ERDOĞAN DIŞ POLİTİKADA NEREYE KOŞUYOR? (MEDYADAKİ İZDÜŞÜM VE GÖLGELERİ)

 



Önce kısa bir hafıza tazeleme..

Bilindiği gibi 1979 yılında mollalar, Şah’ı İran’dan kovmuş, yönetimi ele geçirmişlerdi.

Bir yıl sonra ABD, Baasçı (Arap milliyetçisi) Saddam’ı gaza getirerek İran-Irak Savaşı’nı başlattı.

22 Eylül 1980’de başlayan savaş sekiz yıl sürdü.. 20 Ağustos 1988’de savaşı bitiren de, ABD’nin devreye girmesi ve İran’ı tehdit etmesi oldu..

Humeyni karizmasının çizilmesi pahasına barışı kabul etti.. Kabul etmek zorunda kaldı.

O gün bugündür İran ABD’nin tehditlerinden korkuyor.

*

İki yıl sonra, 2 Ağustos 1990’da ABD, Saddam’ı bir petrol ihtilafından dolayı Kuveyt’e saldırması yönünde cesaretlendirdi.

ABD’nin Irak Büyükelçisi April Glaspie’nin Saddam’ı bu yönde umutlandırdığı biliniyor.

Saddam, ABD’nin, İran Savaşı’nda olduğu gibi yine arkasında duracağını zannetti.

Gerçekteyse tuzağa çekilmişti.

Ocak 1991’de ABD ve müttefikleri Irak’a saldırdı. Buna Birinci Körfez Savaşı deniliyor. 

O süreçte Amerikalılar Özal’ı ve Türkiye’yi de oyuna getirdiler.

*

Asıl gaye, Irak’ta uzun vadede (İsrail’in güvenliğine hizmet edecek) bir Kürt devletinin kurulmasıydı.

Bunun için de önce Irak’ta merkezî idarenin zayıflatılması gerekiyordu.

Ancak Irak’a durduk yere saldıramazlardı.. Önce ona bir suç işletmeleri, onu bir suça bulaştırmaları, bir bahane üretmeleri gerekiyordu.

(Yeri gelmişken söyeyelim, “çağdaş” istihbarat servislerinin tasfiye etmek istedikleri kendi ülke vatandaşlarına karşı başvurdukları “terbiye” yöntemlerinden biri budur. 

Adamı şantaj yapıp kontrol altına almak için bir şekilde bir suça bulaştırırlar ya da bundan bir sonuç alamasalar bile itibarsızlaştırmak ve etkisizleştirmek için dedikodu çıkarırlar. 

Bazen sorunu kökten çözmek için trafik kazası ve ziraî “ilaçlama” hizmetleri de sunarlar [Zehirleme demeyelim, zülfiyâre dokunnmasın].)

*

Ancak, ABD Irak’ta bir Kürt devletinin kurulması yönündeki çabalarından kesin sonuç alabilmiş değildi.

Böylece İsrail’in geleceği ve güvenliği için İkinci Körfez Savaşı’nı başlattı.

Tarih 20 Mart 2003’tü..

Türkiye’de AK Parti daha yeni iktidar olmuştu.. Başbakan, Abdullah Gül’dü.. Erdoğan ise fiilen çok etkiliydiyse de, “yasal” olarak Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumundaydı.

Erdoğan, ABD ile birlikte Irak’a saldırma konusunda son derece iştahlıydı.. İran’a ve Kuveyt’e saldıran Saddam gibi ağzının suları akıyordu.

Abdullah Gül ise “siyaseten” Irak’a girilmesi taraftarı gibi konuşuyordu, gönlü ise (kankası Fehmi Koru gibi) bu işten uzak durulmasından yanaydı.

Türkiye, TBMM kabul etmediği için Irak meselesine bu defa bulaşmadı.

*

Erdoğan, 2003’teki tutumundan pişman olmadı..

Görece yakın zamanlarda “uçak gazetecileri” hazeratına en az iki defa bu konudaki teessüflerini bildirdiği, bunu bir fırsatın kaçırılması olarak gördüğünü söylediği biliniyor.

