İLBER ORTAYLI HAKKINDA SAĞLIĞINDA YAZDIKLARIM - 1

 

İLBER ORTAYLI'YA (ÜCRETSİZ) ÖZEL TARİH VE 'BİLİMSELLİK' DERSİ (ÜCRETSİZ ÖZEL DERSİ HAK EDİYOR)

 

 

...

Aynı tarihçi familyasının bir diğer şovmeni, İlber Ortaylı..

Kalite bakımından kifayetsiz muhteris Yusuf Halaçoğlu şımarığından biraz hallice..

Evet, (bir yazımızda dile getirdiğimiz gibi), tahfif ile istihfaf arasındaki farkı bile anlayamayacak kadar Osmanlıca’ya uzak olan bu bilimsel ‘filim’ adam, yakın tarihle ilgili “resmî tarihçiliğin” ezberlerini bozan “hür fikirli, hür vicdanlı, hür irfanlı” yazarlar hakkında şunları söylemiş:

“Efendim yeniden tarih yazan insanlar var Türkiye’de. Ve bunu yazanlar cahillerdir. Cahildir bunu açıkça söylüyorum. Bunlar böyle Karadeniz kıyılarında kahve içerken, işte bozkıra bakarken Orta Anadolu’da cır cır cır konuşurlar, herkes kendine göre, hani meşhur bir lafı vardır ya Boileau’un ‘Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur’, böyle bir ‘odiyans’ı (kitlesi) vardır bunların. Yazarlar da birtakım yerlerde. Daha neler var. Hiçbir memlekette hiçbir demokrasi insanlarının, askerlerinin ölümü ve sivillerinin çilesi pahasına kazanılmış zaferleri küçümseyemez. Küçümseyen adamın bütün hayatı gider. Sülalesi lekelenir. Çok açık bu. İşte Çanakkale’de Alman komutanlarla İngiliz generaller savaştı, biz oturuyorduk yani böyle. Bunu nasıl söylersin ya? Efendim Atatürk orda yok idi, var işte komutanlarının adında geçiyor. Ne demek istiyorsun yani, neyi istiyorsun? O zaman bütün komutasındaki alay, yaşayanlar, şehit olanlar, gaziler, hepsini sil! Bunu adama söylettirmezler! Bu memlekette bu söylettiriliyor. Ve bunları dinleyen ahmaklar çıkıyor. Bu hal böyle devam ederse tehlikeli durum çıkar ortaya. Onun için adlî makamların da gereken tedbiri alması gerekiyor.”

Görüldüğü gibi lafı ustaca bir manevrayla adlî makamlara, mahkemelere, hapishanelere getiriyor.

“Hristiyan Ortaçağı”nın bir Engizisyon mahkemesinden zaman makinası vasıtasıyla ışınlanarak günümüze gönderilmiş bir dinozor gibi konuşmuş.

İşte bu dinozor ruhluların “hür fikir, hür vicdan, hür irfan”dan anladıkları bu.

“Ya bizim gibi inanacak, bizim gibi konuşacaksınız, ya da asarız, keseriz, hapsederiz!”

Selanikli’den miras kalan despot zihniyet bu..

O da Karabekir'i konuşturmamış, basılan kitabına matbaada el koyup imha ettirmişti.

Asıl garabet şurada: Vatandaş sözde bilim adamı, özde ise bir Engizisyon papazı zihniyetine sahip.. Utanmadan Atatürkçülük Kilisesi'nin laik/seküler papazı rolüne soyunuyor..

Hitler rejiminin Gestapo şefi gibi ahkâm kesiyor.

Adlî makamlara bu şekilde akıl veren adamın herhalde tanıdığı "istihbaratçı"lara da benzer telkin ve tavsiyeleri oluyordur.

Tabiî, birtakım işgüzar Kemalist/Atatürkçü istihbaratçılar buna, "Hocam, adlî makamları harekete geçirmek için kamuoyu baskısı oluşturmamız gerekiyor.. Bu yönde açıklamalar yapın" demiyorlarsa eğer.

*

“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. Böyle diyor.

Doğru, var!

En başta da Selanikli Mustafa Atatürk geliyor.

Türk tarihi ile ilgili olarak söylediklerinin yüzde sekseni zırva..

Adlî makamlar eğer Ortaylı’nın aklıyla hareket ederlerse, önce Selanikli’den başlamak zorunda kalırlar. (Hemen heyecanlanma İlber Bey, aşağıda Selanikli'nin zırvalarından bir demet sunacağız.)

Çünkü, tarihî konularda konuşma ehliyet ve liyakatine sahip değildi.

Bunu, has adamı Falih Rıfkı Atay da Çankaya’sında itiraf ediyor:

“Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.”

Adamda “metodlu felsefe etüdü” yok.

Teknik terimlerden habersiz.

Kullandığı kavramlar tarifsiz/tanımsız, neyi kastettiği belli değil.

Tezekkür ve tefekkürden nasipsiz..

Tefekkür/düşünce adına söyledikleri hem “yöntem” bakımından arızalı hem de “ilmî/bilimsel” değil.

Bunları söyleyen, Falih Rıfkı..

Adam daha ne desin!

“Bununki kahvehane muhabbeti” diyecek de, diyemiyor.

Saydığı kusurların yanına birkaç da övücü ifade eklemiş ki, kendisine “Atatürk düşmanı” demesinler.

Zeki adam.. Okşar ve sever gibi görünerek dövmeyi, kerpeten gibi çimdiklemeyi biliyor.

*

İlber Ortaylı Çanakkale örneğini vermiş, kimi kastettiği bile belli değil..

Varsa öyle konuşan biri, bir tarihçi olarak açıkça ismini ver, engin bilginle adamı madara et; işi adlî makamlara havale etme kurnazlığı sergileme..

İşe bakın, Türkiye’de Çanakkale konusunda tam da öyle konuşan birinin bulunduğuna şimdiye kadar ben şahit olamadım, nasılsa bu Ortaylı arayıp tarayıp bulmuş..

Unuttuğu ya da gözlerden sakladığı ise şu, Çanakkale konusunda Selanikli dışındaki komutanları yok sayanlar bizzat Atatürkçülerin kendileri..

Şimdi millete sorulsa, çoğu kimsenin, Selanikli’nin Çanakkale’de başkomutan olduğunu, savaşın her safhasını onun yönettiğini, hep onun savaştığını zannettikleri ortaya çıkar..

Halbuki Selanikli Çanakkale’de savaşan yüzlerce subaydan biri..

Yüzlerce sayfalık bir kitapta yer alan sıradan bir sayfa.

*

Çanakkale Savaşı ve zaferi küçümsenecek bir savaş ve zafer değildir, fakat Selanikli’nin o savaştaki rolü de “resmî tarih”in büyüttüğü ve abarttığı gibi değildir.

