ATATÜRK, İSMAİL CANBULAD, SUİKAST VE KOMİTACILIK

 






Dr. Seyfi Say


İstiklâl Mahkemesi ucubesi tarafından görülen İzmir Suikasti davasının, Atatürk'ün muhaliflerinin başının ezilmesi ve özellikle İttihatçılar'ın tümden tasfiyesi işlevi gördüğü biliniyor.

Dava, dört başı mamur mükemmel bir "kumpas" için fırsata dönüştürüldü.

İttihatçılar'ın Atatürk'e karşı bir suikast tasarlamış oldukları doğruydu, bu onların "siyaset tarzı"nın önemli bir parçasıydı. 

İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin/Teşkilatı'nın/Partisi'nin "genlerinde" suikastçilik vardı.

Suikast, en iyi bildikleri işlerden biriydi. Belki de birincisi..

Ancak, birçok bakımdan Engizisyon'la boy ölçüşecek kadar batılılaşmış olan İstiklâl Mahkemesi de Kadı Karakuşî'nin hükümlerine rahmet okutacak kararlar verme konusunda uzmanlaşmıştı. 

*

Suikast için tertibat yapan üç kişi, girişimi gerçekleştiremeden yakalandı.

Fakat, bu tasarı bahane edilerek toplam 131 kişi tutuklanıp sorgulandı ve yargılandı. 

Ecel terleri döktüler.

Bunlar arasında, Atatürk ile birlikte Amasya Tamimi'nin (genelgesinin, protokolünün) altına imza koyarak Millî Mücadele'yi (İstiklal Harbi'ni, Kurtuluş Savaşı'nı) başlatan altı kişi de yer alıyordu: Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, eski Bahriye Nazırı/Bakanı ve TBMM Hükümeti Başbakanı Rauf Orbay, Mersinli Cemal Paşa, Miralay (Albay) Arif.

Miralay Arif, idam sehpasının yağlı urganında son nefesini verdi.

On yıl hapse mahkum olan Rauf Orbay ise, senelerce yurtdışında sürgün hayatı yaşadı.

Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar mahkemesi görüldü, aklandı. 

Fakat yitirilen yılları, çekilen acıları telafi etmek mümkün değildi. 

*

Rauf Orbay yurda gelip teslim olsaydı çok büyük ihtimalle idam olunurdu.

Çünkü onun gibi 10 yıl hapse mahkum edilen eski milletvekilleri Halis Turgut ile İsmail Canbulad karara itiraz ettikleri için (evet, sadece karara itiraz ettikleri için) idam olundular.

Karakterinde takiyye, iki yüzlülük, dalkavukluk, yağcılık ve tabasbus bulunmayan, Hamidiye kahramanı olarak bilinen Rauf Orbay, haksızlık karşısında susacak biri değildi, mutlaka itiraz ederdi.

İtiraz eder ve idam olunurdu.

*

İsmail Canbulad hakkında bir doktora tezi hazırlanmış bulunuyor.

Tezin özeti, Canbulad hakkında yeterli bilgiyi veriyor:

İttihat ve Terakki Cemiyeti, İkinci Meşrutiyet’in ilanını sağladıktan sonra devlet idaresinde on yıl iktidarda kaldı. 

Cemiyet’in sekiz numaralı üyesi olan İsmail Canbulad, Çerkes kökenli siyasetçiydi. Askeri okullarda okuduktan sonra yüzbaşı olarak ... çalıştı.

... Meşrutiyet'in ilanından sonra İsmail Canbulad, sırasıyla Adalar Kazası Kaymakamlığı, Emniyet Umumiye Müdürlüğü, İzmit ve İstanbul Mebusluğu, Vali Vekâleti, Şehremaneti, Dâhiliye Nezareti [İçişleri Bakanlığı] Müsteşarlığı ve Dâhiliye Nazırlığı [İçişleri Bakanlığı]  görevlerinde bulundu. Balkan Savaşı’na gönüllü olarak katılan İsmail Canbulad, ... Malta’ya sürgün edildi. ... Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Anadolu’ya döndü ve İstanbul Mebusu seçildi.

Kısa bir süre sonra hükümet üyeleri ile aralarında fikir anlaşmazlıkları çıkınca Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan istifa etti. Eski İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi olan arkadaşları ile Meclis’te İkinci Grup adı altında muhalefet yaptı. ... Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı.

İsmail Canbulad’ın adı İzmir Suikastı olayına karıştı. Suikasttan haberi olduğu halde bunu hükümete bildirmediği ve hükümeti değiştirme faaliyetlerinde yer aldığı iddiasıyla tutuklandı. Yargılama sırasında kendisine yöneltilen suçlamaları kabul etmedi. On yıl kürek mahkûmiyeti ile cezalandırılınca karara itiraz etti. Kendini tekrar savundu fakat bu kez idam cezasına çarptırıldı. 