Erdoğan, aradığı “ABD’li fırsat”ı sekiz yıl sonra, 2011 yılında Suriye’de yakaladı.

Bir yandan Suriye ile dostane görüşmeler yaparken diğer taraftan (Davutoğlu taifesi ile MİT’çi üstün zekâların gaz vermesi sonucu) perde arkasında ABD ile anlaşıp Türkiye’yi Suriye bataklığına soktu.

Bataklıktan Türkiye’ye çamur değilse de insanlar aktı.

ABD’nin asıl hedefi, Kuzey Irak’ta oluşturdukları Kürt yapılanmasının bir benzerini Suriye’de de oluşturmaktı.

“Uzak görüşlü” Hariciyemiz ve MİT’çi “üstün zekâlar” bunu biraz geç farkettiler.

*

Şimdi soru şu: 

ABD ile işbirliği yapma konusunda pek hevesli olan Erdoğan, son zamanlardaki ekonomik darboğazı ve dış politikadaki sıkışmışlığı aklınca aşmak için ABD’nin İran’a yönelik bir operasyonunda rol alabilir mi?

Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz.

Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, 1990’lı yılların ilk yarısında, böyle bir Türkiye-İran kapış(tır)masından endişe ettiği için yazı ve konuşmalarında bu konu üzerinde çok durmuştu.

*

Yeri gelmişken şunu da söyleyelim:

Erdoğan’ın Filistin konusundaki o kahramanca laflarına itibar edilmez.

Çünkü zatıalileri “siyaset”i iyi bilir.. Siyasetin gelmiş geçmiş en iyi ustalarından biridir.

Bir zamanlar, İslam İşbirliği Teşkilatı Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) 32. Toplantısı’nın açılış oturumunda, ABD başkanı seçilen Trump’ı savunmak için bütün bir İslam dünyasına hitaben şunları söylemişti:

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Trump, Müslümanların aleyhinde konuştu, İslam’ın aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat biz burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

(http://www.sabah.com.tr/gundem/2016/11/23/cumhurbaskani-erdogandan-islam-ulkelerine-tarihi-cagri)

Soru şu: 

Erdoğan’ın bu Filistinci konuşmaları hakkında İsrailliler de şunları söylüyor olabilirler mi (ya da Erdoğan, İsrailliler’in şu şekilde akıl yürüteceklerini düşünüyor olabilir mi):

“… Bize de geliyorlar diyorlar ki ‘Bak Erdoğan, siyonistlerin aleyhinde konuştu, İsrail’in aleyhinde konuştu’… Biz siyasette bu tür şeylerin hepsine alışığız. Bugün böyle konuşulur, sonra bu yanlış düzeltilir. Fakat bizim burada kalkıp kesinlikle oyuna gelmememiz lazım.”

*

Kısa bir hafıza tazeleme diye söze başladık fakat laf uzadı.

Gelelim asıl mevzuya..

Odatv.com dün (yani 19 Nisan 2024 günü) Ertuğrul Özkök’ün bir yazısını yayınladı.

Yazının başlığı şöyle: “Özkök açık kaynaklara bakarak gazetecilik dersi verdi… Erdoğan’ın yeni yönü”.

Özkök, yazısını şöyle bitiriyor:

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

BİR: … Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

… bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

 mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

Ben de Özkök’e sevineceği bir haber vereyim..

Artık o Rabiacılar’ın yerinde yeller esiyor.

Erdoğan’ın yandaş medyadaki leşkerleri doğu sınırımızda İran’a karşı savaşı başlattılar bile.. Sivri uçlu kalemleriyle..

*

Evet, kimisi “İran’a karşı atom bombası vs. hazırlamalıyız” filan diyor, kimisi Ortadoğu’da hiç müslüman ülke göremediğini ilan ediyor.

Fakat haklarını yemeyelim, “Erdoğan leşkerliğinin hakkını” iyi veriyorlar.

Patlıcanın değil padişahın dalkavuğu olduğunu söyleyen şahıs gibi bunlarda da can var, fakat vicdan var mı, varsa ne kadar var, bilmiyorum.

