"MEVZUBAHİS OLAN VATANSA YENİ BİR HÜKÜMET DE TEFERRUATTIR" DİYEMEYEN "ARZU"



General Milne


ATATÜRK'ÜN KARAKTERİ (HALİDE EDİB ADIVAR'IN ŞAHİTLİĞİNE GÖRE) - 6


Dr. Seyfi Say


"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu, Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurreisi, Lozan'daki delegenin başkanı İsmet İnönü, 1973 yılında böyle konuşmuştu. (Bkz. Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Demek ki, böylesi bir hareketi destekleyeceklerini Halide Edib'e söyleyen İngiliz albayı, İngiliz Hükümeti'nin kararını dile getirmiş:

Kolonel H. Symythe, saat on biri geçe geldi. ... 

İngiltere [İstanbul'da düzenlediğimiz] bu millî hissiyatı, yani mitingleri çok beğeniyormuş. Bundan başka da, İngiltere'nin milleti temsil eden [meclise/parlamentoya dayanan] bir hükümeti mutlakiyete [padişahlığa] tercih edeceğini de ekledi. ...

«Aynı zamanda Sultanahmet'teki gibi bir miting daha yaparak padişahı seçime ve Meclis'i açmaya zorlamak istiyormuşsunuz.» ...

«Buna devam ediniz. Büyük bir miting yapınız. Meclis'in iadesine karar verirseniz, İngiltere de sizi tutar ve halkın temsilcileriyle anlaşmayı padişahla anlaşmaya tercih eder

(Halide Edip Adıvar, Türk'ün Ateşle İmtihanı I, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1998, s. 43-5.)

Atatürk'ün İstanbul'dayken bir iki defa görüştüğünü söylediği Rahip Frew (ki İngiliz İstihbaratı'nın / gizli servisinin İstanbul şefiydi), acaba ona hangi telkinlerde bulunmuş olabilirdi?

*

Halide Edib şunları yazıyor:

... 9 Haziran'da [1919] Amasya'da, Mustafa Kemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Miralay Refet ve Rauf Beylerin imzasıyla bir protokol imzalandı. ...

Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti. Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu, istila kuvvetlerine karşı milli bir müdafaa kurmak arzusunu da ifade ediyordu. 

... protokolün üzerlerine yüklediği mesuliyet hakkında tek söz alan Miralay Refet olmuştu ..., protokolü okuduktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'ya dönerek demişti ki: 

"Yeni bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı organize ediyoruz?" 

Ali Fuat Paşa şöyle cevap vermişti:

"Bu noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık. Fakat eğer müdafaa sadece bu şartlar altında mümkünse, niçin kurmayalım?"

Miralay Refet de cevabında:

"Bunu yalnız açık bir münakaşadan sonra yapabiliriz. Ben itiraz ettim, çünkü bundaki niyeti anladım."

Ali Fuat Paşa Miralay Refet'in arkasını okşayarak demişti ki:

"Nazariyeyi bırak, Refet. İmzanı at." 

Refet imzasını atmıştı. Herhalde, bu meselede, ikna edilmesi en güç olan kimse Miralay Refet olmuştu. Refet Paşa'nın, gayet tenkitçi, kurnaz ve aynı zamanda ihtilalci ve son derece cesur bir tarafı vardı.

(A.g.e.s. 47-9.)

Halide Edib, "Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti" diyor.

Protokolün imzalandığı tarih, 9 Haziran..

Atatürk'ün Samsun'a çıktığı tarih ise, 19 Mayıs..

Arada üç hafta var.. Sadece 21 gün..

Sadece 21 günde bir "arzu belirmiş", fakat bundan, Samsun'a ve Amasya'ya Atatürk'le birlikte gelen Albay Refet'in (sonradan paşa) bile haberi yok. 

Belli ki bu arzu sadece Atatürk'te belirmiş.

Diğerleri de, "Van'dan Ankara'ya kadar hem mülkî/idarî hem de askerî en üst düzey yetkili olarak atanmış olan padişah yaverinin bir bildiği var ki böyle bir arzu izhar ediyor" diye düşünmüş olmalılar.

*

Miralay Refet, Halide Edib'in ifadesine göre, "protokolü okuduktan sonra" dönüp Atatürk'e ne yapmak istediğini soruyor.

Yani protokolü yazanlardan değil. Birlikte yazmamışlar.. İmza atanlara protokol konusunda fikirleri hiç sorulmamış, sadece imza atmaları istenmiş.

Miralay Refet'in sorusu ilginç: 

"Yeni bir hükümet mi kuruyoruz? Yoksa memleketin müdafaasını mı organize ediyoruz?

Çünkü, İstanbul'dan gönderilirken aldıkları "örtülü" emir, "memleket savunmasını organize etme, örgütleme"den ibaret.. (Salak numarasına yatmayı sevenler için bir not: Devletin her faaliyeti şeffaf olmaz, MİT tırlarını hatırlayınız. "Devlet sırrı" diye birşey var.)

Doğal olarak Miralay Refet'in beklentisi bu yönde.

Hatta, Ali Fuat Paşa'nın bile, başka "arzu"lardan ve tutkulardan haberi yok. 

"Bu noktaları düşünürken yeni bir hükümet kurmayı tasarlamadık" diyor. 

Bu noktalar, hangi noktalardı?.

*

Miralay Refet'in sözünü ettiği "bundaki niyet" ne olabilir?

Yeni bir hükümet kurmanın bizzat kendisi olamaz. Çünkü, bu açık birşey.. 

Miralay'ın kastettiği niyet, yeni bir hükümet kurma arzusunun ardındaki niyet..

Ali Fuat Paşa hüsnüzanda bulunuyor, niyetin memleket "müdafaa"sı olduğunu düşünüyor. 

Miralay Refet ise, bunda, vatan savunmasından başka bir niyet görüyor. 

"Bundaki niyeti anladım" diyor.