[Nermin Zahide Aydın, İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyelerinden İsmail Canbulad (1880-1926), Kahramanmaraş: Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. I-II.]

*

Rauf Orbay, İsmail Canbulad ve Atatürk, eski arkadaştılar.

Birinci Dünya Savaşı ile İstiklal Harbi arasındaki mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul'da içtikleri su ayrı gitmiyordu:

… en yakın ve mahrem arkadaşları olarak, yine Ali Fethi [Okyar], İsmail Canbulat ve ben [Rauf Orbay] vardım. [İstanbul’un işgal edildiği mütareke döneminde] Hemen hemen her gün buluşur, toplanır, konuşur, daha doğrusu dertleşirdik.

(Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım-, C. 1, İstanbul: Emre Y., 1993, s. 226-7.)

Ancak, İngilizler Orbay ile Canbulad'ı Malta'ya sürgün ederken, Atatürk'e (sonradan Anadolu'dan anasına yazdığı mektupta söylediğine göre)  "nasılsa ilişemediler"di. 

(Laflarına inanılacak olursa, bu "nasılsa"da, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Rahip Frew ile yaptığı mahrem görüşmelerin rolü olup olmadığı konusunda bir fikrinin olmadığı sonucuna varılabilir. 

Görünüşe göre, mütevazi adam, herşeyi bildiğini ve anladığını iddia etmiyor, bazı şeyleri "nasılsa"ya havale ediyor. Mesela, Frew'un kendisiyle yaptığı ilk görüşmenin gayesini yıllar sonra bile anlayamamış olduğunu Falih Rıfkı'ya söylemekten çekinmiyor. İngilizler'in ona niçin dokunmadıklarını da "nasılsa"nın gizemine emanet ediyor. 

Gerçekten herkeste rastlanmayacak ilginç ve sıradışı bir alçakgönüllülük ve tevazu.. Aynı zamanda cesur da, saf ya da idraki kıt görünmekten korkmuyor.)

*

Rauf Orbay, hatıratında o günlerden şöyle bahsediyor:

Tevfik Paşa Hükümetinin ve hattâ Padişahın nasıl değiştirilebileceği meselesini aramızda, konuştuğumuz günlerin birinde İsmail Canbulat Beyle ben, Şişli’de Mustafa Kemal Paşa’nm evine gittiğimizde Paşa’yı , – o zamana kadar ilk defa evine gelmiş olduğunu gördüğümüz – İttihat ve Terakkinin meşhur İaşe Nâzırı [Bakanı] Kara Kemal Beyle başbaşa konuşur bulduk. Odaya girip yanlarına yaklaştığımızda, konuşma konusunun “[Sadrazam] Tevfik Paşa’yı, otomobilinin şoförünü değiştirip kaçırarak, İstanbul’da bir yerde saklamak.. “ olduğunu anlayınca, İsmail Canbulat Bey, birdenbire asabileşerek ters yüzü dönüp odadan sofaya çıktı. Ben de peşinden gittim.

“- Yok birader, böyle komitacı işlerine gelemem, böyle şey olmaz, bu benim işim değil…” diye gittikçe sinirlenen Canbulat Beyi, teskin etmek hususundaki gayretlerime rağmen evden çıkıp gitti.

Sonra Kara Kemal Bey de gitmişti. İsmail Canbulat Bey asabileşince hayret etmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya, vaziyeti anlattım:

“- Neden böyle oldu? Kara Kemal de nereden çıktı?” [dedim.]

“- Yok canım, dedi, ben komitacılık yapar mıyım, Kemal Beyin ağzmı arıyordum.” dedi.

“- Öyle ise, haydi kalkın gidelim. Canbulat’a anlatın.. ” dedim.

Canbulat’ın Osmanbey’deki evine gittik. Mustafa Kemal Paşa, Kemal Beyin ağzmı aradığını tekrar ile, işin içinde komitacılık olmadığı hususunda teminat verdi.

(Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni -Siyasî Hatıralarım-, C. 1, İstanbul: Emre Y., 1993, s. 232.)

Orbay, şunu da söylüyor: 

... Mustafa Kemal Paşa, Kara Kemal Beyle, sadrazam Tevfik Paşayı şoförünü elde ederek İstanbuldan uzaklaştırmak suretiyle, kabineyi düşürmek teşebbüsüne girişti ise de, bu da İsmail Canbulat beyin itiraziyle akîm kaldı. 
(A.g.e., C. 1, s. 31-2.)

İzmir Suikasti davasında idama mahkum edilenlerden biri de, Atatürk'ün gerçekte inanmadığı şeyleri söyleyerek (ki takiyye ve yalan demek oluyor) ağzını aradığını dile getirdiği bu Kara Kemal'dir.

Kara Kemal, aynı zamanda, Kara Vasıf'la birlikte Karakol Cemiyeti'ni kuran isimdir. 

*

Önce şu soruya cevap arayalım:

İstiklâl Mahkemesi denilen ucube gerçekte nedir?

