E-KİTAP: FELSEFÎ VE KELÂMÎ MÜBAHASELER

 


https://www.academia.edu/86335380/Felsef%C3%AE_ve_Kel%C3%A2m%C3%AE_M%C3%BCbahaseler


 

FELSEFÎ VE KELÂMÎ

MÜBAHASELER

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: İMAN VE AKIL

CELÂL HOCA: “İSLAM, ALLAH’IN BİRLİĞİ HUSUSUNDA ANCAK AKLÎ DELİLE DAYANIR” 5

TAHKÎKÎ İMAN AKLA VE GÖNLE, TAKLÎDÎ İMAN SALT GÖNLE DAYANIR 14

POSTMODERNİZM, “BİLGİ”NİN İMKÂNI VE İMAN 23

AKILSIZ GÖNLÜN İMANI 33

KÂTİP ÇELEBİ’NİN KALEMİNDEN AKIL VE NAKİL 38

ALLAHU TEALA’NIN VARLIĞI VE BİLİM 47

JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL 48

İMANDA CİDDİYET VE SAMİMİYET 59

 

İKİNCİ BÖLÜM: NURETTİN TOPÇU’NUN FELSEFESİ

ULEMA VE NURETTİN TOPÇU GİBİ AYDINLAR 63

NURETTİN TOPÇU’NUN TUTARSIZLIĞI 68

NURETTİN TOPÇU VE İBLİS'İN YERYÜZÜNDEKİ YÜRÜYÜŞÜ 71

NURETTİN TOPÇU VE DEVLETÇİLİK-MİLLİYETÇİLİK PUTPERESTLİĞİ 76

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:  MODERNİTE VE TEKNOLOJİ

DOĞALLIKTAN UZAK DOĞALLIK, GAYRİTABİÎ TABİÎLİK EDEBİYATI 82

İSMET ÖZEL’İN PÎRİ MCLUHAN’IN MEDYA ELEŞTİRİSİNİN SEFALETİ 89

MODERNİTE VE GELENEK 94

“TAKLİTÇİ” MÜSLÜMAN AYDINLARIN PÎRLERİNDEN HAZRETİ (!) SOMBART İLE HEIDEGGER’İN TEKNOLOJİK DUYARLILIĞI 96

TEKNOLOJİ VE SEVGİ 103

“MODERN, GELENEKSEL, ÖTEKİ”… VE İSLAM 111

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM:  MUHTELİF MESELELER

TARİHİN SONU MU, AHİR ZAMAN MI? 121

TARİHİ TARİH FELSEFESİYLE OKUMAK 129

SAHTE ARİFLERİN PALAVRADAN İRFANI 133

SPİNOZA’NIN İBN ARABÎCİ MÜRİDİ 140

PARÇA VE BÜTÜN, TÜMEVARIM VE TÜMDENGELİM 143

HUKUK VE AHLÂK FELSEFELERİ SORUNU OLARAK BAŞÖRTÜSÜ 147

BATI’YI DA, DOĞU’YU DA BİLMEMEK 164

ALGI YÖNETİMİ VE KAVRAMLARIN BÜYÜSÜ 169

EPİSTEMOLOJİ VE ONTOLOJİ SOSLU İSLAMCILIK VE TÜRKÇÜLÜK YAZISI 173

HİKMET 181


BİRİNCİ BÖLÜM

İMAN VE AKIL

 

CELÂL HOCA: “İSLAM, ALLAH’IN BİRLİĞİ HUSUSUNDA ANCAK AKLÎ DELİLE DAYANIR”

 

Yeni Şafak gazetesinin okumuş cahillerinden Ömer Lekesiz, bir yazısında İbn Arabî’den,Şeyh Muhyiddin’nin (Rahimehullah), (Ekrem Demirli çevirisiyle) Fütûhât-ı Mekkiyye’sinden yapa geldiğimiz seçmelerin bir yenisini okurlarımıza … sunuyoruz” diyerek birtakım alıntılar yapmıştı (İbnü’l-Arabî’den seçilmiş sözler”, 6 Mayıs 2021).

Şeyh’ten naklettiği saçmalıklardan biri şöyle:

Akıllı kişi aklına ‘kendini bağlar’ diyen kişidir. Aklını kullanırsan cahil kalırsın.” (FM, 18/93)

Allahu Teala kullarını akıllarını kullanmaya davet ediyor, akıllarını kullanmayanları ayıplıyor, bu herzevekil ise insanları tam aksini yapmaya çağırıyor.

Sen bu zırvanı vahiyden almadığına göre, onun kaynağı, senin şirazesi kaymış kendi aklından başka neresi?

Biz kendi aklımızı kullanmayacağız, ama sıra onun aklına gelince selam duracağız. “Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa.”

Böylece de bu herzevekil güya “irfan” ehli oluyor.

Eğer aklı terk edeceksek, müsade buyur da, önce senin akılsızlığı öğütleyen aklını (yani akılsızlığını) terk edelim.

İşte Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Hristiyan ve Yahudiler’in haham ve rahiplerini “rabler” edinmiş olduklarının bildirilmesinin nedeni böylesi durumlar.

Haham ve rahiplerinin bazı sözlerinin Tevrat ve İncil’e (Allahu Teala’nın vahyine) aykırı olduğunu gördükleri halde onları tasdik ediyorlardı.

*

Aklını kullanırsan değil, salt aklınla yetinirsen, sahih nakle, haber-i sadık’a (doğru habere) itibar etmezsen cahil kalırsın. (Aslında bu, mümkün değildir, aklını kullandığın zaman salt aklınla yetinemeyeceğini de bilirsin, aklın seni nakle götürür.)

Çünkü akıl, tek başına, ahiret hayatı ve meleklerin varlığı gibi hususlara ilişkin olarak ancak “mümkün / imkân dahilinde” hükmünü verebilir. Sadece, onun imkânsız/muhal ya da zorunlu/vacip olmadığını anlar. Bununla ilgili tam bilgi ise ancak vahiy kanalıyla elde edilebilir.

Bununla birlikte akıl, İmam Matüridî‘nin (rh. a.) Kitabü’t-Tevhîd‘de dile getirdiği gibi, bu gibi konularda da yine devreye girer. Çünkü peygamberlik ve vahiy getirme iddiasıyla ortaya çıkan kişinin doğruluğunu ancak aklımızı kullanarak anlarız.