*

Evet, Halide Edib, "Amasya protokolünün imzasına kadar İstanbul hükümetinden ayrılmak ve Anadolu'da yeni bir hükümet kurmak arzusu belirmişti. Bundan başka da, Amasya protokolünün üslubu, istila kuvvetlerine karşı milli bir müdafaa kurmak arzusunu da ifade ediyordu" diyor.

Yani asıl gündem, ya da asıl hedef, yeni bir hükümet kurmak ve İstanbul ile köprüleri atmaktan ibaret..

Peki vatan savunması?.. 

Eh o da, tali bir mesele olarak, üslubun merhametine emanet edilmiş. 

Falih Rıfkı, Atatürk'ün şöyle demiş olduğunu söylüyor:

… (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin.

Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, ss. 21).

Memleketin menfaati "sonra düşünülecek" birşey..

"Mevzubahis olan vatansa ..." türünden cümleler burada geçer akçe değil.

Ortada tarihî bir görev varmış.

Bu görevi kim vermiş olabilir?

*

Tesadüfe bakın ki, Atatürk'ün arzusu ile İngilizler'inki örtüşüyordu. 

Onlar da Osmanlı topraklarında yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı.

Albay H. Symythe'in Halide Edib'e söylediği gibi, yetkisini ve meşruiyetini o günün devlet başkanı olan padişahın görevlendirmesinden değil de doğrudan milletten aldığını söyleyen yeni bir hükümetle anlaşmayı, çıkarlarına uygun görüyorlardı.

Böylece, İsmet İnönü'nün sözleri anlamlı hale gelmiş olacaktır:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Tamam olmuştur da, nasıl olmuştur?

Çünkü, Amasya Tamimi'nin/Protokolü'nün/Genelgesi'nin imzalanmasından tam 25 gün önce (üç hafta dört gün önce) Yunan İzmir'e çıkarma yapmış ve Anadolu içlerine doğru yürümeye başlamıştır.

Ortalık yangın yeridir..

"Mevzubahis olan vatansa yeni bir hükümet de teferruattır" denilecek günler yaşanmaktadır.

Bu hengâmede, "vatan savunmasını örgütleme" işini bir yana bırakıp hükümetçilik oynayacak, yeni bir hükümet fantezisi ile uğraşacak, koltuk kavgası verecek vakit mi vardır?

*

İşte o vakti bonkör İngilizler Milne Hattı ile Atatürk'e verdiler.. 

Ve böylece İsmet İnönü'nün 54 yıl sonra tarihe geçecek bir beyanatta bulunmasını sağladılar:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

Atatürk, ihtiyaç duyduğu zamanı, Milne Hattı sayesinde kazandı, kabına sığmayan bir vatansever olarak bir hafta içinde alelacele Ege'ye gidip Yunan'ın karşısına dikilmek yerine, hiç acele etmeden, aheste aheste "Sivas senin, Erzurum benim, Ankara onun" diyerek tam 11 ay boyunca süper kaplumbağa hızıyla Anadolu'da yol aldı.

Peki nedir bu Milne Hattı?

Milne, bir İngiliz generalinin adıdır: General George Francis Milne.

Milne, Kuzey Anadolu İşgal Kuvvetleri komutanıdır.

*

Evet, Atatürk'ün arzusu yeni bir hükümet kurmaktı.. 

Ancak öyle hemen "Ben artık hükümet oldum" demekle olacak birşey değildi bu.

Bunu sağlayacak manivela yeni bir meclisti.

Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının (Milletvekilleri Meclisi'nin) yerini alacak bir meclis.

Olmayan bir meclisi de toplayamazdınız. Bunun için önce, Anadolu kamuoyunu yeni bir meclis oluşturulması yönünde manipüle etmek gerekiyordu.

Bu yüzden Atatürk, daha Amasya Tamimi ile açığa vurduğu "arzu"su doğrultusunda önce Temmuz'da Erzurum Kongresi'ne katılacak, ardından Eylül'de Sivas Kongresi'ni toplayacak, daha sonra Aralık'ta Ankara'ya geçecek, orada TBMM'nin toplanması için gereken hazırlıkları yapacak, sonra da Nisan 1920'de "Meclis'i toplamışken bari bir de hükümet kuralım" diyecektir.

*

Bu arada İngilizler Osmanlı Meclis-i Mebusan'ını da kapatmışlar, oradaki Atatürk'e kafa tutabilecek ağır topları Malta'ya sürmüşler, işsiz güçsüz kalan 70 kadar mebus (milletvekili) Ankara'ya gelip TBMM'nin doğal üyesi olmuş, Atatürk'e biat etmiştir.

TBMM, İngilizler sayesinde artık milletin meclisi olma bakımından rakipsizdir. 

Atatürk, reklamlarda "din, iman, hilafet" göstermeye devam edecektir, fakat gizli niyeti, teslimatta işi laikliğe bağlamak, beğenmeyenlere de idam sehpası hediye etmektir.  

*

Bütün bunları aheste aheste yapacak, TBMM'yi toplayacak, hükümeti kuracaktır..

Vakti boldur.

"Yunan geldi geliyor" diye bir kaygısı bulunmamaktadır.

Çünkü, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Milne, Atatürk'ün kaplumbağa hızıyla aldığı yol için gereken bol zamanı fazlasıyla vermiştir.

Onun çizdiği Milne Hattı/Sınırı adlı sihirli değnek sayesinde Yunan, İzmir'in dağlarında durup bekleyecek, bu arada Atatürk, "arzu"suna nail olacaktır. 

Yunan, "İzmir'in dağlarında oturdum kaldım" diye türkü "çığırmakta", İzmir'in dağlarında sadece çiçekler açarken, altın Güneş Erruzum'da, Sivas'ta, Ankara'da Mustafa Kemal'e sırmalar saçmaktadır.

Samsun'a çıkılan 19 Mayıs 1919 ile TBMM'nin toplandığı 23 Nisan 1920 arasında tam 11 ay, dört günlük bir zaman farkı vardır..

