İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABINA VE "YERLİLİK-MİLLİLİK"E DAİR

 





Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi ve Hareketi - Sempozyum Tebliğleri adlı kitabın (ed. İsmail Kara, Asım Öz, İstanbul: Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2013) “Sunuş” yazısında şöyle deniliyor:

Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinden bu yana, bu topraklarda yaşayan toplumlar, Batı sömürgeciliği/emperyalizmi karşısında derin bir bocalama ve mağduriyet yaşamış, sürekli bir cevap arayışı içinde ol­muşlardır. Birkaç yüzyıl boyunca süren bu cevap arayışı, hayatiyetini arttırarak devam etmektedir. “İslâmcılık Düşüncesi” ise eğrisiyle doğ­rusuyla bu coğrafyanın ürünü olan ve bu anlamda yerliliğini muhafaza eden bir fikir olması hasebiyle üzerinde düşünülmeyi fazlasıyla hak et­mektedir. İslâm milletinin damarlarında hâlâ güçlü bir nabız gibi atan “İslâmcılık Düşüncesi” üzerinde yapılacak Türkiye merkezli çalışmalar, geleceğe dair yeni teklifler üretmemizi ve yeni bir dünya tasavvur ede­bilmemizi de sağlayacaktır.

Bir sempozyum yapılıyor, sempozyum tebliğleri kitaplaştırılıyor, ve “Sunuş”unda bunlar söylenebiliyorsa, o sempozyumda havanda su dövülmüş demektir.

Burada iki tane sakatlık var.

Birincisi, İslamcılık gerçekten İslamcılık ise, eğrisi olamaz. Çünkü İslam eğri değildir, doğrunun kendisidir.

İslamcı olan da “doğrucu” olmuş olur. Eğriliği varsa, gerçekte “doğrucu”, yani İslamcı olamamıştır.

Onun savunduğu şeye İslamcılık adını vermek, İslam’a iftira atmak olur.

*

İkincisi, bu coğrafyanın ürünü olmanın bir önemi yoktur.

İlim Çin’de bile olsa gidilip alınır.

Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır.

Bu coğrafyanın bir kutsallığı yok..

Bu coğrafya, kendisinden hata zuhur etmeyecek “ilahî dergâh” da değildir.

Bu coğrafyanın ürünü olma, meşruiyet nedeni de olamaz.

Yerliliğini muhafaza etmeden söz etmek ise, saçmalıktır.

Çünkü İslam, “yerli” değildir, evrenseldir.

Çünkü İslam, yerlilik ve bu coğrafyaya aitlik kıstaslarıyla değerlendirme konusu yapılabilecek birşey değildir.

Tam aksine, bu coğrafyanın ürünü olan ve yerlilik sıfatını taşıyan şeyler, İslam’a uygunsa bir değer taşır.

*

Ne yazık ki bu zamanın insanının, müslümanının ölçüleri bozulmuş..

Neyi niçin savunması gerektiğinden habersiz..

“Bu coğrafyanın ürünü olma” ve “yerlilik” gibi derin devletin (resmî ideolojinin) empoze ettiği sahte ölçütler, “şaşmaz yanılmaz kutsal ölçüler” gibi kabul edilmiş.

Sorgulanamaz ezber haline gelmiş.

Cennetmekân (mekânı Cennet olsun) Selçuk Bey bu kafada (kafasızlıkta) olsaydı, aşiretine “Müslüman olma” teklifinde bulunamaz, atalarımızın müslüman olmasına vesile olamazdı.

Aynı şey Abdülkerim Satuk Buğra Han ve Nogay Han gibi öncülerimiz için de geçerli..

Onlar, aşiretlerinin/toplumlarının müslüman olmasını sağladılar.

Halbuki İslam onlar için ne “yerli” idi, ne de onların “coğrafyasının ürünü”ydü..

Onlar böyle dar bakış açılarının, “coğrafya”nın ve “yer”in kulu kölesi olmadılar.

Vizyonsuzluk, körlük ve kitlesel enaniyet/benlik/gurur anlamına gelen “kendi kendine taparlık” şaşkınlığına prim vermediler.

Bir onlara bak, bir de bugünkülere..

Yazıklar olsun!


BEŞİKTAŞ İSLAMCILIĞI

 





2017 yılında, Nakşbendî tarikatından oldukları bilinen İsmailağa Cemaati‘ne mensup iki ayrı grup, Hicaz’da kendi aralarında kavga etmişlerdi.

Bunlar, tekke ve medrese kavramlarını önemseyen insanlar.

Onlar için önemli olan tasavvuf, tarikat, zikir, tesbih, rabıta, sâdât, meşayih, hatm-i hacegan, seyr ü süluk gibi tabirlerdir. 

İslamcılık gibi kavramlar gündemlerinde asla yer almaz.

*

Tarikat ve tasavvuf denilince de akla ilk elde Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî ve Mevlana gibi isimler gelir, ve birçokları, İslamcılık’tan farklı olarak, siyasal boyutundan soyutlanıp sadece ahlâk alanına sıkıştırılmaya çalışılan “yeni Batıcı İslam” için elverişli bir damarın, bu hareketlerde, yani tasavvuf geleneğinde bulunduğunu düşünürler.

Ancak, Hicaz’daki söz konusu kavga üzerine Millî Gazetede yayınlanan bir yazıda, bu kendilerini asla İslamcı olarak adlandırmayan insanların bile İslamcı denilerek aşağılandığını görmüştük. 

Yazıda, kavga olayı tarikat, tasavvuf ve medrese “geleneği” çerçevesinde sorgulanmıyor, (bugüne özgü) tasavvuf ve tarikat eleştirisi (ya da İsmailağa sorgulaması) yapılmıyordu. Fatura yine, alâkasız biçimde (Hicaz'da kavga eden şahısların tekelinde ya da zimmetinde olmayan) İslamcılığa çıkarılıyordu.

Günümüz uluslararası konjonktüründe ve “yerli-milli” ataist düzeninde kolay ve risksiz bir hedef.. Tribünler alkış için bekliyor.

Kısacası, bu İslamcılık eleştirmenliği, uzun vadede, İslamcılıkla ilgisinin bulunmadığı iddia edilen İslam’ın (mesela tasavvufçuların temsil ettiği düşünülen İslam'ın) kuşa döndürülüp ahlâk edebiyatı haline getirilmiş biçimine bile, tamamen “laikçi” bir üslupla düşmanlık yapma istidadı göstermektedir.

Bu yabancı, Batı’dan ithal "maskeli İslam düşmanlığının" hokkabaz pazarlamacı soytarılar marifetiyle “yerlilik ve millilik” diye pazarlanacağından da kimsenin kuşkusu olmasın.

