DİNÎ DUYGU İSTİSMARCISI İBN ARABÎ SOYTARISININ UYDURMA KERAMETLERİ (YA DA KEPAZELİKLERİ)

 



Birkaç gün önce yayınladığımız iki yazıda, Allame Aliyyü’l-Kârî rh. a.'in İbn Arabî hakkındaki bazı ifadelerini aktarmıştık.

Allame rh. a., İbn Arabî savunucularının onun eserlerinin çokluğunu ve kerametlerini delil göstermelerine de değinmekte, önemli olanın eser çokluğu ve rivayet fazlalığı değil, dirayet ve tahkik olduğunu söylemektedir.

Sahih itikad” sahibi olmayan, “istikamet”i yakalayamamış kişiler hakkında keramet olarak anlatılan hikayeler, uydurma değillerse, istidrac kabul edilirler.

İbn Arabî’ye atfedilen keramet hikayelerine baktığımızda ise, anlatılanların saçmasapan ve traji-komik rivayetler olduğunu görüyoruz.

Söz konusu keramet hikâyeleri İbn Arabî’de bir “keramet” bulunduğunu gösterecek nitelikte değil, fakat, bunlara kulak verip önemsenecek şeyler zannedenlerin “akıl” ve “ilim” bakımından acınası zavallı ve biçareler olduklarını ispatlamaktadır.

İbn Arabî'yi okumayıp da kulaktan dolma bilgilerle hüsnüzanda bulunanlar mazur görülebilirler, fakat okumuş olanlar, İbn Arabîcilik yapmaları durumunda cehaletlerini, ahmaklık ve salaklıklarını tescil edip belgelemiş olurlar.

Müseccel cahil, ahmak ve salaktırlar.. Sapıklık da bonus..

*

Örnek vermezsek meramımız (en azından o “akıl” ve “ilim” fukaraları tarafından) tam anlaşılamayabilir. (Nitekim bu akılsız ve cahil taife, Aliyyü’l-Kârî rh. a. gibi değerli alimlerin İbn Arabî soytarısına yönelttikleri eleştirileri anlayamıyor.)

Örnek 1:

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî” adlı (internetten okuyup indirebileceğiniz) kitabımızda şunları yazmıştık:

Ona atfedilen kerametler de başlı başına birer facia niteliği taşımaktadır. Mesela insanlara, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” şeklinde konuştuğu, sonra da, bunu söylerken bulunduğu yerin kazıldığı ve orada define bulunduğu söylenmektedir.

Halbuki, bu olay çerçevesinde, İbn Arabî’nin hakaret ettiği insanların hepsi hakkında suizanda bulunulmaktadır.

Onlara putperest denilmekte, Müslümanlar Haricîlere yakışan bir tavırla açıkça tekfir edilmektedir.

Bu kadarını Vehhabî Suud bile yapmıyor, mesela Türk hacılara, hatta İranlı hacılara, onları “resmen” müslüman kabul ettiği için Mekke’ye girme izni veriyor (Müşriklerin Mekke’ye girmeleri Kur’an’ın açık hükmüyle yasaktır).

Üstelik, bu gibi durumlarda sözün zahirine bakılır.

Bu şahıs bu sözü mecusîlere söylemiyor, müslümanlara söylüyor. Müslümanlar ise Allah’a taparlar.. Ucu Allahu Teala’ya ulaşan bir sözün bu şekilde söylenmesi keramet değil, rezalettir. 

İbn Arabî’nin lafında böyle bir açıklık yok ama, gerçekten onların paraya taptıklarını açıkça söylemiş olsaydı bile, bunu bu şekilde ifade etmesi yine hiçbir şekilde caiz olamazdı.

Böylesi bir durumda ancak, “Siz altına tapıyorsunuz, taptığınız altın, benim ayağımın altındadır” diyebilirdi, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” diyemezdi.

Bu durumda Allahu Teala’ya karşı edepsizlik yapmış olmaktan kurtulurdu. Ancak, kul hakkı yine de ortadan kalkmazdı, karşısındaki kişileri bu şekilde yargılama hakkı bulunmadığı için yine çirkin bir hareket sergilemiş olurdu.

Çünkü insanlar, “kalplerinin yarılıp içine bakılması” anlamına gelen söylemlerle suçlanamazlar. Onlar ancak Şeriat’e açıkça aykırı amel ve sözleriyle, o amelin ya da sözün iktiza ettiği hüküm çerçevesinde muaheze olunabilirler.

Bir insanın altına taptığını söyleyerek “Senin taptığın benim ayağımın altındadır” diyebilmek için, o kimsenin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında birtakım şairlerin Mustafa Kemal için yazdıkları tapınma şiirlerine ya da Nazım Hikmet’in “kendisini Stalin’in yarattığını” söylemesine benzer şekilde, altına taptığını ifade eden bir söz sarfetmiş olması gerekir.