Peygamberlerin “âdeten” (aklen değil) imkânsız sayılan şeyleri (ölülerin diriltilmesi, kayanın yarılıp canlı deve çıkması, denizin yarılması, bir surenin benzerinin yazılıp söylenememesi vs.) pozitivist/maddî/materyalistik düzeyde mucize olarak getirmeleri, onların peygamberliğinin ve dolayısıyla verdikleri haberlerin doğruluğunun, boş konuşmadıklarının delilidir.

(Kadir MısıroğluTahrif Hareketleri kitabında, peygamberlik iddiasıyla tanınan İskender Evrenosoğlu‘nu Hulki Cevizoğlu‘nun programında izlediğini, Cevizoğlu’nun ondan, peygamberse masadaki bardağın kendiliğinden havaya kalkmasını sağlamasını istediğini, belki adamın bir cin yardımcısı vardır diye endişeyle beklediğini, fakat Evrenesoğlu’nun birşey yapamadığını yazıyor. Endişelenmesine gerek yoktu, çünkü, itikad kitaplarımızda belirtildiği gibi, peygamberlik iddia eden hiç kimse, cinler de yardım etse, hiçbir olağanüstülük gösteremez. Tanrılık iddia eden belki gösterebilir, çünkü akıl, olağanüstülük de gösterse, bir “mahluk”un tanrı olamayacağını “tek başına” anlar.)

Peygamberlerin aksine, Eflatun, Hegel ve Marx gibi filozofların (ve de onlara hayranlık duyup taklit eden Farabî gibilerin, yine, Eflatuncu teorileri, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl‘da dikkat çektiği gibi, tasavvufî keşif adı altında pazarlayan İbn-i Arabî gibi “kerameti kendinden menkul” ariflerin) “metafizik” zırvaları ise delilden yoksundur, delilleri “Biz bunları anladık, çünkü çok zekîyiz, filozofuz, sıradan insanların kafası buna basmaz” şeklindeki “doğruluğu kendinden menkul”, ispatsız delilsiz, pozitif/maddî temelden yoksun hurafelerden ibarettir. (Marx’ın sözde bilimsel materyalizmi de pozitif/maddî düzeyde karşılığı bulunmayan, Hegel idealizminden çalınıp çırpılmış, tersyüz edilmiş bir kopyadır.)

*

Şeyh’in bir başka zırvası: 

“Akıl tasarruf etseydi akıl olmazdı; tasarruf akla değil bilgiye aittir.” (FM, 18/92)

Halbuki, akılsız bilgi olmaz. Akıl ile bilgi birbirinden ayrılamaz.

Nitekim İmam Matüridî (ve Teftazanî, Seyyid Şerif Cürcanî gibi diğer muhakkikler), “kesin” bilgi edinme yollarının akıl, “sağlam” duyulara dayalı algılar (gözlem, müşahede, tecrübe) ve “doğru” haber (ki doğru haberin özel şartları vardır) olmak üzere üç olduğunu söylemekte, son ikisinin de akla raci olduğunu belirtmektedir. (Keşf, sezgi, rüya vs. de bilgi verebilirse de, kendi başlarına “kesinlik” taşımazlar.) Böyle olunca bilgi akıldan soyutlanamaz, ve tasarrufun “akla değil bilgiye” ait olduğu söylenemez.

İbn Arabî’ye ait bir başka saçmalık: 

“Bilgi, –kabil olmaksızın– kabili bilmektir. Bilgi öğrenmekten ve bilmekten sonra gerçekleşir.” (FM, 18/112)

Birinci cümle, ikincisini çürütüyor. Ayrıca ikinci cümle totolojiden ibaret; boş gevezelik. “Kabil olmaksızın kabili bilmek” diye birşey varsa (ki mantıksız ve tutarsız bir ifade), ve bu, “bilgi” ise, ancak akıl için mümkün olabilir. Bu, akıl yürütmeyle bilinir. O zaman da bilgi, akıldan ayrılamaz. Bu zırva ile “kabil olmadan kabili bilmek” kastediliyorsa, bu da yine akıl için söz konusu olabilir.

Bir başka laf u güzaf: 

“Şeyh Ebu Medyen’e ‘falanca falancadan, o da falancadan aktarmıştır’ denildiğinde şöyle derdi: Kurutulmuş et yemek istemiyoruz. Gidin taze et getirin!” (FM, 2/353)

Bir defa, “Falanca falancadan, o da falancadan aktarmıştır” diyen kişi, eğer doğru söylüyorsa, başkalarının laflarını kendisine mal etmiyor, dürüst davranıyor, ayrıca sözün senedini de açıklıyor demektir. Nice “düşünür” bilinen kişi vardır ki, bilgilerinin kaynağını belirtmediği ve o kaynaklar bize ulaşmadığı için şöhret kazanmışlardır. İntihal (akademik hırsızlık), sadece bugünün sorunu değildir.

Doğru bilgi, hiçbir zaman değerini yitirmez; zamanla çürüyüp bozulan et gibi değildir.. Yanlış benzetme..

Ancak, kendisinin bu tür laflarının kurumuş et bile değil, bozulmuş, kokmuş, çürümüş et olduğu kesindir. Yememek gerekir.

*

Bu akıl düşmanlığı son zamanların gözde modası.. Yükselmiş trend..

Ve bu rezalet, İslam’ı akıl dışı göstermeye çalışan İslam düşmanlarının da işine geliyor. Hem de çok..

Ayrıca, mutasavvıf/sufi geçinen kimi madrabazların, akla düşmanlık yapılırken kendilerinin akılsızca laflarına ve hareketlerine de hikmet ya da irfan nazarıyla bakılmasına ihtiyaçları var.

Batıl inanç ve hurafeleri akıl terazisinde bir pula değmeyen hristiyan mistikleriyle aynı “tel”den çalıyor olmalarından dolayı kendilerinde Avrupaî bir entellik de bulabiliyorlar. Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Metalib ve Mezahib adıyla Fransızca’dan çevirdiği felsefe kitabına yazdığı girişte belirttiği gibi, Hristiyanlar, akla istinad edemedikleri için, işi getirip “gönül” edebiyatına bağlamışlardır.

En kötüsü de, bu “İslam’ın hristiyanlaştırılması (hem katolikleştirilmesi, hem protestanlaştırılması)” ameliyesini günümüzde birilerinin Ehl-i Sünnet dışı bir sahte Ehl-Sünnetçilikle yapmaları.

