKÇÜLÜKLER SAPIKLIKTIR” DİYE ASLA YAZMAZ 213

İSLAMCILIK DÜŞMANLARI KÜFRÜN ASKERLERİDİR 218

“İSLAMCILIK OLMASIN, ÇÜNKÜ O İDEOLOJİ, ‘İZM’, MÜRİDİZM OLSUN!” 219

İSLAMCILIĞA KARŞI HAÇLILARLA İTTİFAK 224

MÜSLÜMANIN İSLAMCI OLMAMA SEÇENEĞİ YOKTUR! 227

“İSLAM, İSLAM-CI (KENDİSİCİ) OLMASIN, TÜRKÇÜ OLSUN!”  232

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE DERİN DEVLETÇİLERİN KUKLALARI 235

İSLAMCI OLMAYAN MÜSLÜMAN OLAMAZ 239

İNGİLİZ İNEĞİNİN LAİKLİK DANASINI UNUTMUŞ, ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARIYOR 242

BİR ŞAŞKIN FETHULLAHÇININ TARAF'TAKİ MOMENTİ 246

BİR DANS MERAKLISINA: BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK! 250

NİHAT GENÇ’İN BİR YAZISININ ORTAYA KOYDUKLARI 258

T. C.’NİN İLAHİYATLARI, İSLAMCI OLMADAN TASAVVUFÇU, ŞERİATÇI OLMADAN MÜSLÜMAN OLAN HİLKAT GARİBELERİ ÜRETTİ 270

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABI  VE “YERLİLİK-MİLLİLİK” 281

İTİRAZLAR VE CEVAPLAR 284

 

ÖNSÖZ

 

İslamcılık, Türkiye’de laiklikle birlikte en çok tartışılan konulardan biri durumunda. Bu ülkede laiklik hakim olmaya devam ettikçe ve laiklik propagandacıları mevcut oldukça (bazılarının tabiriyle modern bir olgu olarak) İslamcılığın da var olmaya devam edeceğinden şüphe edilemez.

Evet İslamcılık (bu çağda da var olması itibariyle) modern bir olgudur, fakat modernist (modernci) değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Fazlur Rahman gibi modernist “ilahiyatçı”lar, son tahlilde İslamcı değil Batıcıdır, Batılılaşma yanlısı birer taklitçidir. Onların görmek istediği İslam, tam da Kemalizm’in reforme edilmiş ve modernizasyona tabi tutulmuş İslam’ıdır. Nitekim bu tiplerin, Atatürk’ün yaptıklarını açıkça ya da imalı ifadelerle onayladıkları, hatta onu isim vererek övdükleri de görülmektedir.

İslamcılık modern bir olgudur, fakat modernlik parantezi içine hapsedilemez, o aynı zamanda geleneğin ta kendisidir. İslamcılık, İslam dini ile yaşıttır, Hz. Adem a. s. ile başlamıştır ve son müslüman hayatta kaldıkça da devam edecektir. Zaten böyle olmasa, adı İslamcılık olmazdı, başka birşey olurdu. Elbette İslam’ın fütuhat dönemlerinde tartışılan konular ile (Moğol ve Haçlı istilaları ile Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi) gerileme ve çözülme dönemlerinin gündemlerinin aynı olması beklenemez. Salt bundan hareketle “Eskiye göre üslup da, tartışma konuları da farklılaştı, demek ki esasa ilişkin bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor” denilemez.

İslam’ın var olduğu her zaman ve yerde İslamcılık da var olmuştur. Aksi düşünülemez.