Ancak, bir hatırlatma yapmakta fayda var:

İran’a yönelik bir Batı harekatına Rusya seyirci kalamaz.. Suriye’de yaptığı gibi işe müdahil olur.. Böylece Türkiye-Rusya ilişkileri bir çıkmaza girer.

Öte yandan, Afganistan ve Pakistan’da da hareketlenmeler olur..

Ve bu hengâmede Türkiye bir kaza kurşunu ile yaralanabilir.

Komşunun evinde yangın çıkmaması bizim için de hayatî öneme sahiptir.

Çünkü yangın bizim eve de sıçrayabilir.

*

Özkök’ün yazısı şöyle:

Tarihe dikkat…

14 Nisan 2024

Yani İran’ın İsrail’e 300 balistik füze ve IHA gönderdiği gecenin ertesi günü…

Şimdi vereceğim şu haber eminim sizi de şaşırtacak.

İşte o gün, yani 14 Nisan günü Adana İncirlik üssüne 2 adet B-1B uçağı indi.

Diyeceksiniz ki, ne var bunda.

Biraz sabredin.

ERTESİ GÜN TÜRK F-16’LARI

İLE BİRLİKTE HAVALANIYOR

Ertesi gün bu iki uçak Türk F-16’ları ile birlikte havalandı.

Uçtukları bölge Türk hava sahasıydı ve iki gün boyunca birlikte uçtular.

Bu uçuşların, iki ülkenin genelkurmay kayıtlarındaki resmi tanımı şuydu:

“Havada Yakıt İkmali ve Müşterek Taaruz Kontrolör Eğitimleri…”

Tatbikat yaptıkları havasahası neresi?

Suriye, Irak ve İran sınırlarına yakın bölge…

UÇTUKLARI BÖLGENİN DÜNYA

GÖZÜNDEKİ KOORDİNATLARI NE

Şu an bütün dünyanın nefesini tutup izlediği ve her an kontrolden çıkıp dejenere olabilecek bir “Savaş” bölgesine dört dakikalık uçuş mesafesi…

İran saldırısından 24 saat sonra sınırımızda böyle bir tatbikat başlıyor.

F-16’ları biliyoruz.

Ya “B-1B” uçakları ne?

Yani Amerika”nın İncirlik’ten havalanan o iki uçağı.

VİKİPEDİA’YA GÖRE İNCİRLİKE’TEN

HAVALANAN B-1B UÇAĞI NEDİR

Ben savunma uzmanı değilim.

Girip Vikipedia’dan baktım.

Tam adı şu:

“Rockwell B-1 Lancer…”

“ABD Hava Kuvvetleri’nde bulunan uzun menzilli stratejik bombardıman uçağı… Stratofortress ve B-2 Spiritile beraber ABD uzun menzilli bombardıman kuvvetlerinin belkemiğini oluşturur…”

‘YAKIT İKMALİ’ VE ‘TAARUZ

KELİMELERİ AYNI CÜMLEDE

Ne demek şimdi bu?

Tatbikat Türk hava sahasında ama kullanılan uçakların menzilleri uzun ve adı “Bombardıman” uçağı.

Buna aynı cümlede geçen, “Havada ikmal” kelimelerini de eklerseniz, bu tatbikatın rotası da kendiliğinden ortayla çıkmıyor mu?

Dediğim gibi bu tatbikat İran saldırısından sadece 24 saat sonra yapılıyor.

ZAMANLAMA SORUSU: ÖNCEDEN

PLANLI MI? TESADÜF MÜ, YOKSA

Zamanlaması bir tesadüf mü? Önceden planlanmış bir tatbikat mı? O Amerikan uçakları hep orada mı? Yoksa yeni mi geldiler?

Kesin bilgim yok.

Ama ister önceden planlanmış olsun ister yeni…

Bu tatbikatın “Birilerine” verdiği “Bir mesaj” olacak.

Bu mesaj herhalde İsrail’e değil…

Öyleyse kime?

Acaba 24 saat önceatılan 300 Balistik füze ve kamikaze drona mı?

Hiç yorum yapmayacağım, çünkü kesin bilgim yok.

BU ‘TOP SECRET’ BİLGİYİ

BANA VEREN TÜMAMİRAL

Merak etmişinizdir bu “Top Secret” gibi görünen bilgi nereden aldığımı?

