İNGİLİZ'İN OYUNU VE "İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI" İÇİN İDAM EDİLEN MERHUM ATIF HOCA

 







Vikipedi’de yer alan “İskilipli Âtıf Hoca” maddesinde “Teâlî-i İslâm Cemiyeti üyeliği ve Millî Mücadele aleyhine dağıtılan beyanname” başlığı altında şunlar söyleniyor:

19 Şubat 1919'da kurulan Müderrisîn Cemiyeti'nin ikinci başkanı iken Cemiyet'in 24 Kasım 1919'da genel kurul toplantısındaki karar gereğince Teâlî-i İslâm Cemiyeti ismini aldı ve Mustafa Sabri Efendi'nin şeyhülislam olması üzerine başkanlığa İskilipli Mehmed Âtıf Hoca getirildi. Cemiyet, ilk olarak İzmir'in Yunanlar tarafından işgalini protesto eden ve yeni bir tehlike olarak ortaya çıkan Bolşevizm'e (komünizme) ve işgal kuvvetlerine karşı beyannameler yayımladı. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde şubeleri açıldı. Teâlî-i İslâm Cemiyeti'nin Konya şubesi 1920 tarihli TBMM seçimlerine katılmak istemişlerdir. Mustafa Kemal Paşa da bunda bir mahzur görmemiştir.

İstanbul hükümetinin baskıları sonucu meşihat makamınca hazırlanıp Teâlî-i İslâm Cemiyeti adına Millî Mücadele aleyhinde dağıtılan bir beyannâme cemiyeti töhmet altında bıraktı. Böyle bir beyannamenin hazırlandığını öğrenen Tâhirü'l-Mevlevî, İskilipli Mehmed Âtıf Hoca ve diğer bazı üyeler buna tepki gösterdiler. Yapılan müzakerede Mustafa Sabri Efendi'nin damadı Bergamalı Zeki Efendi cemiyetin beyannâmeyi kabul etmesini, aksi durumda vatana hıyanet sayılacağını söyledi, ancak beyannamenin aleyhinde olanların daha güçlü olduğunu görünce kabul edilse de edilmese de hükümetin bu beyannâmeyi Anadolu'ya göndereceğini söyledi. Bu yoğun baskı altında yapılan oylamada kabul ve ret oylarının eşit gelmesi üzerine o sırada başkan olan İskilipli Mehmed Âtıf Hoca'nın olumsuz oy vermesiyle beyannâme usûlen reddedildi; buna rağmen mühürsüz ve imzasız olarak Yunan uçaklarından Anadolu üzerine atıldı.

Kimin elinin kimin cebinde olduğu anlaşılmayan bir hengâme..

İngiliz, oyunu iyi kurmuş.

Önce, Yunan’a yeşil ışık yakıp Anadolu’ya gönderiyor.

(Benzer bir durum Irak’ta yaşanmıştı. 1990 yılında Saddam’a, Kuveyt’i işgali için ABD Büyükelçisi April Glaspie tarafından yeşil ışık yakıldı. ABD, bu işgalin Irak’ın komşusu olan bütün ülkeleri ve Arap dünyasını rahatsız edeceğini biliyordu. Nitekim işgal üzerine bölgeye ‘kurtarıcı’ gibi geldi. Türkiye’yi de yedeğine almıştı. Ve böylece Kuzey Irak’taki yeni Kürt devletinin de temeli atıldı.

Irak’ın Kuveyt olayında yaptığı hatayı Türkiye de Suriye’de tekrarladı. Çünkü Türkiye’nin yöneticileri, istihbarat teşkilatı ve “derin” adlı sığ ve zavallı yapılanması, Irak’taki muadillerinden daha iyi durumda değildi. Bir taraftan Suriye’li yetkililerle Adana’da dostluk görüşmesi yaparken diğer taraftan ABD’nin gazıyla akıllarınca Beşşar Esed’in ayağının altındaki halıyı çekme planları yapıyorlardı. Bunu dönemin Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin  27 Ocak 2019 Pazar günü Sabahattin Önkibar’ın Ulusal Kanal’da saat 11’de yayınlanan televizyon programında açıklamıştı:  2011’in Mayıs ayında Suriyeli güvenlik heyetiyle Adana Mutabakatı çerçevesinde yapılması gerekenler için Marmara Köşkü’nde beraber yemek yedik. Suriyeliler gidince Hakan Fidan bana ‘Amerikalılarla anlaştık, beraber hareket edeceğiz’ dedi. Kuşkusuz Hakan Bey siyasi iradenin kararını açıklamıştı. İşte o günden sonra Suriye ile kurulan güzel ilişkiler çöpe atıldı ve Türkiye ABD’nın ardına takıldı. Bugünkü dramatik noktalara gelindi...”)

Evet, İngiliz, önce Yunan’ı Ankara’ya gönderiyor.

Ama öncesinde İngiliz İstihbaratı’nın İstanbul şefi Robert Frew (Rahip Fru), Padişah Vahideddin’in yaveri Mustafa Kemal ile İstanbul’da gizli/mahrem görüşmeler yapıyor. (Kaynağı, Atatürk’ün Nutuk’u, Kadir Mısıroğlu değil.)

Artık gizli gizli ne planladılarsa?..

