BİR GİZLİ GÜNDEM VİRTÜÖZÜ: BÜYÜK TAKİYYECİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

 



ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 7


Dr. Seyfi Say


Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki mütareke (ateşkes) döneminde, İngilizler ile müttefikleri, donanmalarıyla gelip İstanbul'a postu sermişlerdi. 

O ümitsiz günlerde vatan savunması için Anadolu'ya geçip gerekirse yeni bir hükümet ve devlet kurma fikrini ilk ortaya atan kişi, Kâzım Karabekir Paşa'ydı.

Onu İstanbul'a, Sadrazam Mareşal Ahmet İzzet Paşa, genelkurmay başkanı olması için çağırmış bulunuyordu.

Ancak bu arada İzzet Paşa hükümeti yıkılmış, yeni hükümet de genelkurmay başkanı olarak Fevzi Çakmak'ı atamıştı. Harbiye Nezareti (Milli Savunma Bakanlığı) müsteşarı ise Miralay İsmet'ti (İnönü).

Karabekir, İstanbul Hükümeti'nden, yalvar yakar, kendisinin Anadolu'ya gönderilmesini istedi. 

19 Nisan 1919 günü (Atatürk'ün Samsun'a çıkışından tam bir ay önce) Trabzon'a çıktı ve oradan, görev yeri Erzurum'a geçti.

*

Anadolu'ya geçmeden önce arkadaşı Miralay İsmet'le de uzun uzun konuşmuş, ona, subayların Anadolu'ya geçip vatan savunmasını örgütlemeleri lüzumundan bahsetmişti.

İsmet'in niyeti ise, bu işlerle uğraşmamak, istifa edip çiftlik edinmek ve İsmet Ağa olmaktı. (Bkz. Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimizin Esasları, İstanbul: Sinan Matbaası ve Neşriyat Evi, 1933-1951, s. 35-40.)

Karabekir, Mustafa Kemal Atatürk'ü de ziyaret etmiş, kafasındaki projeyi uzun uzadıya anlatmıştı.

Atatürk'ün tepkisi ise, "Bu da bir fikirdir" şeklindeki yuvarlak bir cevap olmuştu.

Karabekir, "Fikir değil karardır" demiş, bu yolda elinden gelen herşeyi sonuna kadar yapma konusunda kararlı olduğunu söylemişti.

Onun ısrarı karşısında Atatürk, "Gelirim" dememişse de, "Gelmeye çalışırım" şeklinde yine yuvarlak bir karşılık vermişti.

*

Karabekir bu kararlılığını, daha sonraki süreçte, vatan savunmasını örgütleyeceğine inandığı (ve belki kendisinin ısrarı sonucu, tavsiyesine uyarak, lafını dinleyerek Anadolu'ya geldiğini düşündüğü) Mustafa Kemal'in emrine (yasaları çiğneyerek, İstanbul Hükümeti'nin emirlerine itaat etmeyerek) girmek suretiyle göstermişti.

O bunu yapmasaydı, müfettişlik yetkileri iptal edildiği için o sırada sarı çizmeli Mehmet Ağa formatında sıradan bir vatandaşa dönüşmüş olan Atatürk'ün artık esamesi okunmaz, süklüm püklüm İstanbul'a dönmek zorunda kalırdı. 

Karabekir, Erzurum'a gitmeden önce veda ve teşekkür için Padişah Vahideddin'e de uğramış, ona, genç subayları Anadolu'ya göndermesi tavsiyesinde bulunmuştu. (A.g.e., s. 40-44.)

Vahideddin'in kendi tavsiyesine uyarak yaveri Mustafa Kemal'i Anadolu'ya gönderdiğini düşündüğü, ziyaretiyle ilgili ifadelerinden anlaşılıyor.

*

İngilizler'in, Kâzım Karabekir'in kafasındaki projeden habersiz kalmış olmaları ihtimali zayıf.  

Çünkü İstanbul'daki istihbaratları (gizli servislerinin haber toplama ağı) gayet iyiydi.

Hem de, Halide Edib'i şaşırtacak kadar: 

Kolonel [Albay] H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.»

Bu sefer ben şaşırdım. Gerçi böyle bir fikir aramızda konuşuluyorduysa da, bunu kongrenin toplantısında söylememiştik. Böyle bir karar alırsak, bunu İngilizlere söyleyecektik ama, onlar bunu nereden haber almışlardı? ...

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 43-5.)

*

İngiliz İstihbarat Teşkilatı'nın İstanbul'daki şefi, Rahip Robert Frew'du.

Sait Molla gibi bürokratlar, Frew'la temas halindeydi.

Onunla mahrem görüşmeler yapan bir Osmanlı subayı da vardı.

Adı, Mustafa Kemal'di. Sonradan Atatürk soyadını alacaktı.

Nutuk'taki kendi ifadesine göre Frew'la (ki onu basit bir "macera meraklısı" olarak gösteriyor, İngiliz Gizli Servisi'ndeki görevini hiç anmıyor) "bir iki" defa mahrem görüşme yapmıştı.

Arkadaşı Rauf Orbay'ın tanıklığına göre ise, sayı "iki üç"tü. (Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32.)