Niye Çanakkale’de diğer komutanların yaptıkları hizmetlerden hiç bahsetmiyor da olayı sadece Selanikli ve Anafartalar çerçevesinde hatırlıyor ve anıyorsunuz?

Üstelik Selanikli savaş bitmeden çekip gitmiş, cepheyi terk etmiş..

Ne yazık ki, Çanakkale’de Selanikli’den daha büyük hizmetler gören kahramanlar, sırf Selanikli’nin ismi gölgede kalmasın, parlatılsın diye unutturulmuş durumda.

*

Bünyamin Ateş, Burhan Bozgeyik ve Mustafa Kaplan’ın kaleme aldıkları Gayrı Resmî Yakın Tarih Ansiklopedisi’nin birinci cildinde (İstanbul: Risale Yayınları, 1993) Çanakkale Savaşı ile ilgili yeterli bilgi mevcut.

Orada bir bölümün başlığı şöyle (C. 1, s. 55): “Çanakkale Zaferinin gerçek kahramanları Cevad ve Selahaddin Adil Paşalar unutturuldu!

Yazarlar, (Selanikli’yi yere göğe sığdıramayan) Yusuf Hikmet Bayur’dan şu alıntıyı yapmışlar:

“Çörçil’in (Churchill) bu yazısı bize şunu gösteriyor: Tam zafer, düşmanı yalnız maddî bakımdan değil, onu manevî bakımdan da yenen ve onda savaşa devam azmini yok eden zaferdir. Cevad Paşa kuvvetlerinin Çanakkale’de kazandıkları başarı, bu tür bir zaferdi.”

Selanikli’nin adı millete besmele gibi öğretiliyor, öğretildi.. Peki Cevad Çobanlı Paşa kimdir, Selahaddin Adil Paşa kimdir, ne yapmışlardır, bilen var mı?!

Selahaddin Adil Paşa 27 Şubat 1961 tarihinde vefat ettiğinde The Baltimore Sun adlı İngiliz gazetesi şunu yazmış:

“… 1915 yılında, Çanakkale’de, Birinci Dünya Savaşı’nın seyrini değiştiren Türk Ordusu Kurmay Başkanı Selahaddin Adil Paşa, dün Boğaz’da, İstinye’deki evinde vefat etmiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 57.)

2 Mart 1961 tarihli London Times ise haberi “Bir kahraman öldü” başlığıyla vermiş:

“Geçtiğimiz Pazartesi günü, İstanbul’da vefat ettiği Ankara muhabirimiz tarafından bildirilen General Selahaddin Adil, 18 Mart 1915 günü İngiliz filosu (Çanakkale’de) Boğaz’a meşhur saldırısını yaptığı zaman, Türk sahil bataryalarının kumandanıydı.”

Bir şiirde “Şamil’i bilmeyen atasını ne bilir?!” diye bir mısra var.

Aynı şekilde “Cevad Paşa’yı, Selahaddin Adil Paşa’yı bilmeyen, Çanakkale’yi ne bilir?!” diyebiliriz.

Ve onları bilenler, bilinmelerini isteyenler, İlber Ortaylı gibi imtiyazlı “beyaz Türk”ler tarafından “cahil” diye aşağılanıyorlar.

Engizisyonla terbiye edilmeleri isteniyor.

“Cahillik”ten kurtuluş mümkün tabiî, “resmî tarih”i sorgulamayacak, sana ne denilirse iman edip tasdik edecek, şu putperestçe hurafeyi amentü bileceksiniz: “Selanikli her yerde vardı, her yerde hazır ve nazırdı, ondan başkası yok.”

*

Ortaylı’nın Boileau’dan naklettiği “Ahmak kendine hayran başka bir ahmak bulur” şeklindeki söze gelince..

Cahil İlber, o söz öyle değil, şöyle:

“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur." (Un sot trouve toujours un plus sot, qui l'admire.)

Eğer Ortaylı’yı ahmak/aptal kabul edersek, bahtiyar bir aptal olduğunu itiraf etmemiz gerekir.. Yüzbinlerce hayran bulmuş şanslı bir aptal..

*

Konudan uzaklaştık, başa dönelim..

“Efendim Türkiye’de yeniden tarih yazan insanlar var”mış.. “Cahil-savar” İlber öyle diyor.

Bakalım cahilsavarlığı Selanikli Mustafa Atatürk söz konusu olduğunda işe yarıyor mu?

Selanikli, 17 Şubat 1923 günü İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı açış konuşmasında şunları söylüyor:

“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir. Örneğin Fatih İstanbul’u aldıktan sonra, yani Selçuk saltanatı ile Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasına konduktan sonra, Batı Roma İmparatorluğu’nu da zapt ederek büyük bir saltanat kurmak istedi. Böyle geniş bir emel izledi. Böyle bir emeli izlemek ve uygulayabilmek için bütün milletiana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi. Örneğin Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı. Kanuni Süleyman her iki cepheyi en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.

