MİT BAŞKANI PROF. KALIN'IN KONUŞMASINA ZEYL






DİNCİLİK (İSLAMCILIK) KARŞITLIĞI: 

"DİNSİZ DİNDARLIK, İSLAMSIZ MÜSLÜMANLIK" GÖZBAĞCILIĞI


(İlk yayın tarihi: 6 Aralık 2023)


Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, ...

Çakmaktaş ayrıca şunları söylüyor:

Dini radikalizm; ana akım İslamcıları, din ile modern olan arasında sıkışıp kalmakla itham etmiş, onların sürekli bir kafa karışıklığı ile malul olduklarını iddia etmiştir. İhvan’ın pek çok meselede muğlak ve ikircikli (bize göre pragmatist) bir tutum sergilemesi çok sık eleştirilen mesele olarak dikkat çekmektedir. Dini radikalizm; İhvan özelinde yine ana akım İslamcıları, çoğulculuk, ötekine saygı ve düşünce özgürlüğü gibi konularda hâkim batılı paradigmaya teslim olmakla ve dinin bu konulardaki öğretilerini dikkate almamakla suçlamaktadır. İhvan’ın Mısır’daki Gayrimüslimlere yaklaşımının vatandaşlık hakları çerçevesinde olması, bu tutumunu vatan kardeşliği olarak tanımlanması da İhvan’ın el-velâ ve’l-berâ bağlamında eleştirilmesine neden olmuştur (El-Lecnetu’ş-Şer’iyye, ts., 36-44).

Vatandaşlık haklarından ve vatan kardeşliğinden söz etmek paradigma (kavramsal çerçeve, teorik zemin, düşüncenin üzerine bina edildiği temel varsayımlar) değişikliğine karşılık geliyor.

Dünyaya bakışınızı paradigmanız belirler. Düşüncenizin akışı kavramlarınızdan bağımsız olarak oluşamaz.

Mesela şu içinde yaşadığımız kâinata fizikçilerin vs. (kesin doğru olduklarının ispatlanması imkânsız olan) teorileri ve sadece belirli bir teorik model içinde anlam taşıyan kavramlarıyla bakarsanız bu evreni ve dünya hayatını müslümanca anlayıp değerlendirmeniz mümkün değildir.

Müslüman kalmak için bunların hepsini bir yana bırakıp “meleklere iman” ile düşünmeniz gerekir. Aksi takdirde farkında olmadan şirke düşmeniz mümkündür.. Fizikçi, geliştirdiği teorinin kesin doğru olduğunun söylenemeyeceğini bilerek yoluna devam ederken sen onun teorisini mutlak hakikat gibi kabul etme cehaleti sergileyip sözde bilimle aydınlanmış adam olduğunu zannedersin, fakat gerçekte, su katılmamış saf ve som budalasındır.

Bilim adamını peygamber, teorisini de vahiy yerine koymuş olursun.

Sosyal bilimler ve ideolojilerde de durum aynıdır. Kimin kavramlarıyla düşünüyorsan imanın ve itikadın odur.

*

Mesela Kur’an’da Allahu Teala bize ilk ayetlerde müminin, münafığın ve kâfirin tanımını yapar, onların özelliklerini anlatır.

Mümin müttekîdir, namazını kılar, zekâtını verir, Allahu Teala’nın indirdiği vahye ve ahirete inanır; münafık ise mümini gördüğü zaman kendisinin de iman etmiş olduğunu söyler, fakat kâfirlerle karşılaştığında “Ben onlarla kafa buluyorum” filan der; kâfir ise açıkça inkâr eder.

Dolayısıyla bir müslüman, topluma “Bu Türk, dolayısıyla dünyaya bedel bir ‘damarlardaki kan’ hazinesi (mesela 10 yıl kadar önce Mersin’de Özgecan diye bir kıza tecavüz edip öldüren Türkçü Türk, damarlarındaki kan dolayısıyla dünyaya bedel bir bulunmaz Hint kumaşıydı); şunlar Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut, Roman, Çeçen, Abaza, bunların kimlikleri ve dilleri lüzumsuzluktur, hatta bölücülük anlamına gelir, şunlar ise filan ırktan, dolayısıyla onlardan hiç hayır gelmez” diye bakamaz, fertleri kavim ve kabilelerine göre değerli ya da değersiz göremez.

“Bir Türk dünyaya bedeldir” ve “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” türünden hurafe ve safsatalar, kendisine soyadı olarak (sanki gerçekten Türkler’in atasıymış gibi) Atatürk adını seçmiş Selanikli bir “vatandaş” söyledi diye “gökten inmiş kutsal ayet” muamelesi görme hakkı kazanamazlar.