Uğur Mumcu'ya göre, infaz (gardiyanlık ve cellatlık) müessesesidir, mahkemeden başka herşeydir: 

"İstiklal Mahkemeleri 'mahkeme' sayılmazlar. Bunlar, savaş ve ihtilal dönemlerinde rastlanan anti-demokratik 'infaz kurulları'dır."

(Uğur Mumcu, "İstiklâl Mahkemeleri", Cumhuriyet, 11 Kasım 1992.)

*

Atatürk'ün İstanbul günlerinde, onun Kara Kemal'le ağzının suyu akarak pişirmiş olduğu aşa su katan İsmail Canbulad, İzmir Suikasti davasında, tam da böyle birşeyle, Kara Kemal'le irtibatlı olma suçlamasıyla idam sehpasına yollanmıştı.

Söz konusu doktora tezinde yer alan şu satırlar, olayı çok güzel özetliyor:

İzmir Suikastı nedeni ile yargılanan sanıklar, müdaafalarını 12 Temmuz 1926 Pazartesi günü yapmaya başladı (Erman, 1971: 147). İsmail Canbulad, kendisini “Daima kanuna hürmet ve riayet etmiş, gayrimeşru teşebbüslere girmekten çekinmiş bir adamım. Esasen son senelerde siyasete karşı bir bezginlik duyuyordum. Bu suikast işi ile de katiyen bir alakam yoktur.” diyerek savundu (Erman, 1971: 151) 

Savunmasının bir bölümünde (Mumcu, 1997: 57); Ben Şükrü Bey gibi Kara Kemal’in adamıymışım. Savcıdan başka hiç kimse buna inanmaz. Beni tanıyan kimse buna inanmaz. Ben kimsenin adamı değilim. İlkeleri olan, özgür düşünceli bir insanım. Kara Kemal’in adamıdır; dolayısı ile suikasttan haberlidir diyorlar. Benim Kemal Bey’le ilişkim eskiden azdı. Bir buçuk yıldır ise hiç yok. Vahdettin’in öldürülmesi teklifini bile reddettiğimi Gazi Paşa’nın [Atatürk'ün] kendisi bilir. Suikast fikrine karşı olduğuma tanık olarak Gazi Paşa’yı gösteriyorum diyerek siyasetten soğuduğunu ve ticaretle ilgilendiğini anlattı. 

İsmail Canbulad’ın savunmasını dinleyen savcı, O’nu önce kürek cezasına mahkûm etmesine rağmen bu son savunmasından sonra idam edilmesine karar verdi (Kılıç, 1994: 15).

[Aydın, İttihat ve Terakki Cemiyeti Üyelerinden İsmail Canbulad (1880-1926), s. 154.)

*

Bu son savunmanın, mahkeme adlı infaz çetesinin (ve ardındaki gücün) nasırını "nasılsa" pek acıtmış olduğu, verilen idam cezasından belli oluyor.


ATATÜRK İLE İNGİLİZ İSTİHBARATI'NIN (GİZLİ SERVİSİNİN) İSTANBUL ŞEFİ ARASINDAKİ İLİŞKİNİN ŞİFRE VE KODLARI

 






Dr. Seyfi Say


Atatürk diyor ki:

[Ben İstanbul'dayken] Bir gün, Umumi Harpte [Birinci Dünya Savaşı'nda] İstanbul otellerinden birinin [Pera Palas'ın] müdürü iken tanıdığım M…. [Mösyö Martin] Şişli’deki evime geldi, Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

- "Burada ecnebilerle temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. … [İngiltere] Sefaretinde [Büyükelçiliğinde] Mösyö F… [Frew] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e [Fethi Okyar] doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

- "Konuşalım," dedim, "fakat eğer o istiyorsa…"

Davet günü Madam M….’nin [Martin] salonundayız. Biraz sonra:

- "Mösyö F…. ” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

- "Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim," diye söze başladı, "Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

- "Fakat," dedim, "siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet [rehberlik, aracılık] ettiler, sizinle konuşmamın faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

- "İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

- "Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili [temsilcisi, sözcüsü] değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

- "Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım. ...

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi, 1999, s. 131-3.)

*

salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan bir yazıda, Atatürk'ün bu sözleri hakkında şu değerlendirmeler yapılmış:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

Birincisi, bu Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı'nın ilgili isimleri sansürlemesi icap etmiş?

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, nedir yani?

Bugünkü bilgilerimiz çerçevesinde şu çok açık: Sözü edilen M....'ler İngiliz gizli servisinin ajanları ya da işbirlikçileri durumunda. Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. Ve de bu M....'ler, Mustafa Kemal'le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar. Öyle ki, Mustafa Kemal, onların ricasını kırmıyor. Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan M. Kemal, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu "Fethi Bey' e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı" diyerek Fethi Okyar'a yıkmaya çalışmaktadır?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew'dan geldiği açıkken, M....'ye "Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…" diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?

