DÖNEK "ESKİ" İSLAMCILAR VE MİT'İN OYUNLARI

 





Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitabı (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) yayına hazırlamış olan İsmail Kara’nın aynı kitapta “giriş” mahiyetinde “Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi Üzerine Birkaç Not” başlıklı bir makalesi de yer alıyor.

Biz de burada İslamcılık hakkında söylenenlere dair birkaç not düşelim.

Kara, söz konusu makalesinde İslamcılığı şöyle tanımlıyor:

“İslâmcılık, XIX-XX. yüzyılda İslâmı bir bütün olarak (inanç, ibadet, ahlâk, fel­sefe, siyaset, hukuk, eğitim…) ‘yeniden’ hayata hâkim kılmak ve akılcı bir me­totla Müslümanları, İslâm dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek ve kalkındırmak uğruna yapılan aktivist ve eklektik yönleri baskın siyasî, fikrî ve ilmî çalışmaların, arayışların bütününü ihtiva eden bir düşünce ve harekettir”. (s. 17)

Fena bir tanım değil, kusuru ise, olayı geçen iki yüzyıla hapsediyor oluşu.

Geçmiş dönemlerde “İslam’ı bir bütün olarak” hayata hakim kılmaya çalışanları nasıl adlandıracağız?

Tanımdaki “yeniden” vurgusuna da gerek yok. İslam’ı yeniden hayata hakim kılmak ile yenidensiz hakim kılma arasında hiçbir fark bulunmuyor.

Akılcı bir metod şeklindeki nitelendirmeye gelince.. Kur’an’da sürekli aklı kullanma vurgusu yapıldığına göre, İslam’ı hayata hakim kılmaya çalışanların bunu öncelikle kendi hayatlarında yapmaları ve akılcı bir metodu benimsemeleri beklenir.

İslâm dünyasını Batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarma bahsine gelelim.

Hz. Hüseyin de, İmam Zeyd de, Emevîler’e isyan eden Abbasî ayaklanmacılar da İslam dünyasını “zalim ve müstebit yöneticiler”den kurtarmaya çalışıyorlardı. Aktivisttiler.

Müslümanlar arasından Batı sömürüsünü, esareti, taklidi ve hurafeleri savunacak bir Allah’ın kulu da çıkmaz. En azından bunları doğrudan bu kelimelerle savunabilecek biri çıkmaz.

*

Ancak, Kara’nın bütünüyle saçmaladığı yerler de yok değil.

Mesela, “Tarif ve adlandırmalar hiç değilse birkaç hususun üzerine eğilmeyi gerektiriyor” diyerek şunu söylüyor:

“…  İslâmcılık düşüncesinin İslâm dünyasında ve Osmanlı toprak­larında ıslahat/modernleşme hareketlerinin bir parçası, bir neticesi olarak or­taya çıktığıdır. Bunun arkasında da sebebi, kaynakları her ne olursa olsun bir yetersizlik, kendinden şüphe ve bir “yenilenme” fikrinin yattığı bir vakıadır. (s. 17)

Birincisi, ıslahat ile modernleşme aynı şey olarak görülemez. Mesela Atatürk’ün millete şapka giydirmesi modernleşme olarak kabul edilebilir, fakat ıslahat değildir.

Modern olan herşey ne tümden iyidir ne de kötü.

Bununla birlikte modernleşme hareketlerinin bir parçası ve neticesi olarak ortaya çıkan hareketler mevcuttur, onlar da Türkçülük ve Batıcılık cereyanlarıdır. Bunları Kemalizm/Atatürkçülük izlemiştir.

İslamcılık (mutlak anlamda İslamcılık değil, son iki yüzyılın İslamcılığı) modernleşmeye kısmen tepki göstermiştir, fakat onun bir parçası ya da neticesi kabul edilemez.

İslam’ı savunma refleksinin arkasında “bir yetersizlik, kendinden şüphe ve bir yenilenme fikrinin yattığı” da doğru değildir. Bir yenilenme fikri yatıyor olabilir, fakat bu, kendinden (İslam’dan) şüphe, ya da İslam’ı yetersiz bulma anlamına gelmez.

Kara, bu noktayı şöyle açıyor:

Esas itibariyle meşru hatta mecburi bir atıf ve arayış olan kaynaklara dönüşün tarihin ağırlıklarından ve tortularından kurtulma istikametindeki fonksiyonu fi­ilî olarak da psikolojik olarak da bir yenilenmenin, bir yeniden başlama fikrinin kapılarını araladığında şüphe yoktur. Belki ihya, tecdid ve ıslah kavramlarıyla yakınlaştığı, bazı yorumculara göre aynileştiği nokta burasıdır. Fakat bu hareke­tin işleyişine bakıldığı zaman İslâm ilim ve kültür mirasının yüklerinden kurtul­madan ziyade modern(ist) yorumlara, yeni ictihadlara kapı aralama istikame­tinde işlediği, dinî anlama ve yorumlama biçimlerini kuralsız (usulsüz) ve ferdî hale getirdiği, dinin bir parçası, ürünü yahut yanaşığı olan gelenekle, geleneksel anlayış ve kurumlarla problemleri artırdığı, sade, tektip ve dar bir din anlayışı manasına yeni Selefîliğe yol açtığı görülmektedir.

Bu yeni yorumun kaynakların “doğru” anlaşılmasında nasıl bir usul teklif etti­ği hatta bir usulünün olup olmadığı meselesine bakıldığında her zaman birbi­riyle uyuşmayan iki, belki üç üst ilkeden bahsedildiği görülecektir. Bunlardan biri metne bağlılık/sadakat fikri, ikincisi akıl ve bilime, daha doğru bir ifade ile modern tasavvura uygunluk/yakınlık arayışı, üçüncüsü de maslahat yani kamu yararı veya sosyal faydadır. Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” mısraları bu yönelişi güzel özetlemektedir.

Burada sözü edilen hataları genele teşmil etmek doğru olmaz.

Ayrıca, sözü edilen metne bağlılık/sadakat fikrini “usul” açısından ele aldığımızda, Selefîlik tartışmaları farklı bir mahiyet kazanır. Mesela, usul noktasından ilke olarak sözler “zahir”ine göre yorumlanır. Bu, başka anlamlarının bulunmayacağını söyleme imkânı vermez, fakat o yan anlamlar esas haline getirilemez ve “zahir”i iptal için kullanılamazlar. Ölçüsüz Selefîlik karşıtlığının bir süre sonra Batınîliğe dönüştüğü bilinen bir şey.

İkincisi, “akıl ve bilim” birlikte ele alınamazlar. İslam’ı, usulüddîni iyi anlamış bir kimse, akıl ile bilim arasına mesafe koyar. Bugünkü anlamıyla bilim, İslam açısından “kesin” bilgi verebilen bir şey değildir, akılla ve “sübutu ve delaleti kat’i” sahih haberle çelişmeme kaydıyla, bir bilgi verebilir. Ancak hiçbir zaman “kesin bilgi” statüsüne sahip olamaz, zannî olmaktan kurtulamaz. Zannî değil kesin olan hususlar, doğrudan “sağlam” duyulara dayalı gözlem verilerinden ibarettir. Bilimin onlardan hareketle oluşturduğu teoriler ise daima zannî kalır. Bu, Popper’ın tabiriyle, “yanlışlanabilir” olma demektir. Kesin olan hususlar, yanlışlanabilir nitelik taşımazlar.

Bilimin aksine aklın hükümleri kesindir, İmam Gazzalî’nin el-Mustasfa’da belirttiği gibi, ona itiraza imkân yoktur. Öyle olmasaydı, Allahu Teala’nın varlığının, aklın kesin bir hükmü olduğunu da söyleyemezdik. Bilim ise, esas itibariyle beş duyu algılarına dayalı gözlem ve tecrübe verilerinin tümevarım yoluyla genelleştirilmesi yöntemine dayanır. Bu yüzden de, tümevarımın doğası ya da yapısı gereği ancak zan düzeyinde bilgi verebilir, ve “yanlışlanabilir” hükümler olarak kalmaya devam eder. (Bu konuları daha önce internete yüklediğimiz dört ayrı kitapta geniş biçimde tartıştık.)

Maslahata gelince, şer’î usule riayet kaydıyla bu ilkenin işletilmesinde bir mahzur yoktur.

Mehmed Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” şeklindeki sözü ise, “asrın idraki” denilen ne olduğu belirsiz şeyi yüceltmesi itibariyle elbette yanlıştır. İçinde yaşadığımız asrın idrakinin bir üstünlüğü ya da fazileti yok. Hatta, birçok açıdan, geçmiş dönemleri aratacak şekilde aptalca.

*

Kara’nın şu sözleri de hatalarla malul:

Kaynaklara dönüş hareketi ile modernleşmenin ve İslâmcılığın diğer ana yöne­lişleri İslâmî ilimlerin nerede ise bütününün hem usul, hem ana kavramların tarifi, genel muhteva ve hiyerarşi hem de değeri (ilmin, bilginin, ulemanın, mezheplerin, tedavüldeki ana kaynakların değeri) itibariyle ciddi bir değişikliğe uğraması hat­ta bazı özelliklerini kaybetmesi manasına da gelecektir. İlmî tefsir (bazı ayetlerle modern bilimsel veriler ve teoriler arasında kuvvetli ilişkiler kurma) hareketinin, meal çalışmalarının, mevzu-zayıf hadis tartışmasının yeniden canlanmasının, sı­nırsız ve kuralsız ictihad teşebbüslerinin, mezhep karşıtlığının, irade, hürriyet ve akıl öncelikli “Yeni İlm-i Kelâm”ın, büyük ölçüde İslâmiyet öncesinden ve dört halife sonrasından koparılmış İslâm tarihi ve siyerin… ortaya çıkışı bu ciddi değiş­menin hemen akla gelebilecek örnekleri ve neticeleridir.

Temel İslâmî ilimlerde ortaya çıkan bu ciddi usul ve muhteva değişiklikleri hem mantık hem de tedris-telif itibariyle bu ilimlere hayatiyet kazandıran medre­se-ilmiye sınıfı (ve kısmen tekke) tenkitlerinin de kaynağı veya meşrulaştırıcısı olacaktır.