Arkadaşlar, bütün bu işler ve hareketler, doğruluğu araştırılırsa, görülür ki bu büyük, güçlü padişahlar takip ettikleri dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanmışlardır. Büyük ve şahane arzularına dayanmakla beraber iç kuruluşlarını, iç siyasetlerini bu tutkularından doğmuş olan dış siyasetlerine göre düzenlemek zorunda kalmışlardır. Halbuki dış siyaset iç teşkilât ve iç siyasete dayandırılmak mecburiyetindendir. Yani iç teşkilâtının dayanamayacağı genişlik derecesinde olmamalıdır. Yoksa hayalî dış siyasetler peşinde dolaşanlar, dayanma noktalarını kendiliğinden kaybederler. Gerçekten Osmanlı hakanları, asıl olan noktayı unuttular. Duyguları ve emelleri üzerine bütün hareketleri ve fiilleri yaptılar. İç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalınca aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar ve onlara bütün bu şeyleri koruyabilecek ayrıcalıklar verdiler. Buna karşın ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. Belki fetihler sonucu elde edilen halkı memnun edebilmek için, sonra yabancıları memnun edebilmek için doğrudan doğruya, ana unsurun hukukundan ve hayati ve iktisadî kaynaklarından birçok şeyleri karşılıksız yardım olarak, hediye olarak onlara veriyorlardı. Örneğin Fatih zamanında Cenevizliler’e ve Patrik’e verilen ayrıcalıklar ile açılan yol, kendisinden sonra daima genişlemiş ve sağlamlaştırılmış bulunuyordu. Bu ayrıcalıklar, devletin en kuvvetli, en büyük zamanında gerçekleşmiş oluyordu. Ancak ve ancak bir padişah yardımı karşılıksız sunulan bir destek olmak üzere gerçekleşmiş oluyordu. Hepiniz hatırlayabilirsiniz, Kanunî Sultan Süleyman zamanında Venediklilerle ticaret antlaşması yapılmıştı. Fakat Padişah, Venediklilerle ticaret antlaşması yapmayı kendi şerefine ve onuruna aykırı buldu. Zira onun anlayışına göre antlaşma, birbirine denk milletler arasında yapılırdı. Halbuki Venedik o zaman Osmanlı Devleti’ne denk olmak şöyle dursun, onun doğrudan doğruya koruması altında idi. Bundan dolayı padişah böyle bir devletle antlaşma yapamazdı; ancak ona yardımlarda bulunabilirdi. Ve yardımlarda bulundu. İşte bu yardım kelimesi kapitülasyonlar kelimesi ile tercüme edilmiştir. Halbuki biliyorsunuz, kapitülasyon kelimesi, bir kale içinde kuşatılan, korunma gereçlerini ve vasıtalarını kullandıktan sonra teslim olmak zorunda olanlar hakkında kullanılan bir kelimedir. İşte böyle bir kelimeyi, padişahların yardımını tercüme ederken kullanmış bulundular. Bu ufak ayrıntıyı iki noktadan tekrar edeyim: Millet hayati gerekleriyle uğraşmaktan yasaklanmış olarak diyar diyar dolaştırılıyor ve bu yeni diyarlar halkı, birçok ayrıcalıklara sahip olarak çalışılıyordu. Yani fatihler, ana unsuru peşine takarak kılıçla fetihler yaparken, kılıç sallarken zapt olunan memleket halkı kazandıkları ayrıcalıklarla sabana yapışıyorlar; toprak üzerinde çalışıyorlardı. Arkadaşlar, kılıç ile fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonuçta yerlerini bırakmaya mecburdurlar. Nitekim Osmanlı saltanatı da böyle olmuştur. Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir. Bu bir gerçektir ki, tarihin her devrinde ve dünyanın her yerinde böyle gerçekleşmiştir. Örneğin Fransızlar Kanada’da kılıç sallarken oraya İngiliz çiftçisi girmiştir. Bu medenî sabanla kılıç mücadelesinde sonunda muzaffer olan sapandır. Ve Kanada’ya sahip oldu. Efendiler, kılıç kullanan kol yorulur, sonunda kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lâkin saban kullanan kol; gün geçtikçe daha fazla kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.”

*

Evet, bunlar, Selanikli’nin lafları..

Selanikli’nin ilk cümlesinden başlayalım (Bunları senin için yazıyoruz İlber Bey, gözünü kulağını aç):

Şöyle diyor:

“Osmanlı tarihinde bütün gayretler, bütün çalışma, milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını karşılamak açısından gerçekleşmiştir.”

Üniversite giriş sınavlarına hazırlanan öğrencilere şöyle bir “tüyo” verilir: İstisna içermeyen, “hep, bütün, hepsi, tamamı” gibi kelimeleri içeren ifadeler genellikle yanlış olur.

Osmanlı tarihindeki “bütün” gayretler ve çalışmalar, nasıl böyle olabilir ki?!

Böylesi bir suçlama, sadece, Selanikli’nin Osmanlı’ya olan düşmanlık ve nefretinin sınırsızlığını gösterir.

Başka da bir anlamı yoktur.

*

Evet, Selanikli, bu mantıksız, gerçek dışı ve ilmîlikten uzak lafının ardından örnek olarak Fatih Sultan Mehmed‘in İtalya‘ya (Otranto’ya) yaptırdığı çıkarmayı gösteriyor.

Malum, Otranto, “çizme”nin topuğunda yer alan bir belde.

Fatih Sultan Mehmed, “bütün milletiana unsuru arkasından bu hedefe doğru yönlendirdi” mi?

Hayır!

Bir defa, kendisi bizzat bu hedefe yönelmedi ki, millet “arkasından” aynı hedefe yönelmiş olsun.

Oraya Gedik Ahmet Paşa, donanma ile gönderildi.

Donanma, “bütün bir millet” midir?

Mesela, Türkiye‘nin şu anda bir donanması mevcut.. Bu donanma, “bütün bir millet, ana unsur” mudur?!

Görüldüğü gibi, Mustafa Kemal‘in ifadeleri pireyi deve yapıyor.

İlmî değil.

İddiasını ispat için tarihî gerçekleri çarpıtıyor.

Ya da belki biz cahiliz..

Anlayamıyoruz..

Büyük allame, eşsiz tarihçi İlber, cehaletimizi mazur görsün, lutfedip bizi aydınlatsın!

*

Selanikli’nin, iddiasını ispat için verdiği ikinci örnek, Yavuz Sultan Selim..

İfadelerinden, tarih bilgisinin son derece eksik ve yetersiz olduğu anlaşılıyor.

Şöyle diyor:

“Yavuz Sultan Selim, Fatih’in açtığı batı cephesini sağlamlaştırmakla beraber; bütün Asya’yı birleştirerek büyük bir İslâm İmparatorluğu meydana getirmek üzere böyle bir siyasî meslek izledi. Ana unsuru bunun arkasından dolaştırdı.”

Bir defa, Yavuz Sultan Selim’in sekiz yıllık kısa saltanatında “batı cephesi“ne bakacak vakti olmadı.

Padişah olduğunda ortada bir Safevî (Şah İsmail) tehdidi vardı.

Osmanlı topraklarındaki Şah İsmail yanlıları (ki Şah, sadece devlet başkanı değil, aynı zamanda Şeyh Safî’nin/Safiyyüddin‘in torunu bir tarikat şeyhi konumundaydı) devlete baş kaldırmış, isyan etmiş, üzerlerine gelen Osmanlı ordularıyla çarpışmış, kısmen başarılı olmuş durumdalardı.

Şah İsmail Doğu Anadolu’yu (Diyarbakır gibi şehirleri) elinde bulundurduğu gibi, Osmanlı hanedanının akrabalık ve müttefiklik ilişkisi içinde olduğu Dulkadiroğulları‘nın topraklarına da ordusunun başında saldırmış bulunuyordu.

*

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail ile hesaplaşmak zorundaydı.

Selanikli’nin bakış açısına göre ise, buna lüzum yoktu, Padişah, “milletin isteği, emelleri ve gerçek ihtiyaçları açısından değil, belki şunun bunun özel emellerini, tutkularını” gerçekleştirme siyaseti güdüyordu.

Selanikli için söylenebilecek olan şey şu: Meydanı boş bulmuş, konuşmuş.. Karşısında “O kadar da değil!” deme cesareti bulunan kimse kalmamış olduğu için aklına ne gelirse söyleyebilmiş.