Mustafa Kemal, M...'ye böyle dediğini söyleyerek (Ki, "hayatın olağan akışı" içinde aklı başında birinin söyleyebileceği bir söz değil) görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini vurgulama ihtiyacını neden duymaktadır?

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten) İttihat ve Terakki'nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona "Yanlışları var ama vatanseverler" diyorsun, ya da demiş olasın? Mesela sen İngilizler'in İstanbul'daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, "Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere'ye sadıklar, bu her türlü tartışmanın üstündedir" şeklinde "Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün? Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması "hayatın olağan akışı"na uygun düşer mi?

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul'daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Hamiyyetin neredeydi?

Altıncısı, canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun? Neden canın sıkılmamış gibi davrandın? Ve bunu nasıl başarabildin? İstediğin zaman devreye koyabildiğin böylesi bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var? Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M....'lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf sen olmalısın. Böylesi bir durumda kıytırık bir "maceraperest"e karşı bu derece alttan almak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir "kahraman"dan beklenecek birşey midir?

Yedincisi, adamlar, M....'den naklettiğin lafa göre sana önem veriyorlarsa, ve de seninle görüşmek için M....'den defalarca talepte bulundularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi nasıl "İttihat ve Terakki'nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz" diyebilirler?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan "hayatın olağan akışı"na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı'na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça "Umumî Harp'te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye'yi mahveder" diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, "Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere'ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi'nin şartlarını da çiğniyorsunuz" niye diyemedin?

Bu eleştiriler yerinde olmakla birlikte, yetersiz.

Konu dağılmış, böylece meselenin özü arada kaynayıp gitmiş.

*

Rahip (Reverend) Robert Frew'un, İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin, casusluk şebekesinin) o zamanki İstanbul şefi olduğu biliniyor.

Atatürk, yukarıdaki açıklamalarını, milleti aptal yerine koyarcasına "Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım" diyerek bitirmiş

O görüşmeyi niçin istediğini hâlâ anlamamışsa, sonraki görüşmeyi ya da görüşmeleri niçin yaptıklarını herhalde gayet iyi anlamıştır.

Çünkü, Falih Rıfkı'ya (Frew'la bir daha görüşmeyi kabul etmediği kaydıyla) bunları söyledikten bir yıl sonra yaptığı (Nutuk adıyla kitaplaştırılan) uzun konuşmasında, bu casusla İstanbul'da bir iki defa görüştüğünü söylemek suretiyle, daha sonra en az bir kez daha görüşmüş olduğunu ağzından kaçırmış bulunuyor.

*

Rauf Orbay'a göre, bu sayı üç de olabilir. (Bkz. Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32)

Atatürk'ün sadık yaveri Cevat Abbas'a göre ise, Atatürk bu "fasılalı" görüşmelerden çok şey öğrenmişti:

Atatürk, İstanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya mümesilli [temsilcisi] Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü. Aldığı kanaat acı idi. Ağırdı. Samsun ve İzmir mıntıkalarının bir gün işgal altına alınacağı ve Ermeni yurdu yapılacağı kanaatini bu mülakatlar vermişti.

(Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

Kont Sforza, İtalyanlar'ı temsil ediyor, Frew ise, İngilizler'i.. 

Zaten, onu Atatürk'le buluşturan Martin, adresi olarak İngiliz Sefareti'ni/Büyükelçiliği'ni gösterecektir.

Adam İngilizler'i temsil etmese, onun Samsun ve İzmir'le ilgili kara haberlerine itibar etmek gerekmezdi. 

Durum buyken, Cevat Abbas'ın sadece kulaktan duymuş olduğu halde hatırladığı görüşmeyi Atatürk (kendisi yaptığı halde) sonradan unutacak, ve Falih Rıfkı'ya "Bir daha da görüşmedim, benimle niçin görüştüğünü de hâlâ anlayamadım" diyecektir.  

Hafızası mı çok zayıftır, yoksa bile bile yalan mı söylemektedir?

Bu "casus"lu hikâyede doğruluk ne yana düşer usta, yalan ne yana?

*

Evet, meşhur Nutuk'unda, Rahip Frew ile mektuplaşan Sait Molla'nın mektuplarını virgülünü atlamaksızın büyük bir iştahla okuyan, "Bakın nasıl da bir İngiliz'le işbirliği yapmış" diye heyecanla arşivini ve hafızasını konuşturan Atatürk, bu arada, söz konusu Frew'la kendisinin de bir iki defa görüştüğünü itiraf eder.

Ancak, yine "unuttuğu" şeyler vardır.

Birincisi, adamın İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi olduğunu söylemez.

İkincisi, onu sıradan bir "sergüzeşt-cû" (macera arayan, macera heveslisi) olarak gösterir. 

İmdi, hakkındaki yayınlarda bir "şifre uzmanı" olduğu belirtilen bu Frew, Sait Molla ile şifresiz mektuplaşıyor, fakat, Atatürk ile yaptığı görüşmelerde şifreye bile güvenmiyor.