*

Ülkemizde İslamcılık hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında basmakalıp klişelerin lüzumsuzca tekrarlanmakta olduğu ve en basit gerçeklerin bile üstü örtülü kaldığı görülüyor. İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış bir düşünce akımı olduğu ezberi de bunlardan.. Bir misalle izah edelim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, bu ülkede “Ben Türkiyeliyim” diyerek malumu ilam etmezsiniz. Sadece Kayserili, Konyalı, Diyarbakırlı vs. olduğunuzu söylersiniz. Bu, Türkiyeli sayılamayacağınız anlamına gelmez. Ve yabancı bir ülkeye gidip Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde kendinizi bu şekilde tanıtmanız, mesela Türkiye’de kendinizi Konyalı olarak tanıtmanızla çelişen bir tavır olarak görülemez.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde İslamcılıktan söz edilmemesinin altında yatan neden de bundan farklı değildir. Ortada Batıcılık ya da Türkçülük gibi ideolojiler mevcut olmadığı için, İslamcılık diye adlandırılabilecek bir söyleme de ihtiyaç duyulmamıştır. Şayet Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İmam Birgivî, Zembilli Ali Efendi, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Hocazade gibi zatlar Osmanlı’nın sön döneminde yaşasalardı, o yeni cereyanların mantıksızlık, saçmalık, geçersizlik ve fikirsizliğini gösteren eserler verirlerdi.

Benzer birşeyi merhum Bediüzzaman Said-i Nursî de söylüyor, “Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani r. a. ve Şah-ı Nakşibend r. a. ve İmam-ı Rabbani r. a. gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarfedeceklerdi” diyor. Bunu yazdığı sırada Türkiye’de (İslam’ın siyasal hayata hakim olmasına çalışma anlamında) İslamcılık yapmak hem mümkün değildi, hem de bu, ehemmi bırakıp mühimle uğraşmak anlamına gelirdi.

İslam-İslamcılık ayrımı yapan ve buna bağlı olarak İslamcı-müslüman ayrımından söz eden Batılı akademisyenlerin ve onların yerli taklitçi ve işbirlikçilerinin İslam’a “din” olarak yükledikleri anlam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Mekke dönemindeki tebligatıyla sınırlı kalıyor. Medine döneminde yapılanlar ve vaz’ edilenler ise İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak nitelendirilme durumunda.

Olaya bu ayrım çerçevesinde bakanların, ashab-ı kiramın Mekke döneminde müslüman olduklarını, Medine döneminde ise birer İslamcıya dönüşmüş bulunlduklarını düşünüyor olmaları beklenir. Müslümanlara yönelik algı operasyonu ve manipülasyon faaliyetinin kavramsal araçları olan İslam-İslamcılık ve İslamcı-müslüman ayrımlarını benimseyen ve bu kavramlar arasında bir karşıtlık ilişkisi kuran parçalanmış bir zihnin başka bir sonuca varması mümkün değildir.

*

Bu kitap, böylesi konuları tartışıyor. Bununla birlikte konuyu “Siyasal İslam” kavramı eksenli bir başka çalışmada da ele alacağız inşallah.

Allahu Teala’dan, bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

*

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI

 

Türkiye’de sürdürülen İslâmcı-müslüman tartışmasında “müslüman” kavramının bayraktarlığını yapan isimlerin en azından bir bölümünün, Hz. Ali’nin ifadesiyle, hak söz ile batılı kastettikleri söylenebilir.

Bunlara göre, İslâm başka, İslâmcılık başka.. Müslüman olmak başka, İslâmcı olmak başka.. Müslüman olmak iyi, İslâmcı olmak kötü..

“İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdikleri cevap ise, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklinde demagoji yapmaktan ibaret.

Ciddiyetten biraz daha fazla nasibi olanlar ise, geleneksel terminolojide bu kavramın yer almıyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

*

On yıl kadar önce İslamcılık konusu Türk medyasında yoğun bir biçimde tartışılırken, Fethullah Gülenciler, tahmin edilebileceği gibi, İslamcılık karşıtı cephede yer almışlardı.

Şiir diye yazdığı tekerlemeler lüzumsuz yere “şişirilen” “derin görevli” şairin biri de, İslamcı olmadığını şımarıkça ilan eden isimler arasında yer alıyordu.. “İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdiği cevap, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklindeydi.

“İslâm satmadığını” söyleyen o tip gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullandılar, pazarladılar, sattılar, maddî kazanca ve asla hak etmedikleri bir itibara dönüştürdüler.