Vahideddin de bu arada Anadolu’ya güvendiği bir adamını gönderip orada bir direniş hattı oluşturma arayışı içinde.

Kâzım Karabekir bu iş için ideal bir isim, üstelik gönüllü, fakat Padişah’la bir yakınlığı yok.

Padişah’ın yakını, Berlin seyahatinde kendisine refakat eden, güvendiği için yaveri yaptığı Mustafa Kemal. Onu gönderiyor.

Gönderme bahanesini üretenler de İngilizler.. Osmanlı Hükümeti’nden, Samsun havalisindeki kargaşayı önlemek için Anadolu’ya bir adam gönderilmesini istiyorlar.

Böylece, Padişah’ın yaveri Mustafa’nın önü açılıyor.

Ancak, Mustafa Anadolu’ya gider gitmez bu defa İngilizler, “Bu adamı niye gönderdiniz, geri çağırın” diyorlar.

Ayrıca, Yunan’ı Aydın civarında Milne Hattı ile durduruyorlar, “Burdan ileriye geçmek yok” diyorlar.

Mustafa da, kendisine verilen talimatı bir tarafa bırakıp kongreler toplama, yeni bir Meclis kurma çalışmaları yapıyor.

Rahat, çünkü İngiliz, Yunan’ı Aydın’da durdurmuş.

Fakat Padişah rahat değil, çünkü İngilizler ona, “Bu Müstafa’yı illa da geri çağracaksın” diyorlar.

Fakat aynı İngiliz, Yunan’a, “Ne duruyorsunuz lo, Mustafa Anadolu’da size karşı hazırlık yapıyor, kendisini toparlayamadan gidip başını ezin!” demiyor. “Zinhar bir adım bile atma, kıpraşma!” diyor.

Vahideddin’e ise, “Durma lo, Mustafa’yla uğraş” diye baskı üstüne baskı yapıyor.

Böylece onu, “Millî Mücadele karşıtı, kongrelerde nutuk atarak vatanı kurtaran Mustafa’yı engellemeye çalışan İngiliz işbirlikçisi” haline getiriyorlar.

Mustafa’nın ise o sırada vatanı kurtarma diye bir derdi yok, kongreleri kurtarmaya çalışıyor.

Samsun’a çıktığı tarih 19 Mayıs 1919, Meclis’I topladığı tarih ise 23 Nisan 1920..

11 ay boyunca bütün yaptığı nutuk atmak.. Düşmana atılan tek bir kurşun yok.

Bu arada İngiliz de boş durmamış.. Mustafa’nın Meclis’i rakipsiz olsun, “Ne lüzum vardı yeni bir meclise?!” denilmesin diye İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı kapatmış.

Ayrıca, Anadolu’daki askerî makamlar Ankara’ya bağlansın diye İstanbul’daki Osmanlı Genelkurmayı’nı basıp kapısına kilit vurmuş.

Bizimkiler de, kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan bu hengâmede “Yok sen Milli Mücadelecisin, yok değilsin, yok sen vatan hainisin, yok ben değil asıl sen vatan hainisin” diye birbirini yiyor.

İngiliz de kenardan kıs kıs gülüyor.

Kârlı çıkan o..

Bir de, İngiliz İstihbaratı’nın İstanbul şefi Frew’un mahrem arkadaşı Mustafa.

Şapkacı, Şapkalı Mustafa.. (Sonradan Atatürk soyadını alacaktır.)

*

Vikipedi’deki söz konusu maddede “Yargılanması, idamı ve idamı ile ilgili tartışmalar” başlığı altında ise şunlar söyleniyor:

26 Aralık 1925'te, Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesini yayımlayan ve dağıtanlarla birlikte, 13 kolluk kuvveti gözetiminde Ankara'ya gönderildi. 26 Ocak 1926 Salı günü Ankara İstiklâl mahkemesinde yargılandı. Risaleyi kanunun çıkarılmasından önce yayımlamış olduğunu, içerikleriyle ilgili görüşlerinden vazgeçmemiş olduğunu, bununla birlikte kanuna karşı bir harekette bulunmadığı şeklinde bir ilk savunma yaptı. Mahkeme başkanının şapka ve sarığı karşılaştırarak, ikisinin de bez parçasından ibaret olduğunu söylemesine karşılık, hakimin arkasındaki bayrağı göstererek onun ham maddesinin İngiliz bayrağının ham maddesiyle aynı olduğunu ancak birinin Türk, diğerinin ise İngiliz bayrağı olduğunu söyleyerek cevap verdi.

Ceza hukukunun evrensel temel ilkelerinde biri “Kanunsuz suç olmaz” prensibidir. Kitabın yazıldığı dönemde söz konusu kitabın suçlanmasına neden olacak bir kanun bulunmadığı için suç mevzubahis değil.. İlke olarak böylesi kanunlar “makabline şamil” olamaz (öncesini kapsayamaz).

Ancak, böyle bir kanun mevcut olsaydı bile, bu, hukukîlik anlamına gelmezdi. Buna ancak despotizm, tiranlık ve zorbalık denilebilirdi. Adı kanun olan zorbalık.. Çünkü bu, insanın istese de vazgeçemeyeceği temel hak ve hürriyetlerinin tanınmaması anlamına gelir. Hukuk, hak kelimesinin çoğuludur, “haklar” anlamına gelir. Ortada hak bırakmayan, hakları ayaklar altına alan düzenlemelere hukuk adını vermek, hukuka hakarettir.