Yüzyüze konuşuyor.

Ve ne konuşmuş oldukları hâlâ bir sır.

*

"Meselenin özü" demiştik, oraya gelelim.

Casus Frew ile Atatürk'ün sonraki görüşme ya da görüşmelerinde İzmir ve Samsun kelimelerinin geçmiş olması ilginç.

Bilindiği gibi, İngilizler ve müttefikleri, Yunanlılar'ın İzmir'e çıkarma yapmasına izin verdiler.

Bu arada Samsun ve havalisinde de müslümanlarla gayrimüslimler arasında çatışmalar yaşandı. İngilizler, o havalideki Ermeni ve Rumlar'ı harekete geçirdiler, ve müslüman halk da kendisini korumak için çeteleşmeye başladı.

Bunun üzerine İngilizler, İstanbul Hükümeti'nden, orada sükuneti sağlamak için hareket geçmesini sert bir üslupla istedi. ("Yunan İzmir'e çıktı, ona karşı milleti örgütlemesi için bir adamınızı Anadolu'ya gönderin" deseler olmazdı.)

Böylece, Vahideddin'in yaveri Atatürk'ün müfettiş olarak Samsun'a gitmesi olayı gündeme geldi. 

Vahideddin'i ve İstanbul Hükümeti'ni asıl telaşlandıran Samsun değildi, Yunan'ın İzmir çıkarmasıydı, fakat Samsun bahanesiyle gönderilecek bir komutan, Anadolu'yu Yunan'a karşı derleyip toparlayabilirdi.

İngilizler'in salakça kendilerine verdiği bir "pas"ı değerlendirerek onlara gol atacaklarını düşünüyor, içten içe seviniyorlardı. 

*

Vahideddin ve İstanbul Hükümeti, İttihatçı liderler tarafından sevilmeyen ve onlarla arası iyi olmayan Atatürk'ün bu iş için uygun olduğunu, İttihatçı bir isme İngilizler'in vize vermeyeceklerini düşündüler.

İngilizler'in İttihatçı liderlere yakın olanlara tahammülü yoktu. 

Nitekim, Atatürk'ün Fethi Okyar ve İsmail Canbulat gibi en yakın iki arkadaşını bu yüzden Malta'ya sürgün etmişlerdi. 

Fakat Atatürk'e (anası Zübeyde Hanım'a Anadolu'dan yazdığı mektupta belirteceği gibi "nasılsa") dokunmamışlardı: "Bana nasılsa ilişememişlerdi." 

*

Demek ki, Vahideddin, İngilizler'in Atatürk konusundaki bu mülayemetini kullanabilir, onu gizli görevle Anadolu'ya gönderebilirdi. Vize sorunu yaşanmazdı.

Böylece Padişah, Atatürk'ü, onun ifadesiyle "Paşa paşa, devleti kurtarabilirsin!" diyerek, Anadolu Genel Valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Samsun'a göndermişti. 

Bilmediği ise, kendisine "[Zat-ı Şahane'nin] Kulları Mustafa Kemal" diye Anadolu'dan telgraflar gönderecek olan Atatürk'ün, yanındaki sadık adamlarına "Osmanlı Devleti'ni yıkacağız, cumhuriyet ilan edeceğiz, millete şapka giydireceğiz, tesettürü kaldıracağız" diye konuşacağı, takiyye ve gizli gündemle kendisini ve milleti aldatacağıydı.

Nitekim, TBMM'nin ilk açılışında yaptığı konuşmada şunları söyleyecekti: 

... İşte bu sırada idi ki, Anadolu'ya mülkî [idarî, yönetsel] ve askerî hususatla [konularla] muvazzaf [vazifeli, görevli] olmak üzere ordu müfettişliğine tayin edildim, bu teveccühü din ve millete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i ilahiyye [Allah'ın lütfu] addeyledim. 

(TBMM Zabıt Ceridesi, Cilt 1, Ankara: TBMM Matbaası, s. 9. https://www5.tbmm.gov.tr/tarihce/ataturk_konusma/24_04_1336.pdf)

*

Aslında Allahu Teala'nın lütfu olarak görmemişti.

Yalan söylüyor, "din istismarı" yapıyordu.

Nitekim yıllar sonra, ilhamını, "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almadığını söyleyecekti. (Daha Erzurum Kongresi günlerinde gizli kalması kaydıyla adamlarına düşman olarak tesettürü, ideal olarak da şapkayı gösteren adamda "dine hizmet" düşüncesi olabilir mi?!)

Ancak, Vahideddin'in kendisine olan teveccühünün, "din ve millete hizmet" etmesi için olduğunun farkındaydı.

Bu yüzden TBMM'nin açılışında bunları söylüyor, hilafet makamına bağlılık yemini ediyordu.