Ki o (şiirleri şiire benzemeyen tekerlemelerden ibaret) şair bozuntusu, Millî Gazete’deki son yazısında, insanların iyi niyetini suistimal ya da istismar ettiğini açıkça beyan etmişti.

4 Ağustos 2003 tarihli son yazısında şöyle diyordu:

“Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık.”

*

Evet, “İslâm satmadığını” söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullanıp sattılar. (Hakkını yemeyelim, şiir diye yazdığı karalamalardan üç beş mısrada bir şiiriyet var, gerisi takır tukur anlamsız laflar.)

Aslında ahlâkî gerekçesi değil, “cüzdanî” gerekçeye eşlik eden “derin görevi” kalmamıştı..

Yeni görevine doğru yelken açmış, Türklük (ırkçılık) odaklı (ve resmî ideolojiye endeksli) yeni inancını deklare etmişti.

Son yazısında, inancına ortak olanlardan değil, ortak saydıklarından söz etmesi, samimiyetsizliğini belgeliyordu.

Altı ay değil, altı yıl değil, 16 yıl değil, tam 26 yıl, çeyrek asır boyunca “rol” yapmış, birilerini “ortak inanç sahibi”ymiş gibi kandırmıştı.

Ve, ahlâkî düzeyi bu olan adam, son yazısında utanmadan “ahlâkî gerekçe” edebiyatı yapıyordu.

*

İslâmcı tabirinin geleneksel ıstılahlar arasında yer almamasına gelince.. Böylesi bir hassasiyeti bulunan kimselerin, şayet ne dediklerinin farkında iseler, Hanefî, Malikî, Nakşî, Kadirî vs. gibi tanımlamaları da reddetmeleri gerekir.

Bu beyzadelerin zannının aksine, “Müslümanım” demek tek başına meseleyi çözmeye yetmez..

Evet, ayet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “Ben müslümanım” demek çok fazla bir anlam ifade etmez..

Allah’a çağırmak ise, Allah’ın kitabına, şeriatine, Peygamberi’nin sünnetine çağırmaktır.

Salih amel işlemek, İslâm’ın emir ve yasaklarına, Şeriat’in hükümlerine ihlasla uymaktır, müttekî olmaktır.

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “müslüman olma” edebiyatı yapmak, “bedevîlik” anlamına gelebilir.

Allahu Teala, Hz. Peygamber s.a.s. zamanının bedevîlerini “mümin” sıfatına layık görmemiş, onlardan “müslüman” olduklarını söylemelerini istemiştir.

“Ben Müslümanlardanım” diyenler, “güzel sözlü”dürler, bu kesin; fakat bunu söylemeleri, her zaman, “iman” etmiş olmalarını garanti etmez:

Bedevîler ‘İman ettik’ (Mümin olduk) dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Fakat “Müslüman olduk (Eslemnâ)” deyin.' Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

*

Müslüman kelimesi, Muhammed isminin Mehmed şeklinde bozularak Türkçeleştirilmesi gibi, “muslim” (teslim olan) kelimesine karşılık gelmektedir. İslâm, “esleme” mazi fiilinin masdarıdır (esleme, yuslimu, islâmun). 

Bedevîler iman etmemişlerdi, ama “müslüman” olmuşlardı. Günümüzün “müslümanlar”ının da büyük çoğunluğunun iman etmemiş oldukları görülmektedir.

Onların, Asr-ı Saadet’in bedevîlerinden daha iyi durumda oldukları söylenemez.

Bir ülke ki, orada “Şeriat’in uygulanmasını istiyor musunuz?” şeklinde anketler yapılıyor ve halkın ancak yüzde 12’si civarındaki bir bölümünün “Evet” cevabı verdikleri görülüyorsa, bu insanların değil iman etmek, müslüman oldukları bile tartışılabilir.