Yaveri Cevat Abbas'a göre de, onunla "fasılalı tarihlerde" (yani birden fazla kez) görüşmüştü. (Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

*

Atatürk, Rahip Frew'la tanışıp görüşme "şerefine", kalmaya meraklı olduğu (ve İngiliz subaylarının tercih ettiği) Pera Palas Oteli'nin müdürü Martin vasıtasıyla nail olmuştu.

Karabekir'in böyle gözde otellerde kalma tutkusu yoktu. Dolayısıyla, Rahip Frew diye birinin varlığından da habersizdi.

Yabancı istihbarat servisleriyle de irtibatlı değildi.

Doğal olarak, Atatürk'ün İngiliz ajanıyla yaptığı gizli görüşmeler de bilgisi dışındaydı.

Bilmediği başka şeyler de vardı.

Mesela, 1919 yılının Nisan ayı ortalarında Anadolu'ya geçip bir millî hareket için çaba sarfetmesi teklifinde bulunduğu Atatürk'ün de kafasında benzer düşüncelerin geçtiğini bilmiyordu.

Anadolu merkezli millî mücadele için ikna etmeye çalıştığı Atatürk'ün bundan sadece üç ay sonra Erzurum'da kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e "Osmanlı'yı tarihe gömeceğiz, cumhuriyet ilan edeceğiz, millete şapka giydireceğiz, tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağız" diyeceğini de tahmin edemezdi. 

*

Karabekir ayrıca, Padişah'ın kontrolü dışındaki bir direniş hareketini İngilizler'in gündemlerine aldıklarını da bilmiyordu. 

Bunu İngiliz Albay Symythe'den duyma "bahtiyarlığına erişen" Halide Edib kadar şanslı değildi.

O yüzden, gelecekte "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" şeklinde konuşabilme imtiyazını İsmet İnönü'ye kaptırmış olduğunu da farkedemiyordu. (Bkz. Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Karabekir, Atatürk'ün kafasında "içinden Anadolu, yeni bir hükümet, yeni bir devlet, cumhuriyet, tesettür, şapka, Latin harfleri vs. geçen" bir proje bulunduğunu, ayrıca İngiliz İstihbaratı'nın Osmanlı topraklarındaki en üst düzey ajanıyla/casusuyla mahrem görüşmeler gerçekleştirdiğini bilseydi, yine de onu ziyaret edip Anadolu'ya geçmesi için ikna etmeye çalışır mıydı?

Yoksa bunun, pişmiş aşı yeniden pişirmek, kurban edilmiş koçu yeniden kurban etmek gibi abes bir iş olduğunu mu düşünürdü?

Ve de, Amasya Tamimi/Protokolü sonrasında yetki ve görevleri iptal edilen Atatürk'ün İngiliz baskısı sonucu mağdur edildiğini düşünüp ona "Görevden alınsan da emrindeyim" diyebilir miydi?

*

Halide Edib, Amasya Tamimi sonrası günleri ve Karabekir'in yaptığı fedakârlığı şöyle anlatıyor:

Ali Fuat Paşa Ankara'ya döndü ve diğerleri Sivas yoluyla Erzurum'a hareket ettiler. Orada, Sivas Valisi Reşit Paşa ile konuştular ve o da Sivas Kongresi'ne sadık kalmayı [desteklemeyi] vaat etti.

Bütün bu işler kolay olmadı. Amasya toplantısının haberi İstanbul'a gelmiş ve İtilaf kuvvetleri buna çok aleyhtar olmuşlardı. Orta Anadolu'da bulunan Ali Fuat Paşa gayet sağlam bir milli teşkilat meydana getirmişti. Tabii, bunlar muntazam birlikler değildi. İstanbul hükümeti buna rağmen kendisini yerinden almaya cesaret edemedi. Amasya protokolünün imzasından bir hafta sonra Ali Fuat Paşa Orta Anadolu'daki telgraf merkezlerini ve sivil idareyi eline aldı. Onu da harekete sevk eden şey, Mersinli Cemal Paşa'nın Konya'dan kaldırılması ve güvenemeyeceği adamların valiliklere getirilmesi idi.

Kâzım Karabekir Paşa'nın arkasında büyük bir ordu vardı. Bundan başka da Erzurum halkı kendisini tutuyordu. Bundan dolayı ona dokunmak mümkün değildi. Erzurum'un kongre merkezi olarak seçilmesi, bundan başka da doğu vilayetlerinde bir Ermenistan kurulması ve Trabzon'un da ona liman olarak verilmesi tasavvuruna karşı alınmış bir tedbirdi. Bu milli harekâtın başta gelen önderleri arasında şunlar vardır:

Necati, Hüseyin Avni, Hoca Refet. Bunlar Kâzım Karabekir'e giderek Erzurum'u boşaltma emrini alırsa ne yapacağını sormuşlardı.

Aralarında şöyle bir konuşma olmuştu:

Kâzım Karabekir: "Hükümet Erzurum'u boşaltmamı emrederse, bir asker sıfatı ile emrine itaate mecburum."

Onlar: "Bizi düşmana mı bırakacaksın?"

"Hükümetin emri üstünde milletin iradesi vardır. Eğer millet, [bir kongre toplayıp] temsilcileriyle bunu izhar ederse (belirtirse) onlara itaat edip işgale karşı gelirim."