Genel olarak bu fikir ve arayışlar veya bunların uç örnekleri kısmen veya tama­men geleneksel özelliklerini koruyan ulemadan, tarikat çevrelerinden, bazı kişi ve kurumlardan tepki ve tenkit alacaktır. Zaten son bir-iki asırdır İslâmcılığın, Müslüman aydınların iç tartışmalarının konularını ve şiddetini belirleyen bu arayışlar ve altüst oluşlardır. (s. 39-40)

Kaynaklara dönüşe hiçbir alim hiçbir zaman karşı çıkmamıştır. Her devirde ulema kaynaklara dönüşü sağlamaya çalışmıştır. Bunun modernleşmeyle bir ilgisi yoktur, bu, geleneksel tavırdır. Öyle olmasaydı mesela bir Meṣâbîḥu’s-Sünne yazılmazdı, diyelim ki yazıldı, yüzüne bakılmazdı. Halbuki ona bir sürü şerh ve haşiye yazılmıştır. Bununla da kalmamış, onu tamamlamak üzere yazılmış eserlerin de şerh ve haşiyeleri oluşturulmuştur. (Mesela eseri tamamlamak üzere Mişkâtü’l-Meṣâbîḥ adıyla yapılan çalışmanın da pekçok şerhi yapılmıştır. En meşhuru Mirḳātü’l-Mefâtîḥ’tir. Son dönem ulema ve meşayihinden İsmail Çetin hocanın bütün talebelerine bu şerhi okumalarını ısrarla tavsiye ettiğini biliyoruz.)

Kaynaklara dönmek, Kur’an ve hadîsleri öğrenmek demektir. Bu öğrenme faaliyetinde tefsir ve şerhler elbette yol gösterici olacaktır. Ancak, kaynaklara dönme edebiyatı yapma ile kaynaklara dönme farklı şeylerdir. Bir kimse hem kaynaklara dönme edebiyatı yapıyor hem de ulemanın geçmişte “kaynak”lar üzerine yaptıkları çalışmalardan yüz çeviriyorsa, onun kaynaklara dönme diye bir çabasının bulunmadığı, bunun sadece edebiyatını yaptığı anlaşılır. Çünkü kaynaklara dönme çabası içine giren bir kimse, ulemanın geçmişte ortaya koymuş oldukları eserlere karşı istiğna tavri içine girmesinin mümkün olmadığını bilir.

Evet, kaynaklara dönüş, her devirde savunulmuş olan birşeydir. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî’nin (rh. a.) Ramuzü’l-Ehadîs’i yazmış ve tekkesinde okutmuş olması bunun sonucudur. (Onda zayıf hadîslerin de bulunması bir kusur değildir, zayıf hadîsleri bile atlamayanlar sahih hadîsleri hiç atlamazlar.)

Benzer şekilde Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in sürekli olarak Kur’an ve hadîslerin okunup anlaşılmasını tavsiye ettiği görülür. Bunu, suyun menbaından/kaynağından içilmesine benzetir.

Sınırsız ve kuralsız içtihad teşebbüslerine gelince.. Bu her devrin sorunudur. Bunu Hz. Ali k. v. döneminde de yapanlar vardı: Haricîler.. Sayıları da hiç de az değildi. Her devirde hak mezheblerin yanı sıra bid’atçi (yani sınırsız ve kuralsız içtihada dayanan) mezhebler mevcut olmuştur. Bunun kaynaklara dönüp dönmemekle bir ilgisi yoktur. Hatta, kaynaklara dönülmediğinde sınırsız ve kuralsız içtihat daha kolay yapılır, çünkü o içtihatların doğruluğunun kontrol edilmesini sağlayacak mihenk gözlerden saklanmış olur.

İrade, hürriyet ve akıl öncelikli “Yeni İlm-i Kelâm” bahsine gelince.. Hiçbir yeni “kelâm” İmam Matüridî’ninkinden daha akıl öncelikli olamaz. Kitabü’t-Tevhîd’i okuyan bunu görür, okumayana da ne anlatsanız boş. (Gerçi bu kitabı tercüme eden Bekir Topaloğlu’nun bile oradaki ifadeleri anlayamamış olduğu da TDV İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı “Allah” maddesinden anlaşılıyor.) İsmail Kara’ya hiç duymamış, duymuşsa bile meseleyle ilgisini anlayamamış olduğu bir kara haberim (Belki müjde olarak algılayacaktır) var: Son dönemin kelamcıları, İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’nin (Kur’an’dan aldıkları ilhamla savundukları) aklı bıraktılar, Kant’ın gönlünün peşine düştüler.

Kara’nın “Genel olarak bu fikir ve arayışlar veya bunların uç örnekleri kısmen veya tama­men geleneksel özelliklerini koruyan ulemadan, tarikat çevrelerinden, bazı kişi ve kurumlardan tepki ve tenkit alacaktır” şeklindeki sözleri de yanlış.. Buradan anlaşılıyor ki, “geleneksel özelliklerini koruyan ulema”nın yazdıklarından haberi yok. Mesela bir Hak Dini Kur’an Dili’ni baştan sona okuma zahmetine katlandığını sanmıyorum. Mustafa Sabri Efendi’nin kitaplarını okuyan biri de bu tür cümleler kuramaz. Ömer Nasuhi Bilmen’i, Babanzade’yi bilen, anlamış biri böylesi cümleler yazamaz.

Gümüşhanevî ve Kotku rh. a. gibi tarikat çevreleri Kur’an ve hadîs okunmasına karşı mı çıkıyordu?! Ömrü İngiltere’nin yeni kralı Charles’ın müslüman olduğu hurafesini yaymakla geçmiş Kıbrıslı Nazım gibileri tarikat çevrelerinin temsilcisi, ve onun müridi Mehmed Şevket Eygi gibi (kitap okuma değil de biriktirme tutkunu) broşür allâmelerini de “münevver” kabul ediyorsa o başka.

*

Kara’nın bir başka hurafesi, medeniyet-kültür ayrımında kendisini gösteriyor. Güya İslamcılar böyle bir ayrım yapıyor, medeniyetin evrensel, kültürün de yerel olduğunu düşünüyorlarmış.

Şöyle diyor:

Buna göre medeniyet (modern batı medeniyeti) belli bir dine ve coğrafyaya ait olmayan, “insanlığın ortak malı”, evrensel, dolayısıyla herkesin kendine göre benimseyip kullanabileceği bilim ve teknoloji üzerinden tanımlanmış ve taklit edilmesinde bir mahzur görülmemiş­tir. (“Hikmetin müminin yitik malı olduğu, nerede bulursa alabileceği” mealin­deki hadis bu çerçevede çok kullanılmıştır. Hikmetin bile bu kullanımda bilim ve teknolojiye indirgenmesi dikkat çekicidir). Buna karşılık kültür başta din ve ahlâk olmak üzere kendine ait, kendi kalması gereken unsurlarla tanımlanacak­tır. Bir başka şekilde söylersek medeniyet açılım-genişleme tarafını, kültür ise korunma-muhafaza tarafını ifade etmektedir. Akif’in “Alınız ilmini garbın, alınız sanatını/Veriniz hem de mesainize son süratini” beytinde geçen ilim sadece mo­dern bilimleri, sanat da tekniği, teknolojiyi ifade etmektedir. (s. 40)

Modern Batı medeniyeti “bilim ve teknoloji” üzerinden tanımlanmışmış..

Böyle tanımlayan sadece sensin.

Batı medeniyeti diye adlandırılan şey bilim ve teknolojiden ibaret değildir, onun bir zihniyeti, dini, hukuk sistemi, sosyal yapısı, aile anlayışı, geleneği, kurumları vardır. Yani medeniyet ile kültür birbirinden ayrılamaz. Medeniyeti bilim ve teknolojiden ibaret kabul ettiğinizde medeniyet kelimesi lüzumsuz hale gelir. Bu durumda olayı izah için bilim ve teknoloji kavramlarını kullanmak yeterli olur.

Üstelik, İslamcılar Batı bilimi ile teknoloji arasında da ayrım yapmışlardır. İsmail Kara bunun farkında değil. Mesela (Albert Hourani’nin Çağdaş Arap Düşüncesi adlı kitabında bahis konusu yaptığı) Hüseyin el-Cisr (Ki ona Bediüzzaman Said-i Nursî de eserlerinde atıfta bulunur), Risale-i Hamîdiye’sinde (Sultan Abdülhamid’e ithaf edildiği için bu adı almıştır) Batı’nın bilimsel teorilerini İslam’ın bilgi anlayışı (epistemolojisi) açısından sorgulamış ve onların kesin bilgi vermekten uzak bir alay zan ve tahminden ibaret olduğunu söylemiştir.

Benzer şekilde Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, eserlerinde, Batı’nın teknolojik üstünlüğü yüzünden onların bilim anlayışlarının ve felsefî cereyanlarının da üstün olduğu zehabına kapılındığını, bunun büyük bir hata olduğunu mükerreren söylemektedir.

Ancak, Kara’nın bu şekilde (sanki İslamcılar yapıyormuş gibi göstererek) bizzat kendisinin yaptığı medeniyet-kültür ayrımı çerçevesinde İslamcılar’ın modern teknoloji konusundaki yaklaşımlarını sorgulaması, ilk anda akla gelen şekilde kafasının çalışmamasından değil, kurnazlığından kaynaklanıyor. Böylece, düşüncesiz düşünür ve şiirsiz şair İsmet Özel’in “Teknoloji kültür getirir” şeklindeki hurafesini kendince kurtarmaya çalışıyor. Yani ona göre, Batı’nın teknolojisini alırsanız kültürü de beraberinde gelecektir.