Bir yılın tamam olmasına sadece 26 gün kalmıştır. 

Ve bu zaman zarfında Atatürk Yunan'a tek bir mermi bile atmamıştır.

Sadece nutuk atmıştır.

*

Milne Hattı meselesine gelelim.

Erzurum Kongresi'nin toplandığı tarihten beş gün önce, 18 Temmuz 1919 tarihinde İngilizler ile müttefikleri, İzmir'e çıkarma yapan Yunan kuvvetleri ile Türkler arasında bir sınır tespit edilmesini kararlaştırdılar. 

Bunun için İzmir'e gelen General Milne, ön çalışmaları yapmak üzere General Henry'yi görevlendirmiş bulunuyordu. 

Erzurum Kongresi'nin tamamlanmasından altı gün sonra, 13 Ağustos 1919 tarihinde bir heyetle Soma'ya giden ve orada Kuva-yı Milliye temsilcileriyle görüşen General Henry, onlara, "8 Ağustos tarihinden itibaren (Erzurum Kongresi'nin bitişinden bir gün sonrasından itibaren) Yunan kuvvetlerinin daha ileri gitmemeleri için bildirim/tebligat yapıldığını söyler.

Dahası, "General Milne, 10 Ağustos 1919 tarihinde Yunan Orduları Başkumandanlığı'na verdiği emirde, işgalleri altında bulunan sınırdan ileri geçmemelerini istemiştir". (Mustafa Turan, "İstiklâl Harbi'nde 'Milne Hattı' ", Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt VII, Sayı 21, Temmuz 1991, s. 568.) 

Evet, sonradan ülkesinde genelkurmay başkanı olan General Milne, Yunan ordusuna emir vermektedir.

*

Böylesi bir emri vermek için ilginç bir zamanlamadır bu..

Daha ilginç olan ise şu: 

Bu Milne, 6 Haziran 1919 tarihinde Osmanlı Hükümeti'ne, Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı'na) gönderdiği bir yazıda Atatürk'ün İstanbul’a geri çağrılmasını istemiştir:

Kemal Paşa ile Maiyeti Erkânı’nın vilayetlerde ispat-ı vücut etmelerinin [varlıklarını göstermelerinin] arzu olunmadığını… kendini göstermiş sivrilmiş bir paşanın maiyeti erkânı ile beraber memleket dâhilinde dolaşması kamuoyunu rahatsız edeceği gibi askerlik görüşünden dahi, kendi çalışmasına bence bir lüzum görülmemektedir. Kemal Paşa ile maiyeti erkânının derhâl İstanbul’a dönmesi için emir buyurmalarını talep eylerim.

(Ahmet Şekerci, "Mustafa Kemal Paşa'nın Havza'daki Çalışmaları", Türk Dünyası Araştırmaları, Cilt 121, Sayı 238, Ocak-Şubat 2019, s. 100.)

Atatürk geri dönmediği gibi, Erzurum Kongresi'ne katılır.

Bu kongre, gizli bir toplantı değildir, tam aksine, orada alınan kararlar tüm dünyaya ilan edilir.

Bu durumda General Milne daha çok telaşlanmış olmalıdır diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. 

Atatürk'e adeta "Sen orada yapmak istediklerini yap, bak ben burada Yunan'ı durduruyorum" dercesine hareket etmiştir.

"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz." 

Adamın ne söylediğine değil, ne yaptığına bak!

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şevket Turgut Paşa, General Milne'e 8 Haziran 1919’da şöyle cevap verir:

Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Kıtaatı Müfettişliği’ne tayinine en etkili sebeplerden biri İngiltere devleti temsilcisinin Bâb-ı Âli’ye [Başbakanlığa] verdiği bir nota olmuştur. (Nota’nın sureti ilişiktedir.) 
İş bu nota üzerine Sadrazam Paşa Siyasi Temsilci ile görüşmüş ve bir müfettiş göndereceğini söylemiş. Şüphesiz itiraza da maruz kalmamıştır. ... Tezkirenizle (Pusula) de [bilgi notunuzla da] istenmiş ve uygun gördüğünüz üzere Yakup Şevki Paşa’nın yerine tayin edilmiştir. Ancak barış zamanına ait teşkilat olduğu için Ordu Kumandanı değil Ordu Müfettişi unvanını taşımaktadır. 
Böyle bir müfettişin vilayetleri dolaşmasının kamuoyunu rahatsız mı veyahut aksine teskin mi edip etmeyeceğinin takdiri memleketin tecrübekâr bir askerî ve evlâdı hususiyle bu işte sorumlu bir nazır [bakan] olduğum için acizlerine terk buyurulmasını kemal-i ihtiramla zatı asilanelerinden rica eder, sekiz aydan beri devam eden bir mütarekeden [ateşkesten] sonra artık biraz da Türkleri ve Müslümanları lütfen itimadınıza layık görmenizi pek rica ederim. 

(Şekerci, a.g.m., s. 100-101.)

*

Atatürk'ün Anadolu'ya gönderilmesinin zeminini hazırlayanlar, böyle bir görevlendirme yapılmasını isteyenler, bunun için Osmanlı Hükümeti'ne nota verenler, baskı yapanlar, İngilizler..

Gitmesi için vizeyi hiç bekletmeksizin verenler de İngilizler..

Olağanüstü yetkilerle gidip Anadolu'ya yerleştikten sonra geri çağırılmasını isteyenler de yine İngilizler..

Böylece, Osmanlı Hükümeti "İngiliz işbirlikçisi hain" konumuna düşürülürken, Atatürk'ün İstanbul'a itaatsizliği de, "Padişah ve İstanbul Hükümeti İngiliz baskısı altında.. Atatürk'ün İstanbul'a itaat etmesi uygun olmaz" dedirtilerek meşrulaştırılıyor.

İngiliz oyunu..

İngilizler, istihbaratçılığı ve istihbarat oyunlarını çok iyi bilir.