Kâzım Karabekir Erzurum Kongresi'ni daha esaslı bir noktaya dayatmak istiyordu. Bu kongre Mustafa Kemal Paşa'nın başkanlığında açıldı. Ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa'nın üniforma ile gelmesi Erzurumluları pek memnun etmedi.

Kongre esnasında Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı], Kâzım Karabekir'e, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Rauf Bey'i tevkif [tutuklama] için emir verdi. Aynı zamanda da Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu Anadolu'daki bütün askeri kuvvetlerin müfettişi (yani Mustafa Kemal Paşa yerine) nasbediyor ve Kongreyi derhal kapatmasını emrediyordu. Kâzım Karabekir bu emre itaat etmedi. Mustafa Kemal Paşa'nın yerine bir müfettiş tayinini gayri meşru sayıyordu. Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı milli hareketin başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne sadık kalarak Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa da o zaman ordudan istifa etti.

O devrin durumunu inceleyenler Kâzım Karabekir Paşa'nın uzağı gören ve süratle hareket eden bir insan olduğunu takdir ederler. Gayet muvazeneli ve akıllı bir adamdı. Herhalde Doğu'yu tehlikeli bir maceraya atmak istemiyordu. Aynı zamanda, ayrı bir hükümet kurmayı da istemiyordu. Çünkü, bunun şahsî [kişisel, şahıs hesabına] olması ihtimalini görüyordu. Bundan dolayı, bir taraftan hükümet merkezini iknaa çalışırken onun yabancı kuvvetler elinde bir oyuncak olmasına da mani olmak istiyordu. Herhalde, Türk topraklarında bir Ermenistan kurulmasına karşı cephe alıyor ve bunun için hazırlanıyordu.

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 49-51.)

*

Halide Edib, "Ali Fuat [Cebesoy] Paşa Ankara'ya döndü ve diğerleri Sivas yoluyla Erzurum'a hareket ettiler" diyor.

Diğerleri arasında Atatürk de yer alıyordu.

İlk durakları Sivas'tı.

Oradan Erzurum'a geçtiler.

Daha sonra, Sivas Kongresi için bu şehre tekrar döneceklerdi.

Halide Edib ayrıca, "Amasya toplantısının haberi İstanbul'a gelmiş ve İtilaf kuvvetleri buna çok aleyhtar olmuşlardı" diyor.

"Olmuşlardı" değil de "görünmüşlerdi" demesi daha uygun olurdu. 

Çünkü, İsmet İnönü'nün tarihî beyanına göre, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

*

Halide Edib, İstanbul Hükümeti'nin Ali Fuat Paşa'yı yerinden (görevinden) almaya cesaret edemediğini de söylüyor.

Cesaret edemedi değil, o sırada İngilizler'in böyle bir talebi olmadı.

Fakat aynı İngilizler, Mersinli Cemal Paşa'nın görevden alınmasını istediler.

Aldırdılar.

Ve İstanbul'a dönünce doğruca Malta'ya sürdüler.

Ali Fuat Paşa, Atatürk'ün gençlik arkadaşıydı, aralarında samimiyet vardı, senli benliydiler, Harb Okulu'nda aynı sınıfta okumuşlardı. 

Mersinli Cemal Paşa'ya gelince, Atatürk'ten altı yaş büyüktü.

Meslekte daha eskiydi.

Sonraki süreçte Osmanlı Hükümeti Ali Fuat Paşa'nın yetkilerini elinden alacak, fakat Paşa bu kararı tanımayacaktı.

Halide Edib, "Orta Anadolu'da bulunan Ali Fuat Paşa gayet sağlam bir millî teşkilat meydana getirmişti" diyor.

Bu "sağlam millî teşkilatı" onun elinden Osmanlı Hükümeti değil, Atatürk alacak, teşkilatın başına Millî Mücadele'ye sonradan katılan sadık bendesi (çiftlik vizyonlu) Miralay (Albay) İsmet'i getirecek, Ali Fuat Paşa'yı tasfiye edecekti.

Paşa, sonradan kendisini İzmir Suikasti davasında İstiklâl Mahkemesi adlı "infaz çetesi"nin önündeki sanık sandalyesinde bulacaktı.

Tıpkı Karabekir ve Mersinli Cemal Paşa gibi.

*

Halide Edib'in bir başka iddiası şu:

Kâzım Karabekir Paşa'nın arkasında büyük bir ordu vardı. Bundan başka da Erzurum halkı kendisini tutuyordu. Bundan dolayı ona dokunmak mümkün değildi. 

Karabekir'in arkasında büyük bir ordu bulunduğu doğruydu.

Bu ordunun da, Erzurum halkının da kendisini çok sevdiği biliniyordu.

Çünkü Karabekir, Suriye cephesinde, başında bulunduğu orduya İngilizler karşısında ricat/kaçış emri veren, ardından da Padişah Vahideddin'e "Hemen mütareke/ateşkes ilan edilsin, savaşacak dermanımız yok" diye telgraf çeken "firarî kahraman" Mustafa Kemal Atatürk'ün aksine, Birinci Dünya Savaşı'nda hiç yenilgi almamıştı.

Ancak, Osmanlı Hükümeti açısından ona dokunmak, üç satırlık resmî yazıya bakıyordu.

Zor değildi.