Fakat zaferden sonra Dolmabahçe'de karşılıklı oturup kahve içecekleri kişi Vahideddin değil, İngiltere Kralı Edward olacaktı.

Ancak, öncesi vardı, İstanbul'da İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi Robert Frew'la karşılıklı kahve içip "geleceğe dair" görüş alışverişinde bulunmuşlardı. Fasılalı tarihlerde.

Cevat Abbas'ın anlattığına göre, daha ortada Yunan'ın İzmir işgali ve kendisinin Anadolu'da görevlendirilmesini sağlayacak Samsun meselesi yokken, casus Frew'la aralarında "içinden İzmir ve Samsun kelimeleri geçen" görüşmeler kotarmışlardı.

*

"Meselenin özü" demiştik, mevzu nereye geldi..

Atatürk'ün Falih Rıfkı'ya anlattığı kırıntı kabilinden eksik gedik sözler, onun Frew'la yaptığı ilk görüşmenin asıl gündemini ortaya koyuyor: İttihatçılar.

Evet, her ne kadar İttihat ve Terakki'nin üç lideri (Enver, Talat, Cemal) ülkeden kaçıp gitmiş idiyseler de, İttihatçılar ülke genelinde ve İstanbul'da hâlâ en örgütlü ve etkin siyasal hareket durumundaydı. 

Kaçak liderlerle bağlantılı isimler siyasal hayatı etkilemeye devam etmekteydi.

Atatürk'ün ise o sırada bütün "hava"sı, padişah yaverliğinden geliyordu. 

Vahideddin'in kendisini sadrazam veya hiç değilse Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) yapmasını istemekte ve beklemekte, fakat İstanbul'daki politik dengeler buna izin vermemekteydı.

*

İttihatçıların önde gelenleri tarafından ise hiç sevilmiyordu. Kendisi için, Falih Rıfkı'nın Çankaya'da yazdığına göre, "ahlâksız, sarhoş, gözü doymaz, harîs (hırslı, ihtiraslı), sefih" diyorlardı

Padişah'a gelince... Denklemdeki etkisiz eleman durumundaydı. Öyle de kalacaktı. 

Kendisinden önceki padişah Mehmet Reşat, İttihatçılar'ın elindeki acınası bir kukla olmaktan öteye gidememişti. 

İttihatçılar'dan enkaz devralan Vahideddin ise, ondan bile zavallı durumdaydı.

O gün için Atatürk'ün kaygılanacağı isim ya da odak, "kafaya aldığı" Vahideddin değildi, bir ahtapot gibi memleketi sarmış olan İttihatçılar'dı.

Ki onlar, Babıali'yi (Başbakanlığı) basıp İçişleri Bakanı'nı katletmeleri, gasp suretiyle iktidar olmaları, muhaliflerini tetikçileri vasıtasıyla sokak ortasında öldürmeleri gibi hukuksuzluklarıyla şöhret bulmuşlardı.

*

Meselenin özü burası.

İngilizler, İttihatçılar'ı Malta'ya sürerek siyaset denkleminden uzaklaştıracaklardır.

Ancak, onlar durmayacak, Kara Vasıf ile Kara Kemal, Karakol Cemiyeti'ni kuracaklar, başka oluşumlara da imza atacaklardır.

Fakat İngilizler, sonraki süreçte bu örgütlere yönelik operasyonlarıyla İstanbul'da İttihatçılar'in belini kıracaktır. İlginç ve kendileri açısından yararsız, Atatürk açısından ise çok faydalı bir zamanlamayla..

Defterlerinin tamamen dürülmesi ise, İzmir Suikasti bahanesiyle Atatürk'ün elinden olacaktır.

*

Atatürk'ün, İngiliz İstihbaratı'nın İstanbul şefi ile yaptığı ilk özel görüşmeye ilişkin olarak sadece İttihatçılar'dan bahsetmiş olması, önemli bir ipucu..

"Mösyö Martin'in evine gittim.. Frew geldi.. Karşılıklı oturduk.. Hiç konuşmadık.. Hint fakirleri gibi gözümüzü yumduk, bir saat kadar öyle meditasyon yaptık. Çok yararlı oldu, verimli bir görüşmeydi" diyemezdi.

Ne konuştuklarına dair bir cümlecik de olsa birşey söylemesi gerekiyordu. Böylece "ana gündem"e değinmek zorunda kaldığı anlaşılıyor.

Sonrasında harcıalem laflarla meseleyi geçiştirmek istemiş fakat becerememiş, salabet.wordpress.com adlı sitede yer alan yazıda ifade edildiği gibi, cevap isteyen yeni soruların ortaya çıkmasına neden olmuş:

İşin açıkçası, M. Kemal Atatürk'ün anlattığı bu hikâye insana pek inandırıcı gelmiyor. Çünkü hikâyede "hayatın olağan akışı" açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var. Anlatıdaki tuhaf boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor. İnsana, "Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?" diye düşündürtüyor.