Gerçekte medeniyetin bir evrensel tarafı vardır. Yani medeniyet, aslında evrensel birşeydir. Bunun nedeni, insanların insan olmaları hasebiyle, yani Hz. Adem atamız ile Havva anamızın çocukları olmaları itibariyle bir tarağın dişleri gibi eşit ve birbirine benziyor olmalarıdır. Bu yüzden mesela tıp alanında “Türkler için tıp, İngilizler için tıp, Zenciler için tıp” diye bir ayrım yapılamaz. Tıp, herkes içindir, insanlığın ortak malıdır. Türkler’in beyin ameliyatı için ayrı, Ruslar’ın beyin ameliyatları için ayrı uzmanlar, teknoloji, ekipman ve personel kullanılması, ayrı prosedürler ve tedavi yöntemleri geliştirilmesi düşünülemez. Türkler için ayrı, Japonlar için ayrı psikoloji ve psikiyatri kitapları yazılıp okutulması da olabilecek birşey değildir. Bir mobilya firması bir yatak ya da koltuk ürettiğinde, “Şu koltuk zenci iskeletine, bu da Türk iskeletine uygun” diye bir ayrım yapamaz, yapmaz. Bir koltuk Türk için uygunsa, onu rahat ettiriyorsa, zenci için de uygundur, onu da rahat ettirir. Bunlarda yerellik, yerlilik olamaz. Bu anlamda medeniyet evrenseldir.

Ancak, Batı medeniyetinden ya da bir Uzakdoğu medeniyetinden söz ettiğimizde, artık medeniyet denilen olgunun evrensel yönlerini değil, sadece Batı’ya ya da Uzakdoğu’ya özgü yönlerini anlarız. O yüzden bir Türk edebiyatından ve İngiliz edebiyatından söz etmek mümkün olur. Bir Türk mutfağı ve Fransız mutfağından söz etmek mantıksız olmaz. Bunlar farklılık gösterebilir. Buna karşılık birbirlerinden farklı birer Türk dış hekimlği ve Fransız diş hekimliği olamaz. Olursa da birisi daha gelişmiştir, diğeri ise ilkel ya da geri kalmıştır, o kadar. Farklılık Türk’e ya da Fransız’a özgülük noktasından olmaz.

İmdi, bir teknoloji ürünü olan tabancanın icadı ve geliştirilmesi olayı üzerinde düşünelim. Bunu mesela bir Batılı icat etti diye Batılı’nın kültürü onunla beraber gelmez. Türk icat edince de Türk kültürü onunla birlikte Batı’ya seyahate çıkmaz. Onun kullanımında herkes kendi karakteri, mizacı, zevki ve zihniyetine göre ayrı yol tutar. Birisi bunu salt savunma amaçlı olarak kullanır, bir başkası ise banka soymak için. Birisi onunla ava çıkar, birisi ise ancak polis vs. ise eline alır. Bir başkası da sadece koleksiyon meraklısıdır, bunun için satın alır.

Fikirsiz mütefekkir İsmet’in yeteneksiz müridi Kara, yukarıya aldığımız havaî (hava cıva kabilinden) laflarının ardından şu havalı cümleyi kurmuş:

İslâm dünyasında ve Türkiye’de hâlâ yaygın bir kabule mazhar olan bu naif ayı­rımın felsefî olarak güçlü bir dayanağı olmamakla beraber siyasî ve psikolojik fonksiyonlarını gözardı etmemek gerekir. (s. 40)

Zeytinyağı gibi üste çıkma diye buna derler. Ege zeytinyağlarının İsmail Kara’dan öğrenceği çok şey var.

Anlattığın kendi hikayen İsmail efendi! İstediğin kadar gülebilirsin!

*

Kara’nın şu lafları da çok doğru değil:

Geleneksel yapıların, tarikatların (yakın zamanlarda cemaatlerin), muhafa­zakâr-dindar kitlenin, geleneksel din anlayışı ve yaşantısının/Müslümanlığın İslâmcılık hareketi açısından nerede durduğu başından beri çift taraflı işleyen tartışmalı ve nazik bir konudur. Bunun birkaç sebebi var. Muhtemelen en önem­lisi İslâmcılık hareketinin büyük ölçüde tasavvuf kültürünü, tarikatları gelenek­sel din anlayışının da sorumlusu tutarak ifsat olmuş ve ifsat edici bir din yoru­mu ve yaşama üslubu olarak görmesi, mevcut kötü durumun ana sebeplerinden biri olarak değerlendirmesidir. İslâmcılığın modernleşmeye uyum istikametin­de gelişen fikir ve arayışlarının önündeki din merkezli en dayanıklı muhalefet odaklarından biri olarak görülmesi de geleneksel yapıları karşı ve menfi tarafa itmektedir. (Bu noktada İslâmcılık bütün tarihi boyunca siyasî merkezlerle ve Cumhuriyet ideolojisi dahil modernist projelerle büyük ölçüde aynı çizgide yer almaktadır). (s. 21)

Bu tür genellemelerden uzak durmak gerekir.

Modern (bu çağdaki) tasavvufî hareketleri eleştiren “İslamcı”ların önemli bir bölümü, onlardaki Şeriat’e aykırı hususlar üzerinde duruyorlar.

Kemalistlerin tarikatlara düşmanlığının ardındaki saikler bununla ilgisiz. Mesela bir müslüman da, bir komünist de kapitalist sömürüye karşı çıkar, bundan, ikisinin aynı çizgide yer aldıkları sonucu çıkmaz.

*

Kara’nın makalesinin ‘sakat’ bölümlerinden birini İsmet Özel hakkında yazdıkları oluşturuyor.

Okuyalım:

İdeolojik çatışmaların, sağ-sol kavgalarının, anarşinin her şeyi kuşattığı 70’li yıllar bitmeye doğru giderken İsmet Özel’in, Türkiye’deki İslâmcılık düşüncesini yeni bir merhaleye intikal ettirecek, sorularla cevapların yapısını ve mantığını değiştirecek olan Üç Mesele: Teknik Medeniyet Yabancılaşma kitabı yayınlandı (1978). Öncülere (mücadeleyi yürütmekle kendini görevli sayanlara) seslenmeyi amaçlayan kitap “Türkiye’deki bir bölük Müslümanın dağınık bir biçimde sözü­nü ettikleri yabancılaşma, medeniyet ve teknik gibi konularda belirgin bazı yan­lışlara kapıldıkları”nı vurgulayarak bir “ayıklama”yı teklif ediyor. Ayıklanacak, belki tasfiye edilecek olan şey muhafazakârlıkla radikallik ve siyaset arasında sıkışmış olan İslâmcılık düşüncesinin, Türkiye’deki İslâm anlayışının ana kabul­leri, hatta düşünme biçimidir. Bu bakımdan kitap üslup olarak değilse de muh­teva olarak sert bir tenkit kabul edilebilir. Özellikle dinîleşme ile medenileşme (tedeyyün-temeddün) arasında kurulan kuvvetli ilişkilere ve tekniğin düşünce ve inançtan âri bir araç düzeyinde kabul edilmesine yönelttiği tenkitler, sorduğu sorular ve yaptığı açıklamalar Türk düşüncesinin ve İslâmcılığın (Said Halim Paşa, Nurettin Topçu gibi istisnalar hariç) pek alışık olmadığı ve anlamak için zorlandığı hususlardır.

İsmet Özel’in daha sonra yazdığı yazılarla şerhettiği ve Türkiye’nin gidişiyle kuv­vetle ilişkilendirdiği bu yaklaşımı, özellikle kitabın sonunda sorduğu soru hâlâ önemini ve ağırlığını koruyor: “Güçlü bir topluma ulaşıp onun müslümanlaşma­sına mı, müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” (s. 33-4)

Gerçekte İsmet Özel’in yazdıklarının İslamcılıkla hiçbir ilgisi yoktu. O, solculuk dönemindeki sığ ve saçma ezberlerini İslamcı kesimin gündemine taşımıştı, olay bundan ibaretti.

Aynı şeyleri bir solcu (komünist) sıfatıyla söyleseydi İslamcı gençler onları okunmaya değmeyecek ithal yabancı fikirler olarak göreceklerdi.

Özel’in üç meselesi (üç masalı) teknik, medeniyet ve yabancılaşma kavramlarından oluşuyordu.

Tekniğe bakışı tamamen Marksist bir temele dayanıyordu: Alt yapı (ekonomik yapı ve düzen) üst yapıyı (ahlâkı, zihniyeti, sosyal ilişkileri, siyasî yapıyı) belirlerdi. Teknoloji de belirli bir ekonomik düzenin tapulu malıydı, dolayısıyla o ekonomik düzenin sahiplerinin zihniyetinden başka birşeye izin vermezdi.

Bu düşüncesiz düşünür, fikirsiz mütefekkir, söz konusu masal kitabında “Traktör cikletsiz olmaz” diyerek zırvacılık alanında zirveyi yakalamıştı. Yani ona göre, bütün köylülerimiz ciklet tüketmekten helak olma durumundaydılar.

Bu şiirsiz şair taslağının yazdıklarının İslamcılıkla bir ilgisi yoktu, fakat edebiyat dünyamıza önemli bir katkıda bulunmuş durumdaydı: Bilgi ve mantık bakımından bomboş bir kafanın da eksantrik cümleler kurabileceğini yazılarıyla ispat etmişti. Edebiyatçı kafası davul gibiydi, boş olunca özgüveni daha fazla oluyor, sesi daha gür çıkıyordu. 

Ona göre, madem ki teknolojiyi gâvur geliştirmişti, o halde teknolojiyi kullanmanız sonuçta gâvurlaşmanıza yol açardı.

Solculuğun, komünistliğin çok revaçta olduğu bir dönemde kendi mahallesini bırakıp İslamcı kesime iltihak etmiş bir şairin hidayete eriş öyküsünden büyülenen cahil ve saf İslamcı gençlik, İsmet’in alışkın olmadıkları üslubu ve jargonu karşısında hipnotize olmuştu. “Ne demek istiyor bu artist, müslüman mahallesinde bu salyangozların işi ne?” diye olayı sorgulamak akıllarına bile gelmemişti.

Böylece, gemicilik teknolojisi alanında çağının önünde olan Hz. Nuh a. s., bütün sanayileşmenin en temelinde yer alan demircilik alanında zamanının önüne geçen, demirciliğe çağ atlatan Hz. Davud a. s., İslam’la ve İslamcılıkla bağdaşmayan faaliyetlerde bulunmuş, bugünün küfür teknolojisinin geçmişteki temellerini atmış insanlar haline geliyorlardı.