*

Bugünkü ağzı kalabalık, cübbesi uzun, kavuğu muhteşem korkulukların, acayip gürültü yapan içi boş davulların aksine, gerçek bir Ehl-i Sünnet alimi olan (Prof. Sadeddin Ökten ile Hümeyra Ökten‘in babası) Celaleddin Ökten hoca (ki, imam hatiplerin kurucusu olarak bilinir; mütebahhir bir Kelam âlimiydi) İslâm Mecmuası‘nda şunları yazmıştır:

Yeni İlm-i Kelâm Dersleri [III]

Mahmut Celâleddin Ökten

Birinci Fasıl

1 – Ahkâm-ı Şer’iye: Şer’î hükümler

İslam dini, bürhana dayanan doğru akîde ile aklı; Allah’a ibadet, ferdin ve cemaatin hukukuna riayet ile de kalbi ıslah eder. …

1 — İtikad hükümleri: Başlıca iki nev’e ayrılır. Birinde aklî bürhanlar [aklî deliller] aranır. Zat-i Bâri’nin vahdaniyetine [Allah’ın birliğine], ilim ve kudretine, meşiyyet (irade) ve hikmetine, tedbirine, peygamber göndermesine iman gibi.

Yani Allahu Teala’nın varlığının, birliğinin, kudretinin vs. bilinmesi, aklî delillere bağlıdır. Nakle değil. Eğer bunlarda naklin kendisi delil olsaydı, kişinin iddiasının şahidi olarak yine kendisini öne sürmesi gibi bir durum ortaya çıkardı.

Bunu anlayamayan bir kişinin tahkîkî imandan nasibi olamaz. Çünkü bunun anlaşılması işin temelini oluşturur. Temeli olmayan bir binanın varlığından da söz edilemez.

Bundan daha kötüsü ise, Allahu Teala’nın varlığının akılla bilinemeyeceği ve ispatlanamayacağı iddiasıdır. Bu, cehaletin zirve noktasıdır, asılsız ve akılsızca bir hurafeden ibarettir.

İmam Matüridî’nin genişçe izah ettiği gibi, Allahu Teala kâinatı, varlığının ve birliğinin akıl yoluyla anlaşılmasını sağlayacak şekilde yaratmış, O’nun bir mevhibesi/bağışı olarak verilen akıl, insanların sorumluluğunun temelini oluşturmuştur: 

“Ve (cehennemde) derler ki: Eğer (biz) işitir veya akıl eder olsaydık, bu alevli ateş ashâbı arasında bulunmazdık!” (Mülk, 67/10)

Merhum Celal Hoca’nın sözlerine dönelim:

(İtikad hükümleri: Başlıca iki nev’e ayrılır. İkincisi olan) Diğerinde ise Kur’an-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz hazretlerinden sübutu [varlığı, sabit oluşu] kat’î olan hadîs-i şerîflerde [haber-i sadık / doğru haber] beyan buyurulan hususları teslim ve tasdik iktiza eder. Melâikeye, ahiret gününe iman gibi.

Meleklerin ve ahiretin varlığı salt akılla bilinemez. Akıl bunlar hakkında sadece “Mümkündür, zorunlu ya da muhal değildir” hükmünü verir. Mesela uzayda Dünya dışında yaşamla ilgili olarak da akıl ancak “Mümkündür, zorunlu ya da muhal değildir” hükmünü verebilir. Tek başına “Vardır” ya da “Yoktur” diyemez. Bunun için ya duyuların algılarına dayanan gözlem, ya da müşahede etmiş olanlardan alınan “haber”in varlığı gerekir.

Celal Hoca, sözlerini şu cümleyle sürdürüyor:

İslam dini, vahdaniyet-i Bârî (Allah’ın birliği) hususunda ancak delil-i aklîye istinad eder.

İşte mesele bu kadar basit. Tek cümleyle ifade edilecek kadar açık.

Burada sadece aklın hükmü geçerlidir. Ne yazık ki, bu en temel ve açık gerçeği, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Allah” maddesinde bile bulamıyoruz.

Evet, bu ansiklopedinin de gösterdiği gibi Türkiye’de kütüphane raflarını çökertecek cesamette ansiklopediler hazırlanıyor, gökdelenlerin kalorifer kazanlarına yakıt olarak yıllarca yetecek sayıda kitap basılıyor, fakat ilimde gerileme var.

 En temel hakikatler bile bilinmiyor.

Hadîs-i şerîfte haber verildiği gibi, muharrirler (yazarlar) çoğalmış durumda, fakat fakihlerin sayısı azdan az.. Ara ki bulasın!..

Celal Hoca’nın sözlerine dönelim:

Vahdaniyet-i Bârî itikadı; insanları, [Hristiyanlar’da olduğu gibi] dinî veya dünyevî [devlet gücüne dayalı] tahakküm ile tezlil eden (zillete düşüren, zelil eden) rüesa ve züemaya (başkanlara, yöneticelere) [körü körüne] boyun eğmeyi terk ettirerek [kula kul olmaktan kurtararak, Allahu Teala’nın vahyi, emir ve yasakları karşısında hiç kimseye dokunulmazlık / yasa üstülük tanımayarak ve yasa yapıcılık / tanrılık imtiyazı vermeyerek] pek yüksek bir makama eriştirir. [“(Peygamber) Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır.” Kur’an Yolu Meal ve Tefsiri, Necm, 53/3, https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Necm-suresi/4787/3-4-ayet-tefsiri%5D]

(Kaynak: İslâm Mecmuası, Ankara, naşiri: Kemaleddin Şenocak, aktaran: Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberler, 2. b., İstanbul: Sebil Yayınları, 2017, s. 401.]

Evet, Allahu Teala’nın birliğine iman, insanı, kendisi gibi şahısları putlaştırıp onlara kul-köle olma zilletinden kurtarır.

Nitekim, İslam nimeti ile şereflenemeyen birtakım akıl fukarasının günümüzde bile geçmişte Firavun ve Nemrut gibilere tapılmasına benzer şekilde liderlerini putlaştırmakta oldukları görülegelen şeylerden.

Türkiye de bu açıdan nasipsiz değil. Atatürkçülerin/Kemalistlerin özellikle Tek Parti döneminde yazdıkları şiirler, gazetelere attıkları manşetler ortada.