Evet, bir müslüman, insanların iman bakımından hangi gruba girdiklerine odaklanır: Samimi mümin midir, fırıldak münafık mıdır, inkârcı kâfir midir?

Yine bir mümin topluma mesela bir solcu gibi “Bu burjuva, şu proleter, şu işbirlikçi, bu bizim sınıftan, şu başka sınıftan” diye bakmaz.. Zenginle fakir, işçi ile patron arasında ayrım yapmaz, fakat zengine sırf zengin diye düşman da olmaz.

Şayet böyle yaparsa artık müslümanca düşünmüyor demektir..

Aynı şekilde, bir kimse insanları iman noktasından değil de soyu sopu noktasından değerlendirmeye başladığı zaman o artık müslümanca düşünmeyi unutan ya da önemsemeyen bir “ırk tapınıcısı” haline gelmiş demektir.

*

İhvan-ı Müslimîn teşkilatının vatandaşlık söylemi de bir ölçüde aynı durumda.. Vatan putunu cilalayıp parlatmış oluyorlar.

Vatan kavramının da, vatandaşlığın da İslam açısından bir önemi yoktur.. Müslüman, duruma göre, Dünya’nın her tarafında yaşayabilir..

Vatan, senin İslam’ı hür ve bağımsız biçimde yaşayabildiğin yerdir.

Nitekim Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Kâbe ve çevresi kutsal (mukaddes ve mübarek) olduğu halde ashabını Habeşistan’a (Afrika’ya, Etiyopya’ya) gitmeye teşvik etmişti.

Daha sonra Medine İslam yurdu olunca onlar Medine’ye geldiler, yoksa hayatlarını Habeşistan’da sürdüreceklerdi.

Evet, İslam açısından (Batı’dan ithal) vatan kavramının bir önemi olmadığı gibi Müslümanlar'ın gayrimüslimlere yaklaşımları da laik (siyasal dinsiz) vatandaşlık kavramı etrafında şekillenemez.

Müslüman (dünya görüşü bağlamında) vatandan değil dâru’l-İslam’dan (İslam yurdundan) söz eder, gayrimüslim ise vatandaş değil zimmîdir, zimmet ehlidir, güvenlikleri garanti altına alınmış emanettirler.

Bir gayrimüslim sonradan senin izninle ülkene yerleşti diyelim, “vatandaş” değil diye, asıl vatanı burası değil diye daha az hakka sahip olmaz.

*

Devletlerin “vatandaşlık” vermesi ve vatandaşlıktan aforozu ile bu “vatan” kavramının içi iyice boşalmış durumda.. 

İstersen sen bu vatanda doğmuş ol, devlet seni vatandaşlıktan attığında, burası senin vatanın olmaktan çıkar mı?..

Çıkıyormuş.

Ne bu, süper lig takımına futbolcu mu alıyorsun, futbolcuyu kulüpten mi kovuyorsun?

Adamın ataları burada yaşamışsa, kendisi de burada doğup büyümüşse, burası onun vatanıdır, sen istersen vatandaşlıktan at..

Demek ki, “vatandaşlık” kavramının bizzat kendisi vatansız..

Laik (siyasal dinsiz) kavramların ekserisi böyle..

İçleri boş.

Çoğu safsata ve hurafe..

*

Son olarak şunu da belirtelim: Çakmaktaş'ın yaptığı "dinî radikalizm"-"ana akım İslamcılık" ayrımı da uygun değil..

Bu ayrım çerçevesinde dinî radikalizm, deyim yerindeyse "yan/tâlî akım İslamcılık" olmuş oluyor.

Dinî radikalizm tabiri gerçekte o akım mensubu olarak görülen kişilerin benimsedikleri bir adlandırma değil..

Bu kavram Batılı siyaset bilimci ve sosyologların icadı.. Bizimkiler onlardan alıyorlar.

İşte burada yine paradigma meselesine gelmiş oluyoruz.

Thomas Kuhn, Türkçe'ye Bilimsel Devrimlerin Yapısı adıyla çevrilen kitabında (The Structure of Scientific Revolutions) bilim alanında yaşanan köklü değişimlerin paradigma (teorik zemin, kavramsal çerçeve) değişikliği anlamına geldiğini söyler.

Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde önce bu paradigma sorununun üstesinden gelmek zorundadırlar.

Müslümanca düşünme, ancak İslam'ın (Kur'an ve Sünnet'e dayanan) kendi kavramları temel alınarak sağlanabilir.

*

Bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Mesela Türkiye'de bu, Batı'dan ithal edilip kopyalanan vatan, vatanseverlik, (ırkçılık anlamında) milliyetçilik, millet hakimiyeti/egemenliği, inkılapçılık (devrimcilik), meşrutiyet, demokrasi, hürriyetçilik, ittihat (birleşme, birlik), ilerleme, kalkınma, müsavat/eşitlik, asrîlik (çağdaşlık) gibi moda kavramların İslamî kavramların yerini almasıyla başladı..