Medeniyet bahsinde de Rousseau’nun peşine düşmüş olan Özel’e göre, İslam bedevîleşmek demekti. Yazdıklarından çıkan sonuç buydu.

Yabancılaşma (Entäußerung) ise zaten (kelime olarak değilse de yüklenen özel anlam olarak) tümden Marx’ın icadıydı.

*

Böylece fikir teröristi ve ideolojik sabotör/sabotajcı İsmet, İslamcıların gündemine üç tane saatli bomba yerleştirmiş oluyordu.

Bu bombalar patlayacak ve resmî ideolojiyle hesaplaşma derdindeki İslamcılar artık kendi aralarında “Yok teknik iyiydi, yok kötüydü, yok medenilik iyidir, yok değildir” türünden deli işi konuların tartışıldığı bir “cinnet mustatili (dörtgeni)”ne hapsolunacaklardı. Bir kapı bulup kendilerini dışarıya atmaları ise ancak herkesin “dumur” olup ne söyleyeceğini de, ne düşüneceğini de bilemediği 28 Şubat Süreci sonrasında mümkün olacaktı. O arada İsmet de, daha bütün bu yaşamış olduklarının ne anlama geldiğini bile kavrayamamış olan şaşkın İslamcılara yeni bir saatli bomba hediye edecekti: “Kalın Türklük”. İslamcıların kendisi gibi bir sabotajcının hainliğini keşfedememiş kalın kafalılar olduklarını düşündüğü için olsa gerek, onlara sunduğu Türkçülük de kalındı. Yazdığı Kalın Türk adlı kitabı piyasaya süren yayınevi’nin adı ise Tiyo idi.

İsmet, kalın kafalı İslamcıları ti’ye alıyor, nanik yapıyordu.

*

Şiir diye pazarlanan karalamalarında şiiriyet namına sadece birkaç mısraya tesadüf olunan bu bomba uzmanı sabotajcının “Güçlü bir topluma ulaşıp onun müslümanlaşma­sına mı, müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” şeklindeki sözü ise, bedensel değilse de zihinsel engelli bir vatandaşın sorabileceği bir soru durumundaydı.

Sorusu, “Spor yapıp güçlenip de mi kitap okuyup bilgileneyim, kitap okuyup bilgilenip de mi spor yapayım?” sorusundan daha mantıklı değildi.

Güçlü bir toplum olmaya çalışmak ile, müslüman bir toplum olmak için uğraşmak, birbirine zıt ya da birbirine engel şeyler değildi çünkü.

İnsan, “Yürüyeyim mi, düşüneyim mi?” diye yürüme ile düşünme arasında karşıtlık ilişkisi kuruyorsa, aptalın tekidir.

Hem yürü, hem de düşün!

*

İsmet olayında asıl sorun şu: Bu şiirsiz şairin yazdıklarının muhasebesinin, ancak Marksçılığın gelir gider defterine kaydedilerek yapılabileceği unutuluyor.

İsmail Kara’nın (üstelik bir de prof. unvanı varken) bunu anlayamamış olması Türkiye’ye özgü bir garabet.

Olivier Roy bile, İslamcılığın iflasını ilan ettiği kitabında, “İslamî/İslamcı aydın” ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtmektedir.

Evet, düşüncesini bilinçli olarak (bilinçsizce, farkında olmaksızın değil, şuurunda/farkında olarak) “İslam’ın kavramsal çerçevesi” içinde düzenlemek, İslamî/İslamcı/müslüman aydın olmanın temel şartıdır. Roy, bunu anlamış.

Düşüncesiz düşünürün kullandığı kavramsal çerçeve, Marksistlere ait.. Ve İsmail Kara, bunda eşi bulunmaz bir İslamcılık incisi bulunduğuna inanmamızı istiyor.

Cehaletin bu kadarı demek ki ancak tahsille mümkün olabiliyor. Doçentlik bile kurtarmıyor, adamın prof. olması gerekiyor.

Buradan İsmail Kara’ya bir ev ödevi veriyorum: Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabını (paradigmanın, kavramsal çerçevenin önemini anlamak için) beş defa okuyacak, bir kere de dolmakalemle deftere geçecek.

Anlayışı biraz kıt olduğu için bir defada meseleyi çözmesi mümkün değil gibi görünüyor. Fakat dördüncü okuyuşunda biraz sökeceğini tahmin ediyorum.

*

Türkiye İslamcılığını tarihsel dönemlere ayıran Kara, 1980 sonrasını “uyum ve entegrasyon dönemi” olarak adlandırıyor. Yani “düzen”e uyum ve entegrasyon.

Doğal olarak, bunu sadece İsmet’in tahrip gücü yüksek bombaları gerçekleştiremezdi. O, araziyi temizliyor, yeni imar faaliyetleri için hazır hale getiriyordu.

Bu aşamada devreye kimlerin girmiş olduğunu, Kara’nın şu ifadeleri ortaya koyuyor:

Uyum ve Entegrasyon Dönemi (1980 sonrası):

Türkiye’de İslâmcılık dü­şüncesi ve hareketinin seyri açısından da önemli bir dönüm noktası olarak mü­talaa edilmesi gereken 12 Eylül askerî darbesi sadece siyasî partileri, bu arada MSP’yi kapatmak ve liderlerini tutuklamakla kalmadı, sağ, sol, İslâmcı demeden bütün aktif siyasî hareketlere, dernek ve vakıflara da gözdağı verdi, her çevreden birçok insanı hapse attı, birçok yayın organını kapattı, bazı kitapları yasakladı, bazı dernek ve vakıfların başına emekli paşaları getirdi, herkesi susmaya ve belki anlaşmaya zorladı. Arkasındaki iç ve dış destek de muhtemelen 60 darbesinden daha kuvvetli idi. İhtilâlin gerekçeleri arasında irtica -bölücülükle de bir şekilde ilişkilendirilmiş olarak- yine ön sıradaydı.

Türkiye’yi Soğuk Savaş sonrası döneme hazırlayan15 bu sürecin de İslâmcılık ta­rihi açısından kendine mahsus özellikleri var:

a) Her ne kadar İslâmcılık düşüncesi ve hareketi 70’li yıllardan tevarüs ettiği entelektüel ve hissî birikimle, hareket kapasitesiyle ve İran devriminden aldı­ğı psikolojik destekle 80’li yıllar boyunca varlığını, görünürlüğünü ve sesini bir şekilde sürdürmeye devam ettiyse de bu dönemde tarihinde hiç olmadığı kadar uyum hattına doğru kaydığı/buna zorlandığı da açıktır. 12 Eylül rejiminin iç ve dış müttefiklerinin Turgut Özal gibi (MSP’den milletvekili adayı, Demirel’in bü­rokratı ve müsteşarı, takunyalılardan, tarikat mensubu, büyük sanayicilerle ça­lışmış, milliyetçi-muhafazakâr, sağ cenahın cemiyet ve vakıflarında bulunmuş, mühendis, son olarak ANAP’ı kurmadan önce ABD’de zayıflamış…) bir tipte karar kılması ve 1983 seçimlerinde nerede ise bütün İslâmcı grupların, tarikat ve cemaatlerin kahir ekseriyetinin oyunun ANAP’a akması (1965 seçimlerinde Demirel ve AP benzer bir netice almıştı) işin hangi istikamete doğru akacağının açık işaretlerini vermişti.

b) Bu dönemin yaygın kavramlarından biri yeni üretilen ve terörle, silahlı müca­dele ile, kanla, şeriat ve hilafet merkezli siyasî taleplerle, şiddetle, İslâm devletiy­le, demokrasi ve laiklik karşıtlığıyla, radikal ve fundamentalistlikle ilişkilendiri­len “siyasal İslâm”dır ve irtica gibi mahkûm ve tasfiye edilmek istenen muhalif, aktivist dinî düşünce ve hareketlerin gayrimeşru sayılması, devredışı bırakılması için bir araç olarak kullanılmıştır. Bunun karşısına ise sıcak bakılan, mûnis bulu­nan, müsaadeye mazhar olan “kültürel/ılımlı İslâm” yerleştirilecektir. …

Türkiye’yi de çok süratli bir şekilde etkisi altına alan bu yeni siyasî çerçeveler karşılık bulmakta gecikmedi; tahmin edileceği üzere “kültürel/ılımlı İslâm” hattı büyük kabule mazhar oldu. Son çeyrek yüzyıl içinde Medine sözleşmesi tartış­maları, birarada yaşama ve hoşgörü edebiyatı, çokhukukluluk, dinlerarası diya­log, medeniyetler ittifakı, sivil toplumculuk… gibi slogan değeri ve hissiyatı kuv­vetli fakat muhteva olarak büyük ölçüde boş ve işlenmemiş başlıkların İslâmcı gruplar ve cemaatler arasında, Diyanet ve İlahiyat Fakülteleri dahil devletin din­le alakalı kurumları içinde bulduğu karşılık üzerinde düşünmeye ve yorumlan­maya değer niteliktedir. Küreselleşme programlarına, liberal söylemlere, serbest piyasacılığa, çevreciliğe, Avrupa Birliği taraftarlığına, demokrasi havariliğine… kolaylıkla eklemlenen bu süreç az sayıdaki muhalif İslâmcı kişi, kurum ve çevre­leri rahatlıkla marjinalleştirecek, gayrimeşru ve etkisiz hale getirecektir.

Uyum ve entegrasyon hattını kuvvetlendiren en genel ve etkili fikrî temayül bu seküler ve laik anlayışa doğru açılan çizgi üzerinde gerçekleşti denebilir.

c) Bu yeni temayülün siyaset sahnesindeki en açık göstergesi Erbakan-MSP çiz­gisinin “milli görüş”ten saparak slogan değeri daha yüksek ama muhteva olarak daha zayıf “âdil düzen” projesinde karar kılması ve çokhukukluluk başta olmak üzere küreselleşme dönemi söylemlerine katılmadaki heveskâr tutumu olma­lıdır. Erbakan’ın Anıtkabir ziyaretlerine başlaması, bağımsızlık fikri üzerinden “Atatürk yaşasaydı Refah Partili olurdu” demesi, tekpartili yılları tenkit ederken 1938 öncesini yani Mustafa Kemal Paşa dönemini dışta bırakması, ..