Fakat, buna gerek yoktu. Çünkü İngilizler, "nasılsa", Mersinli Cemal Paşa'nın aksine, Karabekir'in görevden alınması için İstanbul Hükümeti'ne baskı yapmıyordu.

*

Bunda, Atatürk'e, Anadolu'ya gelip Millî Mücadele'de yer alması teklifinde bulunmuş olmasının, ve verdiği sözden dolayı ona destek olacağının düşünülmesinin etkisi var mıydı, bilmiyoruz, çünkü, İngiliz İstihbaratı'nın Atatürk'le mahrem görüşmeler yapan İstanbul şefi Rahip Frew, (Tevfik Fikret gibi konuşmak gerekirse, "yazık ki, yazıklar ki") geride samimi itiraflardan oluşan bir hatırat bırakmış değil.

Sonradan (Atatürk'ü alıp İstanbul'a götürmek isteyen, fakat Karabekir yüzünden götüremeyen) Fevzi Çakmak'ın (ki bu
"sabıkası" yüzünden gelecekte Atatürk karşısında boynu hep eğri olacaktır) Karabekir'e söyleyeceği gibi. Atatürk'ün Anadolu'da tek dayanağı başlangıçta sadece Karabekir'di.

Karabekir olmasaydı, Atatürk bir hiçti.. 

Rakamların solundaki sıfırdı.

*

Osmanlı Hükümeti Karabekir'e dokunmadı, fakat sonraki süreçte Atatürk dokunacaktı.

Önce, Karabekir'i "Ya siyaset, ya ordu" diyerek bir seçime zorlayacak, o da siyaseti "siyasetsiz/etkisiz ordu" dayatmasına tercih edecekti.

Böylece başında bulunduğu ordu elinden alınmış olacaktı.

Karabekir, siyaset için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı/Partisi'ni kuracak, fakat, artık ordusuz (güçsüz) hale gelmiş olduğu için Atatürk ona dokunacak, partisini kapatacaktı.

Ardından da Karabekir kendisini İstiklal Mahkemesi adlı infaz çetesinin önündeki sanık sandalyesinde bulacaktı.

*

Halide Edib'in şu ifadeleri çok önemli:

Kongre esnasında Harbiye Nazırı [Milli Savunma Bakanı], Kâzım Karabekir'e, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Rauf Bey'i tevkif [tutuklama] için emir verdi. Aynı zamanda da Kâzım Karabekir Paşa'yı Doğu Anadolu'daki bütün askeri kuvvetlerin müfettişi (yani Mustafa Kemal Paşa yerine) nasbediyor ve Kongreyi derhal kapatmasını emrediyordu. Kâzım Karabekir bu emre itaat etmedi. Mustafa Kemal Paşa'nın yerine bir müfettiş tayinini gayri meşru sayıyordu. Bir defa Mustafa Kemal Paşa'yı milli hareketin başı olarak kabul ettikten sonra, Kâzım Karabekir sözüne sadık kalarak Mustafa Kemal Paşa'dan emir aldı. Mustafa Kemal Paşa da o zaman ordudan istifa etti.

Evet, Karabekir'in arkasında "büyük bir ordu" vardı.

Ayrıca, Erzurumlular, halk, onu sevip sayıyordu.

Atatürk'ün elinde olan ise, İstanbul Hükümeti tarafından "müfettişlik" unvanı adı altında yapılmış (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) atamadan ibaretti.

Ve, onu atayanlar, görevine son vermişler, bütün yetkilerini resmen Karabekir'e devretmişlerdi.

Böylece Karabekir, Van'dan Ankara'ya kadar bütün memlekette hem mülkî/idarî hem de askerî makamların en üst düzey amiri haline gelmiş oluyordu.

*

"Burası çok önemli."

"Müfettişlik diye birşey kalmadı" demiyorlar.

Çünkü, "müfettişlik" adı altında verilen gayriresmî (İngilizler'e ve müttefiklerine "resmen" söylenemeyen) "örtülü" görevin devam etmesini istiyorlar.

Bu görev de, Anadolu'da vatan savunmasının tek bir merkezin çatısı ve komutası altında yürütülmesinin sağlanmasından ibarettir. 

Karabekir, Vahideddin'in Yıldız Sarayı'nda Atatürk'e söylediği (ve Falih Rıfkı'nın Çankaya'sında Atatürk'ten naklettiği) "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" hitabının muhatabı haline gelmiştir.

*

Padişah ve Osmanlı Hükümeti, kongrelerdir, toplantılardır, nutuklardır, meclistir vs. denilerek patinaj yapılmadan direk göreve odaklanılmasını istemektedir.

Evet, her ne kadar Erzurum Kongresi sırasında Atatürk gerçek niyetini sadece Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e söylemiş, "Osmanlı Devleti'ni yıkacağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, ardından Kur'an harflerini kaldırıp Hristiyan Avrupa harflerini alacağız, tesetttürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağız, millete şapka giydireceğiz" demiş, milletin önünde ise "müftü efendi gibi dua" ederek din istismarı ve takiyye yapmışsa da, İstanbul'dakiler de, baştan safça Atatürk'ü görevlendirmiş olmakla birlikte "sınırsız ve sonsuz salak" değillerdir. 