*

Evet, Millî Gazete'de bir yazar, Hicaz'daki kavgayı bahane ederek şöyle diyordu

Bırakınız iş ve siyaset dünyasını edebiyat ortamlarında bir zamanların anlı şanlı İslamcı şair ve yazarları bile hafif bir tebessümle iktidar imkân ve nimetlerine tav olmuşlardır. Bu zatların dilinde İslamcılık şimdilerde nostaljiden öteye gitmemektedir.

Demek ki sorun İslamcılıkta değil, İslamcı olamamada. İslamcılık istismarında..

Fakat, yazarın sonraki cümleleri, tam aksi yönde ilerliyor:

Çok bereketli bir konuşma malzemesidir İslamcılık. Hem konuşmalarınızı ve de birlikte susmalarınızı biriktirip kitap da yaparsınız. Yok, Anadolu İslamcılığı imiş, yok İstanbul İslamcılığı imiş, onlarca çeşidi çıktı İslamcılık kavramının.

Demek ki nostalji değilmiş. 

İslamcılığın konjonktür hazretlerinin emrine amade ya da “zamanın ruhu”na meftun “yerli-milli, vatancı, devletçi” yeni sürümleri icat edilmiş.

TSE damgalı yeni sürümler..

Birileri plan ve programlarına, İslamcılığı da istimlak etme, el koyup millileştirme/devletleştirme/kamulaştırma hedefini dahil etmişler.

*

Beyzadelere tek başına İslam yetmiyor, illa yanına kendi putlarını ortak olarak eklemeleri lazım.

İstanbul’suz ya da Anadolu’suz, ortaksız İslamcılık işlerine gelmiyor.

Bu tavır insana şu ayet-i kerimeyi hatırlatıyor:

“Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak iman ederler.” (Yusuf, 12/106)

*

Yazarın sonraki cümlelerine geçelim:

Radikalizm hep İslamcılıkla birlikte kullanılagelmiştir bu ülkede. Tavizsizliği ve temele inme noktasında düşünsel toleranssızlığı ifade eder. Bu keskin anlayışla halkın geçinebildiği bir döneme rastlamadım. Niçin acaba? Halk esnemesiz, keskin bir İslam’ı neden bünyesine almamıştır?

Bu ne söylediğinden habersiz yazar, bir İstanbul ya da Anadolu İslamcılığından söz etmekten daha büyük bir taviz olamayacağını akledemiyor.

Bu keskin anlayışla halk hiç geçinemedi de geçmişte Mustafa Kemal Atatürk’e hilafet ve Şeriat uğruna niçin muhalefet edilmişti?

Bir Şeyh Said isyanı niçin yaşandı?

Madem halk bu esnemesiz ve keskin İslam’ı “bünyesine” hiç almıyor, o halde laik devletin İslamcılıkla uğraşmasına hiç lüzum yoktu.

Nasıl olsa halk benimsemiyordu..

Şeyh Said'i kendi haline bırakırdın, olur biterdi.

*

Evet, bir de Anadolu İslamcılığı, İstanbul İslamcılığı filan diye palavralar üreten sahtekârlar zuhur etti.

Tabirler yeniyse de, ardındaki strateji, taktik, yöntem ve üslup eski.

Olay, sonradan Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal ile başladı.

İnkılap/devrim hummasına yakalanmış olan birilerinin kafasından geçen ilk niyet, (tıpkı şapkanın zorla giydirilmesi gibi) millete Hristiyanlık inancının dayatılmasıydı.

Fakat, bu adımı atmaya cesaret edemediler.

Paşaların Kavgası adlı kitapta Kâzım Karabekir’in şu açıklamaları yer alıyor:

Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasına gitrniştirn. Teşkilat-ı Esasiye'nin tadil müzakeresinin (Anayasa’da değişiklik yapılması görüşmelerinin) ikinci günü imiş. Benim haberim yoktu. Ben geldiğim zaman müzakere de bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüştü Bey; "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" dedi. Ben ne konuştuklarını bilmediğim için sordum:

- Nedir o kanaat?

Tevfik Rüştü Bey'in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmut Esat Bey (Bozkurt) sert bir cevap verdi:

- İslamlığın terakkiye (ilerlemeye) mani olduğu kanaati! .. İslam kaldıkça yüzümüze kimsenin bakmayacağı kanaati.

Mustafa Kemal Paşa'yı, bu sefer de kimlerin, nerelere götürmek istediği görülüyordu. Ben şu mütalaada bulundum:

- Eskiden beri dinler, aşağı yukarı, bazı terakki adımlarına engel olmuştur. Fakat, İslamlığın terakkiye mani olduğu Avrupa diplomatlarının uydurmasıdır. Bu meseleyi istediğiniz kadar münakaşa edebilirim. Fakat münakaşaya tahammülü olmayan bir mesele varsa, o da din değiştirmek gayretidir. Bence İslam kalırsak mahvolmayız; tersine yaşarız; hem de yakın tarihlerdeki misalleri gibi, itibar görerek yaşarız; icabında müttefikler bularak yaşarız! Fakat din değiştirme oyunu ile birliğimizi ve selametimizi kırarak bizi mahvedebilirler. Daha yakın tarihlerimizde 1855'te İngiltere, Fransa ve İtalya (Sardunya) devletleri bizimle Ruslara karşı ittifak yaparak harbe girmediler mi? Daha içinden yeni Hıristiyan devletleri, İslam Türk devletiyle ittifak yaparak, İtilaf devletlerine karşı dört yıl harp etmediler mi? Şimdiye kadar yüzümüze kimse bakınadı mı ki bundan sonra tam milli bir devlet olarak ortaya çıktığımız halde, yüzümüze kimse bakmayacaktır.

Bu sefer de Fethi Bey (Okyar) söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki:

- Evet Karabekir, Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da bu halde kalmaya mahkumdurlar!

Gazi (Mustafa Kemal), riyaset (başkanlık) yerinde, Fethi Bey onun solunda idi. Ben de kapıdan girince, hemen onun soluna oturmuştum. Fethi Bey, son olarak bana kesin bir cevap verince, ben de başımı sağa çevirerek ona ve aynı zamanda Gazi'ye hitaba başladım. Önce Türklerin, İslam dinini kabul etmeleri sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırdıklarını ve bize bugünkü hakim vaziyeti verdiklerini, aksi halde Bizans medeniyeti ve dini içinde "Kayseri Rumları " halinde kalacağımızı anlattım.