 

İSMET İNÖNÜ: "İSTİKLÂL MÜCADELESİNİN BAŞARISI İNGİLİZLER'İN ESERİ"




Dr. Seyfi Say


Kurtuluş Savaşı da dediğimiz Atatürk liderliğindeki Millî Mücadele'nin başarısı, İngilizler'in buna karar vermesinin ve müttefikleri olan Fransızlar ile İtalyanlar'ı buna mecbur etmesinin, zorlamasının sonucudur.

Yani, ortada bir başarı varsa, bu, büyük ölçüde İngilizler'e ait.

Evet, bizim şu "çılgın Türkler" masalının özeti bundan ibaret. 

Bunu ben söylemiyorum.

Bunu söyleyen, İkinci Adam İsmet İnönü.

Atatürk'ün başbakanı, sağ kolu.. Türkiye'nin ikinci cumhurbaşkanı..

Kurtuluş Savaşı'nın içyüzünü biz ondan daha mı iyi bileceğiz?!

1973 yılında, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde bu gerçeği gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade etmiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Adam daha ne desin?!

*

Demek ki, İngilizler, Padişah Vahideddin'in başarılı olmasını istememişler.

Asıl destekledikleri kişi, Atatürk.

Burada akla gelen soru şu: İngilizler buna niçin ve nasıl karar verdiler?

İstedikleri şey neydi?

*

Cevabı, Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan tabloya bakarak vermek mümkün.

İngilizler, Osmanlı'nın hukukî varlığına son verilmesini, yerine, yönünü Batı'ya dönmüş bir ulusal (ırk esaslı, ümmetçi olmayan) devlet kurulmasını istiyorlardı.

Ayrıca, Ortadoğu petrollerinin üzerine oturmaya karar vermişlerdi.

Bu da, her ne kadar Misak-ı Millî (ulusal yemin, ahd-i millî) sınırları içinde olsa da, Musul ve Kerkük'ü almaları anlamına geliyordu.

İstiklâl Harbi'nden sonra bunlar oldu.

Oysa, Erzurum ve Sivas kongrelerine katılanlar, TBMM'nin ilk milletvekilleri, Osmanlı Devleti'ni, hilafet makamını koruma yönünde yemin etmişlerdi.

Ayrıca, Misak-ı Millî sınırları içinde kalan toprağı kanlarının son damlasına kadar savunulacak "vatan" kabul ediyorlardı.

Onların değil, İngilizler'in istediği ve beklediği oldu.

Bir başka soru: 

Müttefikleriyle aralarının limonî olması pahasına Ankara'nın istiklâl mücadelesinin başarısına karar veren İngilizler, bu başarının kendi "ulusal çıkarlar"ına hizmet edeceğinden nasıl emin olmuşlardı?

Kime veya neye güveniyorlardı?

*

Diğer bir soru:

İngilizler bu kararı, Atatürk İstanbul'dan Anadolu'ya gitmeden önce mi, yoksa sonra mı vermişlerdi?

Sonra verdilerse, bunun nedeni, Erzurum Kongresi'nde gündüz saltanat ve hilafet makamını korumak için yola düştüğünü söyleyen Atatürk'ün gece de yakın arkadaşlarına "Osmanlı Devleti'ne son vereceğiz, cumhuriyet ilan edeceğiz, Latin (İngiliz) harflerini alacağız, şapka giyilecek, tesettür (İslamî örtünme) kalkacak ..." diyor olduğunu mu haber almışlardı?

Bu kararı, o Anadolu'ya gitmeden önce verdilerse, bunun nedeni, İngiliz komutanlarla Pera Palas Oteli'nde tanışıp görüşen Atatürk'ün İngilizler'e bazı sözler vermiş, taahhütte bulunmuş olması olabilir miydi?

Atatürk, (Nutuk'taki kendi itirafına göre bir iki, Rauf Orbay ile Cevat Abbas'ın tanıklığına göre ise iki üç kere mahrem/gizli görüşme yaptığı) İngiliz İstihbaratı'nın (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile anlaşmış mıydı?

*

Bilindiği gibi TBMM, Misak-ı Millî (ulusal yemin) ile ilan edilen vatan sınırlarının korunmasını millî mücadelenin hedefi olarak ilan etmişti.

Ancak, bunu kendileri icat etmiş değillerdi.

Kendilerinden önce Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı (Milletvekilleri Meclisi) Misak-ı Millî adı altında bir beyanname yayınlayarak söz konusu sınırlar içindeki toprakların bir başka devlet tarafından işgaline razı olmayacaklarını duyurmuşlardı. 

Doğal olarak, Atatürk'ün liderliğindeki TBMM, Osmanlı Parlamentosu'ndan daha az kahraman ve daha az vatansever olamazdı. 

Bu yüzden, Falih Rıfkı'nın belirttiği gibi, “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne Peygamber demez”di. ((Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21.)

Bununla kalsa iyi, ayrıca bir de, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" vecizesini üretmişti.