Evet, Yavuz Sultan Selim, Şah ile hesaplaşmak zorundaydı.

Çaldıran‘dan sonra Tebriz‘e kadar gitmiş, fakat Şah İran içlerine çekildiği için bu meseleyi kökünden halletme imkânı bulamamıştı.

Şartların elverişsizliği ve askerin isteksizliği yüzünden İstanbul’a döndü. Fakat niyeti İran üzerine tekrar yürümekti.

Ancak, o arada Şah İsmail, Mısır’daki Memluk devleti ile temasa geçmiş, ahmak Kansu Gavri‘yi pohpoplayarak Yavuz Sultan Selim’e karşı kışkırtmaya başlamıştı.

Ve bu Kansu Gavri, Mısır’da rahat durması gerekirken ordusunu toplayıp Suriye‘ye yürüyerek, İran’a gitmek üzere yola çıkmış olan Yavuz Sultan Selim’e aklınca aba altından sopa göstermeye kalkışmıştı.

Prof. Feridun Emecen’den (Ki, İlber standartlarına göre, Selanikli gibi konuşmadığı için cahil kategorisine giriyor) dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi):

“Yavuz Sultan Selim’in çıkacağı bu yeni seferde asıl hedefinin Memlük Sultanlığı olduğu yolundaki yerleşmiş bilgiler muhtemelen tam olarak doğru değildir. Diyarbekir bölgesindeki gelişmeler, Şah İsmâil’in sınırlara inişi ve bu arada Memlükler’in Halep valisinden gelen mektuplar başlangıçta bu seferin Safevîler’i hedeflediğini gösterir. Ancak Selim’in harekete geçmesi üzerine sınırlarında ortaya çıkan çatışmalardan endişe duyan Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin ordusunu toplayarak Suriye’ye doğru hareket etmesi ve Osmanlı birliklerine sınırlarından geçiş izni vermemesi bu durumu değiştirecektir. Nitekim Yavuz Sultan Selim, Doğu seferi için Edirne’den İstanbul’a geldiğinde topladığı divanda Memlükler’i değil Diyarbekir bölgesinde [Şah İsmail’in adamı] Karahan’ın faaliyetlerini gündeme almış bulunuyordu. Hatta Diyarbekir yöresinden gelen kötü haberler ve gönderilen bir Osmanlı birliğinin Karahan tarafından bozguna uğratıldığı yolunda ulaşan bilgiler üzerine gerekli tedbirleri almadığı gerekçesiyle Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa’yı divanda yumruklamış, sonra da onu görevden almış (18 Nisan), yerine Hadım Sinan Paşa’yı getirmişti. Sinan Paşa’yı önden Diyarbekir’e gönderirken kendisi de Memlük sultanından aldığı mektuptaki endişeleri gidermek için iki elçiyi (Molla Zeyrekzâde Rükneddin ile Karaca Paşa) yollayarak amacının sadece dinden çıkmış olanları cezalandırmak olduğunu bildirip dostluktan söz ediyor ve tüccarlara koyduğu yasağın sebeplerini açıklıyor, bunun Memlük tâcirlerini hedef almadığından söz ediyordu. Ardından … 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan hareket etti.

“26 Haziran’da Akşehir’e vardığında … gelen bir casustan Memlük sultanının Halep’e geldiği, Osmanlı askerlerini topraklarından geçirmemek niyetinde olduğu haberleri öğrenilmişti. Memlük sultanı, her iki hükümdar arasında aracılık yaparak barış için bu tedbiri aldığını ileri sürerken Yavuz Sultan Selim bunu düşmanlık olarak niteledi ve Şah İsmâil ile birlikte hareket ettiği, dolayısıyla peygamberin şeriatını kaldırmak isteyenlere yardımcı olduğundan onlara benzediği suçlamasında bulundu; bu yolda fetva dahi aldı. … 30 Temmuz’da Yavuz Sultan Selim hedefini Memlük sultanı ve Halep olarak resmen ilân etti. 6 Ağustos’ta Malatya ovasından ayrılarak Halep’e yöneldi.”

*

Selanikli’nin dil uzattığı üçüncü şahıs, Kanunî Sultan Süleyman..

Şöyle diyor:

“Kanuni Süleyman her iki cepheyi [batı ve doğu] en üst derecede genişletmek, bütün Bahr-i Sefid’i (Akdeniz) bir Osmanlı havuzu  haline getirmek, Hindistan üzerinde gücünü kurmak gibi çok büyük, şahane bir siyaset izledi. Bu siyasetin uygulanması için ana unsuru kullandı.”

Önce, şu ana unsur lafı üzerinde duralım..

Ana unsurdan kastı, Türkler..

Ancak, Osmanlı Devleti’nde askerlerin sadece Türkler’den oluşmadığını biliyoruz.

Devşirmeler de var..

Mesela, İnebahtı Savaşı‘nda Osmanlı donanmasının tümden imha edilmesine engel olan Kılıç Ali Paşa; önceki unvanıyla Uluç Ali Reis

Aslen, genç yaşta Osmanlı donanmasına esir düşmüş bir İtalyandı..

O savaşta hristiyan donanmasına esir düşen Osmanlı bürokratı Hindî MahmudSergüzeştnâme adlı manzum esaretnâmesinde (Türkiye Yazma Eserler Kurumu tarafından yayınlandı), böylesi sonradan müslüman olmuş uluçlardan esir olanların hristiyanlar tarafından özellikle dinden dönmeye zorlandıklarını, ve bunu kabul etmedikleri için yakılarak öldürüldüklerini yazmaktadır.

Yani, bu mesele Türklük meselesi değil..

Fakat, Selanikli’nin meselesi de bizim “bu mesele” değil..

Onun derdi başka..

Onun derdi, Kâzım Karabekir‘e söylediği şu cümlelerin gösterdiği gibi, (emel ve tutku demeyelim) para, pul ve dünya nimetlerinden ibaretti:

“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız. Partiyi, bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur..”

Gerçekten de, Selanikli Mustafa Atatürk, memleketi zenginleştirmek için işe dini (İslam’ı) ve namus telakkisini yok etmeye çalışarak başlamış, fakat dinsizliği ve namussuzluğu hâkim kılmaya çalışırken milletin zenginleşmesi ile ilgili adımları yeterince atamamıştı..

Fakat kendisi ve hempaları zenginleştikçe zenginleşmişlerdi..

“Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin!”

*

Kanunî mevzuuna dönelim..

Onun Akdeniz‘i Türk gölü haline getirmek gibi özel bir gayesi yoktu (ve bu, hiçbir zaman gerçekleşmedi). Fakat, yaptıkları, böylesi bir gayenin gerçekleşmesine hizmet edecek mahiyetteydi.