Sonra da dedim ki:

- Fethi Bey; bu bayağı fikri şiddetle reddederim. Geri kalmaklığımıza amil olan şey, bir değildir. Fütuhatçılık, temsil kudreti göstermernek, Avrupa'nın ilim ve fen cephesiyle temassızlık, idarede istibdat gibi mühim sebeplerdir. Aynı yanlışlıkları yapan Hıristiyan devletlerinin de yıkılıp gittiğini bilmez değilsiniz! Bu zelzelenin hakiki sebeplerini araştırmayıp, onu gülünç bir sebebe bağlamak kadar, bu (İslam terakkiye manidir) fikrinizi garip bulurum. Bayağı ve tehlikeli fikrin aramızda da ilmî münakaşaya tahammül ederneyecek kadar taraftar bulmasından, çok müteessir oldum! Fakat ben de iddia ediyorum ki: Türk Milleti, ne dinsiz olur, ne de Hıristiyan olur. Hakikat budur. Bir milletin asırlardan beri en mukaddes duygularını bir hamlede atabileceğine inanışınız; objektif bir görüş değil, hülyanızdır! Böyle bir harekete cüret, memlekette kanlı bir istibdatla başlar ve İstiklal Harbi'nin samimi birliğini de birbirine katar! Nerede ve nasıl karar kılacağını da kestiremesek bile, milli bir dram olacağından şüphe etmeyiz!

(Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası, haz. Faruk Özerengin, 6. b., İstanbul: Emre Y., 2005, s. 139-141.)

Eserin 141’inci sayfasındaki 10 no’lu dipnotta, Mahmut Esat Bozkurt’un, bir kitabında olayı farklı aktararak yalan söylemiş olduğu da açıklanıyor.

Evet, böyle bir niyetleri vardı. Millete Hristiyanlığı dayatmak istiyorlardı.

Fakat bunu ancak kan dökerek, kanlı bir istibdatla gerçekleştirebilirlerdi.

Ve ortaya millî bir dram çıkardı.

Bir iç savaş.. Felaket..

Sonucunun ne olacağı da kestirilemezdi.

Mustafa Kemal Atatürk ve hempaları, milleti dininden edeceğiz, ihtimal bazı kafaları keseceğiz derken, kafalarını kaybedenler haline gelebilirlerdi.

O yüzden, "Ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam" diyen Tevfik Rüştü kürsüde böyle bir konuşmayı yapamadı.

*

Projede değişiklik yaptılar, millete Hristiyanlığı dayatma yerine, İslam’ı içinden bozup tahrif etmeye koyuldular.

Hedefleri, bir Türk Müslümanlığı/İslamı üretmekti.

Bunun için Ezan’ı Türkçeleştirdiler. Allahu Ekber demek yasak oldu. Tanrı uludur diye bağırmak gerekiyordu.

İşi namazda Kur’an surelerini Türkçe okutmaya, camiye sıralar koydurmaya kadar vardırmak istiyorlardı.

Aldığı talimat gereği namazı böyle kıldırmaya kalkan da oldu.

*

İslam’ı bu şekilde Türkleştirme, “yerli ve milli” prefabrik ve paralel bir din haline getirme çabası tam başarılı olamadıysa da kısmen gerçekleşti.

Laik devletin askeri, polisi, güvenlikçisi vs. yaşarken Allah yolunda cihad edemiyorsa da, ölünce “dinen şehit” ilan ediliyor.

Cuma hutbelerinde rejimin kırmızı çizgilerini rahatsız edecek ayet ve hadîsler okunamıyor. Sansürlü.

Mesela, Şeriat kavramının yer aldığı Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti..

*

Nasıl Atatürk ile hempaları milleti İslam’dan tümden uzaklaştırma projesinin tutmayabileceğini, sonuçta kendilerinin de tasfiyesine yol açacak bir kaos doğabileceğini düşünerek dümeni “İslam’ı yerli ve milli hale getirme” limanına kırdılarsa.. 

İslamcılıkla mücadele eden “yaşayan” (geleceğin ölüsü) derin görevlilerin de.. 

“İslamcılığı itibarsızlaştırmak, gözden düşürmek, lanetli ilan etmek için elimizden gelen her düzenbazlığı yapalım, ancak, ‘Mohikanların sonuncusu’ hesabı hâlâ İslamcı kalmaya devam eden nostalji malzemesi üç beş çağdışı kişi için de bir oyunumuz olsun, onlara da İstanbul ve/veya Anadolu İslamcılığını hediye edelim, onları da böylesi çocuk oyuncaklarıyla oyalayalım” dedikleri anlaşılıyor.


İSLAM'IN AKLI, LAİK ATATÜRKÇÜLÜĞÜN AKILSIZLIĞI

 




Merhum İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın hacimce küçük (Osmanlıcası sadece 29 sayfa) fakat değerce çok büyük bir eseri var: Frenk Mukallidliği ve Şapka (Avrupalı Taklitçiliği ve Şapka) (İstanbul: Kader Matbaası, 1340).

İdamına neden olan kitap..

Eserde dört adet bölüm başlığı ya da ara başlık mevcut: Taklid, iman ve küfür, şiâr-i küfür (küfür alâmeti/sembolü/simgesi/nişanesi), cevap.

İlk birkaç cümle usûlüddîn (dinî ilimlerin metodu/yöntemi, temel ilkeleri) çerçevesinde bilinmesi gereken gerçekleri veciz bir biçimde hülasa ediyor.

Tahkîkî iman ve taklîdî iman, dinde aklı kullanmanın önemi, mezhebe tâbi olmanın gerekçesi gibi hususlar özlü bir biçimde aktarılıyor.

Bu yazımızda söz konusu ilk cümleleri konu edineceğiz.

*

Taklîd başlıklı ilk bölümün ilk cümlesi "Mukallid, taklid eden demektir" şeklinde.

İkinci cümle ise taklid kelimesinin tanımını veriyor (s. 3): 

"Taklid: Hüsnüzan edip muhik olduğunu itikad etmek sebebiyle bir kimseye itikatta, kavilde, fiilde, sûret ve sîrette bilâdelil ittiba ve iktida eylemek ve ona benzemek demektir."

Bugünkü Türkçe'ye şöyle aktarılabilir: 

Taklit, hüsnüzanda bulunup haklı (hakkı/hakikati bulmuş) olduğuna inanma nedeniyle bir kimseye inançta, sözde, eylemde (davranış, hareket ve amelde) delilsiz olarak tâbi olma, uyma ve benzeme demektir. 

Burada anahtar kavram delil..

*

Eserin üçüncü cümlesi ise şöyle: "Şer'-i şerîf (Şeriat) nazarında alelıtlak taklid câiz değildir."

İnternette kitabın sadeleştirilmiş metnine de ulaşılabiliyor (Hazırlayıp paylaşanlardan Allah c. c. razı olsun). Orada bu cümlenin şöyle sadeleştirilmiş olduğunu görüyoruz: "İslâm’da genellikle taklid câiz değildir."

Ancak, ifadenin asıl anlamı bu değil. 