2000’li yılların başında kurulan ve kısa bir zaman içinde tek başına iktidara ge­len, tek başına iktidarını üç seçim döneminde sürdüren AKP’yi içinden geldiği hareketten siyaset ölçüleri itibariyle daha başarılı, fikrî olarak daha iddiasız ve geri çekilmiş, İslâmcılıktan vazgeçmiş bir siyasî parti haline getiren de RP ile başlayan uyum ve entegrasyon çizgisini daha ileriye götürmüş olmasıdır. …

ilk bakışta müsbet tarafları önde gözüken gelişme­ler aynı zamanda İslâmcıların bütün katmanları ve renkleriyle sisteme, sistemin mantığına entegrasyonları, hatta bir aşama sonra sistemin taşıyıcıları oldukla­rı manasına da gelecektir. (Daha önce de ifade edildiği üzere İslâmcılık düşün­cesinin birçok kanadında zaten devletin kendilerinin olduğu fakat yabancılar tarafından idare edildiği, kendilerinin bunu daha doğru ve iyi şekilde yapaca­ğı istikametinde kuvvetli bir fikir vardı). Dolayısıyla sisteme dahil olmanın bir tarafı normalleşme ise diğer tarafı bir bakıma kendi olmaktan vaz geçme ve kan kaybetmedir.(s. 34-6, 38)

Bunlar yaşandı..

Uyum ve entegrasyon, önce söylemde, benimsenen gündemde ve tartışma konularında başladı.

(Burada şunu belirtmeliyim, İskenderpaşa Cemaati’nin Sağduyu Partisi, uyum ve entegrasyon çizgisini –söylem düzeyinde- AKP’den bile daha ileriye taşıdı. Partilerinin internetteki sitesine bakıldığında onlara İslamcı demenin mümkün olmadığı ortaya çıkıyor. Fakat liderlerinin söylemleri, bozkurt-çu olarak nitelendirilmelerine imkân veriyor. Yine de Haydar Baş belasını geçebilmiş değiller.)

Uyum ve entegrasyonda, İslamcı oluşum, grup ve cemaatlere sızdırılmış olan “nüfuz/tesir/etki ajanları”nın da önemli katkısı vardı.

Satın alınamayanlar bu şekilde manipüle edildi ve/veya kullanıldılar.

Bazıları ise doğrudan satın alındı.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri merhum Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin akabinde MİT’ten bir albayın gelip kendisine işbirliği teklif ettiğini açıklamıştı. Ona üç tane teklifte bulunmuşlardı. İkisi önemliydi: Atatürk’le uğraşmayacak ve yurtdışında kendileriyle birlikte Millî Görüşçüler ile Süleymancılar’a karşı mücadele vereceklerdi.

MİT’çilerin Millî Görüşçüler ile Süleymancılar’ın liderlerine de benzer bir teklifle gitmiş olmadıklarını nasıl bilebilirdik?

“Atatürk’e dil uzatmayın ve yurtdışında bizimle birlikte Nurcular’la mücadele edin” demiş (ya da dememiş) olabilirler miydi?

Nitekim merhum Kadir Mısıroğlu, Süleymancılar’ın önemli isimlerinden (Adalet Parti ve Demokratik Parti’den Mersin ve Samsun milletvekilliği de yapmış bulunan emekli vaiz) Hilmi Türkmen’e de benzer bir teklifin yapılmış olduğunu defalarca yazdı.

 Ona da, kendileriyle işbirliği yapması ve Süleymancılar’ı Atatürk karşıtlığından uzaklaştırmayı kabul etmesi karşılığında Diyanet İşleri başkanlığı makamını teklif etmişlerdi.

Kabul etmemiş, fakat kendisine o teklifi yapan MİT’çiyi bir zaman sonra Fethullah Gülen ile al takke ver külah samimi dostluk yaparken görmüştü.

Darbe sonrası dönemler, böylesi “satın almalar” için uygun zemini hazırlıyordu. O yüzden 28 Şubat Süreci sonrasında da merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocaya gidip böylesi bir işbirliği teklifi yapmışlardı. Kabul etmemiş ve bunu cemaate açıklamıştı.

Ya böylesi teklifleri alıp da açıklamayanlar?..

Ya Aczmendi prefabrik tarikatı şeyhi Müslüm Gündüz ile 28 Şubat döneminin cinci şeyhi Ali Kalkancı gibi “yerli-milli imalat, made in Turkey damgalı” tipler?

Mesele sadece uyum ve entegrasyondan ibaret değil.

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABINA VE "YERLİLİK-MİLLİLİK"E DAİR

 





Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitabın (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) “Sunuş” yazısında şöyle deniliyor:

Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinden bu yana, bu topraklarda yaşayan toplumlar, Batı sömürgeciliği/emperyalizmi karşısında derin bir bocalama ve mağduriyet yaşamış, sürekli bir cevap arayışı içinde ol­muşlardır. Birkaç yüzyıl boyunca süren bu cevap arayışı, hayatiyetini arttırarak devam etmektedir. “İslâmcılık Düşüncesi” ise eğrisiyle doğ­rusuyla bu coğrafyanın ürünü olan ve bu anlamda yerliliğini muhafaza eden bir fikir olması hasebiyle üzerinde düşünülmeyi fazlasıyla hak et­mektedir. İslâm milletinin damarlarında hâlâ güçlü bir nabız gibi atan “İslâmcılık Düşüncesi” üzerinde yapılacak Türkiye merkezli çalışmalar, geleceğe dair yeni teklifler üretmemizi ve yeni bir dünya tasavvur ede­bilmemizi de sağlayacaktır.

Bir sempozyum yapılıyor, sempozyum tebliğleri kitaplaştırılıyor, ve “Sunuş”unda bunlar söylenebiliyorsa, o sempozyumda havanda su dövülmüş demektir.

Burada iki tane sakatlık var.

Birincisi, İslamcılık gerçekten İslamcılık ise, eğrisi olamaz. Çünkü İslam eğri değildir, doğrunun kendisidir.

İslamcı olan da “doğrucu” olmuş olur. Eğriliği varsa, gerçekte “doğrucu”, yani İslamcı olamamıştır.

Onun savunduğu şeye İslamcılık adını vermek, İslam’a iftira atmak olur.

*

İkincisi, bu coğrafyanın ürünü olmanın bir önemi yoktur.

İlim Çin’de bile olsa gidilip alınır.

Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır.

Bu coğrafyanın bir kutsallığı yok..

Bu coğrafya, kendisinden hata zuhur etmeyecek “ilahî dergâh” da değildir.

Bu coğrafyanın ürünü olma, meşruiyet nedeni de olamaz.

Yerliliğini muhafaza etmeden söz etmek ise, saçmalıktır.

Çünkü İslam, “yerli” değildir, evrenseldir.

Çünkü İslam, yerlilik ve bu coğrafyaya aitlik kıstaslarıyla değerlendirme konusu yapılabilecek birşey değildir.

Tam aksine, bu coğrafyanın ürünü olan ve yerlilik sıfatını taşıyan şeyler, İslam’a uygunsa bir değer taşır.

*

Ne yazık ki bu zamanın insanının, müslümanının ölçüleri bozulmuş..

Neyi niçin savunması gerektiğinden habersiz..

“Bu coğrafyanın ürünü olma” ve “yerlilik” gibi derin devletin (resmî ideolojinin) empoze ettiği sahte ölçütler, “şaşmaz yanılmaz kutsal ölçüler” gibi kabul edilmiş.

Sorgulanamaz ezber haline gelmiş.

Cennetmekân (mekânı Cennet olsun) Selçuk Bey bu kafada (kafasızlıkta) olsaydı, aşiretine “Müslüman olma” teklifinde bulunamaz, atalarımızın müslüman olmasına vesile olamazdı.

Aynı şey Abdülkerim Satuk Buğra Han ve Nogay Han gibi öncülerimiz için de geçerli..

Onlar, aşiretlerinin/toplumlarının müslüman olmasını sağladılar.

Halbuki İslam onlar için ne “yerli” idi, ne de onların “coğrafyasının ürünü”ydü..

Onlar böyle dar bakış açılarının, “coğrafya”nın ve “yer”in kulu kölesi olmadılar.

Vizyonsuzluk, körlük ve kitlesel enaniyet/benlik/gurur anlamına gelen “kendi kendine taparlık” şaşkınlığına prim vermediler.

Bir onlara bak, bir de bugünkülere..

Yazıklar olsun!


BEŞİKTAŞ İSLAMCILIĞI

 





2017 yılında, Nakşbendî tarikatından oldukları bilinen İsmailağa Cemaati‘ne mensup iki ayrı grup, Hicaz’da kendi aralarında kavga etmişlerdi.

Bunlar, tekke ve medrese kavramlarını önemseyen insanlar.

Onlar için önemli olan tasavvuf, tarikat, zikir, tesbih, rabıta, sâdât, meşayih, hatm-i hacegan, seyr ü süluk gibi tabirlerdir. 

İslamcılık gibi kavramlar gündemlerinde asla yer almaz.

*

Tarikat ve tasavvuf denilince de akla ilk elde Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî ve Mevlana gibi isimler gelir, ve birçokları, İslamcılık’tan farklı olarak, siyasal boyutundan soyutlanıp sadece ahlâk alanına sıkıştırılmaya çalışılan “yeni Batıcı İslam” için elverişli bir damarın, bu hareketlerde, yani tasavvuf geleneğinde bulunduğunu düşünürler.

Ancak, Hicaz’daki söz konusu kavga üzerine Millî Gazetede yayınlanan bir yazıda, bu kendilerini asla İslamcı olarak adlandırmayan insanların bile İslamcı denilerek aşağılandığını görmüştük. 