Bir defa, Oruç ve Hızır (Barbaros) kardeşlerin Osmanlı egemenliğini kabul etmesi, Osmanlı’nın onlara böylesi bir teklifle gitmesi sonucunda değil, bizzat kendilerinin öyle hareket etmeyi tercih etmeleri sayesinde gerçekleşti.

Onlar, mesela bir Karamanoğlu gibi hareket etmediler, ihtiraslarına, emel ve tutkularına mağlup olmadılar.

Böylece Osmanlı, Kuzey Afrika‘da söz sahibi oldu.

Yine Kanunî’nin Fas politikasına bakıldığında, Fas hükümdarının gönlünü yapmak için Cezayir valisini onun arzusu istikametinde değiştirme tevazuunu bile gösterdiği görülüyor. “Benim içişlerime, egemenlik alamına karışamazsın” vs. demiyor.

Öte yandan, Kanunî döneminde, Malta’yı geçtik, Kıbrıs ve Girit hâlâ Venedikliler‘in elindeydi. Ve Venedik savaş gemileri Osmanlı yolcu gemilerine büyük zararlar verebiliyorlardı.

Anadolu’nun burnunun dibindeki Rodos‘un alınması, Akdeniz’in Türk gölü haline gelmesi için yetmezdi.

*

Hindistan mevzuuna gelelim..

Selanikli'nin cahilce iddiasının aksine, Osmanlı’nın Hindistan üzerinde egemenlik kurmayı hedeflemesi diye birşey olmadı, olamazdı.

Arada İran vardı..

Ancak, okyanus sularında yelken açmaya elverişli Portekiz gemilerinin o dönemde Güney Afrika’yı dolanarak Hint Okyanusu‘na ve Kızıldeniz‘e ulaştıkları biliniyor.

Arap Yarımadası‘nı da tehdit etmeye başlamışlardı. Hatta, bugünkü Kuveyt’te bir kale inşa etmişlerdi (Ki kuveyt, kalecik anlamına gelmektedir, kût kelimesinin ism-i tasğîridir).

Kanunî’nin, egemenlik hırsı, emel ve tutkuları için değil, Portekizliler’den zarar gören müslümanlara yardım gayesiyle doğu ile ilgilendiği doğrudur.

Yine Prof. Emecen’den dinleyelim (TDV İslâm Ansiklopedisi): 

“Hadım Süleyman Paşa’ya Portekizliler’in Hint sularında artan faaliyetlerini önlemek için Süveyş’teki donanma ile hareket etmesini emretmişti. Çünkü Hindistan’daki küçük müslüman sultanlıklar Portekizliler’den yakınıyor ve Osmanlı padişahından yardım bekliyordu.”

Kimse Selanikli‘den mütebahhir bir tarihçi olmasını bekleyemez.

Fakat, yanlış bir iddiayı ispat için kafasından birşeyler uydurmasa ve Osmanlı padişahlarına “saydırmasaymış eyiymiş”..

Ne dersin İlber efendi, Selanikli için “cahil” diyebilir miyiz?

*

Selanikli’nin lafları ve cahilce gafları bitmedi..

Bundan sonrasını biraz hızlı geçelim..

Öncelikle şu “milletin ihtiyaçları değil, şunun bunun özel emelleri, tutkuları” bahsi üzerinde duralım.

Psikologların “yansıtma/projection” (başkasını kendisi gibi zannetme) kavramı üzerinden birtakım değerlendirmeler yapılabilir belki, fakat psikolog olmadığımız için bu “bilimsel” bahsi geçelim. (Selanikli “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek belki bunu isterdi, fakat kalsın.)

Şu kadarını söyleyelim: Mesela şapka devrimi için ne söylenebilir? Milletin mi ihtiyacıydı, yoksa birilerinin özel emel ve tutkularının mı sonucuydu?

Cevabı İlber Bey versin.. “Milletin ihtiyacıydı” diye cevap vererek biz cahilleri irşad etsin.

*

“Dış siyasette kendi emelleri, hırsları ve arzularına dayanma” bahsi de aynı bakış açısıyla ele alınabilir.

Ancak, bu noktada, Selanikli’nin Osmanlı için yaptığı “iç teşkilâtlarını dış siyasetlerine uydurmak zorunda kalma” tespitinden de yararlanmak gerekir.

Aynı şey acaba Selanikli için de (belki de daha fazlasıyla) söz konusu olabilir mi?

Selanikli'nin yaptığı “devrimler”in, memleketin “iç teşkilâtlarını dış siyasetine uydurmak zorunda kalmasından” kaynaklanıp kaynaklanmadığı sorusu cevap bekliyor.

Benim bir cevabım var, ama söylemeyeceğim.

Cevabı, cahilliğe savaş açmış olan İlber Bey versin..

*

Gelelim Selaniki’nin şu cahilce laflarına:

“… ana unsur, uzun seferler yapmakla zafer meydanlarında ölmekle, zapt olunan memleketlerin kendisini ve halkını beslemekle ve onlara bekçilik etmekle kendi kendini yıpratıyordu. Bununla birlikte millet, ana unsur; kendi evinde, kendi yurdunda ve kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum bir halde bulunuyordu. Bu tac sahipleri yöneticiler milleti böyle diyar diyar dolaştırmakla, onlara kendi yurtlarını düşünmeye izin vermemekle de yetinmiyorlardı. … Bulgarlar, Sırplar, Macarlar, Romenler sabanlarına yapışmışlar, varlıklarını korumuşlar, kuvvetlenmişler; bizim milletimiz de böyle fatihlerin arkasında serserilik etmiş ve kendi ana yurdunda çalışmamış olmasından dolayı bir gün onlara yenilmiştir.”

Bunların ardından lafı kılıç ve sabana getiriyor.

Bir taraftan “ana unsurun, kendisini ve [sair] halkı beslediğini” iddia ederken, diğer taraftan, çelişkili biçimde, aynı kitlenin, “kendi hayati gereklerini kazanmak için çalışmaktan tamamen mahrum” olduğunu öne sürüyor.

Cahil adam..

Peki, kendi “hayati gereklerini” bile kazanamayan bir kitle, kendisinin yanı sıra sair halkı bile nasıl besliyordu?

Bunun cevabı yok.

Belki vardır da, ben cahil olduğum için bilmiyorumdur.

Allah’tan memlekette İlber Bey var.

Belki lutfedip bizi aydınlatır.

*

İmdi, Selçuklular Anadolu’yu neyle ele geçirdiler, kılıçla mı, sabanla mı?

Buna bir Atatürkçü cevap versin (Tercihim İlber Ortaylı)..

İkincisi, Türkler esas itibariyle göçebe bir topluluk, yerleşik hayata yabancı..