Üstelik İbn Arabî’nin, söz konusu lafı bir kişiye de değil, bir topluluğa karşı söylediği iddia edilmektedir. Gerçekte bu olay çerçevesinde İbn Arabî’ye çok çirkin bir edep hatası isnad edilirken bunun bir keramet gibi anlatılması ayrı bir tuhaflıktır.

*

Bu örnek kâfi gelmedi mi?

İyi, o zaman bir başka örnek verelim.

Yine aynı kitabımızdan:

Örnek 2:

Cübbeli’nin medh ü senaları bitti mi?.. Hayır!.. 

Fütuhât-ı Mekkiyye isimli o hacimci ve değerli eserini Allâh-u Teâlâ’nın kabul edip etmediğini ortaya çıkarmak için yazma eserin tamamını bir sene boyunca Kâbe-i Muazzama’nın tavanında bıraktığı halde o kadar rüzgarlar ve yağmurlara rağmen kitabının bir yaprağı dahi bozulmayan” bir İbn Arabî’den bahsediyor..

Bu ifadeler de, nerden baksanız facia.. Bir defa, bu şahsın böyle yapması, yazdığı eserin ilâhî bir işaretle (rahmanî rüya sonucu) vs. yazılmış olması iddiasının yalan olduğunu, kendisinin, kitabını yazdığı sırada, yaptığı işin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda bir fikrinin bulunmadığını gösterir.

İkincisi, bu ifadeler de yine “kendinden menkul keramet” durumunda.. Bozacının şahidi yine kendisi..

Üçüncüsü, bir insanın, eserini Allahu Teala’nın kabul edip etmediğini anlamasının, yukarıda anlatılan türden bir yolu yoktur. Bunu yapan insanın herşeyden önce aklından şüphe edilir.

Dördüncüsü, bir insan bir eser yazmışsa, ve bu eserini yayıp yaymama konusunda mütereddit ise, yapması gereken şey, istişare ve istihareye başvurmasıdır. Eserin içerdiği konuların uzmanı olan kişilerle istişare edilir, fikirleri alınır; insan yine de mutmain olamıyorsa, istihare yapar. Şeriat’e (Sünnet’e) uygun olan budur.

Yukarıdaki örnekte ise, adam bir kitap yazıyor, sonra da yaptığı işin Allahu Teala’nın rızasına uygun olup olmadığını anlamak için hurafe ve bid’at kabilinden bir yol icat ediyor.

Senin yazdığın kitap çürüse ne olur, çürümese ne olur!..

*

İbn Arabî efsane ve hurafesiyle kafası dumanlanmış olanlara bu örnek de kâfi gelmemiş olabilir.

Aynı kitabımızdan bir başka örnek aktaralım..

(Bu defa Cübbeli Zahmet’ten değil, Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz’den alıntı yapacağız..

Ortada şöyle bir manzara var:

Sanki, parası bol olduğu için dünya kadar masrafa girip The Ibn Arabi Society’yi kuran, uluslararası sempozyumlar düzenleyerek İslam dünyasındaki bazı akademisyen ve araştırmacıları “yemleyen”, dergi çıkaran, kitaplar basan İngiliz’in yerli-milli acentası gibi çalışmakta olan bir odak, birtakım “paravan” ya da “angaje” yayınevleri ve editörler vasıtasıyla İbn Arabî’nin kitaplarının tercümelerini yayınlatıyor.

Kıt kanaat geçinen akademisyen ve mütercimleri paraya boğup bu virüslü paçavraları matah birşeymiş gibi allayıp pulluyorlar.

Ve de Ömer Lekesiz gibi adamları, tribünleri heyecanlandırıp gaza getirmek için amigo kontenjanından istihdam ediyorlar..

Sanki böyle bir “işbölümü” var.

Ben ne yapayım, dışarıdan bakıldığında manzara böyle görünüyorsa benim mi suçum?!

Manzara ortada..

Her neyse, örneğimize geçelim.)

*

Örnek 3:

Yeni Şafak‘ın İbn Arabî’den sorumlu yazarı Ömer Lekesiz’in bir yazısı şu cümle ile başlıyor:

“İbnü’l-Arabî’nin İbnü’r-Rüşd’le görüşmesinde, “evet ve hayır” kelimelerini aynı durum içinde peşpeşe kullanmasının nedeni, oldum olası merak edilegelmiştir.”