Miralay Refet'in Amasya'da farkettiğini herhalde onlar da görmekte "Bundaki niyeti anladık" demektedirler.

Atatürk'ün Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit'e söylediklerini kulaklarıyla duymasalar da...

Yürekleriyle hissetmektedirler.

*

Evet, Karabekir, "sözüne sadık kaldı", (İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi ile mahrem görüşmeler yapmış olduğunu bilmediği) Atatürk'ten emir almayı kabul etti.

Atatürk ise, sözüne sadık kalmadı. İstanbul'da "devlet"e vermiş olduğu bütün sözleri çiğnedi. (Rahip Frew'a da birtakım sözler verip vermemiş olduğunu, mahut kişi samimi itiraflardan oluşan bir hatırat yazmamış olduğu için bilemiyoruz. Ancak, İsmet İnönü'nün "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" demiş olduğunu biliyoruz. İngilizler bunu, Atatürk'e birtakım sözler vermiş oldukları için mi yaptılar, bunun cevabını da veremiyoruz.)

Atatürk, sonraki süreçte de, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, TBMM'nin açılışında yaptığı bütün yeminleri, verdiği bütün sözleri sakız gibi çiğneyip tükürecekti.

*

Karabekir, İstanbul'dan aldığı emre isyan edip Atatürk'e emrinde olduğunu söyleyince, Selanikli Mustafa Kemal'e "altın Güneş" Erzurum'da "sırmalar saçmaya" başladı.

Yunan da zaten, Milne Hattı sayesinde "İzmir dağlarında oturdum kaldım" türküsünü "çığırarak" Ege Denizi'ne bakan tepelerin üstünde piknik yapmakta, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmekle yetinmektedir.

Atatürk, "Osmanlı Devleti'ni yıkma, cumhuriyet ilan edip cumhurbaşkanı olma, Kur'an harflerini kaldırıp Hristiyan Avrupa harflerini alma, tesetttürü (İslamî örtünmeyi) kaldırma, millete şapka giydirme" gizli hedefi yolunda ihtiyaç duyduğu "büyük bir ordu"yu emri altına almıştır artık.

Karabekir sayesinde.

İlerleyen zamanda Karabekir önce bu ordunun başından uzaklaştırılacak, sonra partisi kapatılarak siyasetten tasfiye edilecek, ardından İzmir Suikasti davasıyla ecel terleri dökmeye mahkum edilecek, sonra da o günün en düşük emekli maaşıyla fakr u zarurete mahkum edilecek, ayrıca kesintisiz bir biçimde polis takibi altında tutulacaktır.

*

Halide Edib'ten yaptığımız alıntıda adı geçen "Necati, Hüseyin Avni ve Hoca Refet"e gelince..

Bunlar, Erzurum Kongresi delegeleridir.

Hüseyin Avni, Nurettin Topçu'nun kayınpederi Hüseyin Avni Ulaş'tır.

O da İzmir Suikasti davasında sanık sandalyesine oturtularak terbiye edilecek, payına düşen teşekkürü alacaktır.

Süleyman Necati de aynı akıbete uğrayacak, hissesine düşeni alacak, ihmal edilmeyecektir.

Herkes, ektiğini biçecektir.


"MEVZUBAHİS OLAN VATANSA YENİ BİR HÜKÜMET DE TEFERRUATTIR" DİYEMEYEN "ARZU"



General Milne


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 6


Dr. Seyfi Say


"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurreisi, Lozan'daki delegenin başkanı İsmet İnönü, 1973 yılında böyle konuşmuştu. (Bkz. Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki, böylesi bir hareketi destekleyeceklerini Halide Edib'e söyleyen İngiliz albayı, İngiliz Hükümeti'nin kararını dile getirmiş:

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.» ...

«Buna devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 43-5.)

Atatürk'ün İstanbul'dayken bir iki defa görüştüğünü söylediği Rahip Frew (ki İngiliz İstihbaratı'nın / gizli servisinin İstanbul şefiydi), acaba ona hangi telkinlerde bulunmuş olabilirdi?

*

Halide Edib şunları yazıyor:

... 9 Haziran'da [1919] Amasya'da, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Miralay Refet ve Rauf Beylerin imzasıyla bir protokol imzalandı. ...

Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti. Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu, istila kuvvetlerine karşı milli bir müdafaa kurmak arzusunu da ifade ediyordu. 

... protokolün üzerlerine yüklediği mesuliyet hakkında tek söz alan Miralay Refet olmuştu ..., protokolü okuduktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'ya dönerek demişti ki: 

"Yeni bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı organize ediyoruz?" 

Ali Fuat Paşa şöyle cevap vermişti:

"Bu noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık. Fakat eğer müdafaa sadece bu şartlar altında mümkünse, niçin kurmayalım?"

Miralay Refet de cevabında:

"Bunu yalnız açık bir münakaşadan sonra yapabiliriz. Ben itiraz ettim, çünkü bundaki niyeti anladım."

Ali Fuat Paşa Miralay Refet'in arkasını okşayarak demişti ki:

"Nazariyeyi bırak, Refet. İmzanı at." 

Refet imzasını atmıştı. Herhalde, bu meselede, ikna edilmesi en güç olan kimse Miralay Refet olmuştu. Refet Paşa'nın, gayet tenkitçi, kurnaz ve aynı zamanda ihtilalci ve son derece cesur bir tarafı vardı.