Alelıtlak ('alâ el-ıtlak, ıtlak üzere), bugünkü Türkçe'de genellikle kelimesiyle kastedilen manaya gelmez. 

Genellikle denildiğinde "çoğunlukla" anlamı kastedilir. 

Itlak, mutlak kelimesiyle aynı kökten geliyor. Mutlak, mukayyed (kayda tabi, sınırlanmış) olmayan demektir.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Mutlak" maddesinde şöyle deniliyor:

... mutlak ve mukayyed, lafzın delâletinin vasıf, şart, zaman, mekân gibi kayıtlarla sınırlandırılmış olup olmadığını belirten bir kavram çiftidir. Mutlak için “gayri muayyen bir ferdi veya fertleri gösteren, ve herhangi bir sıfatla kayıtlanmış olmayan lafız”, mukayyet için de “gayri muayyen bir ferdi veya fertleri gösteren, ve herhangi bir sıfatla kayıtlanmış olan lafız” şeklinde bir tanım verilebilir. Meselâ “adam, kitap, öğrenci” kelimeleri mutlak iken bunlara “imanlı adam, dürüst adamlar, kıymetli kitap, el yazması kitaplar, terbiyeli öğrenci, çalışkan öğrenciler” şeklinde bazı kayıtlar konduğunda mukayyet olur.

Mesela kitap kelimesi mutlak olduğu için kayıtlanmamıştır. Kıymetli kitap denildiğinde kayıtlanmış, mukayyed olmuştur, fakat "mutlak"ta olduğu gibi yine "gayri muayyen"dir, yani belirli bir kitabı ifade etmez. Bu da yine genel bir lafızdır, genellik gösterir. 

Alelıtlak ('alâ el-ıtlak) için genellikle karşılığını kullandığımızda, "takyid edilmeme, kayd u şarta tabi olmama" anlamı kaybolur. Çünkü "mukayyed" de, "kıymetli kitap" örneğinde görüldüğü gibi genellik ifade eder. 

Mesela bir kimse "Ben sporu severim" dediğinde, bir kayıt getirmemiş olduğu için buna alelıtlak mana verilir ve bütün spor dallarını sevdiği anlamı çıkar. Uzakdoğu sporları denildiğinde kayıtlanmıştır, fakat yine (mesela judo gibi) muayyen bir "fert" söz konusu değildir, ifade geneldir.

*

Yine mesela Lord Acton'un "Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır" şeklindeki sözünde mutlak güç ile kastedilen, bir kayıt ve sınıra tabi tutulmayan güçtür.

"Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" (Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) lafının durumu da aynı. 

Hakimiyet için hiçbir kayıt ve şart tanımamak, hakimiyet denilince akla gelen herşeyi millete mal etmek demek olur.

Tabiî bu söz, İslamî açıdan kabulü mümkün olmayan Fransız icadı bir hurafeden ibarettir. (Akıl da kabul etmez, çünkü ferdi/bireyi yok sayan, onun iradesini içinde bulunduğu "sürü"ye bırakan, böylece onu şahsiyetsizleştirip hayvan derekesine indiren, birey üzerindeki sürü hakimiyetini kayıt ve şarttan azade mutlak bir despotizme dönüştüren faşistçe bir ifadedir.)

İtikadî açıdan da tehlikelidir, şirk demek olur. Yani bu sözü mutlak olarak aldığınızda, takyid etmediğinizde küfrün ve şirkin daniskasıdır. 

İslam'a göre hakimiyet, ancak, Allahu Teala'nın emir ve yasakları ile kayıtlı biçimde milletin olabilir.

*

Ancak, bu lafı vird-i zeban edinenler de aslında milletin hakimiyetine kayıt ve şart getirmekten geri durmuyorlar.

Mesela Türkiye'de milletin hakimiyeti ancak Atatürk ilke ve inkılapları denilen kayıtlama, sınırlama ve şartlar çerçevesinde geçerli kabul edilir.

"Hakimiyet kayıtsız şartsız milletinmiş, o halde millet olarak Atatürk ilke ve inkılapları yerine Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ilke ve inkılaplarını istersek buna kimse karışamaz" diyemezsiniz.

Çünkü cebinizdeki hakimiyet banknotu aslında kalpazanların basıp elinize tutuşturdukları kalp paradır. Kendinizi zengin zannederek mutlu olmanızı sağlayabilir, fakat pazarda geçmez. 

Çünkü Türkiye'de yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala'nın emir ve yasaklarının yerini, Ali Rıza'nın Zübeyde'den olma (şimdi cansız bir ceset olan) oğlu Mustafa'nın emir ve yasakları almıştır.

Tabiî bir de, milletin hakimiyet hakkını seçimler yoluyla vekillerine devrettiği kabul edilir. Millet seçimden seçime sandığa gider, diğer zamanlarda hakimiyet bakımından dımdızlak ve cascavlaktır.

Vekillerin hepsi değilse de bazısı "kayıtsız ve şartsız" olduğu söylenen hakimiyet nimetinden bir başka seçime (bir de birileri çıkıp darbe yapıncaya) kadar doyuncaya, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar faydalanırlar 

*

Demek oluyor ki, merhum Atıf Hoca'nın "Şer'-i şerîf (Şeriat) nazarında alelıtlak taklid câiz değildir" şeklindeki ifadesi, genel olarak her tür taklidin İslam nazarında mezmum olduğunu, caiz görülmediğini ifade ediyor.

İslam, insanın şahsiyetli olmasını, kişiliğini korumasını, aklını kiraya vermemesini, hakikati kendisinin arayıp bulmasını istiyor.

Bu, hiç kimseden birşey öğrenilmemesi anlamına gelmiyor. Salt hüsnüzanla "Bu adam büyüktür, filozoftur, düşünürdür, zekidir, şöyledir böyledir" denilerek tâbi olunmasını yasaklıyor. 

Şahıslara değil fikirlere, iddialara değil, o iddiaların dayandığı delillere bakılmasını istiyor.

*

Bir sonraki cümle:

"Ezcümle, mücerred nazar ve istidlal ile vukuf mümkün olan usul-ü itikadiyye ve esasat-ı İslamiyye'de mucizat ile müeyyed olan Rasul-ü Zişan sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden başka hiçbir kimseyi taklid caiz değildir."

Bugünkü Türkçe'ye şöyle aktarılabilir:

"Topluca ifade etmek gerekirse, yalnız teorik düşünce ve delillendirme ile bilinmesi mümkün olan inanç asılları ile İslam esasları söz konusu olduğunda mucizeler ile desteklenip doğrulanmış olan Rasulullah s.a.s. efendimizden başka hiçbir kimseyi taklid caiz değildir."