Lekesiz,“Söz konusu görüşmenin doğru şeklini, (Ekrem Demirli çevirisiyle) bizzat İbnü’l-Arabî’nin kendisinden aktaralım önce” diyor:

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-velîd İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından dolayı şaşkınlığını izah [izhar] ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam beni İbn Rüşd’ün arzusu üzerine, benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları henüz terlememiş bir delikanlıydım.”

Bu vatandaş, 15 yaşlarında halvete girmişmiş..

İddiasına göre, Allahu Teala halvetinde ona bazı şeyleri açmış.. Biz buna keşf (feth) diyelim.

O da yememiş içmemiş bunların reklamını yapmaya başlamış.

Anlattıkları, şehrin meşhur kadısının kulağına kadar gitmiş.

O da, bu anlatılanlardan şaşkınlığa kapılmışmış..

Halvette açılan bu şeyler soyut fikirler olsa, bu şekilde aracılar vasıtasıyla nakledilemez. Duyan kişi de şaşkınlığa kapılmaz. Demek ki burada, insanların birbirine hikaye edebileceği birşeyler var.

İbn Arabî, sözlerini şöyle sürdürüyormuş:

“Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla kalkıp beni kucakladı ve şöyle dedi:

“— Evet!

“Ben de cevap verdim:

“— Evet!

“Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü, rengi değişti ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi:

“— Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İbn Rüşd’ün “evet”ini anlamış ve “evet”le cevap vermişmiş..

Ancak, İbn Rüşd sevinmişmiş.. O da sevincinin sebebinin farkına vardığı için “hayır” demişmiş..

Bu durumda, “evet” diye karşılık verdiğin zaman, onu anlamamışsın demektir.

Bu bıyıksız sakalsız tüysüz çocuksu tip “hayır” deyince İbn Rüşd üzülmüşmüş, rengi değişmişmiş ve de sahip olduğu şeye karşı kuşku duymuşmuş..

Sonra da şu soruyu yöneltmişmiş:

Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?”

İşte burası, zurnanın zırt dediği yer..

İbn Rüşd, böyle bir soru sormuş olamaz.

Hele de, bir halvete girdi diye ortalığı velveleye veren bıyıkları yeni terlemiş tüysüz toy bir geveze çaylağa hiç sormuş olamaz.

*

Sormuş olamaz, çünkü İbn Rüşd böyle bir soruyu ancak zır cahil ve som ahmak bir adamın sorabileceğini bilir.

Ekrem Demirli’nin teorik düşünce diye çevirdiği ifadenin aslının nazar olması gerekiyor.

Buradaki nazar, fikrî bakış ya da akıl yürütme demektir.

Ve nazar, teori kavramı çerçevesinde anlaşılabilecek (kesinliği bulunmayan) teorik düşünceden daha fazla birşeydir, akıl yürütme sonucunda varılan kesin hükümleri de kapsar.

*

Endülüs’te bıyığı yeni terlemiş bir tüysüz çaylak halvete giriyor, sonra da keşf ve ilahî feyz alma iddiasıyla ortalığı velveleye veriyor.

Mucizeyle desteklenmiş bir peygamber olan Resulullah s.a.s.’in sahip olduğu keşf ve ilahî feyzin doğruluğu kesindir, peki, bırakın ilim sahibi bir kadıyı, aklı başında sıradan bir insan, 15 yaşındaki bir tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasına önem ve değer verip de Kur’an ve Sünnet vasıtasıyla edindiği kesin/kat’î bilgiyi o çaylağın gevezelikleri çerçevesinde değerlendirmeye kalkışabilir mi?!

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz adını verdiği şeylerin şeytanî vesvese, varidat ve halüsinasyonlar olmadığını, kendisinin cinlerin oyununa gelmiş bir nadan durumunda bulunmadığını nerden bileceğiz?

Ya da olağanüstü zeki ve uyanık bir “maneviyat çiftlikbankı tosuncuğu” olarak insanların saflığından yararlanan bir sahtekâr olmadığından nasıl emin olacağız?

*

Üstelik burada aptalca ve eblehçe bir çelişki var.

Çünkü, İbn Arabî şarlatanının dediğine göre, İbn Rüşd, Allahu Teala’nın ona halvette açmış olduğu şeyleri duymuşmuş.

Duymuş olduğuna göre, onların “teorik düşüncesinin kendisine verdiği şeyler“le uyumlu olup olmadığını da anlamış olması lâzım.

Ve de, yolunmuş tavuk suratlı tüysüz bir çaylağa, yeni yetme bir çocuğa Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün. Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormaması gerekiyor.

Ama, İbn Arabî şarlatanının söylediğine göre, sormuş..

Sormuşsa, onun (bence palavradan ibaret) halvetteki keşf ve ilahî feyz saçmalıkları hakkında önceden hiçbir şey duymamış olması lâzım gelir.