Yok hiç öyle ‘Top Secret’, bir ‘Classified’ bilgi değil.

Bu askeri bilgileri dün sabah Milli Savunma Bakanlığı’nın resmi internet sitesinde okudum.

Hem de Bakanlığın “Haftalık Basın Bilgilendirme” toplantısından.

Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Tuğamiral Zeki Aktürk’ün verdiği açık ve resmi bilgi bu.

ANKARA, İNCİRLİK’TEN GELEN BU BİLGİYİ

BÜTÜN KOMŞULAR BİLSİN Mİ İSTEDİ

Demek ki Savunma Bakanlığı İncirlik’teki bu ortak tatbikatın bütün dünya tarafından duyulmasını istemiş.

“Şeffaflık” mı? Yoksa kadife bir şeffaflık eldiveni içinde demir bir mesaj mı…

Yorum yapmıyorum…

Çünkü kesin bilgim yok.

BRİFİNG HİYERARŞİSİNDE

ALTINCI SIRADA VERİLDİ

Gazeteci olarak brifingle ilgili bir gözlemim daha var.

Bu çok önemli bilgi, brifingin “Altıncı bölümünde” verilmiş.

Yani, günün önem sırasında baya altlara atılmış.

Tatbikat 15 Nisan’da başlamış ve iki gün sürmüş.

Bu brifing 18 Nisan günü bakanlığın resmi sitesine konmuş.

Yani 17 Nisan’da bitişinden 12 saat sonra…

AYNI GÜN EDİRNE SINIRINDAN GEÇEN

ÜST DÜZEY YUNANLI KOMUTAN KİMDİ

Aynı brifingden çok ilginç bir açık istihbarat daha…

Doğu sınırımızda bu tatbikatın yapıldığı aynı gün, yani 16-17 Nisan günü, en Batı sınırımızda da çok ilginç bir şey yaşanıyor.

Yunanistan’ın “Kamia” adıyla bilinen 31’inci Mekanize Piyade Tugayı komutanı, o gün Türkiye sınırını geçerek Edirne’ye geliyor…

Ve orada Türk silahlı Kuvvetlerinin 54’cü Mekanize Piyade Tugay’ını ziyaret ediyor.

DÜN YANİ CUMA GÜNÜ EDİRNE SINIRINDAN

YUNANİSTAN’A GEÇEN TÜRK KOMUTAN

Aynı Yunanistan sınırından ikinci açık istihbarat:

Bu yazıyı yazdığım saatlerde, yani dün, 54’cü Mekanize Piyade Tugayımızın Komutanı, Yunanistan sınırı geçmişti ve Trakya’daki Feres’te bulunan Yunan 31’inci Mekanize Piyade Tugayını ziyaret ediyordu.

Bu ziyaretler ilk ama son olmayacak.

Düşünebiliyor musunuz? Bu iki asker bir Türk-Yunan savaşında karşı karşıya gelecek iki tugayın komutanları.

TÜRK VE YUNAN KOMUTANLAR 14

KARŞILIKLI ZİYARET DAHA YAPACAK

Türk ve Yunan birliklerinin komutanları 14 karşılıklı ziyaret daha yapacaklar.

Yani, bir zamanlar, boynunda fotoğraf makinası ile gezen turistlerin bile casus muamelesi gördüğü yerleri birbirlerine açacaklar.

Ve son bir açık istihbarat.

Türk. Ve Yunan askeri ve sivil heyetleri bu Pazartesi günü Atina’da biraraya geliyor.

Amaç “İki ülke arasındaki güven artırıcı önlemleri arttırmak.”

ERDOĞAN’IN WASHİNGTON ZİYARETİNE

İKİ HAFTA KALA GELEN 4 HABER

Çarşamba günü Ankara’da basına açık verilen brifingden aktardığım bu 4 önemli bilginin anlamı ne?

Benim yorumum şöyle:

(*) BİR: Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’a yapacağı ziyaretten 2 hafta önce İncirlik’teki bu ortak tatbikat bence şu anlama geliyor:

Türkiye Orta Doğu ile ilişkilerinde yeniden Batı eksenine dönüyor.