Zaten, İstiklal Mahkemelerinin hukuk diye bir derdi de yoktu. Yargıçları da genelde hukukçu olmayan, hukukun “h”sından habersiz Atatürk yağdanlık ve dalkavuklarıydı.

Vikipedi’deki maddeyi okumaya devam edelim:

Savcı, İskilipli Âtıf için 3 yıl hapis cezası istedi. Mahkeme, müdafaa için bir gün sonraya bırakıldı. Ancak İskilipli Âtıf savunma haklarından tümüyle vazgeçtiğini belirtti. Ertesi gün, mahkeme reisi Ali Çetinkaya, savunma yapmaya gerek görmeyen İskilipli Âtıf'ı idama mahkûm etti. İskilipli Âtıf 1 hafta sonra Ankara Samanpazarı Meydanı'nda asıldı.

Savunmadan vazgeçmesinin nedeni, rüyasında Peygamber Efendimiz s.a.s.’i görmüş olmasıydı.

Maddeye dönelim:

Hürriyet gazetesi yazarı Rahmi Turan 5 Aralık 2011 tarihli makalesinde Bülent Arınç'a cevaben Âtıf Hoca'nın idam edilmesinin nedeninin Frenk Mukallitliği ve Şapka adlı risalesi olmadığını, vatan hainliği yaptığı iddiasıyla yargılandığını ve Âtıf Hoca'nın bir savunma yapmadığını yazar. Rahmi Turan'a göre vatan hainliği ile suçlanmasının nedeni şuydu: Âtıf Hoca, Teâlî-i İslâm Cemiyeti'nin başkanı idi, bu cemiyet tarafından hazırlanan ve Yunan uçakları tarafından Anadolu'ya atılarak dağıtılan Millî Mücadele karşıtı bir beyannamesi (fetva) sebebiyle yargılanmıştır. Ancak, muhtemelen Tahir'ül Mevlevi ve Âtıf Hoca dışındaki cemiyet üyeleri tarafından imzalanarak Anadolu'ya dağıtılan ve İstiklal Savaşı'nı yürüten Kuvâ-yi Milliyeciler için çok ağır ifade ve ithamlarla dolu bu bildiri sonrasında da Âtıf Hoca'nın cemiyet başkanlığında devam etmesi İstiklal Mahkemeleri'nde suçlu bulunması için yeterli görülmüştür.

Yukarıda da geçtiği gibi, aslında Atıf Hoca’nın bu bildirinin dağıtılmasında bir dahli yoktu. Karşı çıkmıştı.

Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesiyle ilgili ilk davada Giresun'da beraat eden İskilipli Âtıf, kendisine yasak konulmasına rağmen kitapların dağıtımını sürdürdüğü iddiasıyla ikinci kez Ankara'da yargılandığında geçmişi de tekrar incelenir. Devlet, Şeyh Said İsyanı'ndan sonra artık daha dikkatlidir. Bu nedenle TBMM'de 25 Şubat 1925 tarihinde kabul edilen "Dini ve Dinin Kutsal Kavramlarını Siyasete Alet Edenler Hakkında Kanun"a göre dini kullanıp halkı kışkırtanların vatan haini sayılacakları belirtilmiştir.

Vatan, Atatürk, laiklik vs. gibi kavramları kullanarak halkı kışkırtmak ise serbesttir.

Vikipedi’ye dönelim:

Kurtuluş Savaşı yıllarında ihaneti görülmüş fakat sonradan affedilmiş kişilerle ilgili kayıtlar Şeyh Said İsyanı'ndan sonra yeniden değerlendirilmiştir. İskilipli Âtıf'ın sicili de gündeme gelmiştir. Sonuçta Ankara İstiklal Mahkemesi İskilipli Âtıf'ı Türk Ceza Kanunu'nun 55. Maddesi'nin "TC'nin Teşkîlât-ı Esâsîye Kanunu'nun tamamen veya kısmen tağyir ... veya ifayı vazifeden menine cebren teşebbüs edenler idam olunur, diyen muharrer fırkası mucibince" vatana ihanet suçundan idam etmiştir.

İskilipli Atıf Hoca, TC’nin Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (yani anayasasının) tamamen veya kısmen tağyiri (değiştirilmesi) için ne yapmışsa?

Bu değiştirme ve tağyir işlemini (Meclis’e doldurduğu dalkavukları eliyle) yapan Mustafa Kemal’di.

Mesela Anayasa’dan “Devletin dini, din-i İslam’dır” maddesini kaldırmak suretiyle böylesi bir tağyiri yapmıştı.

Daha büyüğünü darbeciler 27 Mayıs 1960’ta ve 12 Eylül 1980’de yaptılar. Anayasa’yı tümden kaldırıp çöpe attılar.

Zavallı hoca, ceza hukukunun evrensel en temel ilkelerinin bile kendisi için uygulanmasını sağlayamıyor, bu haliyle kalkıp Anayasa’yı tağyir edecek..

Nerde o yoğurdun bolluğu..