*

İbn Rüşd, 15 yaşındaki tüysüz çaylağın keşf ve ilahî feyz iddiasından etkilenmişmiş de, onunla görüşmek istemişmiş de, ona “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” diye sormuşmuş da…

Hangi aklı başında insan böylesi palavralara itibar edebilir?!

Ve de, ilmi rivayet olmanın ötesine geçip dirayet haline gelmiş hangi ilim sahibi bu zırvalardan tiksinti duymaz?!

İlim sahibi, aklı başında birinin yapacağı şey şudur: Önce, böylesi iddialarda bulunan toy ve çocuk denilebilecek yaştaki kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığını anlamaya çalışır.

Sonra, onun anlattıklarına bakar, Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeyler bulursa, ona nasihatte bulunur, maneviyat yolunda mesafe katetmek istiyorsa önce itikadını tashih etmesi ve ilmihalini öğrenmesi gerektiğini, ve halvet gibi uygulamaları da ancak gerçek bir mürşid-i kâmilin tavsiyesi ve gözetimi çerçevesinde yapabileceğini, aksi takdirde Şeytan’ın ve nefsinin oyununa geleceğini söyler.

Gelince ne olur, Mehdi’lik, peygamberlik vs. taslamaya başlar..

Ki İbn Arabî’de bu tür zırvalar hiç de az değildir.. Altın tuğla, gümüş kerpiç bilmem ne saçmalıkları mı dersin, kendisini “evliyanın sonuncusu” ilan etmesi mi dersin!…

Rezalet ve beyinsizlik adına ne ararsan var..

*

Hikâyenin devamı da var..

Bu bıyıkları yeni terlemiş tüysüz şarlatan, Kadı İbn Rüşd‘ün “Keşif ve ilahî feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” şeklindeki talebevari sorusuna (sanki "teorik düşüncenin verdiklerini" de o yaşta külliyen hatmetmiş, yalayıp yutmuş, dibine kadar öğrenmiş gibi) mütebahhir bir muallim edasıyla cevap da vermiş.

Şöyle diyor:

“Şöyle cevap verdim:

“— Evet ve hayır! ‘Evet ile hayır’ arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.

“Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı.”

İyi haltetmişsin..

“Evet ve hayır”mış..

Ya evettir ya da hayır.. “Evet ve hayır” demen durumunda da akılsızlığını ortaya koymuş olursun.

Adama şunu demek gerekiyor, “Ulan kendini beğenmiş övünme meraklısı hadsiz, senin bu evetin ile hayırın arasında hangi ruhlar maddelerinden, hangi boyunlar bedenlerinden uçtu?”

Hiçbiri olmadı, senin (bu uydurma menkıbendeki) evetin ile hayırın arasında kendi akıl, fikir, edep ve izanın uçup gitti.


(İlk yayın tarihi: 14 Nisan 2025)


E-KİTAP: İBN ARABÎ’NİN MUTLAK TEŞVİŞİ

 

https://archive.org/details/ibn-arabinin-mutlak-tesvisi


İBN ARABÎ’NİN MUTLAK TEŞVİŞİ

 

Dr. Seyfi SAY


 

İÇİNDEKİLER

 

ŞARLATANIN SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI 3

SAĞDAN SOLDAN TOPLADIĞI ZIRVALARI KEŞF DİYE PAZARLAYAN SAHTEKÂR 14

ZAMPARANIN KERAMETİ 25

ZIRVALAR KOLEKSİYONUNDA ÜSLUB ARAMAK 32

ZAMPARALIĞA MARİFETULLAH KOSTÜMÜ GİYDİRMEK 41

ESKİ YUNAN’IN “HEYULA”SINI “NEFES-İ İLAHΔ YAPAN “HYLE”KÂRLIK 50

ALTIN KERPİÇ DEĞİL, TEZEK 56

KERAMETİ VE ÖZGÜNLÜĞÜ KENDİSİNDEN MENKUL ŞARLATAN 63

ENDÜLÜSLÜ KÜÇÜK BOY DECCAL 78

VAHDET-İ VÜCUD HEZEYANI 83

SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK 135

 *

ŞARLATANIN SALAKLAR İÇİN UYDURDUĞU AKILLARA ZİYAN İBN RÜŞD PALAVRASI

 

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî, Muhyiddin” maddesi üç isim tarafından kaleme alınmış bulunuyor. O isimlerden Prof. Mahmut Erol Kılıç şunları söylüyor:

… İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini takdir edenler onun tasavvufta otorite oluşunu kendisine “Şeyhü’l-Ekber”, dinî ilimlerde müceddid oluşunu da “Muhyiddin” lakaplarını vererek ifade etmek istemişlerdir. Mâlikî kadısı ve kelâm âlimi Ebû Bekir İbnü’l-Arabî’den (ö. 543/1148) ayırt edilebilmesi için bazı kaynaklarda adı İbn Arabî şeklinde de yazılmıştır. …

… İbnü’l-Arabî, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilip kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar verdiğini, bazan on dört ay kadar süren bu halvet ve riyâzetlerin neticesinde mârifet kapılarının kendisine yavaş yavaş açılmaya başladığını söyler (el-Fütûḥât, I, 616). …

Bu sıralarda henüz on beş - on altı yaşlarında bulunan İbnü’l-Arabî, İbn Rüşd’ün dikkatini çekmiş, İbn Rüşd bu gençle tanışmak için babasından görüşme talebinde bulunmuştu. İbnü’l-Arabî, felsefî bakış açısıyla tasavvufî bakış açısının mukayesesi bakımından önemli semboller içeren bu görüşmede filozofun kendisine, “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sorduğunu, ona hem “evet” hem “hayır” diye cevap verdiğini, “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” deyince İbn Rüşd’ün benzinin sarardığını, titremeye başladığını, birden sanki elli yaş yaşlandığını söyler ve bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd’ün, herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrettikten sonra, “Zira artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” dediğini, kendisinin de, “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık verdiğini kaydeder (el-Fütûḥât [nşr. Osman Yahyâ], II, 372-373).

Çocuk ne sanat öğrenmiş, ne mektebe gitmiş, ekmek elden su gölden, yan gelip yatmış..

Neymiş, keşf bekliyormuş.

Tembelliğin ve asalaklığın adını inziva koymuş.

*

İddiasına göre, bulûğ çağlarında bir mânevî işaretle inzivaya çekilmişmiş.

Büluğ çağından öncesi çocukluktur, çocukken inzivaya çekilmeyip de topluma karışsan ne yazar?

Ve de daha yeni âkil baliğ olmuş bir çocuğun manevî işaret hikayesini kim takar?

Senin anan baban yok mu, sana “Oğlum böyle inziva minziva ayaklarıyla temsel tembel asalakça bir hayat süremezsin, ya bir mektebe medreseye gideceksin, ya da bir sanat öğreneceksin, elinin emeğiyle geçinmenin yolunu yordamını bilmen gerekiyor” demiyorlar mı?

Neymiş, kendi iç âlemindeki hazineleri ortaya çıkarmaya karar vermişmiş.

İç aleminde çocukluktan başka ne vardıysa?

Hz. Musa aleyhisselam gibi bir ulu’l-azm peygamber bile o yaşta “iç alemindeki hazineleri” ortaya çıkarabilmiş değil..

Lafa bakın, o yaştaki çocuk “bazan on dört ay kadar halvet ve riyâzetler” yapmışmış. Ve bunun neticesinde mârifet kapıları kendisine yavaş yavaş açılmaya başlamışmış..

Neyin marifeti?

İbn Rüşd’le ilgili hikayesine bakılırsa, herşeyin marifeti..

*

Hem inzivaya çekiliyorsun, hem de (İbn Rüşd de dahil olmak üzere) herkesin dikkatini çekiyorsun, bu nasıl oluyor?

Mesela şimdi şu yaşadığımız çağda 15-16 yaşlarındaki bir genç evinden hiç dışarı çıkmasa, insanların dikkatini nasıl çekebilir?. Milletin işi gücü yok da egzantrik bir çocuğu mu merak edecek?!

Dikkat çekmek için inzivada olmamak, insanlarla haşır neşir olmak gerekir. (Günümüzde inzivaya çekilen biri internet ve telefonla başkalarıyla temas kurabilir de, o devirde insanlarla ihtilat halinde olmadan dikkat çekmek mümkün değil.. İnsanlarla görüşüp konuşan biri inzivaya çekilmiş sayılmaz. Mesela sarayında oturup ayağına gelen kişilerle görüşen bir padişah inzivaya çekilmiş sayılabilir mi?!)

Dikkat çekmek için başkalarıyla görüşmek de yetmez, bunun için “sıra dışı” eylem ve sözler gerekir.

Ancak, ulema ve meşayihin önünde uzun yıllar diz çöküp ilim ve edep öğrenen alim ve fazıl kişiler, öyle duydukları her zırtabozluğa müşteri olmazlar.

Hele o yaştaki mektep medrese görmemiş bir çocuğa, bir tembel asalağa İbn Rüşd gibi bir adam asla itibar etmez.

Keşf ve marifet iddiasına da çöp kadar kıymet vermez.

*

Diyelim ki İbn Rüşd gibi biri böyle bir cahil çocuğa Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye sordu..