*

Atatürk, Erzurum Kongresi'ni yapadursun..

Sırada Sivas Kongresi var..

Yunan'dan yana rahat.. Çünkü, General Milne, Yunan'a, "Şu sınırdan ileriye geçemezsin!" diye emir vermiş.

Emir, sağlam yerden..

Belirlenen sınıra gelince... 

Ayvalık'ın kuzeyindeki Aymazdağı'ndan güneye doğru Tatarköy, Sart, Bademlik, Umurlu ve Selçuk üzerinden geçiyordu. 

Böylece Yunan, Atatürk yeni hükümetini kuruncaya kadar bekledi.

Bekletildi.

*

Peki Yunan kuvvetleri ne zaman tekrar yürüyüşe geçti?

TBMM'nin toplandığı 1920 yılı 23 Nisan gününün hemen ertesi gün değil tabiî..

Yunan, iki ay daha bekledi. Ve 22 Haziran 1920 tarihinde Milne Hattı'nı geçti.

Falih Rıfkı şunları söylüyor:

Haziranda İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Dahası, İngilizler, Falih Rıfkı’nın ifadesine göre, “Anadolu’ya asker yollamak ve Yunanlılara yardım niyetinde değil idiler”. (A.g.e.s. 66.)

*

Osmanlı Hükümeti'nden Atatürk'ü İstanbul'a geri çağırmasını isteyen İngilizler, "nasılsa", Atatürk'e karşı Anadolu'ya asker yollamayı da, Anadolu'yu ele geçirmek isteyen Yunan'a yardım etmeyi de istemiyorlar.

İster istemez dönüp dolaşıp tekrar İsmet İnönü'nün lafına geliyoruz:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında  İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

 

ATATÜRK, İSMAİL CANBULAD, SUİKAST VE KOMİTACILIK

 






Dr. Seyfi Say


İstiklâl Mahkemesi ucubesi tarafından görülen İzmir Suikasti davasının, Atatürk'ün muhaliflerinin başının ezilmesi ve özellikle İttihatçılar'ın tümden tasfiyesi işlevi gördüğü biliniyor.

Dava, dört başı mamur mükemmel bir "kumpas" için fırsata dönüştürüldü.

İttihatçılar'ın Atatürk'e karşı bir suikast tasarlamış oldukları doğruydu, bu onların "siyaset tarzı"nın önemli bir parçasıydı. 

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin/Teşkilatı'nın/Partisi'nin "genlerinde" suikastçilik vardı.

Suikast, en iyi bildikleri işlerden biriydi. Belki de birincisi..

Ancak, birçok bakımdan Engizisyon'la boy ölçüşecek kadar batılılaşmış olan İstiklâl Mahkemesi de Kadı Karakuşî'nin hükümlerine rahmet okutacak kararlar verme konusunda uzmanlaşmıştı. 

*

Suikast için tertibat yapan üç kişi, girişimi gerçekleştiremeden yakalandı.

Fakat, bu tasarı bahane edilerek toplam 131 kişi tutuklanıp sorgulandı ve yargılandı. 

Ecel terleri döktüler.

Bunlar arasında, Atatürk ile birlikte Amasya Tamimi'nin (genelgesinin, protokolünün) altına imza koyarak Millî Mücadele'yi (İstiklal Harbi'ni, Kurtuluş Savaşı'nı) başlatan altı kişi de yer alıyordu: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, eski Bahriye Nazırı/Bakanı ve TBMM Hükümeti Başbakanı Rauf Orbay, Mersinli Cemal Paşa, Miralay (Albay) Arif.

Miralay Arif, idam sehpasının yağlı urganında son nefesini verdi.

On yıl hapse mahkum olan Rauf Orbay ise, senelerce yurtdışında sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar mahkemesi görüldü, aklandı. 

Fakat yitirilen yılları, çekilen acıları telafi etmek mümkün değildi. 

*

Rauf Orbay yurda gelip teslim olsaydı çok büyük ihtimalle idam olunurdu.

Çünkü onun gibi 10 yıl hapse mahkum edilen eski milletvekilleri Halis Turgut ile İsmail Canbulad karara itiraz ettikleri için (evet, sadece karara itiraz ettikleri için) idam olundular.

Karakterinde takiyye, iki yüzlülük, dalkavukluk, yağcılık ve tabasbus bulunmayan, Hamidiye kahramanı olarak bilinen Rauf Orbay, haksızlık karşısında susacak biri değildi, mutlaka itiraz ederdi.

İtiraz eder ve idam olunurdu.

*

İsmail Canbulad hakkında bir doktora tezi hazırlanmış bulunuyor.

Tezin özeti, Canbulad hakkında yeterli bilgiyi veriyor:

İttihat ve Terakki Cemiyeti, İkinci Meşrutiyet’in ilanını sağladıktan sonra devlet idaresinde on yıl iktidarda kaldı. 

Cemiyet’in sekiz numaralı üyesi olan İsmail Canbulad, Çerkes kökenli siyasetçiydi. Askeri okullarda okuduktan sonra yüzbaşı olarak ... çalıştı.

... Meşrutiyet'in ilanından sonra İsmail Canbulad, sırasıyla Adalar Kazası Kaymakamlığı, Emniyet Umumiye Müdürlüğü, İzmit ve İstanbul Mebusluğu, Vali Vekâleti, Şehremaneti, Dâhiliye Nezareti [İçişleri Bakanlığı] Müsteşarlığı ve Dâhiliye Nazırlığı [İçişleri Bakanlığı]  görevlerinde bulundu. Balkan Savaşı’na gönüllü olarak katılan İsmail Canbulad, ... Malta’ya sürgün edildi. ... Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Anadolu’ya döndü ve İstanbul Mebusu seçildi.

Kısa bir süre sonra hükümet üyeleri ile aralarında fikir anlaşmazlıkları çıkınca Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan istifa etti. Eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan arkadaşları ile Meclis’te İkinci Grup adı altında muhalefet yaptı. ... Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı.