Çünkü bedevîlerin iman etmeyip müslüman olmaları, Şeriat’in hükümlerine teslim olmaları ve boyun eğip kabullenmeleri anlamına geliyordu.

Onlar, “Hayır, Şeriat’in uygulanmasını istemiyoruz” demiyorlardı.

Günümüzün müslümanlığı, ne yazık ki, sıkça, “iman”sız “bedevî müslümanlığı”ndan bile berbat bir “inanc”a karşılık gelmektedir.

Bugün birçoklarının Türk İslamı/Müslümanlığı adı altında savundukları komik garabet aslında hiç de “yerli ve milli” değildir, patenti Arap bedevîlere aittir.

*

Yıllar önce, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’le yapılmış bir röportajda onun kendisini “sosyolojik müslüman” olarak tanımladığını okumuştuk.

Doğal olarak bu, “İslam’a göre müslüman” olmadığını, “imansız müslüman” olduğunu söylemek anlamına geliyordu.

Böylesi “bedevî tarzı müslümanlık”ı bile mumla aratan zamane müslümanlarının ayırıcı özelliklerinden biri, asla İslâmcı olarak nitelendirilmek istememeleridir.

İstememelerini geçtik, kimi zaman Haçlı Seferleri’ne özgü bir kendinden geçmişlikle İslamcılığa saldırdıklarına da şahit olunuyor.

Gerçekte İslâmcı tabirini uyduranlar da bunlardır. Kendilerini “müslüman” olarak nitelendiren bedevî zihniyetli bu kişiler, Kur’an ve Sünnet’in istediği şekilde “iman etmiş” kimseleri İslâmcı olarak nitelendirdiler ve aşırılıkla yaftaladılar.

Türkiye’de İslâmcı kavramının ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi İslâm’ı savunan isimler için muhalifleri tarafından kullanılmış olması tesadüf değildir.

*

Batılılar’ın “Müslümanlar’la bir dertlerinin olmadığını, onların sorununun sadece İslamistlerle olduğunu” söylemeleri, bu bedevî usulü müslümanları İslamist (İslâmcı) dedikleri kesime karşı kışkırtmak ve kullanmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Ve bu imanı içine sindirmekte zorlanan “bedevî tarzı müslümanlar”, Batı’nın “yerli ve milli acentaları”nın güdümünde, Haçlılar’ın işbirlikçileri ve öncü birlikleri olarak İslâmcılar’a savaş açıyorlar.

Bu “kukla ve piyon” “bedevî”lerden bazılarının, gerçek iman ehlini “sapık” ilan edebilecek kadar küstah ve pervasız konuşup yazabilmesi ise, ahir zamana yakışan bir durum.

*

İslâmcı olduklarını söyleyenlerde birtakım kusurların bulunması başka birşey, Batılılar ile birlikte “imansız bedevî müslümanlığı” propagandası yapıp İslâmcılık adı altında dolaylı olarak “iman”a savaş açmak başka birşeydir.

Evet, Türkiye’de “eski İslâmcılar”ın çok büyük bir bölümünün bugün “muhafazakâr demokratlık” limanında demir attıkları ve önceki sahte mücahitliklerinin yerini müteahhitliğin aldığı bir gerçektir. Bunların doğrudan ya da dolaylı olarak laikliği de savundukları görülmektedir.

Onların İslâmcılığa ihanet etmesi, İslâmcılığın kötü olduğunu mu gösterir?!..

“Müslüman olduk” diyen bedevîlerin çok büyük bir bölümünün, Hz. Peygamber s.a.s.’in vefatı üzerine irtidat etmeleri, “müslüman olma”nın kötü birşey olması anlamına mı geliyordu?!

Müslüman-İslâmcı edebiyatı yapıp hak sözle batılı kastedenler, kimlerin safında yer aldıklarına bir bakmalıdırlar.

*

[Cibrîl hadîsi de İslam ile imanı ayırmaktadır. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber‘inde, İmam Matüridî de Kitabü’t-Tevhîd‘inde, İslam ile imanın, yani mümin olma ile müslim olmanın aynı şey olduğunu ifade etmişlerdir. Bu yorum, Nesefî Akaidi‘nde de aynen tekrarlanmaktadır.