Sormaz da, sordu diyelim.

Bunu, verilecek cevabı (anlatılan hikayedeki gibi) kabul etmeye hazır bir öğrenci edasıyla sormaz, imtihan ve deneme için sorabilir.

Karşısındaki tüyü bitmemiş tıfıl, mantıksız şeyler söylerse, onun keşf hikâyelerinin batıl olduğu sonucuna varır.

İbn Arabî’nin anlattığı hikâyede ise İbn Rüşd, (Türkiye’de şeyhlik taslayan bazı sapık sahetkârların cahil halkı keşf, ilham vs. masallarıyla aldatarak şehevî arzularına ram etmelerini hatırlatacak şekilde) aptal bir cahil gibi davranıyor.

Güya tüyü bitmemiş tıfıl, İbn Rüşd’e hem evet, hem hayır diye cevap vermiş..

Cevap ya evet ya da hayır olabilir.. “Üçüncü hal” imkânsızdır.

“Bazısı uyuyor, bazısı uymuyor” dese, onu anlayacağız. Demiyor.

“Ne evet, ne hayır!” dese, bunun da bir mantığı var.. Böylece dolaylı olarak “Cevap vermiyorum” demiş olur..

Öyle yapmıyor, cevap veriyor, akıl ve mantığın bütün kurallarının içine ederek.

İbn Rüşt böyle salakça bir cevaba kıymet verecek adam mıdır?!

Sararıp solmuşmuş da, titremişmiş de, 50 yaş yaşlanmışmış da..

Gel de inan!

*

İnsanlar, “âdeten imkânsız” mucizeler gösteren yaşlı başlı, toplumda saygınlığı olan peygamberler karşısında bile böyle haller sergilemiyorlardı.

Hele de sahip oldukları ilim dolayısıyla herkesin saygı gösterdiği kişiler hiç..

Mesela, Yahudiler’in arasından çıkan Hz. İsa aleyhisselam’a yahudi alimleri, itibarlı bir aileden geldiği, olağanüstü ve şaşırtıcı mucizeler gösterdiği, daha üç günlük bebekken konuşmuş olduğu halde tabi olmadılar.

Sayısız mucize gösterdiği halde..

Böyle bir dünyada, İbn Rüşd gibi bir adam, peygamber olmadığı kesin olan, elinden mucize vs. de çıkmayan bir cahil yeniyetme çocuk karşısında böylesi aptalca haller sergileyebilir mi?!

Sergilemeyeceği kesin, fakat şu yaşlı dünyada, İbn Arabî şarlatanının aptalların aklını almak için uydurduğu bir masala sorgusuz sualsiz inanancak sürü sepet dangalak var.

*

İbn Rüşd gibi bir adamın böyle bir soruyu sorulabilmesi için, karşısındaki kişinin uzun bir medrese öğrenimi görmüş, Kelâm ve Mantık ilimlerini yalayıp yutmuş bir otorite olması gerekir.

Onun gibi bir adam, büluğ çağına girince inzivaya çekilen (mektep medrese görmemiş) cahil bir çocuğa, sanki kendisinin “aklî ve naklî ilimler” çerçevesinde bildiği herşeyi biliyormuş gibi, “Keşfin o bilgilere uyuyor mu?” diye sorabilir mi?!

Keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisine karşılık geliyorsa, keşf sahiplerinin Kelamcılara (hem manen, hem de bilgi açısından) hiçbir üstünlüğü yok demektir.

Yok eğer keşf ile kazanılan bilgi (marifet), Kelamcıların bilgisi ile ilgisizse, o takdirde de, bir kimse, keşf ile ulaştığı bilginin Kelamcıların bilgisi ile ne kadar örtüşüp ne kadar örtüşmediğini bilemez.

Bilebilmesi için önce Kelamcıların ilmini öğrenip sonra keşfte bulunmuş olması gerekir.

*

Evet, İbn Arabî denilen kalpazan soytarı güzel hikâye uydurmuş.. İbn Rüşd’e “Bu ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında ruhlar yerlerinden, boyunlar cesetlerinden fırlar” demişmiş de, İbn Rüşd’ün benzi sararmış da, titremeye başlamışmış da, birden sanki elli yaş yaşlanmışmış da..

Sen onu külahıma anlat!..

Beş on yaş da değil, birden bire elli yaş yaşlanmışmış.. Hey babam, dile kolay, 50 yaş.. Yarım asır..

Niye yaşlanmışsa?.. Sanki kıyamet suruna üfürülmüş..

Peygemberlerle karşılaşan insanlar bile onların sözleri karşısında böyle bir hale girmiyorlardı. Küçük at da civcivcler yesin!