İNGİLİZ İLKE VE İNKILAPLARI: "BİR ŞAPKA, TÜM TÜRK DÜNYASINA BEDELDİR"

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 5



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

Terakkiperver Fırka'nın durumu budur. Yaşatmaya zaten imkân vermemişlerdir. Ondan sonra astığı astık, kestiği kestik devri başlamıştır.

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 157.)

Evet, "astığı astık kestiği kestik" devri. 

Zaten, Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, Atatürk için "ilmin icabı"nın, müzakerenin, görüş alışverişinin vs. bir önemi yoktu. 

"Emrivaki"ler (emr-i vaki, vuku bulmuş iş, oldubitti) devredeydi. 

Ve bu emrivakilere "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" vecizesi eşlik ediyordu.

Böylece, gelecekte yaşanacak olan "astık astık, kestiği kestik" devrin müjdesi veriliyordu.

Reklamlarda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" filmi oynatılmakta, teslimatta ise iş yağlı iple sonuca bağlanmaktaydı.

*

Prof. Özergin'e yöneltilen diğer soru: 

"Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kuranlar Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa.. Daha sonra Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar da katıldı. İnkılap Tarihi kitaplarında bu partinin etkinliğinin birbirini tutmuyor olduğu yazılı. Bu ne derece doğrudur?"

Cevap:

"Zaten bu partinin yaşamasına müsade edilmedi ki etkinliği anlaşılsın. Ama son bir misal söyleyeyim: Refik Koraltan'ın hanımı ile TV'de mülakat yaptılar bir iki sene evvel. Dikkatli izleyiciler farkına varmışlardır. Orada diyor: 'Kocam Ankara'da çok meşguldü. Bazı geceler hiç göremezdim. Çünkü o sırada seçimler yaklaşıyordu. Ve "Terakkiperver Fırka'nın kazanma ihtimali çok kuvvetli" diyorlardı. Kocam da uğraşıp duruyordu sabahlara kadar' diye söz etti kadın. Bundan da anlaşılıyor ki, millet Terakkiperver Fırka'ya güvenmeye başlamıştı ve Halk Partisi bundan ürktü. İktidarı ele geçirmiş olanlar, seçimler yoluyla kaybedeceklerini anlayınca, işi zorbalığa döktüler. O sırada, (muhalefet saflarında) az miktarda olan mebus (milletvekili) adedinden faydalanarak Takrîr-i Sükun Kanunu'nu (Sessizliğin Yerleştirilmesi Yasası) çıkardılar. Meclis'i tatil ettirdiler. Ve Terakkiperver Fırka'yı kapatıp ileri gelenleri güçleri yettiğince idam ettiler. Bunun için de millete hiçbir şey sormadılar(s. 157)

Bu satırlar, İnkılap Tarihi denilen şeyin özetidir. Yani Atatürk ilke ve devrimleri/inkılapları tarihinin..

Prof. Özergin'in anlattıklarının hepsinin altında Atatürk'ün imzası var. Yaptıran o.

Bir sonraki soru:

"Hocam, Kâzım Karabekir ve arkadaşları tutuklanmıştı. Takrir-i Sükun Kanunu çıktı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu tutuklamalar ile ilgili birkaç olay veya hatıradan bahsedebilir misiniz?"

Cevap:

Bazı şeyler vardır, neşir de edildi (yayınlandı). Mesela idam etmişler, kararı yazılmamış, "Sonra yazarız" falan diyorlar. Adam idam edildikten sonra bir karar bulup yazıyorlar. Bu, olmuş vakadır. Bir seferinde adama idam kararı vermişler, vakit geç olmuş, "Kalsın" demişler, "yarın yapalım bu işi. Son anda bir vesileyle adamın suçsuzluğu meydana çıkmış. (...) O meşhur üç Aliler (mahkemenin yargıçları). Üç Ali'den biri Kılıç Ali'dir, biri Kel Ali, biri de Necip Ali. Necip Ali'ye Bakkal Ali de derlerdi. ... İstiklal Mahkemesi, hukuktan hiçbir şey anlamayan, hukuk nedir bilmeyen (hukukçu olmayan), saniyede karar veren iki üç tane ihtilalcinin elinde idi. 

Diğer soru: 

Bu Terakkiperver Fırka kurucularının hepsi mahkeme edildi, değil mi?

Cevap:

Hepsi tabiî.

Sonraki soru:

İnkılaplar hakkında ne dersiniz?

Yani devrimler.. Atatürk inkılapları ya da devrimleri denilen "emrivaki"ler.

Cevap şöyle:

İnkılaplar, kitlelerin hepsinin değil, genellikle çok azının istemesiyle alevlenen, fakat belirli bir güçlü grubun vaziyete hakim olmasıyla oturtulmaya çalışılan... Ve tabiî inkılaplardan sonra uzun bir mücadele ve hazım devresi oluyor. İtalya'da Faşizm'in gelmesi, Mussolini hareketi, Almanya'daki Hitler hareketi.. Geldiler, çöktüler, gittiler. Türkiye'de Kemalizm'in gelmesi.. Karabekir Paşa bu tabirin çok aleyhindedir, şahsa bağlanmayın diye çok ısrar etmiştir. Şahısçılık doğru değildir diyor. Bizde de eski ismi Kemalizm, şimdiki isim Atatürkçülük namı altında bir sistem oturtulmaya çalışılıyor. 

Yalnız, Atatürkçülüğün diğerlerinden farklı bir özelliği var. Diğerlerinin bir doktrini var, kitabı var. Lenin'in kitabı var, sosyalizmin kitabı var. Hitler'in kitabı var. Mussolini'nin kitabı var. Fakat M. Kemal Paşa'nın bir doktrini, bir kitabı yok. 

M. Kemal Paşa, günü ne gerektiriyorsa onu konuşmuş, onu söylemiştir.

Bazı demeçlerini alın, en koyu muhafazakârdır, bazı demeçlerini alın son derece ilericidir. Hoca kıyafeti içinde, hocaların içinde fotoğrafı var, altında "Mefkûre hatırası" yazıyor. Bu da, İstiklal Harbi kazanılmadan.. Mefkure demek, ideal demek. Yani orada diyor ki: "Ben hoca kıyafetliyim, hocaların arasındayim. Benim idealim budur. (s. 159)

Adam su gibi, içine konulduğu kabın şeklini ve rengini alıyor.

İlkesi, ilkesizlik.. İlkesiz olacaksın ki, duruma ve yere göre ilke benimseyebilesin.