Memlekette o sırada bol olan, Atatürk’ün sevmediği kişiler için hazırda tutulan idam sehpaları, yağlı ipler, hapishaneler..


E-KİTAP: FELSEFÎ VE KELÂMÎ MÜBAHASELER

 


https://www.academia.edu/86335380/Felsef%C3%AE_ve_Kel%C3%A2m%C3%AE_M%C3%BCbahaseler


 

FELSEFÎ VE KELÂMÎ

MÜBAHASELER

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İMAN VE AKIL

CELÂL HOCA: “İSLAM, ALLAH’IN BİRLİĞİ HUSUSUNDA ANCAK AKLÎ DELİLE DAYANIR” 5

TAHKÎKÎ İMAN AKLA VE GÖNLE, TAKLÎDÎ İMAN SALT GÖNLE DAYANIR 14

POSTMODERNİZM, “BİLGİ”NİN İMKÂNI VE İMAN 23

AKILSIZ GÖNLÜN İMANI 33

KÂTİP ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN AKIL VE NAKİL 38

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI VE BİLİM 47

JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL 48

İMANDA CİDDİYET VE SAMİMİYET 59

 

İKİNCİ BÖLÜM: NURETTİN TOPÇU’NUN FELSEFESİ

ULEMA VE NURETTİN TOPÇU GİBİ AYDINLAR 63

NURETTİN TOPÇU’NUN TUTARSIZLIĞI 68

NURETTİN TOPÇU VE İBLİS'İN YERYÜZÜNDEKİ YÜRÜYÜŞÜ 71

NURETTİN TOPÇU VE DEVLETÇİLİK-MİLLİYETÇİLİK PUTPERESTLİĞİ 76

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  MODERNİTE VE TEKNOLOJİ

DOĞALLIKTAN UZAK DOĞALLIK, GAYRİTABİÎ TABİÎLİK EDEBİYATI 82

İSMET ÖZEL’İN PÎRİ MCLUHAN’IN MEDYA ELEŞTİRİSİNİN SEFALETİ 89

MODERNİTE VE GELENEK 94

“TAKLİTÇİ” MÜSLÜMAN AYDINLARIN PÎRLERİNDEN HAZRETİ (!) SOMBART İLE HEIDEGGER’İN TEKNOLOJİK DUYARLILIĞI 96

TEKNOLOJİ VE SEVGİ 103

“MODERN, GELENEKSEL, ÖTEKİ”… VE İSLAM 111

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:  MUHTELİF MESELELER

TARİHİN SONU MU, AHİR ZAMAN MI? 121

TARİHİ TARİH FELSEFESİYLE OKUMAK 129

SAHTE ARİFLERİN PALAVRADAN İRFANI 133

SPİNOZA’NIN İBN ARABÎCİ MÜRİDİ 140

PARÇA VE BÜTÜN, TÜMEVARIM VE TÜMDENGELİM 143

HUKUK VE AHLÂK FELSEFELERİ SORUNU OLARAK BAŞÖRTÜSÜ 147

BATI’YI DA, DOĞU’YU DA BİLMEMEK 164

ALGI YÖNETİMİ VE KAVRAMLARIN BÜYÜSÜ 169

EPİSTEMOLOJİ VE ONTOLOJİ SOSLU İSLAMCILIK VE TÜRKÇÜLÜK YAZISI 173

HİKMET 181


BİRİNCİ BÖLÜM

İMAN VE AKIL

 

CELÂL HOCA: “İSLAM, ALLAH’IN BİRLİĞİ HUSUSUNDA ANCAK AKLÎ DELİLE DAYANIR”

 

Yeni Şafak gazetesinin okumuş cahillerinden Ömer Lekesiz, bir yazısında İbn Arabî’den,Şeyh Muhyiddin’nin (Rahimehullah), (Ekrem Demirli çevirisiyle) Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden yapa geldiğimiz seçmelerin bir yenisini okurlarımıza … sunuyoruz” diyerek birtakım alıntılar yapmıştı (İbnü’l-Arabî’den seçilmiş sözler”, 6 Mayıs 2021).

Şeyh’ten naklettiği saçmalıklardan biri şöyle:

Akıllı kişi aklına ‘kendini bağlar’ diyen kişidir. Aklını kullanırsan cahil kalırsın.” (FM, 18/93)

Allahu Teala kullarını akıllarını kullanmaya davet ediyor, akıllarını kullanmayanları ayıplıyor, bu herzevekil ise insanları tam aksini yapmaya çağırıyor.

Sen bu zırvanı vahiyden almadığına göre, onun kaynağı, senin şirazesi kaymış kendi aklından başka neresi?

Biz kendi aklımızı kullanmayacağız, ama sıra onun aklına gelince selam duracağız. “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa.”

Böylece de bu herzevekil güya “irfan” ehli oluyor.

Eğer aklı terk edeceksek, müsade buyur da, önce senin akılsızlığı öğütleyen aklını (yani akılsızlığını) terk edelim.

İşte Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Hristiyan ve Yahudiler’in haham ve rahiplerini “rabler” edinmiş olduklarının bildirilmesinin nedeni böylesi durumlar.

Haham ve rahiplerinin bazı sözlerinin Tevrat ve İncil’e (Allahu Teala’nın vahyine) aykırı olduğunu gördükleri halde onları tasdik ediyorlardı.