İmam Matüridî, bu konudaki değerlendirmesini ayrıntılı bir biçimde anlatmakta, başka ayetlerden deliller getirerek İslam ile imanın birbirinden ayrılamayacağını savunmaktadır. Hucurat suresindeki ayeti bu çerçevede tevil ediyor ve buradaki “müslim olma, teslim olma” ifadesinde müslümanlık (İslam) kavramını, terim değil sözlük anlamıyla yani salt boyun eğme olarak ele alıyor.

Allame Taftazanî de Şerhu’l-Akaid‘de bu yorumu dile getirmektedir.

Bu yorum makuldür, çünkü imansız bir müslümanlık, gerçek bir müslümanlık değil, görünüşteki bir müslümanlık ve boyun eğme olur.

Ayrıca Taftazanî, Zariyat Suresi’nin 35’inci ve 36’ncı ayetlerinde müslüman olma ile mümin olmanın aynı anlamda kullanılmış olmasına dikkat çekmektedir.

Ancak bu, Hucurat Suresi’nde belirtilen gerçeği ortadan kaldırmaz. İşte o yüzden, Taftazanî, “Bizim maksadımız, şeriatta muteber olan İslam’dır” kaydını düşmektedir. İşte burada bir Eş’arî ya da selefî meşrepli biri, Hucurat Suresi’nde belirtilen anlamda İslam-iman ayrımı yapabilir, ve onların Ehl-i Sünnet dışı olduğunu söyleyemezsiniz.

Çünkü zimmîlik de bir boyun eğiştir ama bu, sonunda imanın kalbe yerleşmesi umulan bir müslümanlık olarak adlandırılmaz.

Öte yandan, Hanefî-Matüridî çizgisi, iman ile ameli ayırır, imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak görür. Amel, imanın kemâlinden kabul edilir, dışarıda bırakılır. Aslında, iman ile İslam’ı aynı şey olarak nitelendiren anlayış (Hanefî-Matüridî çizgi), (teslim olmayı / İslam olmayı ifade eden) ameli de imandan bir parça olarak görmeye elverişlidir.

Bununla birlikte, Allahu Teala kalpleri bildiği için, kulları hakkında “İman etmediniz, İslam oldunuz” diye hüküm verebilir, fakat biz kullar birbirimiz hakkında bu şekilde konuşamayız. Fakat birinin söz ve amelleri kesin bir biçimde küfür anlamına geliyor, müslümanlık iddiasıyla açıkça ve tevil edilemez biçimde çelişiyorsa, ve bundan rücu da etmiyorsa, o başka.

Burada da hüküm, kalp ile değil, zahirî söz ve amelle ilgilidir. Bir başkası, “Onun kalbine bak, niyeti iyi” de diyemez.

Dolayısıyla (ayette geçen) “müslüman olduğunu söyleyip de iman etmeme” anlamında İslam-iman ayrımı bizim için dünya hayatında pratik açıdan önem taşımamakta, bizim, hakkında konuşabileceğimiz bir mesele olmaktan çıkmaktadır. Çünkü biz, insanların ancak sözleri ve amelleri hakkında konuşabiliriz, kalpleri hakkında konuşamayız.

O, Allahu Teala’ya mahsustur.

Bu nedenle, Şeriat (yani dünyevî/dünya hayatındaki ahkâm) açısından müslüman olma, mümin olma anlamına gelmektedir. O yüzden Taftazanî, “Sonuç olarak şeriatta bir kimsenin mümin ama müslüman olmadığına veya müslüman ama mümin olmadığına hükmetmek doğru olmaz” demektedir.

Ancak bu, salt dünyevî/dünyadaki hüküm, yani Şeriat bakımından böyledir. O yüzden, küfrünü açıkça ortaya koymayan münafıklar şer’î hükümler bakımından dünyada mümin muamelesi görürler.]


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...