Bunun nedeni, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in dinî konulardaki açıklamalarının, Necm Suresi'nde belirtildiği üzere vahiy kaynaklı oluşudur (53/1-4).

Battığı zaman necm'e (o yıldıza) and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve azmadı!

Ve (o, nefsinin) arzu(sun)dan konuşmuyor!

O (söyledikleri) bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.

Peygamberlerin peygamberliklerinin delili mucizeleridir. 

Atıf Hoca'nın kitabının internetteki sadeleştirmesinde ise şöyle deniliyor:

Mesela sadece görerek veya bazı delillerle izah edilebilecek olan itikâdî usuller ve İslâm esaslarının uygulanmasında, mucizelerle desteklenmiş olan Resul-i Ekrem (S.A.V.) efendimizden başka hiç bir kimseyi taklid caiz değildir.

Böylece anlam bir ölçüde bozulmuş durumda. 

Metindeki "nazar", bildiğimiz görme değil. Nazar var, nazar var, mesela "Nazar haktır" şeklindeki hadîs-i şerîfte geçen nazar, göz değmesidir, bildiğimiz görme değildir. Atıf Hoca'nın kastettiği nazar ise, bir Kelâm ilmi terimi/ıstılahıdır.. "Akıl yürütme, teorik düşünce" demek oluyor. Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Nazar" maddesinde şu tanım verilmiş: "Bilinmeyeni elde etmek için bilinenleri bir kurala göre sıralama anlamında bir terim." Burada söz konusu olan, akıl yürütme.

Aynı ansiklopedinin "Ehl-i nazar" maddesinde ise şöyle deniliyor:

Ehl-i nazar (ehlü’n-nazar) tamlaması, ehl kelimesiyle “bilinmeyeni elde etmek için bilinenleri belli bir kaideye göre sıralama” anlamındaki nazar kelimesinden meydana gelmiştir. ...

Ehl-i nazar, zamanla ehl-i re’y tabirinin fıkıh alanında ifade ettiği mânayı kelâm ve felsefe alanlarına aktaran bir tabir haline gelmiş ve ilmî konularda ciddi araştırmalarda bulunarak görüş belirten bütün âlim ve düşünürleri kapsamı içine almıştır. Ayrıca değişik kaynaklarda ehl-i nazar yerine “ehlü’l-kelâm, ehlü’l-bahs ve’n-nazar, ehlü’l-kıyâs, ashâbü’n-nazar” gibi terkipler de kullanılmıştır. ...

İstidlal de aklî ve naklî deliller getirme demektir. Söz konusu ansiklopedide şu tanım verilmiş: "Bir veya birden çok önermeden başka bir önerme çıkarma, akıl yürütme anlamında mantık terimi."

Merhum Atıf Hoca'nın demek istediği şu: Akıl yürütme, düşünme, aklî ve naklî delillerle bilgi sahibi olma mümkün olduğu için, dinî konularda hiç kimseyi taklid caiz değildir. Ancak, Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin durumu farklı, çünkü o, mucizelerle doğrulanmıştır.

*

Sonraki cümleler: 

"Bu babda her ferd icmalen veya tafsîlen müstedil olmak lazım ve vaciptir. Binaenaleyh istidlal kudretini iktisab etmeyen günahkâr olur."

Günümüz diliyle:

"Bu noktada her bireyin özet olarak veya ayrıntılı biçimde delil getirici olması lazım ve vaciptir. Bundan dolayı delillendirme kudretini kazanmayan günahkâr olur."

Yani herkes dinî inanç ve amelleri hususunda kısaca veya ayrıntılı biçimde delil getirebilmelidir. Bu gereklidir, dinen vaciptir. Bu seviyeye gelmemek günahtır.

Buradaki vacip, farz olma demek oluyor, farz-ı ayn. Hanefî mezhebi ıstılahındaki vacip değildir.

*

Merhum Atıf Hoca'nın bir sonraki cümlesi:

"Fakat umûr-u ibâd muattal olmamak için yalnız fürû-'u şer'iyyede yani ibadat ve muamelatta derece-i ictihada vasıl olmayanların müctehidleri taklîdi zarureten meşrû kılınmıştır."

Bugünkü Türkçe'yle:

"Fakat, kulların işlerinin atıl (işlemez, kullanılmaz, yapılmaz) hale gelmemesi için yalnız Şeriat'in fürûatında, yani ibadetler ile muamelelerde (dünyevî iş ve işlemlerde) ictihad derecesine (ayet ve hadîslerden hüküm çıkarabilecek donanıma) ulaşamayanların bunu yapabilen müctehidleri (dört mezheb imamı gibi fakihleri) taklidi zaruret dolayısıyla caiz görülmüştür."

Görüldüğü gibi Şeriat'in fürûatından kastedilen, bütün ibadet ve muameleler.. Ceza hukuku, medenî hukuk vs. de bu muamelata dahil. Fürûat olmayan kısım ise itikadî esaslar. 

*

Dikkat edilirse, merhum Atıf Hoca ibadet ve muamelattan (dinin ibadetler dışındaki hükümlerinden) bahsetti, fakat itikaddan hiç söz etmedi.

Konu TDV İslâm Ansiklopedisi'nde şöyle anlatılıyor:

İslâm inancının temel unsurları hakkında taklidin geçerli olup olmaması erken dönemden itibaren çeşitli disiplinler altında işlenen bir tartışma konusu olmuştur. Genellikle usûlü’d-dîn veya itikad olarak adlandırılan bu unsurlar bazı geç dönem eserlerinde genişletilip “akliyyât” kavramıyla ifade edilmiştir. İtikadın temel meselelerinde tefekkür etmenin her müslümana yönelik bir emir olduğu birçok âyet ve hadisle sabittir. Buna göre kişinin kendi akıl yürütme süreci neticesinde Allah’ın varlığı ve birliği, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve âhiretin varlığı gibi icmâlî iman esaslarına ulaşması kelâm mezhepleri tarafından esas kabul edilmiştir. Kelâm âlimlerinin büyük çoğunluğu itikadın temel unsurlarında taklidi câiz görmemekle beraber mukallidin imanının sahih olduğunu, ancak tefekkürü terkettiği için günahkâr sayıldığını belirtmektedir; çünkü iman sonuçta tasdik unsuruna irca edilmekte ve mukallidin imanında tasdikin asgari derecede gerçekleşme şartlarının yerine getirildiği kabul edilmektedir. ... bu meselede mukallid kavramıyla İslâm toplumundan uzakta yaşayan, evrenin var oluşu ve yaratıcısı hakkında hiç düşünmemiş insan kastedilmektedir. Buna göre İslâm toplumunda yaşamak veya herhangi bir olay ya da nesne karşısında Allah’ın varlığını hatırlamak bile taklid çerçevesinin dışında değerlendirilmek için yeterli görülmektedir. Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî’den mukallidin imanının sahih olmadığı yönünde rivayet edilen ifadeler, birçok müellif tarafından gerek onun diğer görüşleri gerekse kendisinden sonraki Eş‘arîliğin gelişim çizgisi dikkate alınarak mukallidin mümin olmadığı değil imanı bulunmakla beraber kâmil mânada gerçekleşmediği şeklinde yorumlanmıştır. ...