(A.g.e.s. 47-9.)

Halide Edib, "Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti" diyor.

Protokolün imzalandığı tarih, 9 Haziran..

Atatürk'ün Samsun'a çıktığı tarih ise, 19 Mayıs..

Arada üç hafta var.. Sadece 21 gün..

Sadece 21 günde bir "arzu belirmiş", fakat bundan, Samsun'a ve Amasya'ya Atatürk'le birlikte gelen Albay Refet'in (sonradan paşa) bile haberi yok. 

Belli ki bu arzu sadece Atatürk'te belirmiş.

Diğerleri de, "Van'dan Ankara'ya kadar hem mülkî/idarî hem de askerî en üst düzey yetkili olarak atanmış olan padişah yaverinin bir bildiği var ki böyle bir arzu izhar ediyor" diye düşünmüş olmalılar.

*

Miralay Refet, Halide Edib'in ifadesine göre, "protokolü okuduktan sonra" dönüp Atatürk'e ne yapmak istediğini soruyor.

Yani protokolü yazanlardan değil. Birlikte yazmamışlar.. İmza atanlara protokol konusunda fikirleri hiç sorulmamış, sadece imza atmaları istenmiş.

Miralay Refet'in sorusu ilginç: 

"Yeni bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı organize ediyoruz?

Çünkü, İstanbul'dan gönderilirken aldıkları "örtülü" emir, "memleket savunmasını organize etme, örgütleme"den ibaret.. (Salak numarasına yatmayı sevenler için bir not: Devletin her faaliyeti şeffaf olmaz, MİT tırlarını hatırlayınız. "Devlet sırrı" diye birşey var.)

Doğal olarak Miralay Refet'in beklentisi bu yönde.

Hatta, Ali Fuat Paşa'nın bile, başka "arzu"lardan ve tutkulardan haberi yok. 

"Bu noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık" diyor. 

Bu noktalar, hangi noktalardı?.

*

Miralay Refet'in sözünü ettiği "bundaki niyet" ne olabilir?

Yeni bir hükümet kurmanın bizzat kendisi olamaz. Çünkü, bu açık birşey.. 

Miralay'ın kastettiği niyet, yeni bir hükümet kurma arzusunun ardındaki niyet..

Ali Fuat Paşa hüsnüzanda bulunuyor, niyetin memleket "müdafaa"sı olduğunu düşünüyor. 

Miralay Refet ise, bunda, vatan savunmasından başka bir niyet görüyor. 

"Bundaki niyeti anladım" diyor.

*

Evet, Halide Edib, "Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti. Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu, istila kuvvetlerine karşı milli bir müdafaa kurmak arzusunu da ifade ediyordu" diyor.

Yani asıl gündem, ya da asıl hedef, yeni bir hükümet kurmak ve İstanbul ile köprüleri atmaktan ibaret..

Peki vatan savunması?.. 

Eh o da, tali bir mesele olarak, üslubun merhametine emanet edilmiş. 

Falih Rıfkı, Atatürk'ün şöyle demiş olduğunu söylüyor:

… (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin.

Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, ss. 21).

Memleketin menfaati "sonra düşünülecek" birşey..

"Mevzubahis olan vatansa ..." türünden cümleler burada geçer akçe değil.

Ortada tarihî bir görev varmış.

Bu görevi kim vermiş olabilir?

*

Tesadüfe bakın ki, Atatürk'ün arzusu ile İngilizler'inki örtüşüyordu. 

Onlar da Osmanlı topraklarında yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı.

Albay H. Symythe'in Halide Edib'e söylediği gibi, yetkisini ve meşruiyetini o günün devlet başkanı olan padişahın görevlendirmesinden değil de doğrudan milletten aldığını söyleyen yeni bir hükümetle anlaşmayı, çıkarlarına uygun görüyorlardı.

Böylece, İsmet İnönü'nün sözleri anlamlı hale gelmiş olacaktır:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Tamam olmuştur da, nasıl olmuştur?

Çünkü, Amasya Tamimi'nin/Protokolü'nün/Genelgesi'nin imzalanmasından tam 25 gün önce (üç hafta dört gün önce) Yunan İzmir'e çıkarma yapmış ve Anadolu içlerine doğru yürümeye başlamıştır.

Ortalık yangın yeridir..

"Mevzubahis olan vatansa yeni bir hükümet de teferruattır" denilecek günler yaşanmaktadır.

Bu hengâmede, "vatan savunmasını örgütleme" işini bir yana bırakıp hükümetçilik oynayacak, yeni bir hükümet fantezisi ile uğraşacak, koltuk kavgası verecek vakit mi vardır?

*

İşte o vakti bonkör İngilizler Milne Hattı ile Atatürk'e verdiler.. 

Ve böylece İsmet İnönü'nün 54 yıl sonra tarihe geçecek bir beyanatta bulunmasını sağladılar:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Atatürk, ihtiyaç duyduğu zamanı, Milne Hattı sayesinde kazandı, kabına sığmayan bir vatansever olarak bir hafta içinde alelacele Ege'ye gidip Yunan'ın karşısına dikilmek yerine, hiç acele etmeden, aheste aheste "Sivas senin, Erzurum benim, Ankara onun" diyerek tam 11 ay boyunca süper kaplumbağa hızıyla Anadolu'da yol aldı.