İsmail Canbulad’ın adı İzmir Suikastı olayına karıştı. Suikasttan haberi olduğu halde bunu hükümete bildirmediği ve hükümeti değiştirme faaliyetlerinde yer aldığı iddiasıyla tutuklandı. Yargılama sırasında kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmedi. On yıl kürek mahkûmiyeti ile cezalandırılınca karara itiraz etti. Kendini tekrar savundu fakat bu kez idam cezasına çarptırıldı. 

[Nermin Zahide Aydın, İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyelerinden İsmail Canbulad (1880-1926), Kahramanmaraş: Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. I-II.]

*

Rauf Orbay, İsmail Canbulad ve Atatürk, eski arkadaştılar.

Birinci Dünya Savaşı ile İstiklal Harbi arasındaki mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul'da içtikleri su ayrı gitmiyordu:

… en yakın ve mahrem arkadaşları olarak, yine Ali Fethi [Okyar], İsmail Canbulat ve ben [Rauf Orbay] vardım. [İstanbul’un işgal edildiği mütareke döneminde] Hemen hemen her gün buluşur, toplanır, konuşur, daha doğrusu dertleşirdik.

(Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım-, C. 1, İstanbul: Emre Y., 1993, s. 226-7.)

Ancak, İngilizler Orbay ile Canbulad'ı Malta'ya sürgün ederken, Atatürk'e (sonradan Anadolu'dan anasına yazdığı mektupta söylediğine göre)  "nasılsa ilişemediler"di. 

(Laflarına inanılacak olursa, bu "nasılsa"da, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Rahip Frew ile yaptığı mahrem görüşmelerin rolü olup olmadığı konusunda bir fikrinin olmadığı sonucuna varılabilir. 

Görünüşe göre, mütevazi adam, herşeyi bildiğini ve anladığını iddia etmiyor, bazı şeyleri "nasılsa"ya havale ediyor. Mesela, Frew'un kendisiyle yaptığı ilk görüşmenin gayesini yıllar sonra bile anlayamamış olduğunu Falih Rıfkı'ya söylemekten çekinmiyor. İngilizler'in ona niçin dokunmadıklarını da "nasılsa"nın gizemine emanet ediyor. 

Gerçekten herkeste rastlanmayacak ilginç ve sıradışı bir alçakgönüllülük ve tevazu.. Aynı zamanda cesur da, saf ya da idraki kıt görünmekten korkmuyor.)

*

Rauf Orbay, hatıratında o günlerden şöyle bahsediyor:

Tevfik Paşa Hükümetinin ve hattâ Padişahın nasıl değiştirilebileceği meselesini aramızda, konuştuğumuz günlerin birinde İsmail Canbulat Beyle ben, Şişli’de Mustafa Kemal Paşa’nm evine gittiğimizde Paşa’yı , – o zamana kadar ilk defa evine gelmiş olduğunu gördüğümüz – İttihat ve Terakkinin meşhur İaşe Nâzırı [Bakanı] Kara Kemal Beyle başbaşa konuşur bulduk. Odaya girip yanlarına yaklaştığımızda, konuşma konusunun “[Sadrazam] Tevfik Paşa’yı, otomobilinin şoförünü değiştirip kaçırarak, İstanbul’da bir yerde saklamak.. “ olduğunu anlayınca, İsmail Canbulat Bey, birdenbire asabileşerek ters yüzü dönüp odadan sofaya çıktı. Ben de peşinden gittim.

“- Yok birader, böyle komitacı işlerine gelemem, böyle şey olmaz, bu benim işim değil…” diye gittikçe sinirlenen Canbulat Beyi, teskin etmek hususundaki gayretlerime rağmen evden çıkıp gitti.

Sonra Kara Kemal Bey de gitmişti. İsmail Canbulat Bey asabileşince hayret etmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya, vaziyeti anlattım:

“- Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” [dedim.]

“- Yok canım, dedi, ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Beyin ağzmı arıyordum.” dedi.

“- Öyle ise, haydi kalkın gidelim. Canbulat’a anlatın.. ” dedim.

Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gittik. Mustafa Kemal Paşa, Kemal Beyin ağzmı aradığını tekrar ile, işin içinde komitacılık olmadığı hususunda teminat verdi.

(Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım-, C. 1, İstanbul: Emre Y., 1993, s. 232.)

Orbay, şunu da söylüyor: 

... Mustafa Kemal Paşa, Kara Kemal Beyle, sadrazam Tevfik Paşayı şoförünü elde ederek İstanbuldan uzaklaştırmak suretiyle, kabineyi düşürmek teşebbüsüne girişti ise de, bu da İsmail Canbulat beyin itiraziyle akîm kaldı. 
(A.g.e., C. 1, s. 31-2.)

İzmir Suikasti davasında idama mahkum edilenlerden biri de, Atatürk'ün gerçekte inanmadığı şeyleri söyleyerek (ki takiyye ve yalan demek oluyor) ağzını aradığını dile getirdiği bu Kara Kemal'dir.

Kara Kemal, aynı zamanda, Kara Vasıf'la birlikte Karakol Cemiyeti'ni kuran isimdir. 

*

Önce şu soruya cevap arayalım:

İstiklâl Mahkemesi denilen ucube gerçekte nedir?

Uğur Mumcu'ya göre, infaz (gardiyanlık ve cellatlık) müessesesidir, mahkemeden başka herşeydir: 

"İstiklal Mahkemeleri 'mahkeme' sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratik 'infaz kurulları'dır."

(Uğur Mumcu, "İstiklâl Mahkemeleri", Cumhuriyet, 11 Kasım 1992.)

*

Atatürk'ün İstanbul günlerinde, onun Kara Kemal'le ağzının suyu akarak pişirmiş olduğu aşa su katan İsmail Canbulad, İzmir Suikasti davasında, tam da böyle birşeyle, Kara Kemal'le irtibatlı olma suçlamasıyla idam sehpasına yollanmıştı.