*

Merhum Atıf Hoca sözlerini şöyle sürdürüyor:

Şu kadar ki emr-i dinde mutemedun aleyhi olan nusûs-u şer'iyyeye muhalif olan hususlarda "Lâ ta'ate li mahlûkin fî ma'siyeti'l-Hâlikı" = "Halik'a masiyet olacak işde mahluka itaat olunmaz" hadîs-i şerîfi mukteza-yı münîfince  ne bir müctehidin, alimin, şeyhin, ne de hulefa, umera, hukema, felasifenin itikâdâta, ibadet ve muamelâta, ahlak ve âdâba dair sözlerine, fiillerine ittiba, inkıyad, taklid ve teşebbüh katiyyen caiz değildir.

 Bugünkü Türkçe'yle:

Şu kadar ki, din işinde kendisine güvenilip dayanılan Şeriat nasslarına (manası açık ayet ve hadîslere) aykırı olan hususlarda, "Yaratan'a isyan olan işte yaratılmışa itaat olunmaz" hadis-i şerifinin yüce gereğince ne (mezhep imamları gibi) bir müctehidin, alimin, şeyhin ne de halifelerin (İslam devletinin başkanlarının, başlarının), emirlerin/yöneticilerin, hüküm ve otorite sahiplerinin, filozof ve düşünürlerin inanç esaslarına, ibadet ve muamelata (insanlar arasındaki sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilere), ahlâk ve adaba (gelenek ve göreneklere) dair sözlerine ve fiillerine (eylem, amel, hareket ve davranışlarına) tâbi olma, boyun eğme, taklit etme ve benzeme kesinlikle caiz değildir.

Doğal olarak laik (dinsiz) despotizm bu sözlerden memnun olmaz. 

"Tamam" der, "müctehidleri, mezhep imamlarını, alimleri, şeyhleri, halifeleri atalım. Fakat bizim peşinden gittiğimiz yöneticiler ile filozof geçinen zerzevata söz söyletmeyiz. Onları sonuna kadar taklit edeceğiz."

Mesela bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin resmî ideolojisi tamamen bu (Atıf Hoca'nın caiz olmadığını belirttiği) ittiba, inkıyad, taklid ve teşebbüh üzerine kurulu.

İnsanlardan istenen, Atatürk ilke ve inkılapları denilen "kutsal buyruklara" aklını kullanmadan, sorgulamadan ittiba ve inkıyad etmesi, Atatürk'ü taklid ederek ona benzemesinden ibaret.

Ancak, şapka tutkunu Atatürk'leri de son tahlilde bir taklitçi.. Batı taklitçisi.. 

Dolayısıyla Atatürkçüler tavşanın suyunun suyu kabilinden taklitçinin taklitçisi durumundalar.

Akıl ve izana gelince, onu Fizan'a sürgüne göndermişler.

*

Bir de "sinir uçları" edebiyatı yapan, "Birbirimizin inançlarına, değer verdiği şahıs ve kurumlara saygısızlıkta bulunmayalım. Birarada yaşamak için bunu yapmak zorundayız" diyenler var. 

Şahsen bu ülkede "Şeriat ilke ve inkılapları" yürürlükte olsa, Atatatürk'ün adını ağzıma bile almamaya dünden razıyım. 

Vatandaşlık haklarından yararlanmak için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlandığınız bir ülkede (Ki memurlara bunun için yemin ettiriliyor, böylesi bir yemini etmezseniz milletvekili vs. olamıyorsunuz) "Birbirimizin değer verdiği şahıs ve kurumlara saygısızlık yapmayalım" demek, mevcut düzene kayıtsız şartsız itaat edin demektir.

Mekke müşrikleri de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme böyle bir teklifle gelmişlerdi: "Putlarımız aleyhinde konuşma da, nasıl inanıyorsan inan!"

Atatürk'ün müslüman olmadığı, imanının bulunmadığı sözlerinden belliyken onun adının cuma hutbelerinde anılmasını isteyecek kadar azgınlaşan insanlar karşısında, "Bu olamaz, dinen caiz değildir, çünkü Atatürk şöyledir böyledir" dediğiniz anda otomatikman Atatürk'e saygısızlık yapmış oluyorsunuz.

Aslında bunu söylemekle Atatürk'e saygısızlık yapıyor değilsiniz, Atatürk'ün kendi kendisine saygısının olmadığını dile getirmiş oluyorsunuz, ama kim dinler..

Adam orda şöyle, burda böyle konuşmuş, birbirine tamamen zıt şeyleri menfaat için söylemiş, yalan yere sular seller gibi yemin etmiş, ve siz onun bu takiyye ve ikiyüzlülüğüne "kurmay zekâsı" diye saygı göstermek zorundasınız.

Böyle bir saçmalık olamaz.

 

İNGİLİZ'İN OYUNU VE "İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI" İÇİN İDAM EDİLEN MERHUM ATIF HOCA

 







Vikipedi’de yer alan “İskilipli Âtıf Hoca” maddesinde “Teâlî-i İslâm Cemiyeti üyeliği ve Millî Mücadele aleyhine dağıtılan beyanname” başlığı altında şunlar söyleniyor:

19 Şubat 1919'da kurulan Müderrisîn Cemiyeti'nin ikinci başkanı iken Cemiyet'in 24 Kasım 1919'da genel kurul toplantısındaki karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti ismini aldı ve Mustafa Sabri Efendi'nin şeyhülislam olması üzerine başkanlığa İskilipli Mehmed Âtıf Hoca getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir'in Yunanlar tarafından işgalini protesto eden ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm'e (komünizme) ve işgal kuvvetlerine karşı beyannameler yayımladı. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde şubeleri açıldı. Teâlî-i İslâm Cemiyeti'nin Konya şubesi 1920 tarihli TBMM seçimlerine katılmak istemişlerdir. Mustafa Kemal Paşa da bunda bir mahzur görmemiştir.