Yazıda, kavga olayı tarikat, tasavvuf ve medrese “geleneği” çerçevesinde sorgulanmıyor, (bugüne özgü) tasavvuf ve tarikat eleştirisi (ya da İsmailağa sorgulaması) yapılmıyordu. Fatura yine, alâkasız biçimde (Hicaz'da kavga eden şahısların tekelinde ya da zimmetinde olmayan) İslamcılığa çıkarılıyordu.

Günümüz uluslararası konjonktüründe ve “yerli-milli” ataist düzeninde kolay ve risksiz bir hedef.. Tribünler alkış için bekliyor.

Kısacası, bu İslamcılık eleştirmenliği, uzun vadede, İslamcılıkla ilgisinin bulunmadığı iddia edilen İslam’ın (mesela tasavvufçuların temsil ettiği düşünülen İslam'ın) kuşa döndürülüp ahlâk edebiyatı haline getirilmiş biçimine bile, tamamen “laikçi” bir üslupla düşmanlık yapma istidadı göstermektedir.

Bu yabancı, Batı’dan ithal "maskeli İslam düşmanlığının" hokkabaz pazarlamacı soytarılar marifetiyle “yerlilik ve millilik” diye pazarlanacağından da kimsenin kuşkusu olmasın.

*

Evet, Millî Gazete'de bir yazar, Hicaz'daki kavgayı bahane ederek şöyle diyordu

Bırakınız iş ve siyaset dünyasını edebiyat ortamlarında bir zamanların anlı şanlı İslamcı şair ve yazarları bile hafif bir tebessümle iktidar imkân ve nimetlerine tav olmuşlardır. Bu zatların dilinde İslamcılık şimdilerde nostaljiden öteye gitmemektedir.

Demek ki sorun İslamcılıkta değil, İslamcı olamamada. İslamcılık istismarında..

Fakat, yazarın sonraki cümleleri, tam aksi yönde ilerliyor:

Çok bereketli bir konuşma malzemesidir İslamcılık. Hem konuşmalarınızı ve de birlikte susmalarınızı biriktirip kitap da yaparsınız. Yok, Anadolu İslamcılığı imiş, yok İstanbul İslamcılığı imiş, onlarca çeşidi çıktı İslamcılık kavramının.

Demek ki nostalji değilmiş. 

İslamcılığın konjonktür hazretlerinin emrine amade ya da “zamanın ruhu”na meftun “yerli-milli, vatancı, devletçi” yeni sürümleri icat edilmiş.

TSE damgalı yeni sürümler..

Birileri plan ve programlarına, İslamcılığı da istimlak etme, el koyup millileştirme/devletleştirme/kamulaştırma hedefini dahil etmişler.

*

Beyzadelere tek başına İslam yetmiyor, illa yanına kendi putlarını ortak olarak eklemeleri lazım.

İstanbul’suz ya da Anadolu’suz, ortaksız İslamcılık işlerine gelmiyor.

Bu tavır insana şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyor:

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler.” (Yusuf, 12/106)

*

Yazarın sonraki cümlelerine geçelim:

Radikalizm hep İslamcılıkla birlikte kullanılagelmiştir bu ülkede. Tavizsizliği ve temele inme noktasında düşünsel toleranssızlığı ifade eder. Bu keskin anlayışla halkın geçinebildiği bir döneme rastlamadım. Niçin acaba? Halk esnemesiz, keskin bir İslam’ı neden bünyesine almamıştır?

Bu ne söylediğinden habersiz yazar, bir İstanbul ya da Anadolu İslamcılığından söz etmekten daha büyük bir taviz olamayacağını akledemiyor.

Bu keskin anlayışla halk hiç geçinemedi de geçmişte Mustafa Kemal Atatürk’e hilafet ve Şeriat uğruna niçin muhalefet edilmişti?

Bir Şeyh Said isyanı niçin yaşandı?

Madem halk bu esnemesiz ve keskin İslam’ı “bünyesine” hiç almıyor, o halde laik devletin İslamcılıkla uğraşmasına hiç lüzum yoktu.

Nasıl olsa halk benimsemiyordu..

Şeyh Said'i kendi haline bırakırdın, olur biterdi.

*

Evet, bir de Anadolu İslamcılığı, İstanbul İslamcılığı filan diye palavralar üreten sahtekârlar zuhur etti.

Tabirler yeniyse de, ardındaki strateji, taktik, yöntem ve üslup eski.

Olay, sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal ile başladı.

İnkılap/devrim hummasına yakalanmış olan birilerinin kafasından geçen ilk niyet, (tıpkı şapkanın zorla giydirilmesi gibi) millete Hristiyanlık inancının dayatılmasıydı.

Fakat, bu adımı atmaya cesaret edemediler.

Paşaların Kavgası adlı kitapta Kâzım Karabekir’in şu açıklamaları yer alıyor:

Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasına gitrniştirn. Teşkilat-ı Esasiye'nin tadil müzakeresinin (Anayasa’da değişiklik yapılması görüşmelerinin) ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

- Nedir o kanaat?

Tevfik Rüştü Bey'in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

- İslamlığın terakkiye (ilerlemeye) mani olduğu kanaati! .. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.

Mustafa Kemal Paşa'yı, bu sefer de kimlerin, nerelere götürmek istediği görülüyordu. Ben şu mütalaada bulundum:

- Eskiden beri dinler, aşağı yukarı, bazı terakki adımlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebilirim. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, o da din değiştirmek gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selametimizi kırarak bizi mahvedebilirler. Daha yakın tarihlerimizde 1855'te İngiltere, Fransa ve İtalya (Sardunya) devletleri bizimle Ruslara karşı ittifak yaparak harbe girmediler mi? Daha içinden yeni Hıristiyan devletleri, İslam Türk devletiyle ittifak yaparak, İtilaf devletlerine karşı dört yıl harp etmediler mi? Şimdiye kadar yüzümüze kimse bakınadı mı ki bundan sonra tam milli bir devlet olarak ortaya çıktığımız halde, yüzümüze kimse bakmayacaktır.

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

- Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!

Gazi (Mustafa Kemal), riyaset (başkanlık) yerinde, Fethi Bey onun solunda idi. Ben de kapıdan girince, hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin bir cevap verince, ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım. Önce Türklerin, İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde "Kayseri Rumları " halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da dedim ki:

- Fethi Bey; bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey, bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti göstermernek, Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz! Bu zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp, onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar, bu (İslam terakkiye manidir) fikrinizi garip bulurum. Bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmî münakaşaya tahammül ederneyecek kadar taraftar bulmasından, çok müteessir oldum! Fakat ben de iddia ediyorum ki: Türk Milleti, ne dinsiz olur, ne de Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız; objektif bir görüş değil, hülyanızdır! Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar! Nerede ve nasıl karar kılacağını da kestiremesek bile, milli bir dram olacağından şüphe etmeyiz!

(Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, haz. Faruk Özerengin, 6. b., İstanbul: Emre Y., 2005, s. 139-141.)

Eserin 141’inci sayfasındaki 10 no’lu dipnotta, Mahmut Esat Bozkurt’un, bir kitabında olayı farklı aktararak yalan söylemiş olduğu da açıklanıyor.

Evet, böyle bir niyetleri vardı. Millete Hristiyanlığı dayatmak istiyorlardı.

Fakat bunu ancak kan dökerek, kanlı bir istibdatla gerçekleştirebilirlerdi.

Ve ortaya millî bir dram çıkardı.

Bir iç savaş.. Felaket..

Sonucunun ne olacağı da kestirilemezdi.

Mustafa Kemal Atatürk ve hempaları, milleti dininden edeceğiz, ihtimal bazı kafaları keseceğiz derken, kafalarını kaybedenler haline gelebilirlerdi.

O yüzden, "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" diyen Tevfik Rüştü kürsüde böyle bir konuşmayı yapamadı.

*

Projede değişiklik yaptılar, millete Hristiyanlığı dayatma yerine, İslam’ı içinden bozup tahrif etmeye koyuldular.

Hedefleri, bir Türk Müslümanlığı/İslamı üretmekti.

Bunun için Ezan’ı Türkçeleştirdiler. Allahu Ekber demek yasak oldu. Tanrı uludur diye bağırmak gerekiyordu.

İşi namazda Kur’an surelerini Türkçe okutmaya, camiye sıralar koydurmaya kadar vardırmak istiyorlardı.

Aldığı talimat gereği namazı böyle kıldırmaya kalkan da oldu.

*

İslam’ı bu şekilde Türkleştirme, “yerli ve milli” prefabrik ve paralel bir din haline getirme çabası tam başarılı olamadıysa da kısmen gerçekleşti.

Laik devletin askeri, polisi, güvenlikçisi vs. yaşarken Allah yolunda cihad edemiyorsa da, ölünce “dinen şehit” ilan ediliyor.

Cuma hutbelerinde rejimin kırmızı çizgilerini rahatsız edecek ayet ve hadîsler okunamıyor. Sansürlü.

Mesela, Şeriat kavramının yer aldığı Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti..

*

Nasıl Atatürk ile hempaları milleti İslam’dan tümden uzaklaştırma projesinin tutmayabileceğini, sonuçta kendilerinin de tasfiyesine yol açacak bir kaos doğabileceğini düşünerek dümeni “İslam’ı yerli ve milli hale getirme” limanına kırdılarsa.. 

İslamcılıkla mücadele eden “yaşayan” (geleceğin ölüsü) derin görevlilerin de.. 

“İslamcılığı itibarsızlaştırmak, gözden düşürmek, lanetli ilan etmek için elimizden gelen her düzenbazlığı yapalım, ancak, ‘Mohikanların sonuncusu’ hesabı hâlâ İslamcı kalmaya devam eden nostalji malzemesi üç beş çağdışı kişi için de bir oyunumuz olsun, onlara da İstanbul ve/veya Anadolu İslamcılığını hediye edelim, onları da böylesi çocuk oyuncaklarıyla oyalayalım” dedikleri anlaşılıyor.


İSLAM'IN AKLI, LAİK ATATÜRKÇÜLÜĞÜN AKILSIZLIĞI

 




Merhum İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın hacimce küçük (Osmanlıcası sadece 29 sayfa) fakat değerce çok büyük bir eseri var: Frenk Mukallidliği ve Şapka (Avrupalı Taklitçiliği ve Şapka) (İstanbul: Kader Matbaası, 1340).