Ve bizim için asıl “Tehdit” unsuru Batı değil, Doğu sınırımız.

Yani Orta Doğu…

İNŞALLAH BU HABERİ DOĞRU

YORUMLUYORUMDUR

Evet, inşallah doğru yorumluyorumdur.

Çünkü bu iki açık istihbarat, Türkiye dış politikasının bu en tehlikeli bölge konusunda, kişisel ve ideolojik saplantıları aşarak, ülke menfaatlerine uygun rasyonel bir zemine oturtma işaretleri…

BAŞKENTLERDE ‘DENİZ PARKI”

SAVAŞI CEPHEDE OMUZ OMUZA

Dikkat edin dış görünüşte ABD ile durmadan çekişiyoruz.

Yunanistan ile “Deniz Parkı” vs gibi konularda diplomatik savaş veriyoruz.

Ama mesele ülke güvenliği, bölge istikrarı olunca…

Gerçekçilik ağır basıyor.

Yine de bir şüphe şerhi düşeyim.

Çünkü mesele iç politika olunca, hala Rabia işaretinden medet uman bir medya var.

(https://www.odatv.com/guncel/ozkok-acik-kaynaklara-bakarak-gazetecilik-dersi-verdi-erdoganin-yeni-yonu-120039426#google_vignette)


(İlk yayın tarihi: 20 Nisan 2024)




DİNÎ DUYGU İSTİSMARCISI İBN ARABÎ SOYTARISININ UYDURMA KERAMETLERİ (YA DA KEPAZELİKLERİ)

 



Birkaç gün önce yayınladığımız iki yazıda, Allame Aliyyü’l-Kârî rh. a.'in İbn Arabî hakkındaki bazı ifadelerini aktarmıştık.

Allame rh. a., İbn Arabî savunucularının onun eserlerinin çokluğunu ve kerametlerini delil göstermelerine de değinmekte, önemli olanın eser çokluğu ve rivayet fazlalığı değil, dirayet ve tahkik olduğunu söylemektedir.

Sahih itikad” sahibi olmayan, “istikamet”i yakalayamamış kişiler hakkında keramet olarak anlatılan hikayeler, uydurma değillerse, istidrac kabul edilirler.

İbn Arabî’ye atfedilen keramet hikayelerine baktığımızda ise, anlatılanların saçmasapan ve traji-komik rivayetler olduğunu görüyoruz.

Söz konusu keramet hikâyeleri İbn Arabî’de bir “keramet” bulunduğunu gösterecek nitelikte değil, fakat, bunlara kulak verip önemsenecek şeyler zannedenlerin “akıl” ve “ilim” bakımından acınası zavallı ve biçareler olduklarını ispatlamaktadır.

İbn Arabî'yi okumayıp da kulaktan dolma bilgilerle hüsnüzanda bulunanlar mazur görülebilirler, fakat okumuş olanlar, İbn Arabîcilik yapmaları durumunda cehaletlerini, ahmaklık ve salaklıklarını tescil edip belgelemiş olurlar.

Müseccel cahil, ahmak ve salaktırlar.. Sapıklık da bonus..

*

Örnek vermezsek meramımız (en azından o “akıl” ve “ilim” fukaraları tarafından) tam anlaşılamayabilir. (Nitekim bu akılsız ve cahil taife, Aliyyü’l-Kârî rh. a. gibi değerli alimlerin İbn Arabî soytarısına yönelttikleri eleştirileri anlayamıyor.)

Örnek 1:

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda şunları yazmıştık:

Ona atfedilen kerametler de başlı başına birer facia niteliği taşımaktadır. Mesela insanlara, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” şeklinde konuştuğu, sonra da, bunu söylerken bulunduğu yerin kazıldığı ve orada define bulunduğu söylenmektedir.

Halbuki, bu olay çerçevesinde, İbn Arabî’nin hakaret ettiği insanların hepsi hakkında suizanda bulunulmaktadır.

Onlara putperest denilmekte, Müslümanlar Haricîlere yakışan bir tavırla açıkça tekfir edilmektedir.