Söz konusu doktora tezinde yer alan şu satırlar, olayı çok güzel özetliyor:

İzmir Suikastı nedeni ile yargılanan sanıklar, müdaafalarını 12 Temmuz 1926 Pazartesi günü yapmaya başladı (Erman, 1971: 147). İsmail Canbulad, kendisini “Daima kanuna hürmet ve riayet etmiş, gayrimeşru teşebbüslere girmekten çekinmiş bir adamım. Esasen son senelerde siyasete karşı bir bezginlik duyuyordum. Bu suikast işi ile de katiyen bir alakam yoktur.” diyerek savundu (Erman, 1971: 151) 

Savunmasının bir bölümünde (Mumcu, 1997: 57); Ben Şükrü Bey gibi Kara Kemal’in adamıymışım. Savcıdan başka hiç kimse buna inanmaz. Beni tanıyan kimse buna inanmaz. Ben kimsenin adamı değilim. İlkeleri olan, özgür düşünceli bir insanım. Kara Kemal’in adamıdır; dolayısı ile suikasttan haberlidir diyorlar. Benim Kemal Bey’le ilişkim eskiden azdı. Bir buçuk yıldır ise hiç yok. Vahdettin’in öldürülmesi teklifini bile reddettiğimi Gazi Paşa’nın [Atatürk'ün] kendisi bilir. Suikast fikrine karşı olduğuma tanık olarak Gazi Paşa’yı gösteriyorum diyerek siyasetten soğuduğunu ve ticaretle ilgilendiğini anlattı. 

İsmail Canbulad’ın savunmasını dinleyen savcı, O’nu önce kürek cezasına mahkûm etmesine rağmen bu son savunmasından sonra idam edilmesine karar verdi (Kılıç, 1994: 15).

[Aydın, İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyelerinden İsmail Canbulad (1880-1926), s. 154.)

*

Bu son savunmanın, mahkeme adlı infaz çetesinin (ve ardındaki gücün) nasırını "nasılsa" pek acıtmış olduğu, verilen idam cezasından belli oluyor.


ATATÜRK İLE İNGİLİZ İSTİHBARATI'NIN (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ŞİFRE VE KODLARI

 






Dr. Seyfi Say


Atatürk diyor ki:

[Ben İstanbul'dayken] Bir gün, Umumi Harpte [Birinci Dünya Savaşı'nda] İstanbul otellerinden birinin [Pera Palas'ın] müdürü iken tanıdığım M…. [Mösyö Martin] Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

- "Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [İngiltere] Sefaretinde [Büyükelçiliğinde] Mösyö F… [Frew] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e [Fethi Okyar] doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

- "Konuşalım," dedim, "fakat eğer o istiyorsa…"

Davet günü Madam M….’nin [Martin] salonundayız. Biraz sonra:

- "Mösyö F…. ” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

- "Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim," diye söze başladı, "Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

- "Fakat," dedim, "siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet [rehberlik, aracılık] ettiler, sizinle konuşmamın faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

- "İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

- "Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili [temsilcisi, sözcüsü] değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

- "Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım. ...

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

*

salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan bir yazıda, Atatürk'ün bu sözleri hakkında şu değerlendirmeler yapılmış:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

Birincisi, bu Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı'nın ilgili isimleri sansürlemesi icap etmiş?

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, nedir yani?

Bugünkü bilgilerimiz çerçevesinde şu çok açık: Sözü edilen M....'ler İngiliz gizli servisinin ajanları ya da işbirlikçileri durumunda. Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. Ve de bu M....'ler, Mustafa Kemal'le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar. Öyle ki, Mustafa Kemal, onların ricasını kırmıyor. Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan M. Kemal, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu "Fethi Bey' e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı" diyerek Fethi Okyar'a yıkmaya çalışmaktadır?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew'dan geldiği açıkken, M....'ye "Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…" diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?

Mustafa Kemal, M...'ye böyle dediğini söyleyerek (Ki, "hayatın olağan akışı" içinde aklı başında birinin söyleyebileceği bir söz değil) görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini vurgulama ihtiyacını neden duymaktadır?

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten) İttihat ve Terakki'nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona "Yanlışları var ama vatanseverler" diyorsun, ya da demiş olasın? Mesela sen İngilizler'in İstanbul'daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, "Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere'ye sadıklar, bu her türlü tartışmanın üstündedir" şeklinde "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün? Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması "hayatın olağan akışı"na uygun düşer mi?

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul'daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Hamiyyetin neredeydi?

Altıncısı, canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun? Neden canın sıkılmamış gibi davrandın? Ve bunu nasıl başarabildin? İstediğin zaman devreye koyabildiğin böylesi bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var? Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M....'lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf sen olmalısın. Böylesi bir durumda kıytırık bir "maceraperest"e karşı bu derece alttan almak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir "kahraman"dan beklenecek birşey midir?

Yedincisi, adamlar, M....'den naklettiğin lafa göre sana önem veriyorlarsa, ve de seninle görüşmek için M....'den defalarca talepte bulundularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi nasıl "İttihat ve Terakki'nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz" diyebilirler?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan "hayatın olağan akışı"na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı'na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça "Umumî Harp'te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye'yi mahveder" diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, "Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere'ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi'nin şartlarını da çiğniyorsunuz" niye diyemedin?

Bu eleştiriler yerinde olmakla birlikte, yetersiz.

Konu dağılmış, böylece meselenin özü arada kaynayıp gitmiş.

*

Rahip (Reverend) Robert Frew'un, İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin, casusluk şebekesinin) o zamanki İstanbul şefi olduğu biliniyor.

Atatürk, yukarıdaki açıklamalarını, milleti aptal yerine koyarcasına "Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım" diyerek bitirmiş

O görüşmeyi niçin istediğini hâlâ anlamamışsa, sonraki görüşmeyi ya da görüşmeleri niçin yaptıklarını herhalde gayet iyi anlamıştır.