*

Ancak, sonraki gelişmeler, bu vecizenin bir palavra olduğunu ortaya koydu.. 

Hem de bütün palavraların anası..

İsmet İnönü Lozan’da epeyce bir taviz verince TBMM’de milletvekilleri itirazlarını dile getirmişler, bu arada Misak-ı Millî de gündeme gelmişti.

En sert eleştirileri yöneltenlerden biri İzmit milletvekili Sırrı Bey‘di (Hüseyin Sırrı Bellioğlu):

Arkadaşlar, biliyoruz ki, birkaç seneden beri Misâk-ı Millî nâmı altında toplanan bir kül [bütün] etrafında dolaşıp durmaktayız ve onun  bir kelimesi için milletimiz binlerce kan dökmüştür Bu Misâk-ı Millî’nin lâ-yetegayyer [değişmez] olduğunu, harfinden vazgeçemiyeceğimizi âleme ilân için mümkün olsa Arş-ı Azam'a [göklerin üstüne] yazacakdık. …[Lozan delegeler kurulumuz] … Lozan’a gittiler ve orada …Misâk-ı Millî’den feragat ettilerarazi [vatan toprağı] meselesinde tamamen feragat etti. Hiçbir noktası temin olunamadı ve binaenaleyh milletin senelerden beri etrafında dönüp dolaştığı ve âleme ilân edilen Misâk-ı Millî çiğnendi, heba oldu, İptal edildi, battal edildi.
(TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 3,  İstanbul: İş Bankası Yayınları, 1985, s. 1310.)

Mustafa Kemal, buna cevap olarak mugalata ve demagoji silahına sarılmış, “Misak-ı Millî diye bir harita yok” diye resmen yalan söylemişti:

Bazı arkadaşlarımız, mesela Sırrı Bey gibi arkadaşlarımızın medar-ı kelamı [sözünün dayanağı Misak-ı Millî oluyor. Heyet-i murahhasa [Lozan delegeler kurulu] Misak-ı Millî’yi mahvetmiş, Heyet-i Vekile [Bakanlar Kurulu] Misak-ı Millî’yi feda etmiş. Ben de diyorum ki, Sırrı Bey Misak-ı Millî’nin ne olduğunu anlamamıştır. Misak-ı Millî şu hat bu hat diye hiçbir vakitte hudud [sınırlar] çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve heyet-i celilenin [yüce Lozan kurulunun] isabet-i hazırıdır [şimdiki görüşüdür].

(A.g.e., C. 3, s. 1318.)

İnancına göre, milletin menfaatini bir tek kendisi biliyordu. 

Ve milletin menfaati, Musul'un İngilizler'e bırakılması demekti.

*

Sırrı Bey’in Atatürk'e cevabı şu olmuştu:

Anlamadığımı söylediğiniz Misak-ı Millî’nin bendeniz min gayri haddin muharrirlerindenim [Meclis-i Mebusan'daki yazarlarındanım, kaleme alanlarındanım].

Baltayı taşa vurduğunu anlayan Atatürk'ün buna verdiği cevapsa, dilindeki vatan edebiyatının palavradan ibaret olduğunun kendi ağzından tescilinden ibarettir:

“Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belâ koydunuz.”

(A.g.e., C. 3, s. 1319.)

Bunu söyleyen adam, “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyerek mangalda kül bırakmayan, bir karış vatan toprağının bile kan dökülmeden terk olunmayacağını ilan eden babayiğit..

(Sırrı Bey, sonraki yıllarda sırf hükümetin politikalarını eleştirdiği için, evet sırf bu yüzden 9 yıl 4 ay hapse mahkum edilecektir. Nisan 1940 - Temmuz 1949 tarihleri arasında hapis yatacaktır.. Cumhuriyet devrinin gözünü sevdiğim fikir hürriyeti!..)


Ancak, ikinci oturumda bir başka milletvekili, Abidin Bey kürsüde şunu der:

Paşa hazretlerinin son beyanatlarından kendi nokta-i nazarımdan anladığım: Misak-ı Millî yoktur. İstediğimiz gibi bir harita çizeceğiz…. 

Kırdığı potun farkına yeni varan Atatürk, sözlerinin tutanaklara geçmiş olduğunu unutarak yine yalan söyler, “Demedim öyle bir şey” diye konuşur. (A.g.e., C. 3, s. 1321.)

Anlaşılan, herkesi kör, âlemi sersem sanıyormuş.

Yıllar sonra has adamı Falih Rıfkı, bütün milleti kör ve sersem zannettiği için olacak, inadına şöyle yazacaktır: “Mustafa Kemal ise Misak-ı Millî der, ne Nuh ne peygamber demez."  (Atay, Çankaya III, s. 21.)

Yalandan, palavradan kim ölmüş!..

“Şeyh uçmaz, mürit uçurur” diye bir laf vardır. Uçurulma konusunda şeyhler, Atatürk'ün eline su dökemezler.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...