*

Aklını kullanırsan değil, salt aklınla yetinirsen, sahih nakle, haber-i sadık’a (doğru habere) itibar etmezsen cahil kalırsın. (Aslında bu, mümkün değildir, aklını kullandığın zaman salt aklınla yetinemeyeceğini de bilirsin, aklın seni nakle götürür.)

Çünkü akıl, tek başına, ahiret hayatı ve meleklerin varlığı gibi hususlara ilişkin olarak ancak “mümkün / imkân dahilinde” hükmünü verebilir. Sadece, onun imkânsız/muhal ya da zorunlu/vacip olmadığını anlar. Bununla ilgili tam bilgi ise ancak vahiy kanalıyla elde edilebilir.

Bununla birlikte akıl, İmam Matüridî‘nin (rh. a.) Kitabü’t-Tevhîd‘de dile getirdiği gibi, bu gibi konularda da yine devreye girer. Çünkü peygamberlik ve vahiy getirme iddiasıyla ortaya çıkan kişinin doğruluğunu ancak aklımızı kullanarak anlarız.

Peygamberlerin “âdeten” (aklen değil) imkânsız sayılan şeyleri (ölülerin diriltilmesi, kayanın yarılıp canlı deve çıkması, denizin yarılması, bir surenin benzerinin yazılıp söylenememesi vs.) pozitivist/maddî/materyalistik düzeyde mucize olarak getirmeleri, onların peygamberliğinin ve dolayısıyla verdikleri haberlerin doğruluğunun, boş konuşmadıklarının delilidir.

(Kadir MısıroğluTahrif Hareketleri kitabında, peygamberlik iddiasıyla tanınan İskender Evrenosoğlu‘nu Hulki Cevizoğlu‘nun programında izlediğini, Cevizoğlu’nun ondan, peygamberse masadaki bardağın kendiliğinden havaya kalkmasını sağlamasını istediğini, belki adamın bir cin yardımcısı vardır diye endişeyle beklediğini, fakat Evrenesoğlu’nun birşey yapamadığını yazıyor. Endişelenmesine gerek yoktu, çünkü, itikad kitaplarımızda belirtildiği gibi, peygamberlik iddia eden hiç kimse, cinler de yardım etse, hiçbir olağanüstülük gösteremez. Tanrılık iddia eden belki gösterebilir, çünkü akıl, olağanüstülük de gösterse, bir “mahluk”un tanrı olamayacağını “tek başına” anlar.)

Peygamberlerin aksine, Eflatun, Hegel ve Marx gibi filozofların (ve de onlara hayranlık duyup taklit eden Farabî gibilerin, yine, Eflatuncu teorileri, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl‘da dikkat çektiği gibi, tasavvufî keşif adı altında pazarlayan İbn-i Arabî gibi “kerameti kendinden menkul” ariflerin) “metafizik” zırvaları ise delilden yoksundur, delilleri “Biz bunları anladık, çünkü çok zekîyiz, filozofuz, sıradan insanların kafası buna basmaz” şeklindeki “doğruluğu kendinden menkul”, ispatsız delilsiz, pozitif/maddî temelden yoksun hurafelerden ibarettir. (Marx’ın sözde bilimsel materyalizmi de pozitif/maddî düzeyde karşılığı bulunmayan, Hegel idealizminden çalınıp çırpılmış, tersyüz edilmiş bir kopyadır.)

*

Şeyh’in bir başka zırvası: 

“Akıl tasarruf etseydi akıl olmazdı; tasarruf akla değil bilgiye aittir.” (FM, 18/92)

Halbuki, akılsız bilgi olmaz. Akıl ile bilgi birbirinden ayrılamaz.

Nitekim İmam Matüridî (ve Teftazanî, Seyyid Şerif Cürcanî gibi diğer muhakkikler), “kesin” bilgi edinme yollarının akıl, “sağlam” duyulara dayalı algılar (gözlem, müşahede, tecrübe) ve “doğru” haber (ki doğru haberin özel şartları vardır) olmak üzere üç olduğunu söylemekte, son ikisinin de akla raci olduğunu belirtmektedir. (Keşf, sezgi, rüya vs. de bilgi verebilirse de, kendi başlarına “kesinlik” taşımazlar.) Böyle olunca bilgi akıldan soyutlanamaz, ve tasarrufun “akla değil bilgiye” ait olduğu söylenemez.

İbn Arabî’ye ait bir başka saçmalık: 

“Bilgi, –kabil olmaksızın– kabili bilmektir. Bilgi öğrenmekten ve bilmekten sonra gerçekleşir.” (FM, 18/112)

Birinci cümle, ikincisini çürütüyor. Ayrıca ikinci cümle totolojiden ibaret; boş gevezelik. “Kabil olmaksızın kabili bilmek” diye birşey varsa (ki mantıksız ve tutarsız bir ifade), ve bu, “bilgi” ise, ancak akıl için mümkün olabilir. Bu, akıl yürütmeyle bilinir. O zaman da bilgi, akıldan ayrılamaz. Bu zırva ile “kabil olmadan kabili bilmek” kastediliyorsa, bu da yine akıl için söz konusu olabilir.