Nitekim, Lozan'la birlikte İngiliz ilke ve inkılaplarını benimsemiş ve Türkiye'ye "ithal" etmiştir.

İlke ve inkılaplarının hiçbiri kendi icadı değil, hepsi İngiliz-Yahudi medeniyetinin malı..

Mesela, hatırı için adam astırdığı şapkayı kendisi icat etmiş değil. 

Kendi icadı varsa, belki lisan-ı hal ile ilan ettiği şu vecize olabilir: "Bir şapka, tüm Türk dünyasına bedeldir."

Bununla birlikte, adamın ilke ve inkılapları bir işe yaramadı dersek haksızlık olur, bu devrimler İngiliz tarafından adam yerine konulmasını sağlamış, Kral Edward tarafından ziyaret edilme onuruna erişmesine vesile olmuş.

Az şey mi!

*

Devam edeceğiz inşaallah.

E-KİTAP: SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU? (SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

 


https://www.academia.edu/86031186/Sa%C4%9Fduyu_mu_Solduyu_mu_Sa%C4%9Fduyu_Partisinin_Zihniyet_Karnesi_


SAĞDUYU MU, SOLDUYU MU?

(SAĞDUYU PARTİSİ’NİN ZİHNİYET KARNESİ)

  

Dr. Seyfi SAY

 

 

MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.’DEN:

“Taasavvufu bugünün mukallid tasavvufcularından değil Cüneyd’in, Bazyezid-i Bestami’nin ve Gazali’nin, İmam Rabbani’nin, Nakşibend Bahaüddin’in, Abdülkadir Geylani’nin, İmam Ahmed Rüfai Hazretlerinin ve sair, yollar ehl-i sünnet olan mutasavvıfların yolları olmalıdır. Bugün ise onların yollarını takib, ateşten gömlek giymek demirden leblebi yemek gibidir, yani çok müşkildir ve zordur. Onun için bugün öyle hakiki mutasavvıf bulmak da mümkün değildir.”

(Hadîslerle Nasihatlar 2)

 

PROF. DR. MAHMUD ESAD COŞAN HOCA’DAN:

“Bir insanın doğru hareket edebilmesi için, önce doğrunun ne olduğunu bilmesi gerek. Hayatta birçokları doğruyu bilemiyor, bulamıyor; doğru diye eğrilere, yalanlara, yanlışlara, hatâlara sarılıyor; ömrünü boşa harcıyor, günaha giriyor, iyi sonuca ulaşamıyor, ziyan ediyor, hüsrana uğruyor.”

(İslâm Mecmuası, Kasım 1996)

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ PAYLAŞIM: “LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK 7

İKİNCİ PAYLAŞIM: İLKELER 14

ÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: MEŞRUİYET, LAİKLİK, MİLLİYETÇİLİK 21

DÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: DERGÂH’TAN “LAİK DEMOKRASİ”Cİ PARTİ ÜRETMEK 29

BEŞİNCİ PAYLAŞIM: UZLAŞMA HAVARİLİĞİ 34

ALTINCI PAYLAŞIM: AÇ TAVUĞUN RÜYASINDAKİ DARI AMBARI 36

YEDİNCİ PAYLAŞIM: MECAZI ANLAMAYAN TECAHÜL-İ ARİFANE 46

SEKİZİNCİ PAYLAŞIM: DERİN OYUN: MÜSLÜMANA YUTTURULAN “DEVRİMCİLİK/İNKILAPÇILIK SOSYALİSTLERİN VE ATATÜRKÇÜLERİN TAPULU ARAZİSİDİR, MÜSLÜMANIN ORAYA GİRMESİ HELAL OLMAZ” AFYONU 48

DOKUZUNCU PAYLAŞIM: GÜÇLÜ CEVAP: “LAN SEN KİM OLUYORSUN DA BANA CEVAP VERİYORSUN!” 51

ONUNCU PAYLAŞIM: TÜRK’ÜM DOĞRUYUM ÇALIŞKANIM, KERAMETİM KENDİMDEN MENKUL, LAİKİM DEMOKRATIM ÇAĞDAŞIM 53

ONBİRİNCİ PAYLAŞIM: “GEL VATANDAŞ GEL, AHLÂKIN İYİSİ BURDA, GERÇEĞİN EN TAZESİ BURDA!” 55

ONİKİNCİ PAYLAŞIM: “BENİM OĞLUM BİNA OKUR…” 59

ONÜÇÜNCÜ PAYLAŞIM: HAKKI BİLMEYEN SÖZDE HAKPERESTLİK 68

ONDÖRDÜNCÜ PAYLAŞIM: ATATÜRK DEVRİMİNE İMAN VE TESLİMİYET: LAİKLİK HAVARİLİĞİ 70

ONBEŞİNCİ PAYLAŞIM: “BİZ DE DEMOKRASİ İSTERÜK!” 74

ONALTINCI PAYLAŞIM: ŞAHISLAR, İLKELER VE SADAKAT 77

ONYEDİNCİ PAYLAŞIM; HAKKI VE SABRI TAVSİYE 79

ONSEKİZİNCİ PAYLAŞIM: TEMCİT PİLAVI 81

ONDOKUZUNCU PAYLAŞIM: “KELLİM KELLİM L YENF” 93

YİRMİNCİ PAYLAŞIM: ZALİME YARDIM 95

YİRMİBİRİNCİ PAYLAŞIM: SANKİ PARTİ KURMAK, PARTİ PROGRAMI YAZMAK FARZ YA DA VACİP 104

NUREDDİN COŞAN’A MESAJ (SEKRETERİ ARDA ARACILIĞIYLA) 110

 

ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm. Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Bundan 21-22 yıl önce, Şubat 2001’de, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı öncesinde cemaate kendisini “Hocaefendi’nin varisi” olarak ilan ettiren Muharrem Nureddin Coşan, iki yıl sonra bir parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Bir süre sonra bize bir e-mail göndererek, birer cümleyle cevap verilmek üzere beş tane soru yöneltmişler, bu arada parti hakkındaki fikrimizi de sormuşlardı. Cevaplar, Nureddin Coşan için isteniyordu. Parti kurulmasını yersiz ve lüzumsuz bulduğumuzu söylemiştik.

Normalde bu, parti kurulmadan önce sorulması gereken bir soruydu.