Bu süslü püslü, janjanlı, boyalı kavramlar, aşağılık duygusu ruhunun derinlerine işlemiş Osmanlı okumuşlarını büyüledi.

İslam'ın kendi kavramlarını devri geçmiş, önemsiz, sönük şeyler olarak görmeye başladılar.

Böylece ithal ve taklitçi Batıcılık ve Türkçülük akımları ortaya çıktı. (Batıcılık ve Türkçülüğün sentezi olan Atatürkçülük de doğal olarak tamamen taklit.. Selanikli'nin ilke ve devrimlerinde orijinal olan, kendi buluşu denilebilecek tek bir tane şey yok.. Mesela A4 kâğıdının ebadını belirleyen kişi Hitler'dir, onun böyle icatları var, Selanikli'de bu da yok. Batı'da ne varsa "Buraya uyar uymaz" demeden, ölçüp tartmadan, "sonradan görme" bir uygarlıkçılıkla aynen kopyalamaya çalışmış.. Şapkasına kadar.. Artık onda nasıl bir sihir, nasıl bir keramet gördüyse?.. Kral şapkanın üzerindeki uygarlık kostümünü herkes göremiyor, bunun için zeki olmak gerekiyor.. Ne şapkaymış ama, zekâ testi yanında hiç! Atatürkçülük ideolojisine göre bir Türk dünyaya, bir ecnebi şapkası bütün bir Türk milletine bedeldir!)

Meselelerin farkında olan âlimler ve bilgili müslümanlar İslam'ı savunmaya, herşeyin en güzelinin ve iyisinin (Allahu Teala'nın bildirmesiyle) İslam'da zaten var olduğunu, İslam dışı yolların uzun vaadede bu milleti çöküşe götüreceğini, toplumun tefessüh edeceğini, Osmanlı'da zaten yaşanmakta olan çürüme ve kokuşmanın kemale ereceğini  anlatmaya çalıştılar. 

Türkçü ve Batıcılar onları "gerici, mürtecî" diye adlandırdılar. Biraz daha ılımlı olanları ise İslamcı tabirini kullandılar.

Bu İslamcı adı onların üstüne yapıştı kaldı.

Aslında yanlış bir isimlendirme de değildi. Onlar İslamcıydılar, İslam taraftarıydılar.. 

Batı-cı ya da Türk-çü değildiler.

*

Evet, yukarıda da söylediğimiz gibi, bir ülkede rejim değişikliği ve dönüşümü önce paradigma değişikliğiyle başlar.

Batılılar ve yerli-milli işbirlikçileri/uzantıları bunu bildikleri için Müslümanlar'ın kendi kavramlarıyla düşünmelerinin önüne geçmeye çalışıyorlar.

Mesela dinci-dindar, İslamcı-müslüman ayrımı icat edip önümüze koyuyorlar.

İslam'da böylesi ayrımlar yok.

Mantıken de böylesi ayrımlar mümkün değildir.. 

Kinci olunmadan kindar, emekçi olunmadan emektar olunamaz.. Bunlar kinci olmadan kindar olma gibi bir imkânsızı nasılsa başarabiliyorlarmış.. Buna inanmamızı bekliyorlar.

Müslüman, tanım gereği İslamcıdır, İslam taraftarıdır.

Allahu Teala müslümanlar için sadece müslüman tabirini kullanmıyor, onlar için "Hizbullah" (Allah'ın fırkası/partisi/hizbi, Allah'ın taraftarları) nitelemesini de yapıyor. 

"Ben dindarım dinci değilim, müslümanım İslamcı değilim" diyen adam, (münafık bir sahtekâr değilse) küfrün dolmuşuna binmiş bir aptal demektir, ondan Müslümanlar'a hayır gelmez.

*

Kim kendi kavramlarını başkalarına kabul ettirebiliyorsa, o, hâkim konumda demektir.

Mesela bir işadamı bir şirket kurup birilerine "Sen genel müdürsün, sen sekretersin, sen hademesin" vs. diyebildiği, onları tanımlayabildiği için onlar karşısında güçlüdür.

Kendisine "Get lan, senin genel müdürün mü olacakmışım, hadi ordan!" diyebilen kişi üzerinde ise hakimiyetinden söz edilemez.

Hakimiyet tanımlayabilmek ve tanımlarını başkalarına kabul ettirebilmekten ibarettir.