Bu mantığa göre, Türkler, Orta Asya‘dayken kılıcı ellerine alıp batıya doğru yürümek yerine vatan sevgisiyle oldukları yerde kalıp yerleşik hayata geçseler, ziraatle ve sabanla uğraşsalardı, şimdiye kadar Amerika’yı bile ele geçirmişlerdi.

Bulgarlar vs. sabanlarına yapışmışlar da, niye onlar bu saban gücüyle Anadolu’yu ele geçirip Orta Asya’ya doğru gitmemişler?

Ha bir de Kanada, İngilizler ve Fransızlar örneğini veriyor.

Kanada’ya İngilizler sadece sabanla mı gittiler?!

Orada Fransızlar’ı gerçekte sabanla değil, kılıçla yendiler.. Topla tüfekle..

Madem saban tek başına yetiyordu, neden bir Amerikan bağımsızlık savaşı yaşandı ve İngiltere Amerika’yı kaybetti?

Saban, neden hakimiyeti sağlayamadı?

*

Toplumlar birden bire değişmezler..

Birtakım alışkanlıklar kuşaktan kuşağa geçer..

Nitekim, Osmanlı, “ana unsur” Türkler‘in göçebeliği yüzünden birçok zorluklar yaşadı.

Bunları askere alma, vergilendirme gibi hususlarda güçlük yaşıyordu.

Tanzimat döneminde bunları yerleşik hayata zorlama yönünde adımlar atıldı, fakat yine de tam başarı elde edilemedi.

“Ana unsur”, topyekün cihada hiçbir zaman çıkmadı, fakat Celalî isyanları ile “Ben de varım” demekten de geri kalmadı.

Yani, Selanikli’nin tabiriyle padişahların ardına düşüp “serserilik” yapmak yerine, Osmanlı’nın tabiriyle eşkıyalık yaptılar.

Olayın aslı, Selanikli’nin “cahil”ce çizdiği karikatürdeki gibi değil.

Osmanlı tümden pîr ü pak, kusurdan ârî, günahsız ve masum değildi elbette, fakat Selanikli’nin anlattığı gibi de hiçbir zaman olmadı.

*

Sonra, Osmanlı tarihi baştan sona savaş değil ki..

Arada savaşsız geçen uzun yıllar var..

Kanunî bile son zamanlarında uzun süre sefere çıkmamış, Zigetvar Seferi‘ne vezirlerin ısrarı sonucunda çıkmıştı.

Daha sonraki süreçte, “emelsiz, tutkusuz” bir nice padişah, başını sarayın dışına bile uzatmaya üşenerek ya da buna fırsat bulamadan yaşayıp gitti.

Padişahlar salt emel ve tutku arıyorlardıysa, saraydaki imkânlar yetmiyor muydu?

*

Selanikli’nin, “aldıkları memleketlerde bütün unsurları: dilleri, dinleri, gelenekleri, her şeyi başka başka olan ve birçok milletlerden ibaret bulunan bu unsurları, olduğu gibi korumaya kalkıştılar” şeklindeki suçlaması ise, aslında bir övgü..

“Birşey aşırılaştığında zıddına inkılab eder, dönüşür” derler.

Yergi de böyledir.

Yukarıda aktardığımız söz, bilge bir insana, medenî/uygar bir şahsa, hele de bir devlet adamına hiç yakışmaz.

Çünkü, devlet, insanlara hizmet için vardır.. Onları kendi emel ve tutkularına göre yap-boz tahtasına çevirmek, cansız ve ruhsuz bir eşya ve nesne gibi şekillendirmeye çalışmak için değil..

Böylece Selanikli, Osmanlı’nın emperyalist ve sömürgeci mantıkla hareket etmediğini, ve Cumhuriyet kafasına göre daha özgürlükçü, daha insanî ve daha “insan haklarına saygılı” olduğunu itiraf etmiş oluyor.

Allah (c. c.) söyletiyor.

*

Ne yazık ki Selanikli Mustafa Atatürk, Osmanlı padişahlarında bulduğu “kusur”u işlememek için önünde hammadde olarak bu memleketteki “ana unsur”u buldu.

Bu milletin dili, dini, gelenekleri, namusu, her şeyi ile uğraştı, millet “olduğu gibi” kalmasın diye elinden geleni yaptı.

Koruma kanununun gölgesindeki “Türk’e Atatürk propagandası”nın etkisiyle birileri onu gözlerinde fazla büyütebilir, bir put ya da tanrı yapıp tapabilirler.

Gerçekte ise, yanlışları doğrularından kat kat fazlaydı.

Zeki (kurnaz), fakat yukarıdaki zırvalarının da ortaya koyduğu gibi cahil bir adamdı.

“Bir aptal, kendisine hayran olan daha aptal birini her zaman bulur" şeklindeki "Boileau kanunu" burada da hükmünü icra etti, onun bu tür saçma ve cahilce lafları yığınla müşteri buldu.

*

İlber Bey kusura bakmasın, Selanikli'nin İstiklal Harbi‘ndeki başarısı da, bir Fatih Sultan Mehmed’in, bir Yavuz Sultan Selim’in, bir Kanunî Sultan Süleyman’ın başarılarının yanında büyütülecek birşey değildir.

Hepi topu, Yunan’ın Batı Anadolu‘dan kovulması ve işgal güçlerinin İstanbul‘dan çekilmesi sürecinde orduların başında yer almıştır. (Maraş’ı, Urfa’yı ve Anteb’i bile o kurtarmış değil.)

Zaten İkinci Adam İnönü'ye göre başarı aslında Selanikli'ye de değil, İngilizler'e ait:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Sultan Alparslan ise, bütün bir Anadolu’yu “sabansız, kılıçlı” Türkler’in önüne sermiştir.

Fatih Sultan Mehmed’in girdiği savaşların ve fethettiği toprakların haddi hesabı yok. Ölümü bile (tıpkı Kanunî gibi) sefer halindeyken, savaşa giderken oldu.. Dolmabahçe Sarayı’nda karyolada vefat etmediler.

Yavuz Sultan Selim, Doğu Anadolu, Suriye, Lübnan, Ürdün, İsrail, Mısır, Yemen ve bugünkü Suudi Arabistan topraklarını ele geçirdi.

*

Emel ve tutkuya gelince..

Vefatından altı ay önce, Yavuz’a vezirler, Rodos‘u fethetme teklifinde bulunmuşlar, o anda sahip olunan barut miktarının buna kâfi gelmeyeceğini, kuşatmanın onların tahminlerinden daha uzun süreceğini söylemiş, ve görece genç yaşta olduğu halde, “Bizim bundan sonra seferimiz ahiretedir” demiştir.

Gerçekten de, Rodos’un fethi, onun belirttiği süre zarfında mümkün olabilmiştir..