2004 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında ise, teori ve analiz şura grupları adını verdikleri e-mail gruplarında parti programıyla ilgili düşüncemizi almak istediler. Bu grupların toplam üye sayısını 27 olarak hatırlıyorum.

Partinin görevlisi (Ki, Nureddin Coşan’ın ablasının kızıydı) parti programında yer alacak ifadeleri açıklıyor, görüş bildirilmesini istiyordu.

Parti adına açıklanan görüşler, dehşet verici bir savruluşu yansıtıyordu. Kemalist “düzen”bazlık nezdinde akredite olan “çağdaş” etiketli bayat ezberleri onaylamamız bekleniyordu. Yaptığım paylaşımlarla itirazlarımı dile getirince fark ettim ki, adı şura olan bu gruplar istişare için değil, bizi bir vebalin suç ortağı haline getirecek şekilde manipüle etmek üzere oluşturulmuştu.

Ne yazık ki, o platformda Kemalist “emrivaki” geleneği ile bize kabul ettirilmek istenen söz konusu harcıâlem çürük ve bozuk ezberlere benden başka itirazda bulunan çıkmadı. Hiç değilse birkaç kişi bana katıldıklarını söylerler diye bekledim, o da olmadı. Çünkü, Kemalist gelenekteki “emrivaki”lere eşlik eden “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” şarkısı icra edilmese de, Kilise geleneğindeki “aforoz”a benzeyen bir muameleye maruz kalacaklarını biliyorlardı.

Bir süre önce rüyamda Mehmed Zahid Kotku rh. a. ile merhum Esad Coşan Hoca’nın kabirlerini yanmış ve kararmış olarak görmüş bulunuyordum. O e-posta gruplarında yapılan açıklamalar rüyamın tabiriydi.

Biz “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” diye şiir okuyup zafer naraları atarken kalelerimiz düşman tarafından birer birer içerden teslim alınmıştı, haberimiz yoktu.

*

Sağduyu Partisi adına savunulan akla ziyan “istikamet”siz “düzen”baz laflar, burada tartıştığımız ifadelerden ibaret değil. İnternet sitelerinde yayınlamaya devam ettikleri ‘batıl’ ifadelere başka yazılarımızda dikkat çekmiştik.

Bununla birlikte zihniyet düzeyinde yaşanan bu savruluş, salt (adı İskenderpaşa Cemaati ile birlikte anılan) Sağduyu Partisi’ne özgü değil.

Benzer sapmalar mütedeyyin bilinen diğer birçok cemaat, parti, grup ve oluşumda da gözlemleniyor. O yüzden, Sağduyu’culara yaptığımız uyarılar, çok geniş bir kesimi ilgilendiriyor. “Bir mektup yazdım Hasan’a, ha Hasan’a, ha sana” diyen merhum Abdurrahim Karakoç gibi söylemek gerekirse, yazdıklarımızın adres hanesinde sadece Sağduyu Partisi’nin adı geçse de, muhatap kitlesi oldukça kalabalık.

Elimizden, merhum Necip Fazıl gibi “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!” diye seslenmekten başkası gelmiyor ne yazık ki.

Üstelik, sesimiz çok kısık. Zayıf.

Herşeye kadir olan Allahu Teala’dan bu e-kitabı hayırlara vesile kılmasını niyaz ederim.

 

1 Eylül 2022, Üsküdar

 

BİRİNCİ PAYLAŞIM:

“LAİK DEMOKRASİ”Yİ İDEAL DİYE YUTTURMAK

 

1. “İdeal parti”den söz etmek pek anlamlı görünmüyor. Çünkü partiler demokratik sistemin bir parçasıdır, onların varlık nedeni demokratik sistemdir; “ideal parti” düşüncesi, beraberinde ideal bir “demokratik sistem” düşüncesini de getirir. Demokrasi ise bizzat kendi yapısının gereği olarak ideal olamaz. Bu konuyu tartışan bir yazıyı ekte gönderiyorum.

Öte yandan partiler kuruldukları ülkenin anayasa ve yasalarına bağlı ve bağımlı olmak zorundadırlar. Dolayısıyla ideal parti düşüncesi, o partilerin çerçevesini ve yapısını belirleyen anayasa ve yasaların da ideal nitelikte oldukları varsayımının kabulünü gerektirir.

Yine, insanların ‘ideal’ tasavvurlarının farklı olduğu da bir gerçektir. Böylece, ‘ideal’in neye göre belirleneceği sorunu ortaya çıkmaktadır. Buradan insan aklının sınırları ve imkanları sorununa gelinir. Günümüzde, insanın kendi algısal yetersizliğinin farkına varması ve öğrenmeye açık olması önemsenmektedir. İnsanın duyusal ve algısal (duyu verilerinin bir yapı ve organizasyona sokulmuş biçimi) sınırlılığı, aklın bunlara dayanarak vereceği hükümlerin “mutlak doğru” sayılamayacaklarını da göstermektedir. İşte bu yüzden İslam’da, bir müçtehidin yaptığı içtihat ‘mutlak doğru’ olarak kabul edilmez, başka bir müçtehidin farklı içtihatta bulunması yasaklanmaz. Mutlak doğrular ancak delaleti kat’i olan muhkem ayetlerden öğrenilebilir, bu konularda ise içtihada yer yoktur.

İdeal bir parti düşüncesi ise tamamen insan düşüncesinin ürünüdür. Bu nedenle, onun idealliği gerçek bir idealliği yansıtmaz. Şayet ideal bir parti düşüncesine ulaştığımızı kabul edersek, otoriter ve totaliter bir tavrı benimsememiz zor olmaz. Bu ise, bizzat parti kurumunun varlık nedenine aykırıdır, çünkü partiler demokratik sistemlere ait bir kurumdur.