İstanbul hükümetinin baskıları sonucu meşihat makamınca hazırlanıp Teâlî-i İslâm Cemiyeti adına Millî Mücadele aleyhinde dağıtılan bir beyannâme cemiyeti töhmet altında bıraktı. Böyle bir beyannamenin hazırlandığını öğrenen Tâhirü'l-Mevlevî, İskilipli Mehmed Âtıf Hoca ve diğer bazı üyeler buna tepki gösterdiler. Yapılan müzakerede Mustafa Sabri Efendi'nin damadı Bergamalı Zeki Efendi cemiyetin beyannâmeyi kabul etmesini, aksi durumda vatana hıyanet sayılacağını söyledi, ancak beyannamenin aleyhinde olanların daha güçlü olduğunu görünce kabul edilse de edilmese de hükümetin bu beyannâmeyi Anadolu'ya göndereceğini söyledi. Bu yoğun baskı altında yapılan oylamada kabul ve ret oylarının eşit gelmesi üzerine o sırada başkan olan İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın olumsuz oy vermesiyle beyannâme usûlen reddedildi; buna rağmen mühürsüz ve imzasız olarak Yunan uçaklarından Anadolu üzerine atıldı.

Kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılmayan bir hengâme..

İngiliz, oyunu iyi kurmuş.

Önce, Yunan’a yeşil ışık yakıp Anadolu’ya gönderiyor.

(Benzer bir durum Irak’ta yaşanmıştı. 1990 yılında Saddam’a, Kuveyt’i işgali için ABD Büyükelçisi April Glaspie tarafından yeşil ışık yakıldı. ABD, bu işgalin Irak’ın komşusu olan bütün ülkeleri ve Arap dünyasını rahatsız edeceğini biliyordu. Nitekim işgal üzerine bölgeye ‘kurtarıcı’ gibi geldi. Türkiye’yi de yedeğine almıştı. Ve böylece Kuzey Irak’taki yeni Kürt devletinin de temeli atıldı.

Irak’ın Kuveyt olayında yaptığı hatayı Türkiye de Suriye’de tekrarladı. Çünkü Türkiye’nin yöneticileri, istihbarat teşkilatı ve “derin” adlı sığ ve zavallı yapılanması, Irak’taki muadillerinden daha iyi durumda değildi. Bir taraftan Suriye’li yetkililerle Adana’da dostluk görüşmesi yaparken diğer taraftan ABD’nin gazıyla akıllarınca Beşşar Esed’in ayağının altındaki halıyı çekme planları yapıyorlardı. Bunu dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin  27 Ocak 2019 Pazar günü Sabahattin Önkibar’ın Ulusal Kanal’da saat 11’de yayınlanan televizyon programında açıklamıştı:  2011’in Mayıs ayında Suriyeli güvenlik heyetiyle Adana Mutabakatı çerçevesinde yapılması gerekenler için Marmara Köşkü’nde beraber yemek yedik. Suriyeliler gidince Hakan Fidan bana ‘Amerikalılarla anlaştık, beraber hareket edeceğiz’ dedi. Kuşkusuz Hakan Bey siyasi iradenin kararını açıklamıştı. İşte o günden sonra Suriye ile kurulan güzel ilişkiler çöpe atıldı ve Türkiye ABD’nın ardına takıldı. Bugünkü dramatik noktalara gelindi...”)

Evet, İngiliz, önce Yunan’ı Ankara’ya gönderiyor.

Ama öncesinde İngiliz İstihbaratı’nın İstanbul şefi Robert Frew (Rahip Fru), Padişah Vahideddin’in yaveri Mustafa Kemal ile İstanbul’da gizli/mahrem görüşmeler yapıyor. (Kaynağı, Atatürk’ün Nutuk’u, Kadir Mısıroğlu değil.)

Artık gizli gizli ne planladılarsa?..

Vahideddin de bu arada Anadolu’ya güvendiği bir adamını gönderip orada bir direniş hattı oluşturma arayışı içinde.

Kâzım Karabekir bu iş için ideal bir isim, üstelik gönüllü, fakat Padişah’la bir yakınlığı yok.

Padişah’ın yakını, Berlin seyahatinde kendisine refakat eden, güvendiği için yaveri yaptığı Mustafa Kemal. Onu gönderiyor.

Gönderme bahanesini üretenler de İngilizler.. Osmanlı Hükümeti’nden, Samsun havalisindeki kargaşayı önlemek için Anadolu’ya bir adam gönderilmesini istiyorlar.

Böylece, Padişah’ın yaveri Mustafa’nın önü açılıyor.

Ancak, Mustafa Anadolu’ya gider gitmez bu defa İngilizler, “Bu adamı niye gönderdiniz, geri çağırın” diyorlar.

Ayrıca, Yunan’ı Aydın civarında Milne Hattı ile durduruyorlar, “Burdan ileriye geçmek yok” diyorlar.

Mustafa da, kendisine verilen talimatı bir tarafa bırakıp kongreler toplama, yeni bir Meclis kurma çalışmaları yapıyor.

Rahat, çünkü İngiliz, Yunan’ı Aydın’da durdurmuş.

Fakat Padişah rahat değil, çünkü İngilizler ona, “Bu Müstafa’yı illa da geri çağracaksın” diyorlar.

Fakat aynı İngiliz, Yunan’a, “Ne duruyorsunuz lo, Mustafa Anadolu’da size karşı hazırlık yapıyor, kendisini toparlayamadan gidip başını ezin!” demiyor. “Zinhar bir adım bile atma, kıpraşma!” diyor.

Vahideddin’e ise, “Durma lo, Mustafa’yla uğraş” diye baskı üstüne baskı yapıyor.

Böylece onu, “Millî Mücadele karşıtı, kongrelerde nutuk atarak vatanı kurtaran Mustafa’yı engellemeye çalışan İngiliz işbirlikçisi” haline getiriyorlar.

Mustafa’nın ise o sırada vatanı kurtarma diye bir derdi yok, kongreleri kurtarmaya çalışıyor.

Samsun’a çıktığı tarih 19 Mayıs 1919, Meclis’I topladığı tarih ise 23 Nisan 1920..

11 ay boyunca bütün yaptığı nutuk atmak.. Düşmana atılan tek bir kurşun yok.

Bu arada İngiliz de boş durmamış.. Mustafa’nın Meclis’i rakipsiz olsun, “Ne lüzum vardı yeni bir meclise?!” denilmesin diye İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı kapatmış.

Ayrıca, Anadolu’daki askerî makamlar Ankara’ya bağlansın diye İstanbul’daki Osmanlı Genelkurmayı’nı basıp kapısına kilit vurmuş.

Bizimkiler de, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bu hengâmede “Yok sen Milli Mücadelecisin, yok değilsin, yok sen vatan hainisin, yok ben değil asıl sen vatan hainisin” diye birbirini yiyor.

İngiliz de kenardan kıs kıs gülüyor.

Kârlı çıkan o..

Bir de, İngiliz İstihbaratı’nın İstanbul şefi Frew’un mahrem arkadaşı Mustafa.