Çünkü, Falih Rıfkı'ya (Frew'la bir daha görüşmeyi kabul etmediği kaydıyla) bunları söyledikten bir yıl sonra yaptığı (Nutuk adıyla kitaplaştırılan) uzun konuşmasında, bu casusla İstanbul'da bir iki defa görüştüğünü söylemek suretiyle, daha sonra en az bir kez daha görüşmüş olduğunu ağzından kaçırmış bulunuyor.

*

Rauf Orbay'a göre, bu sayı üç de olabilir. (Bkz. Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32)

Atatürk'ün sadık yaveri Cevat Abbas'a göre ise, Atatürk bu "fasılalı" görüşmelerden çok şey öğrenmişti:

Atatürk, İstanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya mümesilli [temsilcisi] Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü. Aldığı kanaat acı idi. Ağırdı. Samsun ve İzmir mıntıkalarının bir gün işgal altına alınacağı ve Ermeni yurdu yapılacağı kanaatini bu mülakatlar vermişti.

(Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

Kont Sforza, İtalyanlar'ı temsil ediyor, Frew ise, İngilizler'i.. 

Zaten, onu Atatürk'le buluşturan Martin, adresi olarak İngiliz Sefareti'ni/Büyükelçiliği'ni gösterecektir.

Adam İngilizler'i temsil etmese, onun Samsun ve İzmir'le ilgili kara haberlerine itibar etmek gerekmezdi. 

Durum buyken, Cevat Abbas'ın sadece kulaktan duymuş olduğu halde hatırladığı görüşmeyi Atatürk (kendisi yaptığı halde) sonradan unutacak, ve Falih Rıfkı'ya "Bir daha da görüşmedim, benimle niçin görüştüğünü de hâlâ anlayamadım" diyecektir.  

Hafızası mı çok zayıftır, yoksa bile bile yalan mı söylemektedir?

Bu "casus"lu hikâyede doğruluk ne yana düşer usta, yalan ne yana?

*

Evet, meşhur Nutuk'unda, Rahip Frew ile mektuplaşan Sait Molla'nın mektuplarını virgülünü atlamaksızın büyük bir iştahla okuyan, "Bakın nasıl da bir İngiliz'le işbirliği yapmış" diye heyecanla arşivini ve hafızasını konuşturan Atatürk, bu arada, söz konusu Frew'la kendisinin de bir iki defa görüştüğünü itiraf eder.

Ancak, yine "unuttuğu" şeyler vardır.

Birincisi, adamın İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi olduğunu söylemez.

İkincisi, onu sıradan bir "sergüzeşt-cû" (macera arayan, macera heveslisi) olarak gösterir. 

İmdi, hakkındaki yayınlarda bir "şifre uzmanı" olduğu belirtilen bu Frew, Sait Molla ile şifresiz mektuplaşıyor, fakat, Atatürk ile yaptığı görüşmelerde şifreye bile güvenmiyor.

Yüzyüze konuşuyor.

Ve ne konuşmuş oldukları hâlâ bir sır.

*

"Meselenin özü" demiştik, oraya gelelim.

Casus Frew ile Atatürk'ün sonraki görüşme ya da görüşmelerinde İzmir ve Samsun kelimelerinin geçmiş olması ilginç.

Bilindiği gibi, İngilizler ve müttefikleri, Yunanlılar'ın İzmir'e çıkarma yapmasına izin verdiler.

Bu arada Samsun ve havalisinde de müslümanlarla gayrimüslimler arasında çatışmalar yaşandı. İngilizler, o havalideki Ermeni ve Rumlar'ı harekete geçirdiler, ve müslüman halk da kendisini korumak için çeteleşmeye başladı.

Bunun üzerine İngilizler, İstanbul Hükümeti'nden, orada sükuneti sağlamak için hareket geçmesini sert bir üslupla istedi. ("Yunan İzmir'e çıktı, ona karşı milleti örgütlemesi için bir adamınızı Anadolu'ya gönderin" deseler olmazdı.)

Böylece, Vahideddin'in yaveri Atatürk'ün müfettiş olarak Samsun'a gitmesi olayı gündeme geldi. 

Vahideddin'i ve İstanbul Hükümeti'ni asıl telaşlandıran Samsun değildi, Yunan'ın İzmir çıkarmasıydı, fakat Samsun bahanesiyle gönderilecek bir komutan, Anadolu'yu Yunan'a karşı derleyip toparlayabilirdi.

İngilizler'in salakça kendilerine verdiği bir "pas"ı değerlendirerek onlara gol atacaklarını düşünüyor, içten içe seviniyorlardı. 

*

Vahideddin ve İstanbul Hükümeti, İttihatçı liderler tarafından sevilmeyen ve onlarla arası iyi olmayan Atatürk'ün bu iş için uygun olduğunu, İttihatçı bir isme İngilizler'in vize vermeyeceklerini düşündüler.

İngilizler'in İttihatçı liderlere yakın olanlara tahammülü yoktu. 

Nitekim, Atatürk'ün Fethi Okyar ve İsmail Canbulat gibi en yakın iki arkadaşını bu yüzden Malta'ya sürgün etmişlerdi. 

Fakat Atatürk'e (anası Zübeyde Hanım'a Anadolu'dan yazdığı mektupta belirteceği gibi "nasılsa") dokunmamışlardı: "Bana nasılsa ilişememişlerdi." 

*

Demek ki, Vahideddin, İngilizler'in Atatürk konusundaki bu mülayemetini kullanabilir, onu gizli görevle Anadolu'ya gönderebilirdi. Vize sorunu yaşanmazdı.

Böylece Padişah, Atatürk'ü, onun ifadesiyle "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" diyerek, Anadolu Genel Valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Samsun'a göndermişti. 