Bu kadarını Vehhabî Suud bile yapmıyor, mesela Türk hacılara, hatta İranlı hacılara, onları “resmen” müslüman kabul ettiği için Mekke’ye girme izni veriyor (Müşriklerin Mekke’ye girmeleri Kur’an’ın açık hükmüyle yasaktır).

Üstelik, bu gibi durumlarda sözün zahirine bakılır.

Bu şahıs bu sözü mecusîlere söylemiyor, müslümanlara söylüyor. Müslümanlar ise Allah’a taparlar.. Ucu Allahu Teala’ya ulaşan bir sözün bu şekilde söylenmesi keramet değil, rezalettir. 

İbn Arabî’nin lafında böyle bir açıklık yok ama, gerçekten onların paraya taptıklarını açıkça söylemiş olsaydı bile, bunu bu şekilde ifade etmesi yine hiçbir şekilde caiz olamazdı.

Böylesi bir durumda ancak, “Siz altına tapıyorsunuz, taptığınız altın, benim ayağımın altındadır” diyebilirdi, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” diyemezdi.

Bu durumda Allahu Teala’ya karşı edepsizlik yapmış olmaktan kurtulurdu. Ancak, kul hakkı yine de ortadan kalkmazdı, karşısındaki kişileri bu şekilde yargılama hakkı bulunmadığı için yine çirkin bir hareket sergilemiş olurdu.

Çünkü insanlar, “kalplerinin yarılıp içine bakılması” anlamına gelen söylemlerle suçlanamazlar. Onlar ancak Şeriat’e açıkça aykırı amel ve sözleriyle, o amelin ya da sözün iktiza ettiği hüküm çerçevesinde muaheze olunabilirler.

Bir insanın altına taptığını söyleyerek “Senin taptığın benim ayağımın altındadır” diyebilmek için, o kimsenin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında birtakım şairlerin Mustafa Kemal için yazdıkları tapınma şiirlerine ya da Nazım Hikmet’in “kendisini Stalin’in yarattığını” söylemesine benzer şekilde, altına taptığını ifade eden bir söz sarfetmiş olması gerekir.

Üstelik İbn Arabî’nin, söz konusu lafı bir kişiye de değil, bir topluluğa karşı söylediği iddia edilmektedir. Gerçekte bu olay çerçevesinde İbn Arabî’ye çok çirkin bir edep hatası isnad edilirken bunun bir keramet gibi anlatılması ayrı bir tuhaflıktır.

*

Bu örnek kâfi gelmedi mi?

İyi, o zaman bir başka örnek verelim.

Yine aynı kitabımızdan:

Örnek 2:

Cübbeli’nin medh ü senaları bitti mi?.. Hayır!.. 

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bu ifadeler de, nerden baksanız facia.. Bir defa, bu şahsın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle (rahmanî rüya sonucu) vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler de yine “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!..

*

İbn Arabî efsane ve hurafesiyle kafası dumanlanmış olanlara bu örnek de kâfi gelmemiş olabilir.

Aynı kitabımızdan bir başka örnek aktaralım..

(Bu defa Cübbeli Zahmet’ten değil, Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz’den alıntı yapacağız..

Ortada şöyle bir manzara var:

Sanki, parası bol olduğu için dünya kadar masrafa girip The Ibn Arabi Society’yi kuran, uluslararası sempozyumlar düzenleyerek İslam dünyasındaki bazı akademisyen ve araştırmacıları “yemleyen”, dergi çıkaran, kitaplar basan İngiliz’in yerli-milli acentası gibi çalışmakta olan bir odak, birtakım “paravan” ya da “angaje” yayınevleri ve editörler vasıtasıyla İbn Arabî’nin kitaplarının tercümelerini yayınlatıyor.

Kıt kanaat geçinen akademisyen ve mütercimleri paraya boğup bu virüslü paçavraları matah birşeymiş gibi allayıp pulluyorlar.

Ve de Ömer Lekesiz gibi adamları, tribünleri heyecanlandırıp gaza getirmek için amigo kontenjanından istihdam ediyorlar..

Sanki böyle bir “işbölümü” var.

Ben ne yapayım, dışarıdan bakıldığında manzara böyle görünüyorsa benim mi suçum?!

Manzara ortada..