Bir başka laf u güzaf: 

“Şeyh Ebu Medyen’e ‘falanca falancadan, o da falancadan aktarmıştır’ denildiğinde şöyle derdi: Kurutulmuş et yemek istemiyoruz. Gidin taze et getirin!” (FM, 2/353)

Bir defa, “Falanca falancadan, o da falancadan aktarmıştır” diyen kişi, eğer doğru söylüyorsa, başkalarının laflarını kendisine mal etmiyor, dürüst davranıyor, ayrıca sözün senedini de açıklıyor demektir. Nice “düşünür” bilinen kişi vardır ki, bilgilerinin kaynağını belirtmediği ve o kaynaklar bize ulaşmadığı için şöhret kazanmışlardır. İntihal (akademik hırsızlık), sadece bugünün sorunu değildir.

Doğru bilgi, hiçbir zaman değerini yitirmez; zamanla çürüyüp bozulan et gibi değildir.. Yanlış benzetme..

Ancak, kendisinin bu tür laflarının kurumuş et bile değil, bozulmuş, kokmuş, çürümüş et olduğu kesindir. Yememek gerekir.

*

Bu akıl düşmanlığı son zamanların gözde modası.. Yükselmiş trend..

Ve bu rezalet, İslam’ı akıl dışı göstermeye çalışan İslam düşmanlarının da işine geliyor. Hem de çok..

Ayrıca, mutasavvıf/sufi geçinen kimi madrabazların, akla düşmanlık yapılırken kendilerinin akılsızca laflarına ve hareketlerine de hikmet ya da irfan nazarıyla bakılmasına ihtiyaçları var.

Batıl inanç ve hurafeleri akıl terazisinde bir pula değmeyen hristiyan mistikleriyle aynı “tel”den çalıyor olmalarından dolayı kendilerinde Avrupaî bir entellik de bulabiliyorlar. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Metalib ve Mezahib adıyla Fransızca’dan çevirdiği felsefe kitabına yazdığı girişte belirttiği gibi, Hristiyanlar, akla istinad edemedikleri için, işi getirip “gönül” edebiyatına bağlamışlardır.

En kötüsü de, bu “İslam’ın hristiyanlaştırılması (hem katolikleştirilmesi, hem protestanlaştırılması)” ameliyesini günümüzde birilerinin Ehl-i Sünnet dışı bir sahte Ehl-Sünnetçilikle yapmaları.

*

Bugünkü ağzı kalabalık, cübbesi uzun, kavuğu muhteşem korkulukların, acayip gürültü yapan içi boş davulların aksine, gerçek bir Ehl-i Sünnet alimi olan (Prof. Sadeddin Ökten ile Hümeyra Ökten‘in babası) Celaleddin Ökten hoca (ki, imam hatiplerin kurucusu olarak bilinir; mütebahhir bir Kelam âlimiydi) İslâm Mecmuası‘nda şunları yazmıştır:

Yeni İlm-i Kelâm Dersleri [III]

Mahmut Celâleddin Ökten

Birinci Fasıl

1 – Ahkâm-ı Şer’iye: Şer’î hükümler

İslam dini, bürhana dayanan doğru akîde ile aklı; Allah’a ibadet, ferdin ve cemaatin hukukuna riayet ile de kalbi ıslah eder. …

1 — İtikad hükümleri: Başlıca iki nev’e ayrılır. Birinde aklî bürhanlar [aklî deliller] aranır. Zat-i Bâri’nin vahdaniyetine [Allah’ın birliğine], ilim ve kudretine, meşiyyet (irade) ve hikmetine, tedbirine, peygamber göndermesine iman gibi.

Yani Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, kudretinin vs. bilinmesi, aklî delillere bağlıdır. Nakle değil. Eğer bunlarda naklin kendisi delil olsaydı, kişinin iddiasının şahidi olarak yine kendisini öne sürmesi gibi bir durum ortaya çıkardı.

Bunu anlayamayan bir kişinin tahkîkî imandan nasibi olamaz. Çünkü bunun anlaşılması işin temelini oluşturur. Temeli olmayan bir binanın varlığından da söz edilemez.

Bundan daha kötüsü ise, Allahu Teala’nın varlığının akılla bilinemeyeceği ve ispatlanamayacağı iddiasıdır. Bu, cehaletin zirve noktasıdır, asılsız ve akılsızca bir hurafeden ibarettir.

İmam Matüridî’nin genişçe izah ettiği gibi, Allahu Teala kâinatı, varlığının ve birliğinin akıl yoluyla anlaşılmasını sağlayacak şekilde yaratmış, O’nun bir mevhibesi/bağışı olarak verilen akıl, insanların sorumluluğunun temelini oluşturmuştur: 

“Ve (cehennemde) derler ki: Eğer (biz) işitir veya akıl eder olsaydık, bu alevli ateş ashâbı arasında bulunmazdık!” (Mülk, 67/10)

Merhum Celal Hoca’nın sözlerine dönelim:

(İtikad hükümleri: Başlıca iki nev’e ayrılır. İkincisi olan) Diğerinde ise Kur’an-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz hazretlerinden sübutu [varlığı, sabit oluşu] kat’î olan hadîs-i şerîflerde [haber-i sadık / doğru haber] beyan buyurulan hususları teslim ve tasdik iktiza eder. Melâikeye, ahiret gününe iman gibi.