Devletler (devletleri temsil eden siyasetçi ve bürokratlar) "Sen vatandaşsın, sen değilsin, sen milletvekilisin, sen değilsin, o genel müdür sen danışmansın, falan bakan sen de tebaasın" filan diyebildikleri için insanlar üzerinde hakim konumdadırlar.

Hakimiyet, tanımlayabilmek ve tanımını kabul ettirebilmektir.

*

İdeolojiler ve dünya görüşleri için de durum aynıdır. Hangi taraf diğer tarafa kavramlarını kabul ettirebiliyorsa, o, galip demektir.

Türkiye'ye bu açıdan baktığımızda ülkemizde İslamî hareketin (zihniyet bakımından) neredeyse bitmekte olduğunu görüyoruz. 

Ortalık dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen salaklarla dolu.

Bunlara Batılılar bir de "Siz de boş değlisiniz, sizin öyle bir irfanınız, öyle bir ahlâkınız, öyle bir tasavvufunuz var ki tadından yenmez.. İbn Arabî, Hallac-ı Mansur, 'Enel Hak', kem küm.. Aman ha onların kıymetini bilin" diyerek gaz verince afra tafralarından hiç geçilmiyor.

"Biz neymişiz be, Batılılar da bizim kıymetimizi biliyor.. Bir de şu Siyasal İslamcılar, cihatçılar, Şeriatçılar olmasa.. O zaman bütün dünya müslüman olacak ama işte bunlar İslam'ın adını kötüye çıkarıyorlar" diye maval okuyorlar.


İKİ HİKÂYE: AFGANİSTAN İSLAM EMİRLİĞİ VE ATATÜRKİST (ATATÜRK PUTÇUSU) VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) YENİ TÜRKİYE

 






Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.





TANIMLANAMAYAN VE TANINMAYAN: AFGANİSTAN.. 

LOZAN'DA TANIMLANAN VE TANINAN: TÜRKİYE



(İlk yayın tarihi: 25 Temmuz 2023)



"TBMM Heyeti olarak gittiler, Türkiye olarak döndüler."

Bunu diyen Prof. Baskın Oran..

Birşey daha diyor: "Türkiye Devleti 24 Temmuz 1923'te, Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kuruldu."

Yani Türkiye Devleti Lozan Antlaşması'yla kurulmuş.. 

Kuranlar, antlaşmaya imza atan devletler oluyor.

Söz konusu "devletler" şunlar: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Sırp Hırvat Sloven Krallığı, Japonya.

TBMM Heyeti de imza atmış, fakat devlet sıfatıyla değil, bir "heyet" (kurul) olarak.. 

Dolayısıyla, Baskın Oran'a bakılırsa, Türkiye Devleti'ni kuranlar, gâvur devletleri.

*

TBMM Heyeti, bu devletlerin huzuruna heyet olarak çıkmış, onların imzasıyla "devlet" olmuş.

Anlatılan "başarı" hikâyesi, "zafer" destanı bu..

Seni "tanımışlar".

Bu gâvurlar seni öyle durduk yere tanımazlar.. Sömürünün ve sömürgeciliğin kitabını yazmışlardır, adamın iliğini emer, kanını su diye içer, iflahını keserler..

Yanlarına heyet olarak gideceksin, devlet olarak çıkacaksın.. O kadar basit mi?!..

"Tamam koçum, sen devletsin, aslansın kaplansın" demeleri için onlara birtakım rüşvetler vermeni beklerler.

Sorun şurada ki "rüşvetin belgesi olmuyor". (Selim Edes'in kulakları çınlasın.)

*

TBMM Heyeti, o devletlerin istediklerini verdi..

Mesele sadece Kuzey Suriye, Batı Trakya, Adalar, Musul ve Kerkük değildi.

Evet, Misak-Millî (ulusal yemin), tıpkı TBMM milletvekillerinin yaptığı yemin gibi okunup geçilen bir tekerlemeye dönüştürüldü.

Fakat olay bununla kalmadı..

TBMM Heyeti oraya "mücahid bir müslüman toplum"un temsilcileri olarak gittiler, "devletin dinini imanını" Lozan masasında bırakmış olarak döndüler.

Milletin (devlete hakim olan) dinini verdiler, karşılığında devlet olarak tanınmayı aldılar.

Tamam, "devlet" olacaklardı, fakat "dinsiz devlet" olacaklardı.

TBMM Heyeti bunu kabul etti.

*

Afganistan bunu kabul etmedi.

O yüzden Taliban Hükümeti tanınmıyor.

*

Beş dönem milletvekilliği yapmış olan merhum Süleyman Arif Emre, Lozan’daki “gizli” mutabakatı, 11 yıl önce, 26 Haziran 2012 tarihinde TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na anlatmıştı.

Okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*

Beş yıl önce, 7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

Merhum  Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında,  Şeyhülislam Must...