 

2. Fikir ve eylemlerdeki ilkeler meselesi öncelikle ‘ilke’ kavramı üzerinde durmayı gerektiriyor. Son zamanlarda siyasî arenada “ilkesizlik, ilkeli bir duruş, ilkeli olma” gibi ifadelerin sıkça tekrarlandığı bir gerçektir. Doğal olarak bu ifadeler de, parti kurumunu kendilerinden ithal ettiğimiz Batılılardan alınma. Bununla birlikte, Batı’da yapılmış, ‘ilke merkezli olma’nın önemini vurgulayan çalışmaların yararsız oldukları söylenemez. Ancak, bu çalışmalar, Batı’nın siyasal, kültürel, dinî ve sosyal realiteleri dikkate alınarak okunmalıdır. Stephen Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” adıyla Türkçe’ye tercüme edilen kitabı bu açıdan iyi bir örnek. Covey, insanların ben-merkezli, grup-merkezli, iş-merkezli, para-merkezli, aile-merkezli, din-merkezli vs. olabileceklerini anlatıyor ve ilke-merkezli olmayı öneriyor. Yazdıkları tutarlı ve ikna edici. Fakat, böylesi yayınları okuyan müslümanların farkında olmadan laik bir bakış açısını benimsemeye başlamaları ihtimali yok değil. Covey, din-merkezli ifadesini kullanırken, Batı’daki Kilise kurumunu kastediyor, çünkü Batı’da din demek Kilise demektir. O nedenle Covey’in din-merkezli ifadesini Kilise-merkezli olarak anlamak gerekiyor. Covey’in “ilke”leri ise, kendisinin de kitabının sonunda belirttiği gibi büyük ölçüde İncil’e dayanan ahlâkî değerlerden oluşuyor: Tevazu, insana saygı, sözünde durma, merhamet, yardımseverlik vs.

Böylesi bir ilke anlayışı, insanın esnek, yapıcı ve doğruları kabul etmeye açık bir tavır içinde olmasını gerektirir. Buna karşılık Türkiye’de “ilkeli olma”nın şampiyonluğunu yapanların, bundan, inatçılık ve yanlışta ısrarı (tutarlılık; yanlışta tutarlılık) anladıkları da bir gerçektir.

Bununla birlikte, siyasî partilerin programlarına bakıldığında, ilke düzeyinde ‘ideal’ şeyler söyledikleri görülmektedir. Hemen hepsi de yönetimde ehliyet, liyakat ve dürüstlüğe vurgu yapmakta, hukukun üstünlüğü ve adalet gibi değerleri savunmaktadırlar. Ortaya atılan bütün görüşler savunulabilir nitelikte değillerse de önemli bir bölümünün doğruları yansıttıkları bir gerçektir. Doğal olarak, savundukları görüşlerde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ve resmî ideolojinin (Atatürkçülük) izleri görülmektedir. Mesela laikliğe vurgu yapılmaktadır, fakat hemen ardından, bunun din ve vicdan hürriyetine olan katkısı dile getirilmektedir.

Böylece, partilerin ideal ilkelerle (adalet gibi) ideal olmayanları (laiklik gibi) harmanladıkları görülmektedir. İşte, Türkiye’de ‘ideal ilkeleri uygulama çabası sergileyecek’ bir partiyi bekleyen önemli sorunlardan biri budur: İdeal olmayan bir sistem, ideal olmayan ilkeleri dayatmaktadır. Burada yapabileceğiniz tek şey, o ideal olmayan ilkelere ideal bir içerik kazandırma çabası içinde olmaktır. Fakat, böylesi bir çabanın, son tahlilde, o kavramı ilk defa ortaya atıp onun ‘patent’ini almış olanların dünya görüşlerini ‘meşrulaştırmak’tan başka bir sonuç vermediği, yakın tarihimizde yaşananlardan anlaşılmaktadır.

Buradan, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmak mümkündür. Söylem düzeyinde ‘ideal ilkeler’den söz etmek yetmemektedir.

 

3. Bütün bunlar, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koymaktadır. (Buna stratejik ilkeler demek daha doğru olabilir. Metodoloji, metod bilimi demek olduğu için, siyasal partiler söz konusu olduğunda metodolojiden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Metoda ilişkin ilkelerden söz etmek mümkünse de, bunlara metodolojik ilkeler diyemeyiz.) Bazı siyasî partilerin bu açıdan uzlaşmacılık, gerginlikten yana olmamak, toplumsal mutabakat vs. gibi ilkeler geliştirdikleri görülmektedir.

Yönteme ilişkin ilkelerin bazısı, yaşamın gerçeği olarak kendisini gösterir. Bunları benimseme konusunda tercih imkanımız bulunmaz. Bunlardan birisi “tedricîlik”tir. Sosyal, siyasal ve kültürel gelişmelerde tedricîlik esastır. Allahü Teala bile kainatı tedrîcen yaratmıştır, oysa bir anda yaratmak elindedir, Kıyamet’te haşr bu şekilde olacaktır. O halde teennî ve sabır önem taşımaktadır. Bu, fırsatların kaçırılması ve “demirin tavında dövüleceği” gerçeğini gözardı etmek anlamına gelmez.

Yönteme ilişkin diğer bir önemli nokta, yöntem-amaç birliğinin unutulmamasıdır. Yöntem, amaca uygun olmalıdır. Araçlar ve yöntem amaca aykırı olamaz.

Bir başka önemli nokta da araçların amaç haline getirilmemesidir. Araçlar amaç haline geldiğinde, araçların yaşaması için amaç feda edilir; amaç unutulmadığında ise, amaca zarar verildiği anlaşıldığında araçlar terk edilir veya değiştirilir.

Yukarıda, Türkiye’deki partilerin ‘ilke’ sorununun teorik olmaktan ziyade pratik açıdan önem taşıdığı sonucuna varmış ve bütün bunların, “metodolojik ilkeler”in önemini ortaya koyduğunu söylemiştik. Pozitif (halihazırda yürürlükte olan) hukuk, ideal olmayan ilkeleri ve yaşam biçimini dayatmaktadır. Böylece, pozitif hukukun ötesinde ilke ve idealleri olanların bir ‘hukukîlik’ sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunu aşma çabası içine girilmesi ise ahlakî bir soruna yol açmaktadır: Olduğu gibi görünme; şahsiyetin korunması sorunu. Laiklik meselesinde görüldüğü gibi, ‘takiyye’ suçlaması hazırda bekletilmektedir.

Meselenin diğer bir boyutu şudur: Hazreti Ömer’in ifadesiyle, ‘İnandıklarını yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar.’ Buna herhalde şunu eklemek gerekir: ‘İnandıklarını söylemeyenler, söylediklerine inanmaya başlarlar.' Bir yazarın şöyle bir sözünü okumuştum: “Taktik bir yalan cahiller elinde önce stratejik yalana, sonra hakikate dönüşür.”

İşte, ideal ilkeleri savunma çabası içinde olan bir partinin temel sorunlarından biri, belki birincisi budur.