Meleklerin ve ahiretin varlığı salt akılla bilinemez. Akıl bunlar hakkında sadece “Mümkündür, zorunlu ya da muhal değildir” hükmünü verir. Mesela uzayda Dünya dışında yaşamla ilgili olarak da akıl ancak “Mümkündür, zorunlu ya da muhal değildir” hükmünü verebilir. Tek başına “Vardır” ya da “Yoktur” diyemez. Bunun için ya duyuların algılarına dayanan gözlem, ya da müşahede etmiş olanlardan alınan “haber”in varlığı gerekir.

Celal Hoca, sözlerini şu cümleyle sürdürüyor:

İslam dini, vahdaniyet-i Bârî (Allah’ın birliği) hususunda ancak delil-i aklîye istinad eder.

İşte mesele bu kadar basit. Tek cümleyle ifade edilecek kadar açık.

Burada sadece aklın hükmü geçerlidir. Ne yazık ki, bu en temel ve açık gerçeği, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Allah” maddesinde bile bulamıyoruz.

Evet, bu ansiklopedinin de gösterdiği gibi Türkiye’de kütüphane raflarını çökertecek cesamette ansiklopediler hazırlanıyor, gökdelenlerin kalorifer kazanlarına yakıt olarak yıllarca yetecek sayıda kitap basılıyor, fakat ilimde gerileme var.

 En temel hakikatler bile bilinmiyor.

Hadîs-i şerîfte haber verildiği gibi, muharrirler (yazarlar) çoğalmış durumda, fakat fakihlerin sayısı azdan az.. Ara ki bulasın!..

Celal Hoca’nın sözlerine dönelim:

Vahdaniyet-i Bârî itikadı; insanları, [Hristiyanlar’da olduğu gibi] dinî veya dünyevî [devlet gücüne dayalı] tahakküm ile tezlil eden (zillete düşüren, zelil eden) rüesa ve züemaya (başkanlara, yöneticelere) [körü körüne] boyun eğmeyi terk ettirerek [kula kul olmaktan kurtararak, Allahu Teala’nın vahyi, emir ve yasakları karşısında hiç kimseye dokunulmazlık / yasa üstülük tanımayarak ve yasa yapıcılık / tanrılık imtiyazı vermeyerek] pek yüksek bir makama eriştirir. [“(Peygamber) Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır.” Kur’an Yolu Meal ve Tefsiri, Necm, 53/3, https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Necm-suresi/4787/3-4-ayet-tefsiri%5D]

(Kaynak: İslâm Mecmuası, Ankara, naşiri: Kemaleddin Şenocak, aktaran: Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 401.]

Evet, Allahu Teala’nın birliğine iman, insanı, kendisi gibi şahısları putlaştırıp onlara kul-köle olma zilletinden kurtarır.

Nitekim, İslam nimeti ile şereflenemeyen birtakım akıl fukarasının günümüzde bile geçmişte Firavun ve Nemrut gibilere tapılmasına benzer şekilde liderlerini putlaştırmakta oldukları görülegelen şeylerden.

Türkiye de bu açıdan nasipsiz değil. Atatürkçülerin/Kemalistlerin özellikle Tek Parti döneminde yazdıkları şiirler, gazetelere attıkları manşetler ortada.

İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI: "BİR ŞAPKA, TÜM TÜRK DÜNYASINA BEDELDİR"

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 5



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

Terakkiperver Fırka'nın durumu budur. Yaşatmaya zaten imkân vermemişlerdir. Ondan sonra astığı astık, kestiği kestik devri başlamıştır.

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 157.)

Evet, "astığı astık kestiği kestik" devri. 

Zaten, Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, Atatürk için "ilmin icabı"nın, müzakerenin, görüş alışverişinin vs. bir önemi yoktu. 

"Emrivaki"ler (emr-i vaki, vuku bulmuş iş, oldubitti) devredeydi. 

Ve bu emrivakilere "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi eşlik ediyordu.

Böylece, gelecekte yaşanacak olan "astık astık, kestiği kestik" devrin müjdesi veriliyordu.

Reklamlarda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" filmi oynatılmakta, teslimatta ise iş yağlı iple sonuca bağlanmaktaydı.

*

Prof. Özergin'e yöneltilen diğer soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuranlar Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa.. Daha sonra Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar da katıldı. İnkılap Tarihi kitaplarında bu partinin etkinliğinin birbirini tutmuyor olduğu yazılı. Bu ne derece doğrudur?"

Cevap:

"Zaten bu partinin yaşamasına müsade edilmedi ki etkinliği anlaşılsın. Ama son bir misal söyleyeyim: Refik Koraltan'ın hanımı ile TV'de mülakat yaptılar bir iki sene evvel. Dikkatli izleyiciler farkına varmışlardır. Orada diyor: 'Kocam Ankara'da çok meşguldü. Bazı geceler hiç göremezdim. Çünkü o sırada seçimler yaklaşıyordu. Ve "Terakkiperver Fırka'nın kazanma ihtimali çok kuvvetli" diyorlardı. Kocam da uğraşıp duruyordu sabahlara kadar' diye söz etti kadın. Bundan da anlaşılıyor ki, millet Terakkiperver Fırka'ya güvenmeye başlamıştı ve Halk Partisi bundan ürktü. İktidarı ele geçirmiş olanlar, seçimler yoluyla kaybedeceklerini anlayınca, işi zorbalığa döktüler. O sırada, (muhalefet saflarında) az miktarda olan mebus (milletvekili) adedinden faydalanarak Takrîr-i Sükun Kanunu'nu (Sessizliğin Yerleştirilmesi Yasası) çıkardılar. Meclis'i tatil ettirdiler. Ve Terakkiperver Fırka'yı kapatıp ileri gelenleri güçleri yettiğince idam ettiler. Bunun için de millete hiçbir şey sormadılar(s. 157)

Bu satırlar, İnkılap Tarihi denilen şeyin özetidir. Yani Atatürk ilke ve devrimleri/inkılapları tarihinin..