Her neyse, örneğimize geçelim.)

*

Örnek 3:

Yeni Şafak‘ın İbn Arabî’den sorumlu yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısı şu cümle ile başlıyor:

“İbnü’l-Arabî’nin İbnü’r-Rüşd’le görüşmesinde, “evet ve hayır” kelimelerini aynı durum içinde peşpeşe kullanmasının nedeni, oldum olası merak edilegelmiştir.”

Lekesiz,“Söz konusu görüşmenin doğru şeklini, (Ekrem Demirli çevirisiyle) bizzat İbnü’l-Arabî’nin kendisinden aktaralım önce” diyor:

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-velîd İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından dolayı şaşkınlığını izah [izhar] ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam beni İbn Rüşd’ün arzusu üzerine, benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları henüz terlememiş bir delikanlıydım.”

Bu vatandaş, 15 yaşlarında halvete girmişmiş..

İddiasına göre, Allahu Teala halvetinde ona bazı şeyleri açmış.. Biz buna keşf (feth) diyelim.

O da yememiş içmemiş bunların reklamını yapmaya başlamış.

Anlattıkları, şehrin meşhur kadısının kulağına kadar gitmiş.

O da, bu anlatılanlardan şaşkınlığa kapılmışmış..

Halvette açılan bu şeyler soyut fikirler olsa, bu şekilde aracılar vasıtasıyla nakledilemez. Duyan kişi de şaşkınlığa kapılmaz. Demek ki burada, insanların birbirine hikaye edebileceği birşeyler var.

İbn Arabî, sözlerini şöyle sürdürüyormuş:

“Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla kalkıp beni kucakladı ve şöyle dedi:

“— Evet!

“Ben de cevap verdim:

“— Evet!

“Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü, rengi değişti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi:

“— Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İbn Rüşd’ün “evet”ini anlamış ve “evet”le cevap vermişmiş..

Ancak, İbn Rüşd sevinmişmiş.. O da sevincinin sebebinin farkına vardığı için “hayır” demişmiş..

Bu durumda, “evet” diye karşılık verdiğin zaman, onu anlamamışsın demektir.

Bu bıyıksız sakalsız tüysüz çocuksu tip “hayır” deyince İbn Rüşd üzülmüşmüş, rengi değişmişmiş ve de sahip olduğu şeye karşı kuşku duymuşmuş..

Sonra da şu soruyu yöneltmişmiş:

Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İşte burası, zurnanın zırt dediği yer..

İbn Rüşd, böyle bir soru sormuş olamaz.

Hele de, bir halvete girdi diye ortalığı velveleye veren bıyıkları yeni terlemiş tüysüz toy bir geveze çaylağa hiç sormuş olamaz.

*

Sormuş olamaz, çünkü İbn Rüşd böyle bir soruyu ancak zır cahil ve som ahmak bir adamın sorabileceğini bilir.

Ekrem Demirli’nin teorik düşünce diye çevirdiği ifadenin aslının nazar olması gerekiyor.

Buradaki nazar, fikrî bakış ya da akıl yürütme demektir.

Ve nazar, teori kavramı çerçevesinde anlaşılabilecek (kesinliği bulunmayan) teorik düşünceden daha fazla birşeydir, akıl yürütme sonucunda varılan kesin hükümleri de kapsar.

*

Endülüs’te bıyığı yeni terlemiş bir tüysüz çaylak halvete giriyor, sonra da keşf ve ilahî feyz alma iddiasıyla ortalığı velveleye veriyor.

Mucizeyle desteklenmiş bir peygamber olan Resulullah s.a.s.’in sahip olduğu keşf ve ilahî feyzin doğruluğu kesindir, peki, bırakın ilim sahibi bir kadıyı, aklı başında sıradan bir insan, 15 yaşındaki bir tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasına önem ve değer verip de Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla edindiği kesin/kat’î bilgiyi o çaylağın gevezelikleri çerçevesinde değerlendirmeye kalkışabilir mi?!

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz adını verdiği şeylerin şeytanî vesvese, varidat ve halüsinasyonlar olmadığını, kendisinin cinlerin oyununa gelmiş bir nadan durumunda bulunmadığını nerden bileceğiz?