İdamına neden olan kitap..

Eserde dört adet bölüm başlığı ya da ara başlık mevcut: Taklid, iman ve küfür, şiâr-i küfür (küfür alâmeti/sembolü/simgesi/nişanesi), cevap.

İlk birkaç cümle usûlüddîn (dinî ilimlerin metodu/yöntemi, temel ilkeleri) çerçevesinde bilinmesi gereken gerçekleri veciz bir biçimde hülasa ediyor.

Tahkîkî iman ve taklîdî iman, dinde aklı kullanmanın önemi, mezhebe tâbi olmanın gerekçesi gibi hususlar özlü bir biçimde aktarılıyor.

Bu yazımızda söz konusu ilk cümleleri konu edineceğiz.

*

Taklîd başlıklı ilk bölümün ilk cümlesi "Mukallid, taklid eden demektir" şeklinde.

İkinci cümle ise taklid kelimesinin tanımını veriyor (s. 3): 

"Taklid: Hüsnüzan edip muhik olduğunu itikad etmek sebebiyle bir kimseye itikatta, kavilde, fiilde, sûret ve sîrette bilâdelil ittiba ve iktida eylemek ve ona benzemek demektir."

Bugünkü Türkçe'ye şöyle aktarılabilir: 

Taklit, hüsnüzanda bulunup haklı (hakkı/hakikati bulmuş) olduğuna inanma nedeniyle bir kimseye inançta, sözde, eylemde (davranış, hareket ve amelde) delilsiz olarak tâbi olma, uyma ve benzeme demektir. 

Burada anahtar kavram delil..

*

Eserin üçüncü cümlesi ise şöyle: "Şer'-i şerîf (Şeriat) nazarında alelıtlak taklid câiz değildir."

İnternette kitabın sadeleştirilmiş metnine de ulaşılabiliyor (Hazırlayıp paylaşanlardan Allah c. c. razı olsun). Orada bu cümlenin şöyle sadeleştirilmiş olduğunu görüyoruz: "İslâm’da genellikle taklid câiz değildir."

Ancak, ifadenin asıl anlamı bu değil. 

Alelıtlak ('alâ el-ıtlak, ıtlak üzere), bugünkü Türkçe'de genellikle kelimesiyle kastedilen manaya gelmez. 

Genellikle denildiğinde "çoğunlukla" anlamı kastedilir. 

Itlak, mutlak kelimesiyle aynı kökten geliyor. Mutlak, mukayyed (kayda tabi, sınırlanmış) olmayan demektir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mutlak" maddesinde şöyle deniliyor:

... mutlak ve mukayyed, lafzın delâletinin vasıf, şart, zaman, mekân gibi kayıtlarla sınırlandırılmış olup olmadığını belirten bir kavram çiftidir. Mutlak için “gayri muayyen bir ferdi veya fertleri gösteren, ve herhangi bir sıfatla kayıtlanmış olmayan lafız”, mukayyet için de “gayri muayyen bir ferdi veya fertleri gösteren, ve herhangi bir sıfatla kayıtlanmış olan lafız” şeklinde bir tanım verilebilir. Meselâ “adam, kitap, öğrenci” kelimeleri mutlak iken bunlara “imanlı adam, dürüst adamlar, kıymetli kitap, el yazması kitaplar, terbiyeli öğrenci, çalışkan öğrenciler” şeklinde bazı kayıtlar konduğunda mukayyet olur.

Mesela kitap kelimesi mutlak olduğu için kayıtlanmamıştır. Kıymetli kitap denildiğinde kayıtlanmış, mukayyed olmuştur, fakat "mutlak"ta olduğu gibi yine "gayri muayyen"dir, yani belirli bir kitabı ifade etmez. Bu da yine genel bir lafızdır, genellik gösterir. 

Alelıtlak ('alâ el-ıtlak) için genellikle karşılığını kullandığımızda, "takyid edilmeme, kayd u şarta tabi olmama" anlamı kaybolur. Çünkü "mukayyed" de, "kıymetli kitap" örneğinde görüldüğü gibi genellik ifade eder. 

Mesela bir kimse "Ben sporu severim" dediğinde, bir kayıt getirmemiş olduğu için buna alelıtlak mana verilir ve bütün spor dallarını sevdiği anlamı çıkar. Uzakdoğu sporları denildiğinde kayıtlanmıştır, fakat yine (mesela judo gibi) muayyen bir "fert" söz konusu değildir, ifade geneldir.

*

Yine mesela Lord Acton'un "Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır" şeklindeki sözünde mutlak güç ile kastedilen, bir kayıt ve sınıra tabi tutulmayan güçtür.

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" (Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) lafının durumu da aynı. 

Hakimiyet için hiçbir kayıt ve şart tanımamak, hakimiyet denilince akla gelen herşeyi millete mal etmek demek olur.

Tabiî bu söz, İslamî açıdan kabulü mümkün olmayan Fransız icadı bir hurafeden ibarettir. (Akıl da kabul etmez, çünkü ferdi/bireyi yok sayan, onun iradesini içinde bulunduğu "sürü"ye bırakan, böylece onu şahsiyetsizleştirip hayvan derekesine indiren, birey üzerindeki sürü hakimiyetini kayıt ve şarttan azade mutlak bir despotizme dönüştüren faşistçe bir ifadedir.)

İtikadî açıdan da tehlikelidir, şirk demek olur. Yani bu sözü mutlak olarak aldığınızda, takyid etmediğinizde küfrün ve şirkin daniskasıdır. 

İslam'a göre hakimiyet, ancak, Allahu Teala'nın emir ve yasakları ile kayıtlı biçimde milletin olabilir.

*

Ancak, bu lafı vird-i zeban edinenler de aslında milletin hakimiyetine kayıt ve şart getirmekten geri durmuyorlar.

Mesela Türkiye'de milletin hakimiyeti ancak Atatürk ilke ve inkılapları denilen kayıtlama, sınırlama ve şartlar çerçevesinde geçerli kabul edilir.

"Hakimiyet kayıtsız şartsız milletinmiş, o halde millet olarak Atatürk ilke ve inkılapları yerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ilke ve inkılaplarını istersek buna kimse karışamaz" diyemezsiniz.

Çünkü cebinizdeki hakimiyet banknotu aslında kalpazanların basıp elinize tutuşturdukları kalp paradır. Kendinizi zengin zannederek mutlu olmanızı sağlayabilir, fakat pazarda geçmez. 

Çünkü Türkiye'de yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala'nın emir ve yasaklarının yerini, Ali Rıza'nın Zübeyde'den olma (şimdi cansız bir ceset olan) oğlu Mustafa'nın emir ve yasakları almıştır.

Tabiî bir de, milletin hakimiyet hakkını seçimler yoluyla vekillerine devrettiği kabul edilir. Millet seçimden seçime sandığa gider, diğer zamanlarda hakimiyet bakımından dımdızlak ve cascavlaktır.

Vekillerin hepsi değilse de bazısı "kayıtsız ve şartsız" olduğu söylenen hakimiyet nimetinden bir başka seçime (bir de birileri çıkıp darbe yapıncaya) kadar doyuncaya, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar faydalanırlar 

*

Demek oluyor ki, merhum Atıf Hoca'nın "Şer'-i şerîf (Şeriat) nazarında alelıtlak taklid câiz değildir" şeklindeki ifadesi, genel olarak her tür taklidin İslam nazarında mezmum olduğunu, caiz görülmediğini ifade ediyor.

İslam, insanın şahsiyetli olmasını, kişiliğini korumasını, aklını kiraya vermemesini, hakikati kendisinin arayıp bulmasını istiyor.

Bu, hiç kimseden birşey öğrenilmemesi anlamına gelmiyor. Salt hüsnüzanla "Bu adam büyüktür, filozoftur, düşünürdür, zekidir, şöyledir böyledir" denilerek tâbi olunmasını yasaklıyor. 

Şahıslara değil fikirlere, iddialara değil, o iddiaların dayandığı delillere bakılmasını istiyor.

*

Bir sonraki cümle:

"Ezcümle, mücerred nazar ve istidlal ile vukuf mümkün olan usul-ü itikadiyye ve esasat-ı İslamiyye'de mucizat ile müeyyed olan Rasul-ü Zişan sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden başka hiçbir kimseyi taklid caiz değildir."

Bugünkü Türkçe'ye şöyle aktarılabilir:

"Topluca ifade etmek gerekirse, yalnız teorik düşünce ve delillendirme ile bilinmesi mümkün olan inanç asılları ile İslam esasları söz konusu olduğunda mucizeler ile desteklenip doğrulanmış olan Rasulullah s.a.s. efendimizden başka hiçbir kimseyi taklid caiz değildir."

Bunun nedeni, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in dinî konulardaki açıklamalarının, Necm Suresi'nde belirtildiği üzere vahiy kaynaklı oluşudur (53/1-4).

Battığı zaman necm'e (o yıldıza) and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı!

Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor!

O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.

Peygamberlerin peygamberliklerinin delili mucizeleridir. 

Atıf Hoca'nın kitabının internetteki sadeleştirmesinde ise şöyle deniliyor:

Mesela sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek olan itikâdî usuller ve İslâm esaslarının uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizden başka hiç bir kimseyi taklid caiz değildir.

Böylece anlam bir ölçüde bozulmuş durumda. 

Metindeki "nazar", bildiğimiz görme değil. Nazar var, nazar var, mesela "Nazar haktır" şeklindeki hadîs-i şerîfte geçen nazar, göz değmesidir, bildiğimiz görme değildir. Atıf Hoca'nın kastettiği nazar ise, bir Kelâm ilmi terimi/ıstılahıdır.. "Akıl yürütme, teorik düşünce" demek oluyor. Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Nazar" maddesinde şu tanım verilmiş: "Bilinmeyeni elde etmek için bilinenleri bir kurala göre sıralama anlamında bir terim." Burada söz konusu olan, akıl yürütme.