Bugüne kadar yaşananlar, uzlaşmacılık ve takiyye yöntemlerinin sonuç vermediğini göstermektedir. El-mücerreb la yücerreb; tecrübe edilmiş olan tecrübe edilmez.

Bu açıdan önemli olan bir ilke, Mecelle’de şöyle ifade edilmiştir: “Def-i mefasid celb-i menafiden evladır.” Uzlaşmacılık ve takiyye yöntemleriyle sonuç alınabileceği, bir faydaya ulaşılabileceği kesin değildir; buna karşılık takiyye yönteminin yol açtığı kişilik bölünmesi ve ahlâkî tutarsızlık ve zillet hali kesindir. Meçhul, malum ile değiştirilmez.

Bana kalırsa, bu konuda yapılması gereken şey, sorunu sistemin kendisine taşımak ve projektörleri bizzat sistem yandaşlarının takiyye ve ahlâksızlıklarına çevirmektir.

Bunu sağlayacak bir söylem geliştirmek gerekiyor. Bu mümkün olabilir mi, bilmiyorum, ama denemek faydalı olabilir.

Laiklik, devletin din kurallarına göre yönetilmemesi olarak tanımlanıyor. Ama, devletin temel amaçlarından olan ‘adalet’ dinî bir ilke/kural. Devlet hırsızlığı yasaklıyor, din de yasaklıyor. Demek oluyor ki, bir kural salt dinî olduğu için laikliğe aykırı kabul edilemez.

Bundan hareketle, dinî ilkeler konusunda ürkek olmamak, faizin yasaklanmasını da savunmak gerekir; fakat faizin yasaklanmasının gerekçesi oluşturulurken “iktisat felsefesi” alanında yapılmış tartışmalardan yararlanmak icab eder. İçkinin yasaklanmasını da savunmak gerekir, fakat bunu yaparken yine tıbbın verilerine, özgürlüklerin sınırlandırılması konusundaki ölçütlere (kendine ve topluma zarar vermeme) atıfta bulunulmalıdır. Yani dinî emir ve yasakların bizzat kendilerini değil de hikmetlerini öne çıkarmak ve aklî temellerine işaret etmek icab eder. Buna karşı yöneltilecek “dincilik” suçlamalarına da “dinsizlik” ve “din düşmanlığı” tespitiyle cevap vermek, bundan yılmamak gerekir.

Bazıları, siyasetin “sonuç alma sanatı” olduğunu söylüyorlar. Bunu söyleyenlerin, başörtüsü gibi konulara gelince “sonuç alma” heveslerinden vazgeçtikleri görülüyor. Sonuç almadan anladıklarının sadece iktidar mevkiine gelmek ve ne pahasına olursa olsun koltuğu korumak olduğu anlaşılıyor. Böyle olmakla birlikte, koltuklarını er geç kaybedeceklerdir, ‘idealler’ini de yitirmiş olarak. Takiyye yapanların da, takiyye yapmaktaki bütün maharetlerine rağmen partilerini kapanmaktan kurtaramadıkları görülmektedir. Böyleleri, teslimiyetçiliklerine gerekçe olarak “halkın kendilerine sahip çıkmayacağını” gösterebilirler. Fakat, halktan, kendilerinin benimsediği “takiyye” politikasını izlemekten başka bir şey beklemeye hakları olamaz. Ceza (karşılık), amelin misliyle olur.

Takiyye politikasının bir diğer mahzuru da, insanları motive edebilmek için “kapalı kapılar ardında” tam aksi yönde bir aşırılığa yol açmasıdır.

Bana göre, bir parti, ideal ilkeleri savunmalı, hukukî alanda kazanmak saikiyle kendi mesajını çarpıtmamalı, ‘kişiliğini’ zedelememeli, ahlakî bakımdan kaybetmekten kaçınmalıdır. Kendisini (kendi iktidarını) amaç haline getirmemelidir. Sistemden kaynaklanan haksızlıklara dikkat çekmelidir. Kendisinin laik olduğunu ispatlamaya çalışmak yerine, laikliği savunanların ‘laiklik yalanı’nı yüzlerine vurmalıdır. Mesela, cuma gününün tatil olması laikliğe aykırıysa, Yahudi şeriatine göre tatil olması gereken cumartesinin de tatil olmaması gerekir. O halde, laiklik yanlılarının kendi mantığına göre Türkiye laik değildir, din kurallarına göre yönetilmektedir.

Başarı ve tevfik, Allah’ın bir lütfudur. O halde Allah’ın yardımına layık olmaya çalışmak gerekir. Bu da ancak hakkı savunmakla olur. Haktan saparak kazanılan bir başarı ise istidrac anlamına gelir.

Gerçek amaç i’lâ-yı kelimetillah olmalıdır. Kelime, söz demektir, sözcük değil. Nitekim Kelime-i Şehadet tek bir kelimeden oluşmuyor; o, bir sözdür. İla-yi kelimetillah “Allah’ın sözü”nü, yani “vahyi” yüceltmektir. Bu, Tevhîd’in ve Şeriat’in üstünlüğünün savunulması anlamına gelir. Allahu Teala şöyle buyuruyor: “Sonra da seni (din) iş(in)de bir şeriat [alâ şeriatin]sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine [ehva, hevalar] uyma.” (Casiye/18) “... Allah, ona [Hz. Peygamber’e] huzur ve güven (sekîne) indirdi ve onu görmediğiniz askerlerle kuvvetlendirdi. Böylece inkâr edenlerin sözünü (kelimetellezîne keferû) alçalttı. Allah’ın sözü (kelimetullah) ise, o çok yücedir (ulyâ). Allah, mutlak galiptir (azîz), eşsiz hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe/40)

İ’lâ ve ulyâ aynı kökten gelen kelimelerdir. Asıl mesele, Allah’ın sözünün (vahyinin, Şeriat’in) en yüce olduğunu anlama ve anlatma meselesidir; Allah’ın sözü zaten yücedir. İ’lâ-yı kelimetillah’ı bir slogan olarak söylemek bir anlam ifade etmez.

“İdeal” bir siyasî parti Allah’ın sözünü yüceltmeye çalışmalıdır; kendi sözünü veya kendisini değil. Türkiye açısından sorun ise, bir siyasî partinin, Anayasa’ya ve yasalara bağımlı bir organizasyon olmanın güçlükleriyle birlikte bunu yapmasına imkan veren bir söylem ve eylem planı geliştirebilmesiyle ilgilidir.

 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...