Peki nedir bu Milne Hattı?

Milne, bir İngiliz generalinin adıdır: General George Francis Milne.

Milne, Kuzey Anadolu İşgal Kuvvetleri komutanıdır.

*

Evet, Atatürk'ün arzusu yeni bir hükümet kurmaktı.. 

Ancak öyle hemen "Ben artık hükümet oldum" demekle olacak birşey değildi bu.

Bunu sağlayacak manivela yeni bir meclisti.

Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının (Milletvekilleri Meclisi'nin) yerini alacak bir meclis.

Olmayan bir meclisi de toplayamazdınız. Bunun için önce, Anadolu kamuoyunu yeni bir meclis oluşturulması yönünde manipüle etmek gerekiyordu.

Bu yüzden Atatürk, daha Amasya Tamimi ile açığa vurduğu "arzu"su doğrultusunda önce Temmuz'da Erzurum Kongresi'ne katılacak, ardından Eylül'de Sivas Kongresi'ni toplayacak, daha sonra Aralık'ta Ankara'ya geçecek, orada TBMM'nin toplanması için gereken hazırlıkları yapacak, sonra da Nisan 1920'de "Meclis'i toplamışken bari bir de hükümet kuralım" diyecektir.

*

Bu arada İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusan'ını da kapatmışlar, oradaki Atatürk'e kafa tutabilecek ağır topları Malta'ya sürmüşler, işsiz güçsüz kalan 70 kadar mebus (milletvekili) Ankara'ya gelip TBMM'nin doğal üyesi olmuş, Atatürk'e biat etmiştir.

TBMM, İngilizler sayesinde artık milletin meclisi olma bakımından rakipsizdir. 

Atatürk, reklamlarda "din, iman, hilafet" göstermeye devam edecektir, fakat gizli niyeti, teslimatta işi laikliğe bağlamak, beğenmeyenlere de idam sehpası hediye etmektir.  

*

Bütün bunları aheste aheste yapacak, TBMM'yi toplayacak, hükümeti kuracaktır..

Vakti boldur.

"Yunan geldi geliyor" diye bir kaygısı bulunmamaktadır.

Çünkü, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne, Atatürk'ün kaplumbağa hızıyla aldığı yol için gereken bol zamanı fazlasıyla vermiştir.

Onun çizdiği Milne Hattı/Sınırı adlı sihirli değnek sayesinde Yunan, İzmir'in dağlarında durup bekleyecek, bu arada Atatürk, "arzu"suna nail olacaktır. 

Yunan, "İzmir'in dağlarında oturdum kaldım" diye türkü "çığırmakta", İzmir'in dağlarında sadece çiçekler açarken, altın Güneş Erruzum'da, Sivas'ta, Ankara'da Mustafa Kemal'e sırmalar saçmaktadır.

Samsun'a çıkılan 19 Mayıs 1919 ile TBMM'nin toplandığı 23 Nisan 1920 arasında tam 11 ay, dört günlük bir zaman farkı vardır..

Bir yılın tamam olmasına sadece 26 gün kalmıştır. 

Ve bu zaman zarfında Atatürk Yunan'a tek bir mermi bile atmamıştır.

Sadece nutuk atmıştır.

*

Milne Hattı meselesine gelelim.

Erzurum Kongresi'nin toplandığı tarihten beş gün önce, 18 Temmuz 1919 tarihinde İngilizler ile müttefikleri, İzmir'e çıkarma yapan Yunan kuvvetleri ile Türkler arasında bir sınır tespit edilmesini kararlaştırdılar. 

Bunun için İzmir'e gelen General Milne, ön çalışmaları yapmak üzere General Henry'yi görevlendirmiş bulunuyordu. 

Erzurum Kongresi'nin tamamlanmasından altı gün sonra, 13 Ağustos 1919 tarihinde bir heyetle Soma'ya giden ve orada Kuva-yı Milliye temsilcileriyle görüşen General Henry, onlara, "8 Ağustos tarihinden itibaren (Erzurum Kongresi'nin bitişinden bir gün sonrasından itibaren) Yunan kuvvetlerinin daha ileri gitmemeleri için bildirim/tebligat yapıldığını söyler.

Dahası, "General Milne, 10 Ağustos 1919 tarihinde Yunan Orduları Başkumandanlığı'na verdiği emirde, işgalleri altında bulunan sınırdan ileri geçmemelerini istemiştir". (Mustafa Turan, "İstiklâl Harbi'nde 'Milne Hattı' ", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VII, Sayı 21, Temmuz 1991, s. 568.) 

Evet, sonradan ülkesinde genelkurmay başkanı olan General Milne, Yunan ordusuna emir vermektedir.

*

Böylesi bir emri vermek için ilginç bir zamanlamadır bu..