Selanikli, bu padişahları anlayabilecek bir ilmî seviyeye sahip olabilseydi memlekete daha faydalı olabilir ve sağlıklı değerlendirmeler yapabilirdi.

*


TARİKATÇI VE NURCULARA İTİKAD/AKAİD "USUL"Ü KONUSUNDA HATIRLATMA









ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ

(KELAMCI KARŞISINDA EHL-İ BİD'AT TASAVVUFÇU)


Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinin vahdet-i vücudla ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.

Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah ile âlemin birleşikliği (ittihadı)” inancına dayandığını, ve “aklın bedahetinin, özellikle de muvahhid müslümanın aklının,  her ne kadar sufîlerden birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini” söyleyerek başlıyor. (Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s. 85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)

Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri usûlü’d-dîn (Kelam) âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl, C. 3, s. 85.)

*

Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.

Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil), nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte, itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.

Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.

Tıpkı fıkıh alanında olduğu gibi..

Bir sufî, bir İmam-ı Azam, bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.

Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç olamaz.

Bu noktada keşf ü keramet sahibi olarak bilinmenin bir önemi yoktur.

Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir, bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.

Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz “taklid”in “günah” olduğu kesindir.

*

Böyle davranan biri isterse keşf ü kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.

Mesela Akşemseddin rh. a.’i alalım..

İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez. 

Mesela Naima Tarihi’nde anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi “masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil” katına yükseltir. 

(Yeri gelmişken burada bir hususu da belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim, yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)

Bir insanın keşf ü kerametinin bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.

*

Diyelim ki böyle bir insan, kalan ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz olmaz. 

Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış, yoldan çıkmış olursunuz.

Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.

Diyelim ki müktesebatınız yetersiz olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a. gibi itikat alanının imamları olmalıdır. 

["Usûl"ü çok iyi bilen bir alim olan Bediüzzaman'ın içtihat mevzuunda söyledikleri önemli:

“Dinin zaruriyyatı ki [herkesçe bilinen temel esaslar], içtihad [yorum farklılığı] onlara gi­remez. Çünkü: Kat’i ve muayyendirler [kesin ve belirlidirler]. ... bütün himmet ve gayreti, onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariy­yat [teorik, fikrî] kısmında ve selefin [İslam’ın ilk devir alimlerinin] içtihadat-ı safiyane ve halisanesiyle, bütün zamanların haca­tına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskarane içtihadlar yapmak, bid’akarane [bid'atçi, reformcu] bir hıyanettir.”

Bu söylenilenler, Risale-i Nur için de geçerlidir, "selefin içtihadat-ı safiyane ve halisane"sini iptal edemez. Ve Bediüzzaman, (İmam Matüridî ve İmam Şafiî gibi) selef alimlerinin içtihatlarını çürütmüş ve onların yerini almış bir "imam" olarak gösterilemez. Bu, Nurculuk açısından, kendisini geçersizleştiren bir çelişki olur. Çünkü kendisini “heveskârane içtihadlar yapan, bid’akârane bir hıyanet” hareketi olarak nitlendirmesi anlamına gelir.

Bediüzzaman'ın selefin izini takip eden (İmam Gazzalî gibi) bir "imam" olarak görülmesinde ise beis yoktur.]

Sufîlerin kerametleri, onların şahsı için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.

Onları ve sözlerini edille-i şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.

*

[Doğal olarak bu, Bediüzzaman gibi zatlar için de geçerli.. Bugün tarikatçıların birçoğu gibi Nurcuların da önemli bir bölümünün bu açıdan sorunlu olduğu görülüyor. Hatta tarikatçıları geçtiler. Büyük bir kitle Bediüzzaman’ı “ahir zaman Mehdî’si” ilan etmiş durumda. Etmeyenlerin de “zamanın imamı” vs. ilan ettiklerine şahit olunuyor.

Nurcular arasında bir de “Yok şu Bediüzzaman’ın varisi, yok bu varisi ve vekili” diye bir çatışma yaşanıyor. İşin açıkçası bunlar boş işler.

Bu Nurculardan biri, önceden Nakşbendî tarikatına intisap ettiğini, rüyasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kendisine Said-i Nursî’ye intisap etmesini söylediğini dile getirmiş durumda. Olabilir, mümkündür. Ancak böyle bir rüya, kişinin kendisine karşı Allahu Teala’nın bir hücceti olursa da, o kişinin başkalarına karşı delil olarak ortaya süreceği bir hüccet olamaz. Yani bu rüyasından hareketle başkalarına “İlla siz de Nurcu olacaksınız” diyemez. Bu, “şahsa özel” bir durum olarak değerlendirilir.

İnsanların mizaçları, kabiliyetleri ve ihtiyaçları farklıdır. Bu, İslam’ı yaşama noktasında da kendisini gösterir. Kimisi ilme meraklı ve yatkındır, sürekli ilimle meşgul olur, kimisi ibadete eğilimlidir, nafileleri artırır da artırır, kimisi (bu ümmetin ruhbanlığı olan) cihada yatkındır. Bunun gibi, bazı insanların Risale-i Nurlar’da anlatılanları döne döne okumaya ihtiyacı olabilir. Fakat herkes için böyle bir zorunluluktan da, ihtiyaçtan da söz edilemez.

Tarikatlar bile insanların mizaç, kabiliyet ve ihtiyaçlarına göre farklılık gösterirler. Onun için eskiden intisap için istihare yapılması istenirmiş. İstiharenin olumsuz çıkması her zaman şeyhin ya da müridin kusurlu olması anlamına gelmez. Müridin mizacı ve ihtiyacı itibariyle başka bir kapıdan (şahıstan, mürşidden) faydalanması gerekiyor olabilir. Mesela Emir Sultan, kendisine intisap etmek isteyen Eşrefoğlu Rumî’yi Hacı Bayram-ı Velî’ye havale etmişti. O da Hama’da yaşayan Hüseyin el-Hamevî’ye gönderdi.

Aynı Nurcunun, İslamî ilimlerin “usul”ünden habersiz olduğu için, Bediüzzaman’ın ifadelerini adeta ayet ve hadîs katına çıkardığı ve onlardan hareketle “içtihat”ta bulunduğu görülüyor. Mesela, onun bir cümlesinden hareketle, Mehdî ile birlikte bin yıllık bir altın çağın başlayacağını ileri sürüyor. Halbuki, Bediüzzaman’ın o sözünden “kesin” olarak bu anlam çıkmaz. Ayrıca o sözün, konuyla ilgili hadîsleri devreden çıkaracak şekilde yorumlanmaması gerekir. Hadîslerde, kıyametin büyük alametlerinin, Güneş’in batıdan doğması da dahil olmak üzere peşpeşe gerçekleşeceği belirtiliyor. Öyle bin yıllık bir gecikme yok.]