Aynı ansiklopedinin "Ehl-i nazar" maddesinde ise şöyle deniliyor:

Ehl-i nazar (ehlü’n-nazar) tamlaması, ehl kelimesiyle “bilinmeyeni elde etmek için bilinenleri belli bir kaideye göre sıralama” anlamındaki nazar kelimesinden meydana gelmiştir. ...

Ehl-i nazar, zamanla ehl-i re’y tabirinin fıkıh alanında ifade ettiği mânayı kelâm ve felsefe alanlarına aktaran bir tabir haline gelmiş ve ilmî konularda ciddi araştırmalarda bulunarak görüş belirten bütün âlim ve düşünürleri kapsamı içine almıştır. Ayrıca değişik kaynaklarda ehl-i nazar yerine “ehlü’l-kelâm, ehlü’l-bahs ve’n-nazar, ehlü’l-kıyâs, ashâbü’n-nazar” gibi terkipler de kullanılmıştır. ...

İstidlal de aklî ve naklî deliller getirme demektir. Söz konusu ansiklopedide şu tanım verilmiş: "Bir veya birden çok önermeden başka bir önerme çıkarma, akıl yürütme anlamında mantık terimi."

Merhum Atıf Hoca'nın demek istediği şu: Akıl yürütme, düşünme, aklî ve naklî delillerle bilgi sahibi olma mümkün olduğu için, dinî konularda hiç kimseyi taklid caiz değildir. Ancak, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin durumu farklı, çünkü o, mucizelerle doğrulanmıştır.

*

Sonraki cümleler: 

"Bu babda her ferd icmalen veya tafsîlen müstedil olmak lazım ve vaciptir. Binaenaleyh istidlal kudretini iktisab etmeyen günahkâr olur."

Günümüz diliyle:

"Bu noktada her bireyin özet olarak veya ayrıntılı biçimde delil getirici olması lazım ve vaciptir. Bundan dolayı delillendirme kudretini kazanmayan günahkâr olur."

Yani herkes dinî inanç ve amelleri hususunda kısaca veya ayrıntılı biçimde delil getirebilmelidir. Bu gereklidir, dinen vaciptir. Bu seviyeye gelmemek günahtır.

Buradaki vacip, farz olma demek oluyor, farz-ı ayn. Hanefî mezhebi ıstılahındaki vacip değildir.

*

Merhum Atıf Hoca'nın bir sonraki cümlesi:

"Fakat umûr-u ibâd muattal olmamak için yalnız fürû-'u şer'iyyede yani ibadat ve muamelatta derece-i ictihada vasıl olmayanların müctehidleri taklîdi zarureten meşrû kılınmıştır."

Bugünkü Türkçe'yle:

"Fakat, kulların işlerinin atıl (işlemez, kullanılmaz, yapılmaz) hale gelmemesi için yalnız Şeriat'in fürûatında, yani ibadetler ile muamelelerde (dünyevî iş ve işlemlerde) ictihad derecesine (ayet ve hadîslerden hüküm çıkarabilecek donanıma) ulaşamayanların bunu yapabilen müctehidleri (dört mezheb imamı gibi fakihleri) taklidi zaruret dolayısıyla caiz görülmüştür."

Görüldüğü gibi Şeriat'in fürûatından kastedilen, bütün ibadet ve muameleler.. Ceza hukuku, medenî hukuk vs. de bu muamelata dahil. Fürûat olmayan kısım ise itikadî esaslar. 

*

Dikkat edilirse, merhum Atıf Hoca ibadet ve muamelattan (dinin ibadetler dışındaki hükümlerinden) bahsetti, fakat itikaddan hiç söz etmedi.

Konu TDV İslâm Ansiklopedisi'nde şöyle anlatılıyor:

İslâm inancının temel unsurları hakkında taklidin geçerli olup olmaması erken dönemden itibaren çeşitli disiplinler altında işlenen bir tartışma konusu olmuştur. Genellikle usûlü’d-dîn veya itikad olarak adlandırılan bu unsurlar bazı geç dönem eserlerinde genişletilip “akliyyât” kavramıyla ifade edilmiştir. İtikadın temel meselelerinde tefekkür etmenin her müslümana yönelik bir emir olduğu birçok âyet ve hadisle sabittir. Buna göre kişinin kendi akıl yürütme süreci neticesinde Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve âhiretin varlığı gibi icmâlî iman esaslarına ulaşması kelâm mezhepleri tarafından esas kabul edilmiştir. Kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu itikadın temel unsurlarında taklidi câiz görmemekle beraber mukallidin imanının sahih olduğunu, ancak tefekkürü terkettiği için günahkâr sayıldığını belirtmektedir; çünkü iman sonuçta tasdik unsuruna irca edilmekte ve mukallidin imanında tasdikin asgari derecede gerçekleşme şartlarının yerine getirildiği kabul edilmektedir. ... bu meselede mukallid kavramıyla İslâm toplumundan uzakta yaşayan, evrenin var oluşu ve yaratıcısı hakkında hiç düşünmemiş insan kastedilmektedir. Buna göre İslâm toplumunda yaşamak veya herhangi bir olay ya da nesne karşısında Allah’ın varlığını hatırlamak bile taklid çerçevesinin dışında değerlendirilmek için yeterli görülmektedir. Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’den mukallidin imanının sahih olmadığı yönünde rivayet edilen ifadeler, birçok müellif tarafından gerek onun diğer görüşleri gerekse kendisinden sonraki Eş‘arîliğin gelişim çizgisi dikkate alınarak mukallidin mümin olmadığı değil imanı bulunmakla beraber kâmil mânada gerçekleşmediği şeklinde yorumlanmıştır. ...

*

Merhum Atıf Hoca sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şu kadar ki emr-i dinde mutemedun aleyhi olan nusûs-u şer'iyyeye muhalif olan hususlarda "Lâ ta'ate li mahlûkin fî ma'siyeti'l-Hâlikı" = "Halik'a masiyet olacak işde mahluka itaat olunmaz" hadîs-i şerîfi mukteza-yı münîfince  ne bir müctehidin, alimin, şeyhin, ne de hulefa, umera, hukema, felasifenin itikâdâta, ibadet ve muamelâta, ahlak ve âdâba dair sözlerine, fiillerine ittiba, inkıyad, taklid ve teşebbüh katiyyen caiz değildir.

 Bugünkü Türkçe'yle:

Şu kadar ki, din işinde kendisine güvenilip dayanılan Şeriat nasslarına (manası açık ayet ve hadîslere) aykırı olan hususlarda, "Yaratan'a isyan olan işte yaratılmışa itaat olunmaz" hadis-i şerifinin yüce gereğince ne (mezhep imamları gibi) bir müctehidin, alimin, şeyhin ne de halifelerin (İslam devletinin başkanlarının, başlarının), emirlerin/yöneticilerin, hüküm ve otorite sahiplerinin, filozof ve düşünürlerin inanç esaslarına, ibadet ve muamelata (insanlar arasındaki sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilere), ahlâk ve adaba (gelenek ve göreneklere) dair sözlerine ve fiillerine (eylem, amel, hareket ve davranışlarına) tâbi olma, boyun eğme, taklit etme ve benzeme kesinlikle caiz değildir.

Doğal olarak laik (dinsiz) despotizm bu sözlerden memnun olmaz. 

"Tamam" der, "müctehidleri, mezhep imamlarını, alimleri, şeyhleri, halifeleri atalım. Fakat bizim peşinden gittiğimiz yöneticiler ile filozof geçinen zerzevata söz söyletmeyiz. Onları sonuna kadar taklit edeceğiz."

Mesela bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmî ideolojisi tamamen bu (Atıf Hoca'nın caiz olmadığını belirttiği) ittiba, inkıyad, taklid ve teşebbüh üzerine kurulu.

İnsanlardan istenen, Atatürk ilke ve inkılapları denilen "kutsal buyruklara" aklını kullanmadan, sorgulamadan ittiba ve inkıyad etmesi, Atatürk'ü taklid ederek ona benzemesinden ibaret.

Ancak, şapka tutkunu Atatürk'leri de son tahlilde bir taklitçi.. Batı taklitçisi.. 

Dolayısıyla Atatürkçüler tavşanın suyunun suyu kabilinden taklitçinin taklitçisi durumundalar.

Akıl ve izana gelince, onu Fizan'a sürgüne göndermişler.

*

Bir de "sinir uçları" edebiyatı yapan, "Birbirimizin inançlarına, değer verdiği şahıs ve kurumlara saygısızlıkta bulunmayalım. Birarada yaşamak için bunu yapmak zorundayız" diyenler var. 

Şahsen bu ülkede "Şeriat ilke ve inkılapları" yürürlükte olsa, Atatatürk'ün adını ağzıma bile almamaya dünden razıyım. 

Vatandaşlık haklarından yararlanmak için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlandığınız bir ülkede (Ki memurlara bunun için yemin ettiriliyor, böylesi bir yemini etmezseniz milletvekili vs. olamıyorsunuz) "Birbirimizin değer verdiği şahıs ve kurumlara saygısızlık yapmayalım" demek, mevcut düzene kayıtsız şartsız itaat edin demektir.

Mekke müşrikleri de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme böyle bir teklifle gelmişlerdi: "Putlarımız aleyhinde konuşma da, nasıl inanıyorsan inan!"

Atatürk'ün müslüman olmadığı, imanının bulunmadığı sözlerinden belliyken onun adının cuma hutbelerinde anılmasını isteyecek kadar azgınlaşan insanlar karşısında, "Bu olamaz, dinen caiz değildir, çünkü Atatürk şöyledir böyledir" dediğiniz anda otomatikman Atatürk'e saygısızlık yapmış oluyorsunuz.

Aslında bunu söylemekle Atatürk'e saygısızlık yapıyor değilsiniz, Atatürk'ün kendi kendisine saygısının olmadığını dile getirmiş oluyorsunuz, ama kim dinler..

Adam orda şöyle, burda böyle konuşmuş, birbirine tamamen zıt şeyleri menfaat için söylemiş, yalan yere sular seller gibi yemin etmiş, ve siz onun bu takiyye ve ikiyüzlülüğüne "kurmay zekâsı" diye saygı göstermek zorundasınız.

Böyle bir saçmalık olamaz.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...