Prof. Özergin'in anlattıklarının hepsinin altında Atatürk'ün imzası var. Yaptıran o.

Bir sonraki soru:

"Hocam, Kâzım Karabekir ve arkadaşları tutuklanmıştı. Takrir-i Sükun Kanunu çıktı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu tutuklamalar ile ilgili birkaç olay veya hatıradan bahsedebilir misiniz?"

Cevap:

Bazı şeyler vardır, neşir de edildi (yayınlandı). Mesela idam etmişler, kararı yazılmamış, "Sonra yazarız" falan diyorlar. Adam idam edildikten sonra bir karar bulup yazıyorlar. Bu, olmuş vakadır. Bir seferinde adama idam kararı vermişler, vakit geç olmuş, "Kalsın" demişler, "yarın yapalım bu işi. Son anda bir vesileyle adamın suçsuzluğu meydana çıkmış. (...) O meşhur üç Aliler (mahkemenin yargıçları). Üç Ali'den biri Kılıç Ali'dir, biri Kel Ali, biri de Necip Ali. Necip Ali'ye Bakkal Ali de derlerdi. ... İstiklal Mahkemesi, hukuktan hiçbir şey anlamayan, hukuk nedir bilmeyen (hukukçu olmayan), saniyede karar veren iki üç tane ihtilalcinin elinde idi. 

Diğer soru: 

Bu Terakkiperver Fırka kurucularının hepsi mahkeme edildi, değil mi?

Cevap:

Hepsi tabiî.

Sonraki soru:

İnkılaplar hakkında ne dersiniz?

Yani devrimler.. Atatürk inkılapları ya da devrimleri denilen "emrivaki"ler.

Cevap şöyle:

İnkılaplar, kitlelerin hepsinin değil, genellikle çok azının istemesiyle alevlenen, fakat belirli bir güçlü grubun vaziyete hakim olmasıyla oturtulmaya çalışılan... Ve tabiî inkılaplardan sonra uzun bir mücadele ve hazım devresi oluyor. İtalya'da Faşizm'in gelmesi, Mussolini hareketi, Almanya'daki Hitler hareketi.. Geldiler, çöktüler, gittiler. Türkiye'de Kemalizm'in gelmesi.. Karabekir Paşa bu tabirin çok aleyhindedir, şahsa bağlanmayın diye çok ısrar etmiştir. Şahısçılık doğru değildir diyor. Bizde de eski ismi Kemalizm, şimdiki isim Atatürkçülük namı altında bir sistem oturtulmaya çalışılıyor. 

Yalnız, Atatürkçülüğün diğerlerinden farklı bir özelliği var. Diğerlerinin bir doktrini var, kitabı var. Lenin'in kitabı var, sosyalizmin kitabı var. Hitler'in kitabı var. Mussolini'nin kitabı var. Fakat M. Kemal Paşa'nın bir doktrini, bir kitabı yok. 

M. Kemal Paşa, günü ne gerektiriyorsa onu konuşmuş, onu söylemiştir.

Bazı demeçlerini alın, en koyu muhafazakârdır, bazı demeçlerini alın son derece ilericidir. Hoca kıyafeti içinde, hocaların içinde fotoğrafı var, altında "Mefkûre hatırası" yazıyor. Bu da, İstiklal Harbi kazanılmadan.. Mefkure demek, ideal demek. Yani orada diyor ki: "Ben hoca kıyafetliyim, hocaların arasındayim. Benim idealim budur. (s. 159)

Adam su gibi, içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alıyor.

İlkesi, ilkesizlik.. İlkesiz olacaksın ki, duruma ve yere göre ilke benimseyebilesin.

Nitekim, Lozan'la birlikte İngiliz ilke ve inkılaplarını benimsemiş ve Türkiye'ye "ithal" etmiştir.

İlke ve inkılaplarının hiçbiri kendi icadı değil, hepsi İngiliz-Yahudi medeniyetinin malı..

Mesela, hatırı için adam astırdığı şapkayı kendisi icat etmiş değil. 

Kendi icadı varsa, belki lisan-ı hal ile ilan ettiği şu vecize olabilir: "Bir şapka, tüm Türk dünyasına bedeldir."

Bununla birlikte, adamın ilke ve inkılapları bir işe yaramadı dersek haksızlık olur, bu devrimler İngiliz tarafından adam yerine konulmasını sağlamış, Kral Edward tarafından ziyaret edilme onuruna erişmesine vesile olmuş.

Az şey mi!

*

Devam edeceğiz inşaallah.

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...