Bilmediği ise, kendisine "[Zat-ı Şahane'nin] Kulları Mustafa Kemal" diye Anadolu'dan telgraflar gönderecek olan Atatürk'ün, yanındaki sadık adamlarına "Osmanlı Devleti'ni yıkacağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, millete şapka giydireceğiz, tesettürü kaldıracağız" diye konuşacağı, takiyye ve gizli gündemle kendisini ve milleti aldatacağıydı.

Nitekim, TBMM'nin ilk açılışında yaptığı konuşmada şunları söyleyecekti: 

... İşte bu sırada idi ki, Anadolu'ya mülkî [idarî, yönetsel] ve askerî hususatla [konularla] muvazzaf [vazifeli, görevli] olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim, bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilahiyye [Allah'ın lütfu] addeyledim. 

(TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, Ankara: TBMM Matbaası, s. 9. https://www5.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/24_04_1336.pdf)

*

Aslında Allahu Teala'nın lütfu olarak görmemişti.

Yalan söylüyor, "din istismarı" yapıyordu.

Nitekim yıllar sonra, ilhamını, "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almadığını söyleyecekti. (Daha Erzurum Kongresi günlerinde gizli kalması kaydıyla adamlarına düşman olarak tesettürü, ideal olarak da şapkayı gösteren adamda "dine hizmet" düşüncesi olabilir mi?!)

Ancak, Vahideddin'in kendisine olan teveccühünün, "din ve millete hizmet" etmesi için olduğunun farkındaydı.

Bu yüzden TBMM'nin açılışında bunları söylüyor, hilafet makamına bağlılık yemini ediyordu.

Fakat zaferden sonra Dolmabahçe'de karşılıklı oturup kahve içecekleri kişi Vahideddin değil, İngiltere Kralı Edward olacaktı.

Ancak, öncesi vardı, İstanbul'da İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Robert Frew'la karşılıklı kahve içip "geleceğe dair" görüş alışverişinde bulunmuşlardı. Fasılalı tarihlerde.

Cevat Abbas'ın anlattığına göre, daha ortada Yunan'ın İzmir işgali ve kendisinin Anadolu'da görevlendirilmesini sağlayacak Samsun meselesi yokken, casus Frew'la aralarında "içinden İzmir ve Samsun kelimeleri geçen" görüşmeler kotarmışlardı.

*

"Meselenin özü" demiştik, mevzu nereye geldi..

Atatürk'ün Falih Rıfkı'ya anlattığı kırıntı kabilinden eksik gedik sözler, onun Frew'la yaptığı ilk görüşmenin asıl gündemini ortaya koyuyor: İttihatçılar.

Evet, her ne kadar İttihat ve Terakki'nin üç lideri (Enver, Talat, Cemal) ülkeden kaçıp gitmiş idiyseler de, İttihatçılar ülke genelinde ve İstanbul'da hâlâ en örgütlü ve etkin siyasal hareket durumundaydı. 

Kaçak liderlerle bağlantılı isimler siyasal hayatı etkilemeye devam etmekteydi.

Atatürk'ün ise o sırada bütün "hava"sı, padişah yaverliğinden geliyordu. 

Vahideddin'in kendisini sadrazam veya hiç değilse Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) yapmasını istemekte ve beklemekte, fakat İstanbul'daki politik dengeler buna izin vermemekteydı.

*

İttihatçıların önde gelenleri tarafından ise hiç sevilmiyordu. Kendisi için, Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, "ahlâksız, sarhoş, gözü doymaz, harîs (hırslı, ihtiraslı), sefih" diyorlardı

Padişah'a gelince... Denklemdeki etkisiz eleman durumundaydı. Öyle de kalacaktı. 

Kendisinden önceki padişah Mehmet Reşat, İttihatçılar'ın elindeki acınası bir kukla olmaktan öteye gidememişti. 

İttihatçılar'dan enkaz devralan Vahideddin ise, ondan bile zavallı durumdaydı.

O gün için Atatürk'ün kaygılanacağı isim ya da odak, "kafaya aldığı" Vahideddin değildi, bir ahtapot gibi memleketi sarmış olan İttihatçılar'dı.

Ki onlar, Babıali'yi (Başbakanlığı) basıp İçişleri Bakanı'nı katletmeleri, gasp suretiyle iktidar olmaları, muhaliflerini tetikçileri vasıtasıyla sokak ortasında öldürmeleri gibi hukuksuzluklarıyla şöhret bulmuşlardı.

*

Meselenin özü burası.

İngilizler, İttihatçılar'ı Malta'ya sürerek siyaset denkleminden uzaklaştıracaklardır.

Ancak, onlar durmayacak, Kara Vasıf ile Kara Kemal, Karakol Cemiyeti'ni kuracaklar, başka oluşumlara da imza atacaklardır.

Fakat İngilizler, sonraki süreçte bu örgütlere yönelik operasyonlarıyla İstanbul'da İttihatçılar'in belini kıracaktır. İlginç ve kendileri açısından yararsız, Atatürk açısından ise çok faydalı bir zamanlamayla..

Defterlerinin tamamen dürülmesi ise, İzmir Suikasti bahanesiyle Atatürk'ün elinden olacaktır.

*

Atatürk'ün, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi ile yaptığı ilk özel görüşmeye ilişkin olarak sadece İttihatçılar'dan bahsetmiş olması, önemli bir ipucu..

"Mösyö Martin'in evine gittim.. Frew geldi.. Karşılıklı oturduk.. Hiç konuşmadık.. Hint fakirleri gibi gözümüzü yumduk, bir saat kadar öyle meditasyon yaptık. Çok yararlı oldu, verimli bir görüşmeydi" diyemezdi.

Ne konuştuklarına dair bir cümlecik de olsa birşey söylemesi gerekiyordu. Böylece "ana gündem"e değinmek zorunda kaldığı anlaşılıyor.

Sonrasında harcıalem laflarla meseleyi geçiştirmek istemiş fakat becerememiş, salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan yazıda ifade edildiği gibi, cevap isteyen yeni soruların ortaya çıkmasına neden olmuş:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...