Ya da olağanüstü zeki ve uyanık bir “maneviyat çiftlikbankı tosuncuğu” olarak insanların saflığından yararlanan bir sahtekâr olmadığından nasıl emin olacağız?

*

Üstelik burada aptalca ve eblehçe bir çelişki var.

Çünkü, İbn Arabî şarlatanının dediğine göre, İbn Rüşd, Allahu Teala’nın ona halvette açmış olduğu şeyleri duymuşmuş.

Duymuş olduğuna göre, onların “teorik düşüncesinin kendisine verdiği şeyler“le uyumlu olup olmadığını da anlamış olması lâzım.

Ve de, yolunmuş tavuk suratlı tüysüz bir çaylağa, yeni yetme bir çocuğa Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün. Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormaması gerekiyor.

Ama, İbn Arabî şarlatanının söylediğine göre, sormuş..

Sormuşsa, onun (bence palavradan ibaret) halvetteki keşf ve ilahî feyz saçmalıkları hakkında önceden hiçbir şey duymamış olması lâzım gelir.

*

İbn Rüşd, 15 yaşındaki tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasından etkilenmişmiş de, onunla görüşmek istemişmiş de, ona “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormuşmuş da…

Hangi aklı başında insan böylesi palavralara itibar edebilir?!

Ve de, ilmi rivayet olmanın ötesine geçip dirayet haline gelmiş hangi ilim sahibi bu zırvalardan tiksinti duymaz?!

İlim sahibi, aklı başında birinin yapacağı şey şudur: Önce, böylesi iddialarda bulunan toy ve çocuk denilebilecek yaştaki kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını anlamaya çalışır.

Sonra, onun anlattıklarına bakar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeyler bulursa, ona nasihatte bulunur, maneviyat yolunda mesafe katetmek istiyorsa önce itikadını tashih etmesi ve ilmihalini öğrenmesi gerektiğini, ve halvet gibi uygulamaları da ancak gerçek bir mürşid-i kâmilin tavsiyesi ve gözetimi çerçevesinde yapabileceğini, aksi takdirde Şeytan’ın ve nefsinin oyununa geleceğini söyler.

Gelince ne olur, Mehdi’lik, peygamberlik vs. taslamaya başlar..

Ki İbn Arabî’de bu tür zırvalar hiç de az değildir.. Altın tuğla, gümüş kerpiç bilmem ne saçmalıkları mı dersin, kendisini “evliyanın sonuncusu” ilan etmesi mi dersin!…

Rezalet ve beyinsizlik adına ne ararsan var..

*

Hikâyenin devamı da var..

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz şarlatan, Kadı İbn Rüşd‘ün “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” şeklindeki talebevari sorusuna (sanki "teorik düşüncenin verdiklerini" de o yaşta külliyen hatmetmiş, yalayıp yutmuş, dibine kadar öğrenmiş gibi) mütebahhir bir muallim edasıyla cevap da vermiş.

Şöyle diyor:

“Şöyle cevap verdim:

“— Evet ve hayır! ‘Evet ile hayır’ arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.

“Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı.”

İyi haltetmişsin..

“Evet ve hayır”mış..

Ya evettir ya da hayır.. “Evet ve hayır” demen durumunda da akılsızlığını ortaya koymuş olursun.

Adama şunu demek gerekiyor, “Ulan kendini beğenmiş övünme meraklısı hadsiz, senin bu evetin ile hayırın arasında hangi ruhlar maddelerinden, hangi boyunlar bedenlerinden uçtu?”

Hiçbiri olmadı, senin (bu uydurma menkıbendeki) evetin ile hayırın arasında kendi akıl, fikir, edep ve izanın uçup gitti.


(İlk yayın tarihi: 14 Nisan 2025)


ERDOĞAN DIŞ POLİTİKADA NEREYE KOŞUYOR? (MEDYADAKİ İZDÜŞÜM VE GÖLGELERİ)

  Önce kısa bir hafıza tazeleme.. Bilindiği gibi 1979 yılında  mollalar,  Şah’ı İran’dan kovmuş, yönetimi ele geçirmişlerdi. Bir yıl sonra A...