*

Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı (Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş olduğu kesindir.

Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.

Kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefedir; ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.

Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış yeni bir anlayıştır.

Yani bid’attir.

*

Şeyhülislam’ın “kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefe” nitelemesi, Bediüzzaman’ın çağdaş “içtihat” heveslileri hakkında yazdıklarını akla getiriyor:

“Nasıl ki bir cisimde, neşv ü nema (gelişip büyüme) için tevessü’ (genişleme) meyli bulunur. O meyl-i teves­sü’ ise, -çünkü dahildendir (cismin kendisinden kaynaklanır)- vücut ve cisim için bir tekemmüldür (olgunlaşmadır). Fakat (o meyl/eğilim), eğer hariçte (dış kaynaklı) tevsi’ (genişleme) için bir meyl ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir; tev­si’ değildir. Öyle de İslâmiyetin dairesine selef-i salihîn gibi, takva-yı kâmile kapı­sıyla ve zaruriyyat-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i içtihad bulunsa; o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa, zaruriyyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddîye ile alûde (bulaşık) olan o meylü’t-tevessü’ ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrip ve boy­nundaki şer’î zincirini çıkarmaya vesiledir.”

Felsefe-i maddîyeye bugünkü modern fen bilimleri de dahildir.

Bediüzzaman’ın şu sözleri de önemli:

“Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir (kapatılır). Yeni kapıları açmak, hiç bir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak (suya) gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat (önceden bilinmeyen ve hoş olmayan işler) zamanında ve âdât-ı ecanibin (yabancı adetlerin) istilası (yayılıp ortalığı kaplaması) anında ve bid’aların (dine aykırı yeniliklerin) kesreti (çoğalması) vaktinde ve dalâletin (sapıklığın) tahribatı hengâmında içtihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten (İslam sarayından) yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin (taripçilerin, yıkıcıların) girmesine vesile olacak delikler aç­mak, İslâmiyete cinayettir.”

İşte bunu zampara İbn Arabî yapmış, kitaplarını Plotinus gibi Yunan filozoflarının laflarıyla doldurmuş durumda. Eski Yunan felsefesinden habersiz olan cahil sofular ve tasavvuf meraklıları da bunları “keşf ve ilham ürünü” irfan zannetmişler.

*

Söz buraya gelmişken, Bediüzzaman’ın şu önemli uyarılarını da aktarmakta fayda var:

“Üç nokta-i nazar, şu zamanın içtihadatını arziye (dünyevî) yapar, semavilikten (kutsiyetten) çı­karıyor. Halbuki, şeriat semaviyedir ve içtihadat-ı şer’iye (şer’î usule uygun içtihatlar) dahi, onun ahkam-ı mes­turesini izhar ettiğinden (kapalı hükümlerini açığa çıkardığı için) semaviyedirler.

“Birincisi: Bir hükmün hikmeti ayrıdır, illeti ayrıdır. Hikmet ve maslahat (fayda) ise; tercihe sebeptir, îcaba, îcada (gerekli/vacip oluşa ve hüküm ihdasına gerekçe olmaya) medar değildir. İllet ise, vücuduna (varlığına, hükmün ihdasına) medardır.

“İkincisi: Şu zamanın nazarı, evvela ve bizzat saadet-i dünyeviyeye (dünyadaki rahatlık ve mutluluğa) bakıyor ve ahkamları (hükümleri) ona tevcih ediyor. Halbuki şeriatın nazarı ise, evvela ve bizzat saadet-i uhreviyeye bakar. İkinci derecede,-ahirete vesile olmak dolayısıyla- dünyanın saadetine nazar eder. Demek şu zamanın nazarı, ruh-u şeriattan yabanîdir (yabancıdır, uzaktır). Öyle ise, ("maslahat - makasıd - zamanın gereği" gibi yaldızlı laflar altında dünyevî çıkar ve mutluluğu esas alan bugünkü yaklaşım) şeriat namına içtihad edemez.

“Üçüncüsü: ‘İnne'd-darûrât tübîhul-mahzûrât’ kaidesi, yani ‘Zaruret haramı helal derecesine getirir’. İşte şu kaide ise külli değil. Zaruret, eğer haram yoluyla olmamış ise (zaruretin takdirinde Şeriat ölçüleri aşılmamış, keyfî bir zaruret tanımı yapılmamış ise), haramı helal etmeye sebebiyet verir (haram olan birşey, zaruret miktarınca helal olur). Yoksa, su-i ihtiyarıyla, gayr-i meşru sebeplerle (kötü ve yanlış tercihlerle, Şeriat’e aykırı sebepler icat edilerek) zaruret olmuş ise (zaruretten söz ediliyor ise) haramı helal edemez, ruhsatlı ahkâm­lara medar olamaz, özür teşkil edemez.”

*

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği birinci husus, günümüzde “makasıd fıkhı” vs. gibi yaldızlı laflar altında “dini güncelleme” furyası başlatmak isteyenlerin İslam’a karşı cinayet işlemekte olduklarını ortaya koyuyor. (İmam Şatıbî’yi dillerinden düşürmüyor, onun el-Muvafakat’ına atıfta bulunuyorlar. Fakat okumadan.. Okusalar, bu eserden kendilerine ekmek çıkmayacağını farkederler.)

Bu mesele, Allame Eşref Ali Tehanevî’nin el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında serdetmiş olduğu şu sözler okunduğunda daha iyi anlaşılır (Guraba dergisinde yayınlanan çevirisinden):

Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.

Allame Tehanevî’nin sözleri böyle.

Bediüzzaman’ın dikkat çektiği ikinci nokta, bugünün insanını halet-i ruhiyesi, ihlas derecesi ve maneviyatı ile alâkalı. Üçüncü husus da ikinciyle bağlantılı.

Günümüzde bunlara bağlı olarak Mecelle’deki “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi yadsınamaz) şeklindeki ifadeyi istismar eden ve yanlış yorumlayanlar da var. Mecelle şerhlerine bakılırsa bununla ne denilmek istendiği anlaşılır. Gerçekte buna, Allame Zahidü’l-Kevserî’nin dikkat çektiği gibi “ahkâmın değişmesi” de denilemez, şartların değişmesiyle o şartların gereği olan içtihadî hükümlerin ortaya konulması demek daha doğru olur.

*

Keşf ve ilham meselesini “temel ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.

Olaya ayrıntılar düzeyinde bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.

Filan veya falan âlim ya da sufînin ne dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demiş olduğudur.

Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”

(Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)

*

Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı kesindir. Bid’attir.. 

Üstelik mesele amelî de değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.

Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.

Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş, Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir.. 

Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız” Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..

Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe, alâkasız tevillere itibar etmeye lüzum yoktur.

 

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

Merhum  Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında,  Şeyhülislam Must...