Şapkacı, Şapkalı Mustafa.. (Sonradan Atatürk soyadını alacaktır.)

*

Vikipedi’deki söz konusu maddede “Yargılanması, idamı ve idamı ile ilgili tartışmalar” başlığı altında ise şunlar söyleniyor:

26 Aralık 1925'te, Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini yayımlayan ve dağıtanlarla birlikte, 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılandı. Risaleyi kanunun çıkarılmasından önce yayımlamış olduğunu, içerikleriyle ilgili görüşlerinden vazgeçmemiş olduğunu, bununla birlikte kanuna karşı bir harekette bulunmadığı şeklinde bir ilk savunma yaptı. Mahkeme başkanının şapka ve sarığı karşılaştırarak, ikisinin de bez parçasından ibaret olduğunu söylemesine karşılık, hakimin arkasındaki bayrağı göstererek onun ham maddesinin İngiliz bayrağının ham maddesiyle aynı olduğunu ancak birinin Türk, diğerinin ise İngiliz bayrağı olduğunu söyleyerek cevap verdi.

Ceza hukukunun evrensel temel ilkelerinde biri “Kanunsuz suç olmaz” prensibidir. Kitabın yazıldığı dönemde söz konusu kitabın suçlanmasına neden olacak bir kanun bulunmadığı için suç mevzubahis değil.. İlke olarak böylesi kanunlar “makabline şamil” olamaz (öncesini kapsayamaz).

Ancak, böyle bir kanun mevcut olsaydı bile, bu, hukukîlik anlamına gelmezdi. Buna ancak despotizm, tiranlık ve zorbalık denilebilirdi. Adı kanun olan zorbalık.. Çünkü bu, insanın istese de vazgeçemeyeceği temel hak ve hürriyetlerinin tanınmaması anlamına gelir. Hukuk, hak kelimesinin çoğuludur, “haklar” anlamına gelir. Ortada hak bırakmayan, hakları ayaklar altına alan düzenlemelere hukuk adını vermek, hukuka hakarettir.

Zaten, İstiklal Mahkemelerinin hukuk diye bir derdi de yoktu. Yargıçları da genelde hukukçu olmayan, hukukun “h”sından habersiz Atatürk yağdanlık ve dalkavuklarıydı.

Vikipedi’deki maddeyi okumaya devam edelim:

Savcı, İskilipli Âtıf için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme, müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ancak İskilipli Âtıf savunma haklarından tümüyle vazgeçtiğini belirtti. Ertesi gün, mahkeme reisi Ali Çetinkaya, savunma yapmaya gerek görmeyen İskilipli Âtıf'ı idama mahkûm etti. İskilipli Âtıf 1 hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı'nda asıldı.

Savunmadan vazgeçmesinin nedeni, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görmüş olmasıydı.

Maddeye dönelim:

Hürriyet gazetesi yazarı Rahmi Turan 5 Aralık 2011 tarihli makalesinde Bülent Arınç'a cevaben Âtıf Hoca'nın idam edilmesinin nedeninin Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı risalesi olmadığını, vatan hainliği yaptığı iddiasıyla yargılandığını ve Âtıf Hoca'nın bir savunma yapmadığını yazar. Rahmi Turan'a göre vatan hainliği ile suçlanmasının nedeni şuydu: Âtıf Hoca, Teâlî-i İslâm Cemiyeti'nin başkanı idi, bu cemiyet tarafından hazırlanan ve Yunan uçakları tarafından Anadolu'ya atılarak dağıtılan Millî Mücadele karşıtı bir beyannamesi (fetva) sebebiyle yargılanmıştır. Ancak, muhtemelen Tahir'ül Mevlevi ve Âtıf Hoca dışındaki cemiyet üyeleri tarafından imzalanarak Anadolu'ya dağıtılan ve İstiklal Savaşı'nı yürüten Kuvâ-yi Milliyeciler için çok ağır ifade ve ithamlarla dolu bu bildiri sonrasında da Âtıf Hoca'nın cemiyet başkanlığında devam etmesi İstiklal Mahkemeleri'nde suçlu bulunması için yeterli görülmüştür.

Yukarıda da geçtiği gibi, aslında Atıf Hoca’nın bu bildirinin dağıtılmasında bir dahli yoktu. Karşı çıkmıştı.

Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesiyle ilgili ilk davada Giresun'da beraat eden İskilipli Âtıf, kendisine yasak konulmasına rağmen kitapların dağıtımını sürdürdüğü iddiasıyla ikinci kez Ankara'da yargılandığında geçmişi de tekrar incelenir. Devlet, Şeyh Said İsyanı'ndan sonra artık daha dikkatlidir. Bu nedenle TBMM'de 25 Şubat 1925 tarihinde kabul edilen "Dini ve Dinin Kutsal Kavramlarını Siyasete Alet Edenler Hakkında Kanun"a göre dini kullanıp halkı kışkırtanların vatan haini sayılacakları belirtilmiştir.

Vatan, Atatürk, laiklik vs. gibi kavramları kullanarak halkı kışkırtmak ise serbesttir.

Vikipedi’ye dönelim:

Kurtuluş Savaşı yıllarında ihaneti görülmüş fakat sonradan affedilmiş kişilerle ilgili kayıtlar Şeyh Said İsyanı'ndan sonra yeniden değerlendirilmiştir. İskilipli Âtıf'ın sicili de gündeme gelmiştir. Sonuçta Ankara İstiklal Mahkemesi İskilipli Âtıf'ı Türk Ceza Kanunu'nun 55. Maddesi'nin "TC'nin Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu'nun tamamen veya kısmen tağyir ... veya ifayı vazifeden menine cebren teşebbüs edenler idam olunur, diyen muharrer fırkası mucibince" vatana ihanet suçundan idam etmiştir.

İskilipli Atıf Hoca, TC’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (yani anayasasının) tamamen veya kısmen tağyiri (değiştirilmesi) için ne yapmışsa?

Bu değiştirme ve tağyir işlemini (Meclis’e doldurduğu dalkavukları eliyle) yapan Mustafa Kemal’di.

Mesela Anayasa’dan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesini kaldırmak suretiyle böylesi bir tağyiri yapmıştı.

Daha büyüğünü darbeciler 27 Mayıs 1960’ta ve 12 Eylül 1980’de yaptılar. Anayasa’yı tümden kaldırıp çöpe attılar.

Zavallı hoca, ceza hukukunun evrensel en temel ilkelerinin bile kendisi için uygulanmasını sağlayamıyor, bu haliyle kalkıp Anayasa’yı tağyir edecek..

Nerde o yoğurdun bolluğu..

Memlekette o sırada bol olan, Atatürk’ün sevmediği kişiler için hazırda tutulan idam sehpaları, yağlı ipler, hapishaneler..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...