Dahası da var, bu görüşmenin sonunda İbn Rüşd, “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükretmişmiş.

Hikayede bilgi diye birşey de yok.. Som ve saf zırva var.

Çocuk cahil.. Mektep medrese görmemiş.. Hocaların önünde diz çökmemiş.. Bütün yaptığı halvete girmek.. Tembelin önde gideni, mektep kaçkınlığının, tembellik ve asalaklığın adını halvet koymuş.

Sanki halvete girmek zor birşey..

Halvetin en keskin biçimi, hapishanede hücreye kapatılıp bütün insanlardan tecrit ve izole edilmektir.

Evinden çıkmazsın, al sana halvet!.. Oh, yan gel yat!. Yaptığın hiçbir şey yok, oturmuş keşf bekliyorsun..

Yani bu çok mu önemli birşey?!

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in bir hadîsini öğrenmek için günlerce yol kateden ilim aşıkları nerde, bu tembel asalak nerde!

*

Hani İbn Rüşd bu tüyü bitmemiş cahil tıfıla imtihan için bazı sorular sormuş, o da bunlara (medresede yıllarca dirsek çürütüldükten sonra zar zor öğrenilen hususlarda) şaşırtıcı derinlikte cevaplar vermiş olsa, anlayacağız.

Anlatılan hikâyede bu da yok.

Masala göre İbn Rüşd, “Artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, biz hiç görmedik” diyor.

Böyle diyen bir insan, 15-16 yaşındaki bir çocuk hakkında birşeyler duyduğunda buna önem verir mi?!

“Artık bu gibi hallerin erbabı kalmadı, önce medrese tahsili görmüş nice büyük büyük şeyhler gördük, hiçbirinde böyle bir hal yok yok, cahil bir çocukta mı olacak!” der, geçer.

Hikayeye göre İbn Rüşd bunu demiyor,  “herhangi bir eğitim ve öğrenim görmeden bilgisiz olarak halvete girip de böyle bir bilgiyle oradan çıkan” birini kendisine tanıttığı için Allah’a şükrediyor.

Bilgi dediği de (masala göre) evet ve hayırı buluşturma salaklığı..

Zır cahil çocuk, gayet mütevazi bir şekilde “Allah’a hamdolsun ki işte biz bu zamanda bunlardan biriyiz” diye karşılık vermeyi de unutmamış.

Yersen!

Yaşadığı devrin sahtekâr sapık yalancılarından biri.. Başka da birşey değil.

*

Belli ki bu İbn Arabî denilen soytarı, Eski Yunan filozoflarından Plotinus’un bu intihalci müridi, memleketi Endülüs’te dikiş tutturamamış, cemaziyelevvelini bilen insanlara masal anlatamayacağı için denizi aşıp çok uzaklara, Mısır, Suriye ve Anadolu’ya gitmiş, uydurduğu masallarla, mazisini bilmeyen aptalları peşine takmış.

O devirde telefon yok, internet yok, kim kalkıp da adamın soyunu sopunu, Endülüs’teki halini araştıracak, gidip onu tanıyanlardan gençliği hakkında malumat toplayacak?

Dolayısıyla atış serbest..

Yalandan, palavradan kim ölmüş?!

*

Bir başka husus şu: İbn Rüşd, öyle keşf ü keramet babından söylenecek sözlere itibar edecek biri değil.

Böyle mektep medrese görmemiş cahil bir çocuğu geçtik, ömrü medrese ve tekkelerde geçmiş yaşlı bir alim ya da şeyhin bile keşfiyat adına söyleyeceği sözlere dönüp bakmayacak biri.

Onun, 15 yaşındaki tüysüz bir cahil çocuğa, vahyin muhatabı peygamber muamelesi yaparcasına “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” diye (Türkiye’deki sapık şeyh taslaklarının peşine takılmış hurafeci cahil vatandaşlar gibi saftirikçe, verilecek cevabı ilkokul öğrencisi safiyetiyle kabul etmeye hazır şekilde) bir soru yöneltmesi mümkün değildir.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbn Rüşd” maddesinde yer alan şu satırlar bunu anlamak için yeterlidir:

Ona göre vahiy ile akıl uyum halindedir. Bu uyum, ya doğrudan nassın zâhirinden anlaşılan mâna ile veya hakikatin birliği ilkesine dayalı olarak yapılan te’villerle gerçekleşir. … Akıl burhan yöntemini kullanır, vahiy ise hem akla hem hayale hem de hisse hitap eder; dolayısıyla akıl yürütme (burhan), diyalektik (cedel) ve retorik (hitabet) yönteminin üçünü birden kullanır. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış” (en-Nahl 16/125) buyururken bu konuda her üç yöntemin (hikmet, öğüt ve cedel) kullanılmasını istemektedir. İbn Rüşd’e göre kesin bilgi burhanadiyalektik bilgi zan ve tahmine, retorik ise hayale dayanır. …