Daha ilginç olan ise şu: 

Bu Milne, 6 Haziran 1919 tarihinde Osmanlı Hükümeti'ne, Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı'na) gönderdiği bir yazıda Atatürk'ün İstanbul’a geri çağrılmasını istemiştir:

Kemal Paşa ile Maiyeti Erkânı’nın vilayetlerde ispat-ı vücut etmelerinin [varlıklarını göstermelerinin] arzu olunmadığını… kendini göstermiş sivrilmiş bir paşanın maiyeti erkânı ile beraber memleket dâhilinde dolaşması kamuoyunu rahatsız edeceği gibi askerlik görüşünden dahi, kendi çalışmasına bence bir lüzum görülmemektedir. Kemal Paşa ile maiyeti erkânının derhâl İstanbul’a dönmesi için emir buyurmalarını talep eylerim.

(Ahmet Şekerci, "Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki Çalışmaları", Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt 121, Sayı 238, Ocak-Şubat 2019, s. 100.)

Atatürk geri dönmediği gibi, Erzurum Kongresi'ne katılır.

Bu kongre, gizli bir toplantı değildir, tam aksine, orada alınan kararlar tüm dünyaya ilan edilir.

Bu durumda General Milne daha çok telaşlanmış olmalıdır diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. 

Atatürk'e adeta "Sen orada yapmak istediklerini yap, bak ben burada Yunan'ı durduruyorum" dercesine hareket etmiştir.

"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." 

Adamın ne söylediğine değil, ne yaptığına bak!

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şevket Turgut Paşa, General Milne'e 8 Haziran 1919’da şöyle cevap verir:

Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne tayinine en etkili sebeplerden biri İngiltere devleti temsilcisinin Bâb-ı Âli’ye [Başbakanlığa] verdiği bir nota olmuştur. (Nota’nın sureti ilişiktedir.) 
İş bu nota üzerine Sadrazam Paşa Siyasi Temsilci ile görüşmüş ve bir müfettiş göndereceğini söylemiş. Şüphesiz itiraza da maruz kalmamıştır. ... Tezkirenizle (Pusula) de [bilgi notunuzla da] istenmiş ve uygun gördüğünüz üzere Yakup Şevki Paşa’nın yerine tayin edilmiştir. Ancak barış zamanına ait teşkilat olduğu için Ordu Kumandanı değil Ordu Müfettişi unvanını taşımaktadır. 
Böyle bir müfettişin vilayetleri dolaşmasının kamuoyunu rahatsız mı veyahut aksine teskin mi edip etmeyeceğinin takdiri memleketin tecrübekâr bir askerî ve evlâdı hususiyle bu işte sorumlu bir nazır [bakan] olduğum için acizlerine terk buyurulmasını kemal-i ihtiramla zatı asilanelerinden rica eder, sekiz aydan beri devam eden bir mütarekeden [ateşkesten] sonra artık biraz da Türkleri ve Müslümanları lütfen itimadınıza layık görmenizi pek rica ederim. 

(Şekerci, a.g.m., s. 100-101.)

*

Atatürk'ün Anadolu'ya gönderilmesinin zeminini hazırlayanlar, böyle bir görevlendirme yapılmasını isteyenler, bunun için Osmanlı Hükümeti'ne nota verenler, baskı yapanlar, İngilizler..

Gitmesi için vizeyi hiç bekletmeksizin verenler de İngilizler..

Olağanüstü yetkilerle gidip Anadolu'ya yerleştikten sonra geri çağırılmasını isteyenler de yine İngilizler..

Böylece, Osmanlı Hükümeti "İngiliz işbirlikçisi hain" konumuna düşürülürken, Atatürk'ün İstanbul'a itaatsizliği de, "Padişah ve İstanbul Hükümeti İngiliz baskısı altında.. Atatürk'ün İstanbul'a itaat etmesi uygun olmaz" dedirtilerek meşrulaştırılıyor.

İngiliz oyunu..

İngilizler, istihbaratçılığı ve istihbarat oyunlarını çok iyi bilir.

*

Atatürk, Erzurum Kongresi'ni yapadursun..

Sırada Sivas Kongresi var..

Yunan'dan yana rahat.. Çünkü, General Milne, Yunan'a, "Şu sınırdan ileriye geçemezsin!" diye emir vermiş.

Emir, sağlam yerden..

Belirlenen sınıra gelince... 

Ayvalık'ın kuzeyindeki Aymazdağı'ndan güneye doğru Tatarköy, Sart, Bademlik, Umurlu ve Selçuk üzerinden geçiyordu. 

Böylece Yunan, Atatürk yeni hükümetini kuruncaya kadar bekledi.

Bekletildi.

*

Peki Yunan kuvvetleri ne zaman tekrar yürüyüşe geçti?

TBMM'nin toplandığı 1920 yılı 23 Nisan gününün hemen ertesi gün değil tabiî..

Yunan, iki ay daha bekledi. Ve 22 Haziran 1920 tarihinde Milne Hattı'nı geçti.

Falih Rıfkı şunları söylüyor:

Haziranda İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Dahası, İngilizler, Falih Rıfkı’nın ifadesine göre, “Anadolu’ya asker yollamak ve Yunanlılara yardım niyetinde değil idiler”. (A.g.e.s. 66.)

*

Osmanlı Hükümeti'nden Atatürk'ü İstanbul'a geri çağırmasını isteyen İngilizler, "nasılsa", Atatürk'e karşı Anadolu'ya asker yollamayı da, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Yunan'a yardım etmeyi de istemiyorlar.

İster istemez dönüp dolaşıp tekrar İsmet İnönü'nün lafına geliyoruz:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında  İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...