… Bu demektir ki şeriat, insanların Allah’ı ve bütün var olanları burhana dayanarak bilmesini emretmektedir. …

… İbn Rüşd, Aristo mantığının genel kavramlarından yola çıkarak zihnî ve kültürel kapasite açısından insanları üç grupta değerlendirir: Bilgi edinme sürecinde aklî yöntemi kullananlar (burhan ehli), diyalektiği kullananlar (cedelciler), başkalarından duyup işiterek bilgi edinenler (hitabet ehli). … Hakikat hakikate zıt olamayacağına göre akılla elde edilen bilgi ve delillerle vahiy yoluyla elde edilen bilgi ve deliller asla birbirine ters düşmez

*

İşte İbn Rüşd, bu kafada bir adam.. Ona göre, bilgi ve marifet bahsinde keşfin yeri yok.

Böyle birinin, 15 yaşındaki cahil bir keşf pazarlamacısına (ahmak bir öğrenci ya da ilkokul birinci sınıf öğrencisi edasıyla, verilecek cevaba inanmaya hazır halde), “Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklinde aptalca bir soru yöneltmesi mümkün müdür?!

İbn Arabî soytarısına göre bunu yapmış, aldığı cevaplar karşısında da titremiş, sararıp solmuş, hatta neredeyse elli yaş yaşlanmış.

Soytarı büyük palavracı, büyük şarlatan.

*

Sözde daha 15-16 yaşlarında keşf yoluyla herşeyi öğrenmiş, hatta İbn Rüşd’ün bütün bildiklerine vakıf olmuş, onun Senin keşif ve feyz-i ilâhîde bulduğun şey mantığın (nazar) bize verdiği şey midir?” şeklindeki sorusuna cevap verecek hale gelmiş.

Ve de verdiği evetli ve hayırlı saçmasapan cevabıyla İbn Rüşd’ün sararıp solmasına, titremesine, neredeyse 50 yaş yaşlanmasına neden olmuş.

Ancak, M. Erol Kılıç’ın laflarının devamı, İbn Arabî’nin o yaşlarda bomboş bir cahil çocuk olduğunu ortaya koyuyor:

“On sekiz yaşında iken Lahmî’den kırâat-i seb‘a, aşere ve takrîb öğrenimi gördü. Lahmî’den ayrıca İbn Şüreyh’in el-Kâfî’sini, Abdurrahman b. Abdullah es-Süheylî’den de bazı hadis kitaplarının yanı sıra İbn Hişâm’ın es-Sîre’sinin şerhi olan er-Ravżü’l-ünüf isimli kitabını okudu. Kadı İbn Zerkūn’un derslerine uzun bir süre devam edip icâzet aldı (kendisi, bütün hocalarının ve okuduğu kitapların listesini el-İcâze adlı eserinin başında saymıştır [s. 23-32]). Bu suretle zâhirî ilimlerde yeterli derecede eğitim aldıktan sonra mânevî ilimlerde derinleşmek üzere halvet ve murakabeye daha fazla yönelen İbnü’l-Arabî, 580 (1184) yılında seyrüsülûkünün henüz başında iken bazı tasavvufî makamlara ulaştı (el-Fütûḥât, II, 425). Başlangıçta kendisine dertlerini açacağı hiçbir rehberi olmadığını söyleyen İbnü’l-Arabî sonraları gerek zâhir gerekse bâtın ehli birçok üstattan istifade etmiş; büyük bir kadirşinaslık örneği olarak kendilerinden faydalandığı 300’ü aşkın kişinin mânevî hallerine ve hikmetli sözlerine yeri geldikçe el-FütûḥâtKitâbü’l-ḲuṭbDürretü’l-fâḫire ve Rûḥu’l-ḳuds gibi eserlerinde isimlerini de vererek temas etmiştir. İlk mürşidinin adını Ebü’l-Abbas el-Uryebî olarak verir.”

İlk mürşidi Ebu’l-Abbas el-Uryebî diye biriymiş.. Hani sen daha büluğ çağında keşf ü keramet sahibi olmuş, herşeyi bilir hale gelmiştin, ne oldu, niye mürşid eteğine yapışıyorsun?

Üstelik, bunu terbiye için bir mürşid de kâfi gelmemiş.. Ebu’l-Abbas onun ilk mürşidi.. Turpun büyükleri geride..

Görüldüğü gibi, sözleri birbirini çürüten saçmasapan palavralar durumunda.


DAĞLARDA ÜŞÜMEYE BIRAKILANLAR